37. bölüm / 48
14 BAHARBÖLÜM 36: Son Koz
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 36: Son Koz
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime · Okuduğun bölüm
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Şimdiki zaman...
İlahi bakış açısıyla...
Nazlı; elindeki bitmiş çay bardağıyla koltukta otururken zihninde, günün yorgunluğunu ve Gökhan’la yaşadıkları anların huzurunu harmanlıyordu.
Tam o sırada kucağındaki telefonun ekranı, odayı aydınlatan keskin bir ışıkla parladı. Bilinmeyen numaradan gelen bir mesaj bildirimiydi bu. Nazlı, kaşlarını çatarak telefonuna uzandı. Genelde bu saatte gelen yabancı mesajlar ya bir reklam amacıyla ya da dolandırıcılık amacıyla olurdu. Ancak ekranı kaydırdığında ikisiyle de alakası olmadığını, gelenin bir metin değil bir fotoğraf olduğunu gördü.
Dosya yavaşça yüklenirken Nazlı’nın içini anlamsız, soğuk bir ürperti kapladı ve vörüntü netleştiği an nefesi göğüs kafesinde asılı kaldı.
Fotoğrafta bir evin bahçesinde, üzerinde okul formasıyla duran sekiz-dokuz yaşlarında bir erkek çocuğu vardı. Çocuk kameraya bakmıyordu; elindeki bir kitaba odaklanmış, hafifçe gülümsüyordu. Fotoğrafa baktıkça Nazlı’nın elleri zangır zangır titremeye başladı, telefon neredeyse parmaklarının arasından kayıp gidecekti.
Bu çocuk... Bu yüz...
Nazlı, önce kendi çocukluk fotoğraflarını hatırlar gibi oldu, sonra Serdar'ın bakışlarını gördü o küçük simada. Ama en çok da kendi canından kopardığı, dokuz yıl önce öldü denilerek kucağından alınan o minicik bebeğin, Aytaç’ın hayali canlandı karşısında.
Çocuğun kumral saçları, burnunun üzerindeki o küçücük kavis, bakışlarındaki o derin hüzün... Hepsi birleştiğinde Nazlı tek bir kişiyi, dokuz yıldır yasını tuttuğu evladının büyümüş halini görüyordu sanki. Kalbi, bir davul gibi kulaklarında gümlemeye başladı. Gözyaşları, henüz ne olduğunu bile idrak edemeden yanaklarından aşağı süzüldü.
"Bu olamaz." diye mırıldandı, sesi hıçkırığa dönüşürken.
"Bu, bu mümkün değil."
Fotoğrafın altına hiçbir not düşülmemişti. Sadece o çocuk ve arkasında devasa ağaçlar vardı. Nazlı, ekrandaki çocuğun yüzüne dokunmak ister gibi parmağını yavaşça ekranda gezdirdi. Yıllardır toprağın altında diye bildiği can parçası, şimdi bir telefon ekranından ona bakıyordu.
Tam o sırada telefon, sert bir titreşimle yeniden aydınlandı. Nazlı, korkuyla karışık bir refleksle cihazı kendinden uzaklaştırdı. Ardından ekranı titreyen parmaklarıyla tekrar açtığında, fotoğrafın gönderildiği numaradan gelen o tek cümlelik mesajı gördü:
"Oğlumuzu tanıdın mı Nazlı?"
Bu numara kayıtlı değildi ama bu mesajdan da anlaşılacağı üzere Serdar'a aitti.
Yıllar önce kucağına bir ölüm belgesi bırakılıp, canından can koparılırken onu o hastane köşesinde çaresizce terk eden adam, şimdi bir telefonun ucundan ona mucize mi yoksa felaket mi olduğunu bilmediği bir haber veriyordu. Nazlı, hızla mesaj kutusuna girip titreyen elleriyle bir şeyler yazmaya çalıştı. Harfler birbirine karışıyor, gözyaşları ekranın üzerine düştüğü için dokunmatik yüzey algılayamıyordu.
"Serdar, bu mesajda ne demek? Aytaç öldü. Ben daha bir kaç gün önce mezarına gittim onun! Bu fotoğraf da ne şimdi?"
Yazıp gönderdi. Mesajın yanındaki iletildi işareti, sanki Nazlı’nın hayatının son huzurlu saniyelerinin de bittiğinin habercisiydi. Telefon saniyeler içinde tekrar titredi. Serdar’ın cevabı gecikmemişti:
"Senin öldü diye ağladığın o mezarda sadece boş bir tabut var Nazlı. Oğlumuz hayatta. Eğer yüzünü görmek ve ona kavuşmak istiyorsan, sakın o Gökhan denilen adama bir şey anlatma ve en kısa sürede ondan ayrıl. Yoksa Aytaç bu sefer gerçektende toprak altına gider."
Nazlı, okuduğu cümlelerin ağırlığıyla koltuktan yere çöktü. Dizleri vücudunu taşıyamıyordu. Bir yanda yıllardır özlemiyle kavrulduğu, rüyalarında bile kokusunu alamadığı evladı vardı. Diğer yanda ise hayatını, yaralı ruhunu ve Aybüke'yi teslim ettiği, ona güvenin ne olduğunu öğreten adam, Gökhan vardı.
2 gün önce...
Sokak lambasının cılız ışığı, genç adamın yerdeki su birikintisine vuran silüetini parçalarken, adımlarını daha da hızlandırmasına sebep oldu. Kalbi, göğüs kafesine sığmayan huzursuz bir kuş gibi çarpıyordu. Arkasından gelen lastik sesini duyduğunda, ensesindeki tüyler ürperdi. Kaçacak bir yeri kalmamış gibi hissediyordu.
Siyah, camları filmli minibüs yanındaki kaldırıma sert bir frenle yanaştığında kapının açılma sesi gecenin sessizliğini bir bıçak gibi kesti ve adam daha ne olduğunu anlayamadan iki devasa gölge üzerine çullandı. Ardından genç adamın boğazından yükselen cılız çığlık, ağzına bastırılan sert ve kirli bir avuçla boğuldu. Yaka paça içeri fırlatıldığında, minibüsün sürgülü kapısı metalik bir gürültüyle kapandı ve araç tozu dumana katarak uzaklaştı. Yolculuk, o an genç adam için sonsuz bir karanlık ve mide bulandıran bir sarsıntıdan ibaretti.
Şehrin uğultusu yavaş yavaş yerini ıssız bir sessizliğe bırakırken, minibüs paslı bir demir kapının önünde durdu. İçerisi soğuk, rutubet kokan ve terk edilmiş bir depoydu. Genç adam, ortada duran eski bir tahta sandalyeye fırlatılıp, ellerini arkadan sert bir iple bağladıklarında ipin bileklerini kesen acısıyla inledi. Karşısında, yüzü gölgede kalan ama o karanlığa rağmen gözlerinde vahşet parlayan bir adam belirdi.
"Vakit doldu." dedi gölgenin içindeki ses.
Sesi, oldukça pürüzlü ve ruhsuzdu.
Genç adam, patlamış dudağından sızan kanı yutkunarak korkuyla başını kaldırdı.
"Yemin ederim, bulacağım. Sadece, sadece bana biraz daha zaman verin. Lütfen." diye kekeledi.
Sesi, kendi kulaklarına bile bir yabancının çaresiz iniltisi gibi geliyordu.
"Zaman mı? Biz sana zaten ekstra bir zaman vermiştik ve sen onu da doldurdun." dedi gölge.
Ardından verdiği bir işaretle, yanındaki yapılı adam öne çıktı ve genç adama hızla sert darbeler indirmeye başladı. İlk yumruk mide boşluğuna indiğinde, adamın nefesi kesildi. Ciğerleri hava için yanarken, ikinci yumruk elmacık kemiğinde patladı ve sandalyeyle birlikte yere devrildi. Genç adamın ağzına dolan metalik kan tadı, yavaş yavaş ona sonunun yaklaştığını fısıldıyordu.
Atılan onlarca yumruktan sonra tekrar doğrultulduğunda yüzü tanınmaz haldeydi. Göz kapakları şişmiş, bakışı bulanıklaşmıştı. Karşısındaki adam, belinden soğuk ve parlak bir metal çıkardı. Namlunun buz gibi ucu, genç adamın alnına dayandığında zaman onun için durdu ve ölümün o sessiz, karanlık nefesini ensesinde hissetti.
"Son duanı et." dedi gölge, parmağını tetiğe götürürken.
O an genç adamın gözleri dehşetle açıldı. Ölüm, ona hiç bu kadar gerçek ve hiç bu kadar yakın olmamıştı. Boğazındaki o koca düğümü son bir güçle parçaladı ve haykırdı:
"Dur! Dur, yapma! Yemin ederim, yemin ederim sana istediğin paranın çok daha fazlasını vereceğim! Sadece bana bir şans daha ver! Tek bir şans daha."
Adam duyduğu cümlelerle birlikte tetiği çekmedi ama tetiği çekmediği gibi namluyu da çekmedi.
"Nereden gelecekmiş o kadar para? Senin cebinde sigara alacak para bile yok."
Genç adam, hayatı pahasına tutunduğu o son dalı titreyen dudaklarıyla ortaya attı:
"Miras. Büyük bir miras kaldı bana. Belgesi, vs. her şeyi tamamlanmak üzere. Sadece birkaç gün istiyorum senden. Eğer beni şimdi vurursan o milyonlarca liralık arsalar, paralar uçar gider. Beni öldürürseniz elinize hiçbir şey geçmez ama yaşatırsanız, işte o zaman mirasın yarısı sizin olur!"
Gölgedeki adam duraksadı, ardından namlunun baskısı hafifçe azaldı ama yine de tamamen çekilmedi. Deponun içindeki o ağır sessizlikte, sadece genç adamın kesik kesik aldığı korku dolu nefesler duyuluyordu.
Gölgedeki adam, namluyu ağır ağır aşağı indirdi ancak bakışlarındaki o soğuk vahşet zerre kadar eksilmemişti. Belindeki silahı kılıfına sokarken, sandalyede perişan halde duran genç adama doğru eğildi. Aralarındaki mesafe kapandığında, adamın yüzündeki ter ve kan kokusu üzerindeki, oldukça pahalı olan parfümle karıştı.
"Miras ha." diye mırıldandı gölge, sesinde zehirli bir merak vardı.
"Milyonlarca liralık arsalar, öyle mi? Bak, ben masalları severim ama sonu mutsuz biten masalları hiç sevmem, ki bizim masalımızın da mutsuz bitmesini istemem. Anlıyorsun beni değil mi?"
Genç adam korkuyla başını aşağı yukarı salladığında gölge, eldivenli eliyle adamın yüzüne diğerlerinden bile daha sert bir yumruk indirdi.
Ardından eliyle bir işaret vererek yanındaki adamların sandalyeyi düzeltmesini bekledi. Sandalye dikleştiğinde, adamın yakasına yapışıp onu kendine doğru çekti. Aralarındaki mesafe o kadar azaldı ki, adam karşısındakinin gözbebeklerindeki korkuyu görebiliyordu.
"Sana bir hafta mühlet." dedi gölge, kelimelerin üzerine basarak.
"Bir hafta içinde o mirasın yarısı cebimde olmazsa, bir daha seni buraya getirmek gibi bir zahmete girmem ve olduğun yerde anında işini bitiririm."
Genç adam, şişmiş göz kapaklarının arasından güçlükle baktı.
"Tamam. Tamam, söz veriyorum. Her şeyi halledeceğim ve istediğin miktardan daha fazlasını getireceğim." diye fısıldadı.
Gölgedeki adam bir süre karşısındaki harabeyi süzdükten sonra geri çekildi ve yanındaki iki iri yapılı adama döndü.
"Bunu dışarı atın. Ama sakın gözünüzü üzerinden ayırmayın. Attığı her adımdan, konuştuğu herkesten haberim olacak. Eğer kaçmaya yeltenirse ya da bizi oyaladığını anlarsanız da olduğu yerde işini bitirin."
Adamlar, sandalyedeki esiri yaka paça çözüp sürükleyerek dışarıdaki minibüse doğru götürdüler. Fakat genç adam bir süre onlara direndi.
"Bekleyin, bir şey daha isteyeceğim."
Gölgedeki adam tek kaşını kaldırarak, tehlikeli bir bakış attı.
"Ama şansını fazla zorluyorsun. İstersen biz şöyle yapalım." dedi namluyu kafasına nişan alarak.
"Hiç seninle uğraşmayalım burada bitirelim işini. İkimiz de bir dertten kurtulmuş oluruz, ne dersin?"
"Sadece bir miktar para istiyorum. Hiç param yok biraz paraya ihtiyacım var."
Gölgedeki adam duydukları karşısında oldukça gür bir kahkaha attı.
"Sen benimle dalga mı geçiyorsun lan. O kadar borcunun üstüne birde para mı vereceğim ben sana?"
"Mirası alabilmem için şehir dışına çıkmam lazım. Lütfen, sadece küçük bir miktar istiyorum." dedi yalvararak.
Ardından aralarında kısa bir bakışma oldu.
"Peki, öyle olsun bakalım. İstediği kadar parayı verin." dedi kendi adamlarına dönerek.
Ve genç adam tekrar minibüse doğru götürülmeye başlandı. Ayakları yerdeki beton zeminde sürünürken, gölgedeki lider arkasından son bir kez seslendi:
"Unutma! Attığın her adımda, aldığın her nefeste ben varım. Yapacaklarını, ölümün bir gölge gibi ardından geldiğini bilerek yap. Ve şimdi git, bana paramı getir!"
Minibüsün kapısı adamın üzerine kapandığında, gece bir kez daha sessizliğe büründü. Adam, karanlığın içinde titreyen ellerine baktı. Yaşamak için kazandığı bu bir hafta, belki de hayatının en uzun ve en tehlikeli kumarı olacaktı. Artık peşindeki gölgelerle, geçmişinden kalan o büyük mirasın peşine düşmekten başka çaresi kalmamıştı.
***
Minibüsün sürgülü kapısı gürültüyle açılıp genç adam sokağın ortasına, soğuk asfaltın üzerine fırlatıldığında ciğerlerine dolan gece havası genzini yakıyordu. Aracın uzaklaşan stop lambaları karanlıkta iki kanlı göz gibi kaybolurken, adam sarsak adımlarla ayağa kalktı. Yüzündeki kan pıhtılaşmış, elmacık kemiği davul gibi şişmişti ama zihni hiç olmadığı kadar berrak ve tehlikeliydi.
"Bir hafta." diye mırıldandı, sesi gecenin sessizliğinde bir yemin gibi yankılandı.
"Sadece bir hafta."
Yaşamak için elindeki tek koz, yıllar önce vicdanını bir kumar masasında meze yaptığı o büyük günahtı. Adamların cebine sıkıştırdığı bir miktar parayı vakit kaybetmeden bir zamanlar yaşadığı o şehre giden ilk otobüse verdi.
Yolculuk boyunca camdaki yansımasına baktı. Tanıyamadığı bu adam, dokuz yıl önce hayatını mahvettiği o kadının ve öldü gösterdiği evladının celladıydı. Ama şimdi o ölü çocuk, onun tek kurtuluş biletiydi ve ne olursa olsun onu kullanmalıydı.
***
Sabahın gri ve puslu ışıkları binaların arasından sızarken, otobüs nihayet şehir merkezine vardığında genç adam hızla otobüsten indi. Fakat hiç durmadı ve zihninde ezbere bildiği o adrese, doktor Neslihan’ın evine doğru yola koyuldu. Gittiği yer şehrin biraz dışında, o zamanlarda sessiz sakin olan ama şimdilerde lüks villaların yükseldiği bir mahalleydi.
Aradan geçen dakikaların ardından sonunda adrese ulaştı ve bahçe kapısının önünde durdu. Elleri titreyerek paslı demir parmaklıklara dokundu. Gözleri o tanıdık kapıyı aradı. Ancak kapıda koca bir asma kilit, pencerelerde ise "Satılık" ilanı vardı. Bahçedeki otlar diz boyuna çıkmış, o görkemli ev terk edilmiş bir iskelete dönüşmüştü.
"Hayır." diye inledi adam, parmaklıkları sarsarak.
"Şimdi olmaz, en gerekli zamanda olamaz!"
Deli gibi zile basmaya çalıştı ama zil çoktan iptal edilmişti ve sesi çıkmıyordu. O sırada yan taraftaki evin bahçesini sulayan yaşlı bir adam, meraklı gözlerle onu süzmeye başladı. Adamın perişan halinden çekinerek seslendi:
"Boşuna zorlama evladım, iki sene oldu Neslihan Hanım buradan taşınalı."
Genç adam, hırsla bahçe duvarına doğru atıldı.
"Peki nereye taşındı biliyor musunuz?"
Yaşlı adam, elindeki hortumu kapatıp bir adım yaklaştı.
"Buralar çok gürültülü oldu diye şikayet ediyordu hanımefendi. Şehrin öbür ucunda, o yeni yapılan orman malikanelerine taşındığını duymuştuk. Zaten muayenehanesini de oradaki plazalardan birine taşımış diyorlar ama evi tam olarak neresidir onu bilemiyorum."
Genç adamın çaresizlikle başı döndü ve kendine gelmek için sırtını soğuk demirlere yasladı. Peşindeki tefecilerin nefesini ensesinde, o gölgenin gözlerini üzerinde hissediyordu. Zaman kum saati gibi akıyordu ve hayatını kurtaracak olan o kadın, avuçlarının arasından kayıp gitmişti.
Tam o sırada sokağın köşesinden, o uğursuz siyah minibüs yavaşça belirdi ve adamın tam önünde durdu. Sürgülü kapı hızla açıldı ardından içinden çıkan iki iri yapılı adam, genç adamın üzerine doğru yürüdü. Biri, ensesinden kavrayıp onu demir parmaklıklara sertçe yaslarken diğeri de yüzündeki morluklara aldırmadan yakasına yapıştı.
"Sen bizimle oyun mu oynuyorsun lan?" dedi adam, sesi bir buz gibi soğuktu.
"Bizi buraya boşu boşuna oturmak için mi getirdin, bunun için mi istedin lan sen o bir haftayı?"
Adam, nefes almakta zorlanarak,
"Hayır. Yemin ederim hayır!" diye inledi.
"Taşınmış. Kadın taşınmış. Komşusu söyledi, iki sene olmuş."
"Kadın kim?" diye sordu diğeri, yüzünü iyice yaklaştırarak.
"Mirasla ne alakası var bu kadının?"
Adam, yutkunarak o yasaklı ismi ilk kez telaffuz etti:
"Doktor Neslihan. Neslihan Ersoy. Mirası üzerime alabilmem için bana lazım. Yıllar önce buradaydı, bu evde yaşıyordu ama orman malikanelerine taşınmış. Fakat tam adresini bilmiyorum, komşuları da bilmiyor."
Adamlar kısa bir an birbirlerine baktılar. Ardından içlerinden biri cebinden telefonunu çıkardı ve hızlıca bir yerlere mesaj attı. Birkaç dakika süren o ölümcül sessizliğin ardından telefonuna gelen bildirimi okudu ve pis bir gülümsemeyle başını salladı.
"Dr. Neslihan Ersoy. Kadın doğumcu, değil mi? Yeni evi de orman tarafındaki o korunaklı sitede. Adresi bulduk."
Adamı sertçe yere doğru ittiler. Adam dizlerinin üzerine düşerken, aralarından biri eğilip kulağına fısıldadı:
"Adresi bulmamız senin için iyi mi oldu yoksa kötü mü, yakında anlayacağız. Şimdi bin şu arabaya. O kadının kapısına beraber gideceğiz. Eğer orada da bizi oyalarsan patronun dediğini yaparım. Seni o ormana gömer, üzerine de betonu dökerim."
Adam, hızla ve korkuyla başını aşağı yukarı salladı. Ardından titreyen bacaklarıyla ayağa kalktı ve minibüse doğru sürüklendi. Minibüsün içindeki hava, barut ve ter kokusuyla ağırlaşmıştı.
Şehrin merkezinden uzaklaştıkça binalar seyreliyor, yerini devasa çam ağaçlarının gölgelediği karanlık bir yola bırakıyordu. Aradan geçen zamanın ardından minibüsün camlarındaki o zifiri karanlık orman yolunun gölgeleriyle birleşirken, araç nihayet yüksek taş duvarların ve devasa demir kapıların önünde yavaşladı. Burası şehrin gürültüsünden kaçanların sığındığı, her köşesi kameralarla izlenen o meşhur orman malikaneleriydi.
Minibüs, güvenlik kulübesinin önünde durduğunda genç adam nefesini tuttu. İçinden bir ses "Buradan geçemezler, burada durdurulacaklar." diye fısıldıyordu.
En azından bir kimlik sorulmasını, bir engelle karşılaşılmasını bekledi. Çünkü bu onun için küçük de olsa bir kaçış fırsatı demekti. Ancak yanındaki adamın yüzünde en ufak bir gerginlik yoktu; aksine, dudaklarında alaycı bir kıvrım belirmişti.
O sırada güvenlik görevlisi, ağır adımlarla kulübeden çıktı. Ve tam camı tıklatıp kimlik sormaya yelteniyordu ki, minibüsün ön camı sadece iki parmak aşağı indi. Şoför koltuğundaki adam hiçbir şey söylemeden kolunu dışarı doğru uzattı ve bileğindeki dövmeyi gösterdi. Görevli dövmeyi gördüğü an kısa bir süreliğine duraksadı. Ardından yüzündeki o sorgulayıcı ifade, yerini derin bir korku ve itaatkar bir sessizliğe bıraktı. Hiçbir şey söylemeden ve tek bir soru bile sormadan hızla kulübesine geri döndü. Ardından saniyeler sonra o devasa demir kapılar, sanki görünmez bir el tarafından itiliyormuş gibi büyük bir gürültüyle iki yana açıldı.
Genç adam ise o sırada olan biteni dehşetle izliyordu. Bu adamların gücü sadece silahlarında değil, bu şehrin en güvenli sanılan kalelerinin anahtarlarını bile ellerinde tutmalarındaydı. Nihayet bir kaç lüks villanın daha arasından geçip, ormanın derinliklerine bakan o görkemli malikanenin önünde durdular.
"İn aşağı." dedi yanındaki adam, ensesinden kavrayarak.
"Kapıyı çal. Biz buradayız, her hareketini izliyoruz. Yanlış bir kelime söylersen ya da yanlış bir hareket yaparsan başına ne geleceğini biliyorsun."
Adam, başını sallayarak sarsak adımlarla araçtan indi. Ayakları geri geri gidiyordu ama peşindeki namluların soğukluğunu hâlâ ensesinde hissediyordu. Taş döşeli yolu geçip devasa meşe kapının önüne geldi. Titreyen eliyle zile bastı. İçeride yankılanan melodik ses, dışarıdaki vahşetle tezat oluşturacak kadar huzurluydu.
Birkaç saniye sonra kapı ağır ağır açıldı. Karşısında ipek sabahlığıyla duran, bakımlı, yaşını ele vermeyen Neslihan belirdi ve kapıdaki perişan haldeki adamı görünce önce bir yabancıya bakar gibi kaşlarını çattı. Ancak ardından adamın şişmiş gözlerinin içine baktığı an, geçmişin o kirli hatırası bir tokat gibi yüzüne çarptı ve yüzü bir anda kireç gibi beyazladı, elindeki telefon neredeyse yere düşecek gibi oldu. Kapının pervazına tutunarak soluğunu düzene sokmaya çalıştı.
"Sen." dedi sesi titreyerek.
"Senin burada ne işin var? Nasıl buldun burayı?"
Adam, arkasındaki minibüsün camlarındaki karaltıları düşünerek bir adım öne çıktı. Sesindeki çaresizlik, yerini tehditkar bir fısıltıya bıraktı.
"Mecbur kaldım. Dokuz yıl önce yarım kalan bir hesabımız vardı, hatırladın değil mi? Onu kapatmaya geldim."
Neslihan dehşetle etrafı kontrol etti, sesini iyice alçaltarak dişlerinin arasından konuştu:
"Delirdin mi sen? Git buradan! Hemen git! O konu çoktan kapandı! Polisi mi aratacaksın bana?"
"Polis mi?" dedi adam, acı bir gülüşle patlamış dudağını yalarken.
"Sence polis gelse bu işten zararlı çıkan ben mi olurum yoksa sen mi? Hem emin ol eğer ben buradan eli boş dönersem, dışarıdaki adamlar polisi de beklemez."
Neslihan, adamın son cümlesiyle birlikte olduğu yere çivilendi. Gözlerindeki dehşet, yerini tarif edilemez bir paniğe bıraktı. Tam ağzını açıp adamı tekrar kovmak için son bir hamle yapacaktı ki, evin derinliklerinden gelen o ses zamanı durdurdu.
"Anne? Kim gelmiş?"
Ses, evin geniş koridorunda yankılanarak kapı eşiğine kadar ulaştı. Neslihan’ın beti benzi tamamen atarken, kapıdaki adam duyduğu bu kelimeyle sarsıldı. Yıllardır zihninde kurduğu o hayali ses, şimdi tam karşısında kanlı canlı duruyordu. Adımların sesi yaklaştı ve kapının aralığında; üzerinde okul formasıyla sekiz-dokuz yaşlarında, kumral, cin gibi bakan bir çocuk belirdi. Çocuk, kapıdaki yüzü gözü kan içindeki adama meraklı gözlerle bakmaya başladı. Neslihan ise titreyen elleriyle kapıyı biraz daha kapatmaya çalışarak çocuğun önüne set çekti ve sesi çatallanarak konuştu:
"Önemli biri değil hayatım. Adres sormaya gelmiş bir beyefendi. Sen içeri geç, ödevlerinin başına dön ben de birazdan geliyorum. Hadi."
Adam ise o an dünyadan kopmuştu. Karşısında duran çocuğun yüzündeki o tanıdık hatlara, kendi gençliğinden ve eski karısından izler taşıyan o bakışlara kilitlenip kaldı. Dudakları istemsizce titredi ve kalbi göğüs kafesini parçalamak istercesine çarpmaya başladı. Çocuk, annesinin komutuyla arkasını dönüp içeri doğru ilerlerken, adamın boğazından neredeyse duyulmayacak bir fısıltı döküldü:
"Aytaç..."
Neslihan, duyduğu bu isimle birlikte kapıyı hızla genç adamın yüzüne doğru kapatmaya yeltendi. Ama genç adam ayağını ileri doğru uzatarak bunu yapmasını engelledi. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Çünkü çoktan sırlar sokağa taşmış ve ölü bilinenler uykusundan uyanmıştı.
