33. bölüm / 48
14 BAHARBÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime · Okuduğun bölüm
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bahar'dan...
Sabahın ilk ışıkları perdenin kenarından sızarken, mutfaktan gelen o tanıdık kokularla araladım gözlerimi. Erdem, bir kaç gündür olduğu gibi bugünde yine benden önce kalkmış, sessizce kahvaltıyı hazırlamaya başlamıştı. Normalde bu kokular iştahımı açardı ama bu sabah midemde garip, ekşi bir düğümle uyandım. Yataktan kalkmaya çalıştığımda hafifçe başım döndü ve olduğum yerde kaldım.
"Tansiyonum düştü herhalde." diye mırıldandım kendi kendime.
Üzerime hırkamı geçirip mutfağa geçtiğimde, Erdem'i ocak başında buldum. Domatesleri doğrarken bir yandan da televizyonda açık olan sabah magazinini izliyor, çıkan haberler hakkında kendi kendine yorumlar yapıyordu.
"Ulan şerefsiz, gül gibi karını aldatmak ne demek lan. Yok, yok kabahat siz de değil ama. Asıl kabahat sizin gibi insanları ünlü edende."
Tam o kızmaya ve söylenmeye devam edecekken, mutfağa girerek geldiğimi belli ettim.
"Günaydın hayatım." dedim fakat sesim biraz bitkin çıkmıştı.
Erdem anında arkasını döndü ve az önce sinirden çatılmış kaşları, kızarmış yüzü beni görünce hemen yumuşadı.
"Günaydın hatunum. Hayrola, yüzün kireç gibi olmuş? İyi misin sen?"
"İyiyim, iyiyim. Sadece biraz midem bulandı, dün gece pek bir şey yememiştim ondandır her halde." dedim ve masaya iliştim.
O sırada Erdem önüme bir tabakta omlet koydu. Eskiden bayıldığım o koku, bu sabah burnuma gelince midem amansız bir hızla çalkalandı. Ağzımı elimle kapatıp kendimi banyoya zor attım.
Arkamdan Erdem'in "Bahar! Ne oluyor kızım?" diye telaşlı sesini duyuyordum ama cevap verecek halim yoktu.
Bir kaç dakika sonra yüzümü soğuk suyla yıkayıp dışarı çıktığımda Erdem kapının eşiğinde, elinde bir bardak suyla beni bekliyordu.
"Mideni mi üşüttün yoksa? Akşam balkonda çok oturdun, ben sana dedim esiyor diye. Bak işte hasta oldun, iyi mi oldu böyle?" dedi, bardağı uzatırken.
"Olabilir Erdem. Boşver geçer birazdan. Sen en iyisi git, Gökhan uyanmış mı diye bak." dedim onu geçiştirerek.
Tam o sırada içeriden bir ses yükseldi.
"Baba! Sen sucuk mu yaptın?!"
Gökhan, uykulu gözleri ve darmadağın saçlarıyla mutfağa daldı. Erdem, onu görür görmez eğilip kucağına aldı ve havaya kaldırıp kokusunu içine çekti.
"Vay, aslan parçam benim! Uyandın mı sen? Ben sana sucuk kızarttım tabii. Annen bugün biraz halsiz, o yüzden kahvaltıda babanın özel menüsü var." diyerek onu sandalyeye yerleştirdi.
Gökhan, sandalyesine oturduktan sonra bana baktı.
"Anne, sen neden öyle bakıyorsun? Hasta mısın yoksa?"
"Yok anneciğim, sadece biraz yorgunum." dedim gülümsemeye çalışarak.
Ama içimdeki o garip his sadece yorgunluk gibi gelmiyordu.
Erdem, Gökhan'ın tabağına bir kaç peynir koyarken bir yandan da bana kaçamak bakışlar atıyordu.
"Bugün dükkana gitmeden önce seni bir doktora mı götürsem Bahar? Rengin hiç iyi değil hayatım."
"Yok canım, bugün Nazlı'lara yardıma gideceğim. Alışveriş telaşı başladı biliyorsun. Hem sen beni bilmiyor musun, ben hareket edersem açılırım." dedim.
Erdem başını salladı ama yine de tatmin olmamıştı.
"Bak şimdiden söylüyorum, asla kendi sağlığını ihmal etmiyorsun tamam mı? Sen bizim kıymetlimizsin, unutma."
***
Kahvaltımızı yaptıktan sonra Erdem dükkan için evden çıkarken kapı eşiğinde durdu ve eğilip kulağıma fısıldadı:
"İstersen Nazlı ile konuşayım, sen bugünlük gitme. Ne dersin?"
"Abartma Erdem, ben gayet iyiyim. Hem Nazlı'nın bu gününde yanında olmayacağım da ne zaman yanında olacağım?"
Erdem bir süre yüzüme bakarak kararsız kaldı ama ardından kabullenmişlikle başını salladı.
"Peki ama eğer geri dönmek istersen beni ara ben gelir seni alırım. Öyle otobüsle falan uğraşma. Hatta dur şöyle yapalım ben sana arabanın anahtarını vereyim, siz onunla gidin. Ben zaten bir otobüse atlar gid-."
Onun bu endişeli konuşmasını gülümseyerek kestim.
"Erdem, ben iyiyim sorun yok canım. Sen de daha fazla oyalanıp geç kalma. Hadi sonra görüşürüz."
"Peki görüşürüz. Kendine dikkat et."
"Ederim, sen de kendine dikkat et." dedim yanağından öperken.
Erdem'i kapıdan uğurladıktan sonra mutfağa döndüğümde, Gökhan tabağındaki son sucuğu ekmeğiyle sıyırmakla meşguldü. İçimdeki o garip çalkantı hafiflemişti ama hala bir halsizlik, üzerimde tarif edemediğim bir ağırlık vardı.
"Hadi bakalım anneciğim." dedim Gökhan'ın saçlarını okşayarak.
"Bir an önce hazırlanıp çıkalım, Nazlı teyzenlere gidiyoruz."
Gökhan sevinçle sandalyeden atlayıp odasına koşarken, ben de üzerime rahat bir şeyler geçirdim. Aynada kendime baktığımda Erdem'in neden o kadar endişelendiğini şimdi daha iyi anlıyordum. Tenim gerçekten de çok solgundu.
Aynada bir süre daha kendime baktıktan sonra bu konuyu sonraya erteleyerek hızlı adımlarla odadan çıktım ve hazırlanmış bir şekilde beni bekleyen oğlumun yanına ilerledim. Gökhan üzerine en güzel kıyafetlerini geçirmiş, yüzündeki gülümsemeyle elindeki oyun kartlarına bakıyordu.
"Hayırdır Gökhan elindeki kartlar da ne için?" diye cevabını bildiğim soruyu sordum.
"Aybüke'ye götüreceğim anne. O şimdi çok hareket etmiyor, o yüzden çoğu oyunu oynayamıyoruz ama bunu birlikte oynayabiliriz."
"Oy, annesi yesin oğlunu. Sen çok mu seviyorsun bakalım Aybüke'yi?" dedim yanağına kocaman bir öpücük kondururken.
"Evet, çok seviyorum." dedi utangaç bir şekilde.
"Belli belli. Bayramlıklarını giydiğine göre işler bayağı ciddi."
"Nasıl olmuş peki, yakışıklı olmuş muyum?"
"Hem de çok yakışıklı olmuşsun, Aybüke seni görünce gözlerinden böyle kalpler çıkacak." dedim gözlerimi açarak.
Gökhan, cümlemle birlikte gülmeye başladı. Onun gülmesiyle beraber ben de ona katıldım ve beraber yarınlar yokmuş gibi anın tadını çıkararak gülmeye başladık.
***
Sonunda Nazlıların evine gelip, zili çaldığımızda Gökhan heyecandan yerinde duramıyordu.
"Oğlum bir rahat dur. Bak geldik işte."
Gökhan söylenmemle birlikte tam oflayıp durulmuşken kapı açıldı. Ardından Zeliha teyze, anaç bir tavırla Gökhan'ı kaptığı gibi bağrına bastı.
"Oy benim yavrularım gelmiş, hoş gelmiş! Geçin kızım, geçin. Nazlı'yla Sevda kahvaltıdan beri yukarıda gelinliklere bakıyorlar, saatlerdir de aşağı inmediler."
"Sağ ol Zeliha teyze." dedim, ayakkabılarımı kenara iterken.
"O zaman ben direkt yukarı yanlarına çıkayım, Gökhan sana emanet."
Yukarı çıktığımda odadaki manzara tam da beklediğim gibiydi. Yatağın üstü dergilerle, kumaş parçalarıyla doluydu. Sevda abla bir elinde telefon, diğer elinde bir dantel örneğiyle Nazlı'nın etrafında dönüyordu. Nazlı ise aynanın karşısına geçmiş, öylece kendi yansımasına bakıyordu. Sanki ruhu bambaşka bir yerde gibiydi.
"Bahar! Şükür geldin." dedi Sevda abla, beni görür görmez derin bir nefes alarak.
"Acil yardımın lazım. Nazlı hiçbir şeyi beğenmiyor. Diyorum ki şu balık modellerinden dene vücudun incecik çok yakışır. Yok. E, o zaman prenses model dene diyorum. Ona da yok diyor. Ne yapacağımı şaşırdım vallahi."
Sevda ablanın bıkkınlık dolu cümlelerinden sonra Nazlı anlaşılmayı umarak bana döndü. Gözlerinde mahzun ama huzurlu gülümseme vardı.
"Bahar, sen söyle. Her gelin kendini yansıtan bir gelinlik istemez mi? Ben de sadece kendim gibi görünebileceğim bir gelinlik istiyorum. Ben gelinliği gördüğüm an işte bu demeliyim. Sonuçta hayatımda bir defa giyiyorum."
"Boş ver sen Sevda ablayı." dedim yanına gidip elini tutarak.
"Sen ne istiyorsan o olacak. Sonuçta dediğin gibi bir defa giyiyorsun. Madem dergilerde güzel bir model bulamadınız biz de gelinlikçileri gezer, istediğin o gelinliği buluruz." dedim onu rahatlatmaya çalışarak.
Sevda abla, eli belinde bir süre bize baktıktan sonra pes edercesine ellerini havaya kaldırdı.
"Peki peki. Ama şimdiden söyleyeyim eğer bir kaç saat içerisinde istediğin gelinliği bulamazsak yarın devam edeceğiz. Sonuçta ben sizin kadar genç değilim. Bir süre sonra yorulur kalırım, yerden toplarsınız artık beni."
İkimiz de ona inanamayarak baktık.
"Abla sen iki çocuk doğurmana rağmen ikimize da taş çıkartırsın. Ne diyorsun, ne yaşlısı Allah aşkına?" dedim hayretle.
Sevda abla aldığı iltifatla birlikte, bir kaç adım ötedeki aynaya ilerledi ve aynadaki yansımasında kısaca bir göz gezdirdi.
"Öyle mi diyorsunuz kız?" dedi heyecanla.
"Öyle tabii Sevda abla. Ben de senin gibi iki çocuk doğursam var ya, ohoo. Şimdiye kendimi salmıştım."
"Sen ikinci çocuğu düşünüyor musun Bahar?" dedi Nazlı konuyu bir anda değiştirerek.
"Bilmiyorum ki, hiç düşünmedim. Erdem'in de böyle bir beklentisi olmadı açıkçası."
"Aslında şöyle sana benzeyen güzel mi güzel bir kızınız olsa hiç fena olmazdı gibi. Hem ne dersin, belki büyüyünce oğluma gelin alırdım." dedi Sevda abla göz kırparak.
"Nasip kısmet." dedikten sonra, Erdem'le bir kızımız olma ihtimalini düşünmeye başladım.
Aslında hiçte fena bir fikir değildi. Erdem'den bir kızım olmasını çok isterdim. Hem Gökhan'a da arkadaş olur, onun yalnız olmamasını sağlardı...
***
Çarşıya indiğimizde sabahki o garip mide bulantısı, köşedeki dönercinin kokusu burnuma çalındığı an yine kendini belli etmişti. Ama bunu kimseye çaktırmayarak normal davranmaya devam ettim. Ardından Nazlı'nın koluna girdim.
Girdiğimiz ilk dükkanda Nazlı; askıdaki o devasa, taşlı gelinliklere bakarken yüzünü buruşturmuş ve anında geri dışarı çıkmamızı sağlamıştı. Ama neyse ki ikinci dükkanda daha sade modeller vardı ve Nazlı, görevli kadının getirdiği ilk gelinliği alıp çoktan kabine girmişti. Bizde Sevda ablayla kabinin önündeki kadife koltuklara oturmuş bekliyorduk. Biz bir süre oturmyş Nazlı'yı beklerken, Sevda ablanın bana döndü ve bir süre bakışlarını yüzümde gezdirdi.
"Senin rengin niye böyle Bahar? Erdem sabah Nazlı'yı arayıp, 'Bahar biraz halsiz, sahip çıkın' demişti. Bir şeyin mi var yoksa?"
"Yok ya, dün gece biraz fazla kalmıştım balkonda. Ondan biraz üşütmüşüm herhalde." dedim geçiştirerek.
"Hem Erdem hep böyledir, konu Gökhan'la ben olunca pireyi deve yapar. Yoksa öyle çokta bir şeyim yok, olsa ben anlarım zaten." dedim onu ikna etmeye çalışarak.
O sırada kabinin perdesi açılıp Nazlı dışarı çıktığında Sevda ablayla ikimiz de kalakaldık. Üzerinde straplez, altı epey kabarık bir model vardı. Nazlı aynada kendine bakıp dudak büktü.
"Bak işte, dediğim tam olarak da buydu." dedi Nazlı, kollarını iki yana açarak.
"Sanki bir bulutun içine düşmüşüm de çıkamıyormuş gibi görünüyorum. Gökhan beni böyle görse, 'Gelinlik nasıl içinde biri olmadan ayakta kalıyor?' diye sorar."
Dediğine hak vererek güldüm.
"Haklısın, bu pek olmamış gibi." dedim ve bir süre daha farklı modeller bakmaya başladık.
Aradan geçen saatlerin ve denenmiş onca gelinliğin sonunda artık iyice bitkin düşmüştüm. Mağazanın içindeki o ağır parfüm kokusu midemi iyice ağzıma getirirken, bir köşeye ilişip otururdum. O sırada Nazlı askıların arasından dantelli ve oldukça hoş bir gelinliği çekti çıkardı.
"İşte bu." dedi.
"Bunu denemek istiyorum." dedi görevlilerle beraber kabine girerken.
Kabine girdiğinde Sevda abla yanıma gelip elimi tuttu.
"Bahar, canım terlemişsin sen. İyi olduğuna emin misin gerçekten?"
"İyiyim Sevda abla. Sadece saatlerdir içerideyiz ya, biraz sıcak geldi içerisi." dedim ama yalan söylediğimi o da anlıyordu.
"O zaman Nazlı çıkmadan önce biz bir dışarı çıkalım nefes alalım seninle. Hadi gel canım." dedi koluma girerken.
Tam biz çıkmak üzereyken Nazlı bizden önce davrandı ve kabinden çıktı. O an mağazadaki herkes güzelliği karşısında sustu kaldı. Gelinlik Nazlı'nın üzerinde, sanki vücudundan bir parçaymış gibi oldukça doğal ve zarif duruyordu. Kollarında ince tüller, sırtında hafif bir dekolte vardı. Ama açık ara en güzel özelliği, gelinliğin neredeyse her yerinde dantel bulunmasıydı.
Nazlı o kadar zarif, o kadar duru görünüyordu ki; aynadaki yansımasına bakarken gözleri parladı. Eliyle gelinliğin eteğini düzeltti.
"İşte bu." dedi fısıltıyla.
"Bu tamda istediğim gibi bir gelinlik. Bunun içinde kendim gibi hissediyorum."
Sevda abla hemen yanına gidip sarıldı.
"Çok güzel oldun be Nazlı. Gerçekten onca saat gezmemize değen bir gelinlik oldu. Vallahi su gibi oldun, çok yakıştı bu sana."
Nazlı, yengesinin bu güzel cümlelerinin ardından bana döndü.
"Bahar? Sence nasıl? Hiçbir şey demedin, beğenmedin mi yoksa?" dedi Nazlı endişeyle bana bakarak.
Hızla ayağa kalktım ve yanına gidip, Sevda abla gibi ben de ona sarıldım.
"Beğenmek ne kelime bayıldım, bayıldım. Gökhan seni bu gelinliğin içinde gördüğünde, dili tutulac-."
Tam gelinliğin güzelliği hakkında konuşmaya devam edecekken dünyam aniden ekseni etrafında hızlıca dönmeye başladı ve kulağıma dolan uğultu, mağazadaki müziği bastırdı.
"Bahar? İyi misin canım?" dedi Nazlı endişeyle.
O an sesi çok uzaktan, sanki bir tünelin sonundan geliyor gibi uğultuluydu.
"İyiyim." diye fısıldadım ama kendi sesimi bile duyamadım.
Bir anda dizlerimin bağı çözüldü, ferim çekildi. Ardından gözlerimin önünde simsiyah benekler uçuşmaya başladı. O an son gördüğüm şey, Nazlı'nın bembeyaz gelinliği içinde bana doğru korkuyla uzanan elleriydi.
"Bahar! Bahar, tutun bana!"
Ve Sevda ablanın çığlığını andıran sesiyle karanlık tamamen üzerime çöktü.
***
Gözlerimi araladığımda tepemde dönen beyaz bir tavan ve genzimi yakan o keskin hastane kokusuyla karşılaştım. Kolumda bir sızı hissettim, serum takmışlardı. Yanımda Nazlı vardı ve gözleri kan çanağı gibi olmuştu.
"Uyandın sonunda Bahar! Ben hemen gidip doktoru çağırayım!" diye bağırdı Sevda abla ve aralık kapıdan hızla dışarı fırladı.
"Ne oldu bana?" diyerek doğrulamaya çalıştım ama başım hâlâ kazan gibiydi.
"Sakin ol canım, sakin ol." dedi Nazlı elimi sımsıkı tutarak.
"Mağazada bir anda pat diye bayılınca ödümüzü kopardın Bahar. Başta seni uyandırmaya çalıştık ama sen uyanmayınca hastaneye gelmek zorunda kaldık."
O sırada içeri gençten bir doktor girdi ve elindeki dosyaya bakıp gülümsedi.
"Geçmiş olsun Bahar Hanım. Anlaşılan tansiyonunuz epey düşmüş, vücudunuz da biraz susuz kalmış ama asıl sebep bunlar değil gibi görünüyor."
Nazlı ve Sevda abla aynı anda doktora kilitlendi ve Sevda abla dayanamayıp sordu:
"Nesi varmış doktor bey? Kötü bir şey yok, değil mi?"
Doktor odadaki herkesle göz göze geldi ve en son bana baktı. Yüzünde muzip bir ifade vardı.
"Kan tahlilleriniz çıktı. Aslında endişelenecek bir durum yok, aksine sevinilecek bir durum var. Tebrik ederim Bahar Hanım, yaklaşık on üç haftalık hamilesiniz." dedi ve yüzündeki gülümsemeyle bizi odada yalnız bıraktı.
Odadaki sessizlik bir anlığına kulak tırmalayıcı bir hal aldı. Ben duyduğum cümleyi zihnimde evirip çevirirken, Sevda abla ellerini birbirine vurup bir çığlık attı.
"Ben demedim mi! Ben demedim mi kız size sabah! Hissetmiştim ama bugün, bir tuhaftın sen zaten."
Nazlı ise şaşkınlıktan donup kalmıştı, bir süre o şekilde kaldıktan sonra gözlerinden yaşlar boşalarak bana sarıldı.
"Bahar, bu gerçek değil mi? İnanamıyorum! Bu çok güzel bir haber."
Ben ise sadece gülümsedim. İçimdeki o ekşi düğüm gitmiş, yerine tarif edilemez bir sıcaklık gelmişti. Ellerim istemsizce karnıma gitti.
"Erdem." diye fısıldadım.
"Erdem duyduğunda ne tepki verecek acaba?"
Sevda abla hemen telefona uzanan elime sarıldı.
"Dur, dur! Hemen arama adamı, kalbine iner şimdi ayak üstü. Eve gidince güzelce söyler, sürpriz yaparsın." dedi göz kırparak.
Serumun son damlaları da damardan içeri süzülürken, içimde tarif edemediğim bir kıpırtı vardı. Karnımdaki bebek on üç haftadır benimleydi... Dile kolay, üç aydan fazla bir süredir kalbim iki kişi için atıyordu ama benim ruhum bile duymamıştı.
"Nazlı." dedim, sesimdeki bitkinlik yerini tatlı bir heyecana bırakırken.
"Gökhan bu gece sizde kalabilir mi? Sevda abla haklı, Erdem'e bu haberi öylece söyleyemem. Akşam eve gittiğimizde baş başa kalalım, bu haberi öyle vereyim istiyorum."
Nazlı'nın gözleri parladı, ellerimi öyle bir sıktı ki sevinci avuçlarıma bulaştı.
"Kalmaz olur mu hiç Bahar? İstediğin kadar kalabilir. Hem Aybüke de çok sevinecektir bizimle kalmasına, Annem desen o dünden razı zaten. Sen hiç düşünme onu, bu akşam Gökhan bizimle."
Sevda abla da omuzlarıma destek olur gibi dokundu.
"Aferin kız Bahar! Ne kadar iyi düşünmüşsün. Şöyle güzel bir sofra kur da bu güzel haberi beraber kutlayın."
***
Hastaneden çıktığımızda hava çoktan kararmaya başlamıştı. Nazlı ve Sevda abla beni kapıya kadar bırakmış ve tüm ısrarlarına rağmen "Ben iyiyim." diyerek onları yollamıştım.
Eve girer girmez hızla mutfağa daldım. Midemdeki o bulantıdan eser kalmamıştı. Sanki haberi alınca yerini derin bir iştaha bırakmıştı. Hemen Erdem'in en sevdiği yemekleri hazırlamaya başladım.
Masayı bu sefer her zamankinden daha özenli kurdum, mumları çıkardım. En son küçük bir kutunun içine, eve gelmeden önce bir mağazaya uğrayarak aldığım bir bebek ayakkabısını koydum.
Tam her şeyi hazırlamışken kapının kilidi döndü. Erdem’in ağır adımlarını ve anahtarın sesini duyunca kalbim ağzımda atmaya başladı.
"Bahar? Canım, evde misin?" diye seslendi içeri girerken.
Sesi oldukça yorgun olduğunu gösteriyordu. Mutfağın kapısına yaslanıp ona baktım. Ceketini çıkarırken bir yandan da bana bakıyordu.
"İyi misin sen? Telefonunu açmayınca Nazlı’yı aradım, o da 'Bahar eve geçti' dedi. Nasıl geçti gününüz, rengin biraz yerine gelmiş gibi sanki?" dedi hızla konudan konuya atlayarak.
"İyiyim Erdem, çok iyiyim hem de." dedim gülümseyerek.
"Hadi ellerini yıka da gel, sofra hazır."
Erdem şaşkınlıkla masaya baktı.
"Hayrola; benim sevdiğim yemekler yapılmış, mumlar yakılmış. Gökhan da yok? O nerede?"
"Gökhan bu gece Nazlılarda kalacakmış, Aybüke bırakmamış. Ben de bugünlük kalmasına izin verdim. hem uzun zamandır baş başa kalmamıştık, iyi olur diye düşündüm."
Erdem masaya oturdu ama bakışları hala üzerimdeydi.
"İyi düşünmüşsün iyi düşünmüşsün de Bahar, senin sesin bir değişik geliyor sanki. Bir şey mi oldu? Bir şeye mi canın sıkıldı?"
"Yok bir şey Erdem, ne can sıkılması. Sadece sana bir hediye aldım, onu vermeden yemeğe başlamayalım dedim."
Ve daha fazla dayanamayarak, bu güzel haberi vermek üzere ilk adımı attım.
"Hediye mi? Ne hediyesi kızım, böyle durup dururken?"
"Aslında bu hediye ikimiz için."
Erdem anlamaz bir şekilde bana bakarken, mutfağın köşesindeki küçük kutuyu alıp önüne koydum. Ardından Erdem, merakla kutuyu açtı. Önce boş boş baktı sonra o minik, beyaz ayakkabıyı eline aldı. Bir süre hiçbir şey söyleyemedi. Kaşlarını çattı, ayakkabıyı sanki değişik bir şeye bakıyormuş gibi yaklaştırdı ve inceledi sonra donmuş bir şekilde bana baktı.
"Bu ne Bahar?" dedi, sesi çatallanarak.
"Bu... Bu ne demek şimdi? Doğru mu anlıyorum ben?"
"Evet Erdem, doğru anlıyorsun." dedim gözlerimden yaşlar boşalırken.
"Gökhan'a kardeş geliyor. Üstelik on üç haftalık olmuş bile."
Erdem bir anda donup kaldı. Elindeki ayakkabıyı masaya bırakıp ayağa kalktı. Gelip önümde diz çöktü, ellerimi tutup yüzüne bastırdı.
"Şaka mı yapıyorsun Bahar?" diye fısıldadı hıçkırarak.
"Gerçek mi bu? Ben... Ben yine baba mı oluyorum sahiden?"
"Gerçek Erdem. Sahiden baba oluyorsun." dedim saçlarını okşayarak.
O an hızla ayağa kalkıp beni öyle bir kucakladı ki, sanki dünyayı kucaklıyormuş gibiydi.
"Ben sana dedim." dedi ağlamasının arasından gülerek.
"Ben sana dedim hatun, senin bu halsizliğinde bir iş var dedim! Ulan Erdem, ulan Erdem. Yine baba oluyorum be!"
Erdem beni yere indirdiğinde hala inanamıyormuş gibi yüzüme bakıyordu. Ellerimi avuçlarının içine aldı, parmak boğumlarımı tek tek öptü.
"On üç hafta." diye mırıldandı, gözleri hala nemliydi.
"Yani üç aydan fazladır bizim yanımızdaymış ama biz hiç fark edememişiz Bahar."
"Erdem, şimdi kendimizi suçlamayı bırakalım ve bu güzel haberin mutluluğunu yaşayalım." dedim gülümseyerek.
Elini tutup yavaşça karnımın üzerine koydum.
"Bak, o çok iyi. Sadece babasının onu biraz daha sevmesini istiyor."
Erdem elini karnımın üzerinde sabitledi. Ardından sanki dünyanın en narin mücevherine dokunuyormuş gibi parmak uçları titreyerek karnımda elini gezdirmeye başladı ve eğilip alnını alnıma yasladı.
"Sana yemin ederim Bahar." dedi boğuk bir sesle.
"Seni de, Gökhan’ı da, doğacak çocuğumuzu da başımın üstünde taşıyacağım. Siz benim bu hayattaki tek servetimsiniz."
Kolumdan tutup beni sandalyeye nazikçe oturttu.
"İlk önce yemeğimizi yiyelim ama sen dur, hatta kımıldama bile. Sofra bende, servis bende. Hatta bundan sonra her şey bende."
"Erdem abartma istersen, sadece hamileyim, hasta değilim." diye kıkırdadım.
Erdem, "Sen öyle san yavrum." diyerek muzip bir gülümsemeyle alnıma sıcak bir öpücük kondurdu ve ceketininin kollarını hızla sıvadı. O mutfakta telaşla dönerken, bir yandan tencerelerin kapağını açıyor bir yandan da sanki dünyanın en kıymetli hazinesi karşısındaymış gibi ara ara dönüp bana bakıyordu.
Mum ışığının titrek alevinde tekrar göz göze geldiğimizde, o sert bakışlarındaki eriyip giden şefkati görmek içimi ısıttı ve günün tüm yorgunluğu, yerini mutfağın huzurlu sessizliğine ve Erdem'in o güven veren varlığına bıraktı.
