14 BAHAR kitap kapağı

11. bölüm / 48

14 BAHAR

BÖLÜM 11: Defne

Vaveyla Yazarı: Loki'nin Tesseractı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 11: Defne
  1. 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
  2. 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
  3. 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
  4. 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
  5. 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
  6. 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
  7. 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
  8. 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
  9. 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
  10. 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
  11. 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime · Okuduğun bölüm
  12. 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
  13. 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
  14. 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
  15. 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
  16. 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
  17. 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
  18. 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
  19. 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
  20. 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
  21. 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
  22. 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
  23. 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
  24. 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
  25. 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
  26. 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
  27. 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
  28. 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
  29. 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
  30. 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
  31. 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
  32. 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
  33. 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
  34. 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
  35. 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
  36. 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
  37. 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
  38. 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
  39. 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
  40. 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
  41. 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
  42. 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
  43. 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
  44. 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
  45. 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
  46. 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
  47. 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
  48. 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime

“Seni saklayacağım inan
Yazdıklarımda, çizdiklerimde,
Şarkılarımda, sözlerimde.”
-Özdemir ASAF-

(Nazlı’dan...)
Güneşin ilk ışıkları odanın perdelerini delip geçerken, zihnimdeki bitmek bilmeyen ağırlıkla birlikte gözlerimi usulca araladım. Eskiden sabahın o ilk saniyeleri, dünyanın en acımasız anları olurdu benim için. Çünkü hafızam yerine gelene kadar geçen o birkaç saniyelik boşlukta, her şey yolundaymış gibi hisseder sonra da gerçeğin soğuk yüzüyle karşı karşıya kalırdım. Fakat bugün o kadar da kötü bir şekilde uyanmamıştım. Mesela ailemle barışmıştım ve en azından problemlerimden birini halletmiştim.
Yüzüme yerleştirdiğim gülümsemeyle yine ilk işim, her sabah yaptığım gibi Aybüke’yi kontrol etmek oldu. Elimi usulca yanıma uzattım ve parmaklarımın ucunda Aybüke’nin o ipekten yumuşak saçlarını, yüzüme çarpan o sıcak nefesini aradım. Fakat hiçte umduğum gibi olmadı ve parmaklarım boşluğa düştü. Elime sadece boş, çoktan soğumuş bir çarşaf çarpmıştı. Yatağın içinde bir anda doğruldum. Ardından da korku dolu bakışlarla hızla etrafı taradım.
“Aybüke?” diye seslendim fısıltıyla fakat cevap gelmedi ve gelmeyeceğini bile bile tekrar denedim: “Aybüke!”
Sesim odada yankılanıp bana geri dönerken, kalbim yerinden fırlayacakmış gibi göğüs kafesimi dövmeye başladı. En büyük kabusum onu kaybetmek ya da bir sabah uyanıp, o yorgun kalbinin gecenin bir yarısı sessizce durduğunu görmekti. Ve bu durum; en büyük kabusumu tetiklemekle kalmıyor, zihnimde felaket senaryoları kurmama da neden oluyordu.
Telaşla, üstüme başıma bakmadan odadan fırladım ve ayaklarım yerdeki eski kilimlere takıla takıla, yalın ayak koridora çıktım. Önce salona baktım, hiç kimse yoktu, bomboştu. Bu sefer yönümü banyoya çevirdim ve kapısını hızla araladım, yine burada da kimse yoktu. Nefes nefese mutfağa daldığımda annemi tezgahın başında, bir şeylerle uğraşırken buldum.
“Anne! Aybüke yok! Sen gördün mü? Nerede kızım?”
Geldiğimi fark etmeyen annem; konuşmamla birlikte unlu elleriyle bana döndü ve benim bu darmadağın hâlimi görünce, elindeki işi bırakıp hızla yanıma geldi. Gözlerinde bir telaş, endişe ya da kötü olarak nitelendirebileceğim herhangi bir duygu bekliyordum ama karşılaştığım şey bambaşkaydı.
Yüzünde, yıllardır görmediğim o huzurlu ve her şeyin yolunda olduğunu gösteren gülümsemesi vardı. Yanıma geldiğinde ellerindeki unlara aldırmadan büyük bir şefkatle, sıkıca sardı beni. Ardından da yürütmeye başladı.
“Merak etme Nazlı’m.” dedi annem, sesindeki o yatıştırıcı tonla içimdeki yangına su serper gibi. “Dedesiyle birlikte torunum.”
Sözleriyle birlikte olduğum yerde çakılı kaldım. Kulaklarıma inanamıyordum ve sanki beynim bu cümleyi reddediyordu.
“Dedesiyle mi?” diye fısıldadım fakat cümlem anneme ulaşmadı.
Babam ve Aybüke... Oldukça beklenmedikti benim için.
Annem sonunda durup başıyla bir noktayı işaret ettiğinde, bakışlarımı onun baktığı tarafa çevirdim. Salonun bahçeye bakan penceresinin önünde, babamların bulunduğu yerin tam karşısındaydık. Anlaşılan o telaşla dışarıya bakmayı akıl edememiş ve onları görememiştim.
Yavaşça ve dizlerim titreyerek pencereye daha da yaklaştım. Gördüğüm manzara karşısında göğsümdeki o düğüm bir anda çözüldü; yerine sıcak, yakıcı bir his bıraktı ve usulca bir yaş süzüldü gözlerimden. Babamla yaşadığımız yüzleşmenin üzerinden günler geçmişti ve onların şimdi bu şekilde olması, benim için bir şükür sebebiydi.
“Çok şükür.” diye fısıldadım camın buğusuna.
Babam bahçenin tam ortasında, o hep bildiğim heybetli ama bu sabah biraz daha eğik duran gölgesiyle toprağın başındaydı. Elinde bir fidanla eğilmiş, toprağı özenle eşeliyordu. Aybüke ise dedesinin hemen dibinde, dizlerinin üzerine çökmüş küçücük elleriyle ona yardım ediyordu. Yanlarında Arda ve Salih de vardı.
“Aybüke erkenden uyanmış ama seni uyandırmak istememiş.” dedi annem, arkamdan gelip omzumu sıkarak. “Babanla bizim mutfaktaki seslerimizi duyunca da pıtı pıtı yanımıza gelmiş. Biz seni uyandırmak, haber vermek istedik ama kıyamadı yavrucak sana. ‘Annem çok yorgun, biraz daha uyusun’ dedi. O öyle deyince de dedesi aldı torunlarını yanına ve Aybüke’ye bir ağaç dikmek için bahçeye çıktı. Diğerlerine doğdukların zaman dikmişti. Aybüke’nin de onlar gibi bu bahçede bir kökü olsun istedi.”
O konuşmaya devam ederken ben de babamın, Aybüke’nin minik ve zayıf ellerini tutup fidanın köküne toprak atmasına yardım edişini izledim. Babamın o nasırlı, sert elleri; Aybüke’nin incecik parmaklarının üzerinde bir kalkan gibi duruyordu.
Belki de annemin dediği gibi bu hareketiyle, gerçekten de ilk kez torununu bu ailenin bir parçası olarak kabul ettiğini gösteriyordu.
Annemle biz bir süre daha sessizce, camın arkasından bu mucizeyi izlemeye devam ederken; Aybüke’nin yüzünde oldukça neşeli bir ifade, babamın yüzünde ise arada sırada görebileceğim hafif bir tebessüm vardı.
“Eh, hadi artık.” dedi annem, bakışlarını bahçeden çekip bana dönerek. “Sen git de üzerini değiştir, yüzüne bir su çal. Kendine gel iyice, korkuyla uyanınca rengin de gitmiş. Birazdan kahvaltıya başlarız. Bugün soframız yıllar sonra ilk kez böyle şenlenecek. Hatta inanır mısın, baban o kadar mutluydu ki ekmek almaya kendi gitti sabahın köründe.”
Onun sözleriyle içime tarifi imkansız bir neşe dolarken, hızlı adımlarla odama yöneldim. Merdivenleri çıkarken içimde tuhaf, alışık olmadığım bir umut kırıntısı vardı. Sanki bazı şeyler değişmeye başlamış ve iyi günler daha çok yaklaşmış gibiydi.
Fakat tabii ki çoğu güzel şey gibi bu da kısa sürmüş, birkaç adım sonra odama girip kapıyı ardımdan kapattığımda, masanın üzerinde duran boş kağıtlarla göz göze gelmiştim. Ve böylece zihnim direkt dün geceye, Aybüke ile konuştuğumuz mektup konusuna gitmişti.
Bir yanda bahçede kök salmaya çalışan bir fidan, diğer yanda ise geçmişin yalanlarıyla örülü ve asla yerine ulaşmayacak o mektuplar vardı. Hayat bizi bu iki uç arasında nereye sürükleyecekti, Aybüke’nin o fidanının büyüyecek kadar vakti olacak mıydı, henüz bilmiyordum. Ama bildiğim bir şey vardı ki o da, Aybüke bir ağaç dikiyordu ama o ağacı sulayacak olan babası, sadece benim hayal dünyamdaki kağıt parçalarından ibaretti.

(İlahi bakış açısıyla...)
Güneş; mahallenin üzerine her zamankinden daha mahzun bir ışıkla doğmuş, bahçeyi aydınlatıyordu. Muhittin Bey ise bu havayı fırsat bilerek yıllardır üzerine ölü toprağı serpilmiş olan bahçelerinde, bugün kaybettiği hayatının parçalarını bir araya getirmek istiyordu. Toprakla uğraşan elleri heyecanla titriyor, yaşlı bedeni yaşadığı anla kısa kısa ürperiyordu ama buna rağmen her hareketinde de tarif edilemez bir huzur buluyordu.
Yanında torunları Arda, Salih ve her bakışında Nazlı’nın çocukluğunu, her gülüşünde ömrünün en kötü günlerini gördüğü Aybüke vardı. Onlara gülümseyerek bakan Muhittin Bey, elindeki narin Defne fidanını sanki kırılacak bir cam parçasıymış gibi kavradı.
“Çocuklar.” dedi sesi şefkatle yumuşayarak. “İşte bu diktiğimiz ağacın adı Defne. Bakmayın böyle incecik, boynu bükük durduğuna; kökleri toprağa bir tutundu mu, kışın karı da yazın yakıcı sıcağı da yıkamaz onu.”
Ardından bu sefer sadece Arda ile Salih’in üzerlerinde gözlerini gezdirdi ve konuşmasına devam etti:
“Hani geçenlerde fırtına çıkmıştı da o fırtınada bahçedeki ağacımız devrilmişti, hatırlıyor musunuz? Gövdesi sağlam sanıyorduk ama meğer içi kurumuşta haberimiz yokmuş.”
Çocuklar merakla karışık gözlerle, usulca başlarını salladılar. Muhittin Bey ise aldığı baş onayıyla derin, ciğerlerini yakan bir nefes çekti içine.
“İşte o devrilen Defne ağacının yerine, biz şimdi bu taze fidanı dikiyoruz ve onu tekrar hayata döndürüyoruz. Ama bu sefer kökü daha sağlam olacak ve onu hiçbir rüzgarın yıkmasına izin vermeyeceğiz. Anlaşıldı mı?”
Üç çocukta yaşlı adamın sözleriyle heyecanla başını aşağı yukarı salladı ve görev bilinciyle yerlerinde hafifçe dikleşti. Muhittin Bey ise torunlarının bu hâline sevgiyle baktı ve dışarı keyifli bir gülüş bıraktı.
“Aferin size.” dedi ve elindeki işine geri döndü.
O sırada da Aybüke; dedesinin toprağa bulanan, nasırlı ellerine hayranlıkla bakıyordu. Fakat bu heyecanının en büyük nedeni, ağacın ismiydi. Defne ismini duydukça küçük kalbi heyecanla tekliyor, gözleri kocaman açılıyordu. Bir süre sonra dedesinin daha konuşmayacağını anlayınca, içinde bastıramadığı o çocuksu sevinçle öne atıldı ve dedesinin koluna tutundu.
“Biliyor musun dede, benim adım da Defne!”
Muhittin Bey, duyduğu cümlelerle elindeki çapayı sanki elini yakmış gibi bir anlığına toprağa bıraktı ve göğsüne oturan o devasa sızıyla torununa döndü.
“Senin, senin bir adın daha mı var?” diye sordu kekeleyerek fakat sesi o kadar kısıktı ki, sanki kendi sesinden kaçmak ister gibiydi.
“Evet!” diyerek sanki dünyanın en güzel sırrını paylaşıyormuş gibi dedesine iyice yaklaştı Aybüke. “Benim teyzemin adı Defne’ymiş. Annem onu dünyadaki her şeyden çok sevdiği için de bana bu ismi koymuş. Yani öyle anlattı bana.”
Konuşmasını sonlandırdığında Aybüke’nin konuşmaya başlarken yüzünde olan mutlu ifade silindi ve yerine kederli bir ifade geldi. Ardından da konuşmasına devam etti:
“Ama biliyor musun dede, ben hâlâ onunla tanışmadım. O nerede ki? Neden hiç bize gelmiyor? Ben onunla tanışmayı çok istiyorum.”
O an Muhittin Bey’in boğazına, koca bir yumru gelip oturdu. Defne, yıllarca ismin anmaktan kaçındıkları, diğer bir göz bebekleriydi. Nazlı’nın gidişinden bile önce bu evin toprağına sessizce, daha baharındayken verdikleri o diğer fidandı.
Muhittin Bey bir süre torununun masum, cevap bekleyen berrak gözlerine bakamadı ve sessiz kaldı. Ardından bakışlarını mahallenin üzerindeki, yarım saat öncesine kadar güneşli olan ama şimdi yerini gri bulutlara bırakan gökyüzüne çevirdi.
“Boş ver yavrum. Boş ver.” dedi, kelimeler ağzından zorlukla, hüzünle dökülürken. “O şu an çok uzaklarda. Çok ama çok huzurlu bir yerde Aybüke. Kimsenin onu üzemeyeceği, canının yanmayacağı bir yerde.”
“Ben nerede olduğunu biliyorum dede. Cennette Defne halam değil mi? Babam öyle söylemişti.” dedi heyecanla konuşmaya atıldı Arda.
“Evet, yavrum. O şimdi cennette.”
“Peki cennet nasıl bir yer dede? Sen biliyor musun?” dedi Salih merakla.
Kardeşinden ve Aybüke’den yaşça büyük olan Salih, onların aksine halasının küçük yaşta öldüğünü biliyordu ve de az çok ölümün ne olduğunu anlamıştı. Ama aynı şey cennet için geçerli değildi.
“Nasıl bir yer olduğunu hiçbirimiz bilemeyiz ama bildiğimiz bir şey var ki o da oranın çok güzel bir yer olduğu.” dedi Muhittin Bey ve Salih ile Arda’yı bir kolunun altına alarak sarıldı.
Ardından yavaşça diğer elini kaldırdı ve nasırlı, sert eliyle Aybüke’nin yumuşacık saçlarını okşadı. Aybüke ise dedesinin bu yakınlığıyla, sanki ömrü boyunca bu anı beklemiş gibi usulca başını onun titreyen omzuna yasladı. Muhittin Bey de torunun bu hareketiyle cesaret bularak, onu daha fazla kendine çekti. Ardından da sanki onu dünyanın tüm kötülüklerinden, kalbindeki o sinsi hastalıktan ve adının kaderinden korumak ister gibi sımsıkı sarıldı. Aybüke’nin duyamayacağı kadar kısık bir sesle fısıldadı:
“Umarım adının kaderini yaşamazsın yavrum. Umarım sen de teyzen gibi bizi yarı yolda, bu karanlıkta bırakıp gitmezsin.”
Gözünden süzülen tek bir damla yaş, tam o anda diktikleri Defne fidanının taze yaprağına düştü ve ona can suyu oldu.
O sırada onlar huzurlu bir sessizliğe gömülürken, yan bahçenin demir kapısı gıcırdayarak açıldı. Ardından da Gökhan, elindeki ekmek poşetiyle ve içindeki o bitmek bilmeyen huzursuzlukla eve girmek üzere ilk adımını attı. Başını alışkanlıkla kaldırıp tam Nazlı’nın penceresine çevirecekken de dikkatini; yan bahçede olan ve torunlarına sıkıca sarılan Muhittin Bey çekti, bir anlığına olduğu yerde duraksadı. Ardından bakışları önce toprağa yeni dikilen fidana, sonra da Muhittin Bey’in sarsılan omuzlarına kaydı.
Bakışları gördüğü sahne karşısında hüzünle dalgalanan Gökhan, Muhittin Bey ile göz göze geldiklerinde usulca baş selamını verdi ve aldığı karşılıkla yoluna devam etti.

(Nazlı’dan...)
Aradan dakikalar geçmiş ve bende nihayet hazırlanarak aşağıya inmiştim. Fakat merdivenleri çıkarken içimde yer edinen neşeden ve umuttan eser kalmamış, depresif bir ruh hâlin bürünmüştüm. Hatta öyleki, mutfağın o yemek ve huzur barındıran kokusu bile içimdeki huzursuzluğu dindirmeye yetmiyordu.
“Mustafa.” dedi annem, elinde tuttuğu parayı kardeşime uzatarak. “Oğlum, koş şeker al da gel. Çay demini almadan yetiş.”
Mustafa, sanki dünyanın en ağır işi ona buyurulmuş gibi yüzünü buruşturdu ve mızmız bir şekilde konuşmaya başladı:
“Anne ya, yine mi ben? Her işe beni koşturuyorsunuz ama. Where is the adalet?”
Onun bu hâllerini görünce, içimde hem bir gülme isteği hem de tuhaf bir cesaretin uyandığını hissettim. Yıllardır kaçtığım o kaldırımlarda yürümeye; insanlarla, hatıralarımla tekrar ama Aybüke olmadan yüzleşmeye oldukça ihtiyacım vardı. Biliyordum ki bazı şeylerle yüzleşmeye devam etmezsem, bu ev benim hapishanem olacaktı.
“Ben giderim anne.” dedim aniden, sesimdeki kararsızlığı saklamaya çalışarak. “Hem biraz özlem gidermiş olurum. Geldiğimden beri pek dışarı çıkmadım, dört duvar arasında kaldım resmen.”
Annem bir an duraksadı ve elindeki parayı öylece havada tuttu. Gözlerindeki endişeyi gayet net bir şekilde görebiliyordum. Zaten haklıydı da endişelenmekte, çünkü mahallelinin huyunu o bende iyi biliyordu. Fakat buna rağmen beni şaşırttı ve olumsuz bir şey söylemedi.
“Eh, peki madem.” diyerek parayı kabullenmişlikle avcuma bıraktı.
Bakışlarımı keyifle Aybüke’ye çevirdim ve başını şefkatle okşadıktan sonra bir öpücük kondurdum.
“Ben hemen geleceğim tamam mı kızım?”
O bana gülümseyerek başını sallarken, ben de avcuma bırakılan para ile hızlıca kapıya yöneldim ve üzerime geçirdiğim montla çabucak evden çıktım. Ardından da şeker almak üzere bakkala doğru yürümeye başladım.

(Gökhan’dan...)
Yavaş adımlarla salona girdiğimde, ağır bir sessizliğin hüküm sürdüğü kahvaltı masası adeta suç mahallini andırıyordu. Ve benim hiç de bu ortama girmeye niyetim yoktu. Annemin tabağındakilerle uğraşırken bana attığı o zehirli, sitem dolu bakışları görmezden gelmeye çalışarak askıdaki ceketime uzandım. “Ben dükkana gidiyorum. Hadi Allah’a ısmarladık.” dedim, sesimi düz tutmaya ve içimdeki o fırtınayı geldiği yere göndermeye bırakmaya çalışarak.
Tam kapıyı açıp o serin sabah havasını içime çekecektim ki, babam arkamdan seslendi ve beni durdurduktan sonra sandalyesinden ayaklandı. Ardından da ceketini omuzlarına attı, ayakkabılarını giyerken anneme duyurmamaya çalışarak mırıldandı:
“Oğlum, dur beraber gidelim. Ben de kahvehaneye geçecektim zaten. Hem yolda baba-oğul iki çift laf etmiş oluruz.”
Birlikte sokağa çıktık ve meydana doğru ilerlemeye başladık. Sabahın keskin ayazı yüzümüze yüzümüze çarparken de, evden uzaklaşmış olmak bir nebze olsun ciğerlerime nefes aldırdı. Bir süre sessizce dar sokakta ilerlemeye devam ederken, merakla babama döndüm ve zihnimde yankılanan soruyu nihayet sordum:
“Hayırdır baba?” dedim, yüzümde buruk bir gülümsemeyle. “Sen bu saatte, hele de bu soğukta pek dışarıya çıkmazdın. Kahvehane bile açılmamıştır belki daha.”
Babam sorumla birlikte derin bir nefes verirken, ciğerlerine dolan soğuk hava dudaklarından beyaz bir duman olarak döküldü. Ardından bakışlarını mahallenin uzağına, henüz uyanmayan evlerin çatılarına dikti.
“Sence?” dedi, sesi oldukça manalı geliyordu. “Annenin o bitmek bilmeyen dırdırından, imalı laflarından kurtulmanın tek yolu bu saatte sokağa çıkmak. Ben ne yapayım? Evde kalsam konu dönüp dolaşıp yine dün geceye gelecek.”
“Sen de haklısın baba. Ne diyeyim.”
Tam konuşmamı bitirdikten sonra köşeyi dönüp ana caddeye çıkacakken parkın köşesinde, eski bankın yanında duran Selma’yı gördüm. Sanki saatlerdir o ayazda beklemiş gibiydi. Omuzları çökmüş, yüzü bembeyaz olmuş, gözleri ise uykusuzluktan ve ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. Beni görünce adeta canlandı ve yüzü aydınlanarak bir adım öne çıktı.
“Gökhan, biraz konuşabilir miyiz?” dedi kısık ve titrek bir sesle.
Babam durumu hemen anlayışla karşıladı, elini omzuma koyup birkaç kez destek verircesine vurdu.
“Hadi, biz sonra görüşürüz oğlum. Sizin konuşacaklarınız var belli ki.” deyip bizi sokağın ıssızlığında baş başa bıraktı.
“Banka geçelim istersen?” dedim ben de Selma’ya bakmamaya çalışarak.
O ise sadece sessizce başını salladı. İkimiz de birbirimizin yüzüne bakamıyorduk. Banka; aramıza koyabileceğimiz en fazla mesafeyi koyup oturduktan sonra aramızdaki sessizliği ilk bozan, üzerimdeki o vicdan azabıyla ben oldum.
“Dün gece için gerçekten kusura bakma Selma. Sana ümit verip, o kadar hazırlık yaptırıp sonra da seni hayal kırıklığına uğrattım. Biliyorum.” dedim ve başımı yanıma çevirip Selma’ya dönerek konuşmama devam ettim: “Bunun hiçbir mazereti de yok ama bizden olmazdı Selma. Sevmediğim, kalbimin çarpmadığı biriyle aynı yastığa baş koyup onun da ömrünü çalamazdım. Böyle bir günahın altına giremezdim. Böyle bir hata-”
Selma başını hızla kaldırdı ve o an ilk defa göz göze geldik. Gözlerinde hem bir kırgınlık hem de ona karışan yakıcı bir sitem vardı.
“Hata olarak mı görüyorsun bunu Gökhan?” dedi, sesi titreyerek zorlukla. “Benimle kurulacak bir yuvayı, bir ömrü hata mı sayıyorsun? Ben seni yıllarca bekledim, hep gözünün içine baktım beni gör diye!”
“Hayır, yanlış anladın. Ben sadece kendime ve sana karşı dürüst olmaya çalışıyorum.” dedim ama kelimeler ağzımda büyüyor, boğazımı düğümlüyordu.
“Ben anlayamıyorum, gerçekten.” dedi, bir an önüne dönüp bakışlarını tekrar bana çevirerek. “Annen geldi ve bana senin rızan olduğunu söyledi yoksa ben kabul etmezdim, yemin ederim etmezdim.”
O hararetle başladığı konuşmasına gözyaşlarıyla devam ederken, bense sessiz kaldım. İçim acıyordu bir kadını bu şekilde ağlattığım için ama buna rağmen elimden de bir şey gelmiyordu. Öfkeyle de olsa Selma’ya boş yere umut vermiştim ve hata etmiştim. Bunun farkındaydım.
“Biliyor musun, seni en iyi ben anlıyorum.” dedi yüzüne acı bir gülümseme yayılırken. “Çünkü ben de senin gibi yıllarca ve hiçbir karşılık almadan birini sevdim, seni yani.”
Merakla onu dinlerken, son söylediği kelime ile dondum kaldım. O ise beni şaşırtmaya devam ederek, anlayışla bakıyordu bana. Annem bir şeyler söylemişti bu konuda ama ben, beni ikna etmek için öylesine söylüyor sanmıştım. Galiba sözlerinde son derece ciddiydi.
“Büyük ihtimalle bunun farkında bile değildin. Ben söylemesem de böyle devam ederdi. Seni anlayabiliyorum çünkü ben de senin gibiyim, ne gözüm etrafımdaki insanları görüyor ne de kalbim başkası için atıyor.”
Utançla başımı önüme çevirdim ve yere bakmaya başladım. Neden olduğum yıkımın verdiği tahribat, tahmin bile edilemezdi. Kendimi onun yerine koyup düşünmek bile istemiyordum.
“Seni unutup yoluma devam etmeyi çok istedi, çok da denedim.” dediğinde, başımı baktığım yerden kaldırmadan kaşlarımı çattım.
İnsan sevdiği kişiyi unutmak ister miydi ki? Ben on dört yıl boyunca bunu hiç istememiştim ve onu her şeye rağmen kabul etmiştim. Ta ki onun geldiği güne kadar, o gün; onu unutmayı ve hayatıma devam etmeyi her şeyden çok istemiştim. Peki bu durumda Selma mı gerçek aşıktı yoksa ben mi? Ya da hangimiz daha çok seviyorduk?
“Ama olmadı, unutamadım seni.” dedi Selma yine keder dolu bir gülümsemeyle ve düşüncelerimden sıyrılmamı sağlayarak devam etti: “Ben de kabullendim ve hayatıma devam ettim. Tam bazı şeylere alışmışken de annen geldi ve bana; beni istemeye geleceklerini, senin de buna rızan olduğunu söyledi. Bir an belki dedim ve kabul ettim. Anlayacağın bu konuda biraz da hata bende, kabul olmayacak duaya amin dememeliydim.”
Duyduklarım karşısında sessiz kaldım ve bakışlarımı usulca Selma’ya çevirdim. Aklım hâlâ az önceki konuşmadaydı. Ben mi Nazlı’ya takıntılıydım yoksa Selma gerçekten de bana aşık değil miydi?
Hızla aklıma üşüşen düşünceleri kendimden uzaklaştırmaya çalıştım, kimsenin sevgisini sorgulamak bana düşmezdi.
“Neyse. Benim asıl merak ettiğim,” dedi Selma gözlerini gözlerime dikerek. “Neden bir anda kabul edip vazgeçtiğin?”
Cevap bulmak için çaresizce etrafıma bakarken karşı kaldırımda, bakkala doğru yürüyen Nazlı’yı gördüm. Bakışlarım onda çakılı kalınca Selma da döndü ve önümüzdeki Nazlı’yı fark etti. Onu gördüğü an da yüzündeki kan yavaşça çekildi.
“Anladım sanırım.” dedi Selma kabullenmişlikle, sesi artık içindeki tüm kırılmışlığı dışarı vurarak çıkıyordu.
Sanırım Nazlı’nın döndüğünden habersizdi, o da benim gibi son duyanlardandı.
“Hâlâ onu seviyorsun değil mi? Kaç yıl geçti aradan Gökhan. Hadi sen benim gözümün önümdesin de ben seni unutamıyorum. Ama sen neden böyle yapıyorsun? O gitti, başkasıyla evlendi, yuvasını da kurdu! Öyle değil mi? Hadi ben kendimi geçtim ama sen kendine acımıyor musun?”
Derin bir nefes aldım. Saklamanın ya da yalan söylemenin artık kimseye bir faydası yoktu. Zaten buna gerek de yoktu, Selma her şeyin pek tabii farkındaydı. Ben de duygularımın sonuna kadar arkasındaydım.
“Selma, onun bu konuyla alakası yok diyemem. Ama duymak istiyorsan söyleyeyim: Evet, onu hâlâ çok seviyorum. Fakat seninle aramızda bir şey olmamasının nedeni sadece o değil ki.” dedim tek tek. “Bak, ben seni her zaman bir kardeş olarak gördüm. Emin ol biz evlensek de sen seni sevmeyen, kalbinde başkasının hayaliyle yaşayan bir adamla mutlu olmazdın, olamazdın. Bir ömür böyle yalanlarla geçmezdi ki Selma. Sen daha genceciksin. Önüne bak, eminim hayat sana daha güzel kapılar açacaktır. Gerçekten.”
Selma acı bir şekilde gülümsedi, ardından da gözlerinden bir damla yaş yanağına süzüldü.
“Sen önüne bakamamışsın ama Gökhan. Sen onun gölgesinde kalmışsın. Bu durumdayken bana nasıl önüne bak diyebiliyorsun?”
“Beni boş ver Selma. Ben zaten yanmışım, küllerim bile soğumuş benim. Sen; seni gerçekten sevecek, gözlerinin içine aşkla bakacak birini sev ve onunla mutlu ol. Olur mu? Bu da benden sana son bir ‘ağabey’ tavsiyesi olsun.” dedim ağabey kelimesini vurgulayarak.
Selma ise yavaşça ayağa kalktı. Ardından bir süre bana baktıktan sonra gözündeki yaşı sertçe elinin tersiyle silip fısıldadı:
“Peki, madem sen öyle istiyorsun, öyle olsun. Gökhan... ağabey.”
Selma arkasına bile bakmadan gözden kaybolurken, bir veda gibi bıraktığı o “ağabey” kelimesi de hâlâ zihnimde yankılanıyordu. Bir süre kalkamadım banktan. Sanki dizlerimin bağı çözülmüş, ruhum bankın ahşap tahtalara vidalanmış gibiydi.
Tam o sırada Nazlı’yı gördüm, elindeki poşetle az önce girdiği bakkaldan çıkmıştı. Ve başını öyle bir eğmişti ki, sanki yerdeki karıncalardan özür diliyor gibiydi. Onun o hâlini görünce kalbim yine ritmini şaşırmış davul gibi göğsümü dövmeye başladı. Ama bu sefer sadece sevdadan değildi bu. Ayrıca içimde yer edinen, onu koruma içgüdüsüyle karışık öfkedendi. Adım kadar iyi biliyordum ki Nazlı’nın bu hâlde olmasının nedeni, mahallelinin laf atmak için pusuda beklemesindendi.
Yeni fark ettiğim kahvehanenin önündeki o asalak takım, başlarını uzatmış sanki bir avı izler gibi Nazlı’yı süzüyordu. Hemen kahvehanenin üzerinde yaşayan ve mahallenin dedikoducusu olan Müzeyyen teyze ise balkondan sarkmış bir şekilde Nazlı’ya bakıyor ve laf atmak için an kolluyordu.
Ellerim; gördüğüm insanlarla birlikte bankın kenarındaki soğuk demiri öyle bir sıktı ki, eklemlerimin bembeyaz olduğunu göz ucuyla görebiliyordum.
“Kız Nazlı! Geçen gün yanında olan çocuk kimden? Serdar’dan mı yoksa?”
Daha fazla dayanamadan zehirli kelimelerini kusan Müzeyyen teyze ile beynime sıçrayan kan; Selma’nın gidişini de, babamın tembihlerini de, kendi perişanlığımı da silip süpürdü. Banktan öyle bir fırladım ki, tahta parçasının çatırtısı sokağın öbür ucundan bile duyulabilirdi. Adımlarım yeri göğü inleterek karşı kaldırıma ulaştım.
O sırada Nazlı da bir yaprak gibi titriyor, omuzları utançla sarsılıyordu. Zaman onun hırçınlığını da alıp götürmüştü anlaşılan. Yoksa tanıdığı Nazlı böyle sessiz kalmaz ve anında karşısındaki hadsiz kadına haddini bildirirdi. Ama madem o bunu yapmıyordu, ben bunu büyük bir zevkle yapardım.
“Hayırdır Müzeyyen teyze!” diye kükredim sokağın ortasında.
Ardından Nazlı’nın tam önünde bir duvar gibi durdum ve benim durmamla birlikte kahvehanedekiler bir anda başlarını eğdi, Müzeyyen teyze ise başını içeri çekmeye çalıştı.
“Çekme öyle kafan hemen içeri!” diye bağırdım, gözlerimle resmen ateş saçarak. “Az önce gerine gerine lafını atıyordun!”
Nazlı’nın korkudan titrediğini fark edince, sesimi biraz alçalttım ve konuşmama öyle devam ettim:
“Bu söylediklerimi herkes iyi dinlesin! Nazlı’nın adını ya da yanındaki o masum sabiyi ağzına alanı, vallahi pişman ederim! Duydunuz mu beni? Bu benim son uyarım, şimdi herkes önüne dönsün!”
Konuşmamla birlikte insanlar birer birer geri çekildi, perdeler kapandı ve kapı önündeki fısıltılar dindi. Ardından da sokağın o sağır edici sessizliği geri geldi. Yavaşça Nazlı’ya döndüm, başını hâlâ yerden kaldırmamış sessizce ağlamaya devam ediyordu. Gözyaşları elindeki poşete düşerken çıkan o çok hafif sesi duyabiliyordum. Elimi kaldırıp göz yaşlarını silecekken bir anda yaşadığım farkındalıkla elim havada asılı kaldı ve parmaklarımı avcumun içine geri gömdüm.
Az önce bankta “ağabey” olan Gökhan’dım; şimdi ise sevdiğinin önünde siper olmuş ama ona dokunması yasaklanmış bir yabancı, ona haram olan bir yabancı...
“Yürü Nazlı.” dedim, sesim az önceki öfkenin enkazı altında kalmış gibi boğukça. “Başını da bu yüzden bir daha sakın yere eğme. Sen yanlış bir şey yapmadın, onların sözünü kafana takma.”
Sözlerimle birlikte Nazlı, o yaşlı ve yorgun gözlerini kaldırıp bana baktı. O bakışta binlerce sayfalık bir kitap vardı ama binlerce kelime değil de sadece üç kelime dökülebildi Nazlı’nın dudaklarından.
“Sağ ol Gökhan.”
O; son bir kez bana bakıp öylece arkasını dönüp giderken, ben de bankın olduğu tarafa doğru sendeleyerek yürüdüm. Ardından da az önce kalktığım o soğuk banka tekrar çöktüm. Ama bu sefer Selma için değil, on dört yıl sonra hâlâ aynı yerden kanayan kalbim için yaptım bunu.
O sırada az önceki sahneye şahit olan babamın kahvehaneden açtırdığına emin olduğum, zihnimdeki düşünceleri ve etraftaki sessizliği bölen türkü; yavaşça kulaklarıma ulaştı:
“Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca...”