22. bölüm / 48
14 BAHARBÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime · Okuduğun bölüm
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
14 yıl önce...
İlahi bakış açısıyla...
Nazlı’nın bir gece yarısı, ardında sadece bir mektup ve bir kaç kırık kalp bırakıp sevdiği adama kaçışının üzerinden yedi gün geçmişti. Özlem ve nefretle geçen yedi koca gün...
Gökhan, yatağının kenarında omuzları çökmüş bir halde oturuyordu. Üzerindeki gömlek kırış kırış olmuş, gözlerinin altı uykusuzluktan ve kederden mor halkalarla dolmuştu. Günlerdir midesine tek bir lokma girmemiş, sadece bitip tükenmeyen sigaralar ve bardağın dibinde kalan bayat çaylarla geçirmişti günlerini. Küllük, izmarit dağlarıyla dolup taşmıştı. Aç karnına içtiği her nefes ciğerini yakıyor, başını döndürüyordu ama kalbindeki o devasa boşluğu ancak bu yakıcı duman bastırabiliyordu.
Nazlı gitmişti. Gökhan’ın çocukluğu, koruyucusu olduğu o küçük kız her şeyi ardında bırakarak gitmişti. Hepsi o bir haftalık karanlığın içinde yok olmuştu.
Kapı hafifçe aralandı. Nergis Hanım, elinde bir tepsi çorbayla içeri girdi. Odanın içindeki o kesif duman ve koku yüzüne çarpınca bir an genzi yanarak duraksadı. Fakat oğlunun günlerdir süren o perişan halini görünce tepsiyi masanın üzerine bıraktı ve yanına yaklaştı.
"Gökhan." dedi sesi titreyerek.
"Oğlum, bu ne hal? Bir haftadır ne güneş yüzü gördün ne bir lokma yemek yedin. Kendini mi öldüreceksin yavrum? Bunu mu istiyorsun sen annem?"
Gökhan, annesinin yüzüne bile bakmadı. Bakışlarını boş duvardan çevirmeyerek titreyen parmaklarıyla yeni bir sigara daha yaktı.
"Aç değilim anne." dedi, sesi sessizliğin ardından paslı bir demir gibi çıkmıştı.
Fakat Nergis Hanım, oğlunun bu haline daha fazla dayanamadı. Eğilip oğlunun elinden içtiği sigarayı çekip aldı ve küllüğe bastırarak söndürdü. Sonra Gökhan’ın o buz gibi ellerini sıcacık avuçlarının içine aldı.
"Yeter artık! Bak bana Gökhan! Hepimiz çok üzgünüz, Nazlı hepimizin evladıydı. Büyük hata etti, kaçtı gitti ama sen neden sanki canın alınmış gibi davranıyorsun oğlum? Komşu kızıydı, kardeş gibi büyüdünüz tamam ama bu yas neyin yası Gökhan? Sen neden kendini böyle bitiriyorsun? Neden bu odada hapis kaldın oğlum? Nedir bu halinin asıl sebebi, söyle bana!"
Gökhan başını yavaşça kaldırdı. Gözleri kan çanağı gibiydi, bakışlarında o gece Nazlı’nın bindiği arabanın arkasından bakarken içinde patlayan o son umudun enkazı vardı.
"Komşu kızı mı anne?" diye fısıldadı Gökhan.
Sesi odanın duvarlarında yankılanırken acı dolu bir gülümseme belirdi yüzünde.
"Sence o sadece komşu kızı mıydı benim için? Ben yıllardır aldığım her nefesi onun nefesine göre ayarladım anne."
Gökhan elini kalbinin üzerine vurdu.
"Buram yanıyor anne. Açlık ne ki? Mide yanması ne ki? Benim içimdeki o çocukluk bahçesini ateşe verip gitti Nazlı. Burası öyle bir boşaldı ki anne, içine dünyaları koysam dolmaz artık. Şimdi bana neden böyle olduğumu sorma. Çünkü ben yaşayan bir ölüden başka bir şey değilim artık."
Nergis Hanım şok içinde oğluna bakakaldı. Gökhan’ın Nazlı’ya olan o sessiz, derinden gelen büyük aşkını ilk kez bu kadar çıplak bir şekilde görüyordu.
"Gökhan... Gökhan sen, sen ne diyorsun?"
Gökhan, annesinin sözlerine karşılık tekrar bir sigaraya uzandı. Nergis Hanım tam ağzını açmış bir şey söyleyecekken çalan zil ile birlikte kapıya ilerledi. Çalan her zil sesi kalbinde bir umut uyandırıyordu ama her defasında kapıyı açtığında karşısında Erdem’i buluyordu. Sonunda ulaşıp kapıyı açtığında, Erdem’in yüzünde günlerin yorgunluğu ve artık sabrının sonuna geldiğini belli eden o gergin ifade vardı.
"Hâlâ aynı mı?" diye sordu Erdem, sesi Gökhan'ın karanlık odasına kadar ulaştı.
Nergis Hanım cevap vermeden sadece başını öne eğdi. Erdem, bir şey demeden kadının yanından sıyrılıp içeri girdi ve doğrudan o duman altı olmuş odaya yöneldi. Kapıyı sertçe açtı. İçerideki o ağır koku ve Gökhan’ın o darmadağın hali Erdem’in içindeki barajı patlatan son damla olmuştu. Hızla pencereye ilerledi, perdeleri hışımla çekip camı sonuna kadar açtı. İçeri dolan temiz hava ve güneş ışığı, Gökhan’ın gözlerini acıyla kısmasına neden oldu.
"Kapat şu camı Erdem." dedi Gökhan, sesi sanki mezardan geliyor gibi cansızdı.
Erdem ona cevap vermek yerine masanın üzerindeki içi izmarit dolu bardağı alıp yere fırlattı. Bardak tuzla buz olurken Gökhan yerinden sıçradı.
"Kapatmıyorum lan! Kapatmıyorum!" diye bağırdı Erdem, Gökhan’ın üzerine yürüyerek.
"Ne bu halin oğlum senin? Ne yapıyorsun lan sen? Kendini bu odaya gömünce o geri mi gelecek sanıyorsun?"
Gökhan başını kaldırıp ona baktı. Fakat gözlerindeki o bomboş, ölü bakışlar Erdem’i daha da çileden çıkardı. Hızla Gökhan’ın yanına ilerledi, yakasından tuttu ve onu sarsmaya başladı.
"Bana bak Gökhan! Kendine gel! Kaç gündür annen kapıda içi çıkarcasına ağlıyor. Farkında değil misin? Gökhan biz her gün biraz daha kaybediyoruz seni! Bir kız gitti diye ömür mü bitirilir oğlum? O elin adamıyla hayatını kurmaya gitti, sense burada kendine işkence edip intihar etmeye çalıyorsun resmen! Bu mu lan senin yaşama hevesin?"
Gökhan, Erdem’in ellerini itmeye bile tenezzül etmedi.
"Anlamıyorsun." dedi fısıltıyla.
"O sadece gitmedi Erdem. O her şeyi, herkesi bıraktı. Beni bıraktı gitti alan. Anlamıyor musunuz, yıkıldım ve ayağa kalkamıyorum ben."
"Evet anlamıyorum! Çünkü benim tanıdığım Gökhan böyle yapmazdı. Yıkılsada bir şekilde ayağa kalkmayı bilirdi. Şimdi sen de öyle yapacaksın. Yıkıldıysan eşek gibi de kalkacaksın!" diye gürledi Erdem.
"Madem buradasın, yaşamaya devam edeceksin. Anladın mı beni? Ha, yaşamak istemiyor musun? O zaman yaşıyormuş gibi davranacaksın. Bak şu kadına." dedi ve eliyle kapı eşiğinde ağlayan Nergis Hanım’ı gösterdi.
"Oğlunun cenazesini izletmeye ne hakkın var lan ona? Şimdi kalk şu yataktan, yıka yüzünü. Yoksa yemin ederim seni bu odadan sürükleyerek çıkarırım!"
Erdem’in sesi odada yankılanırken, Gökhan ilk kez gerçekten sarsıldı. Dostunun gözlerindeki o saf öfke ve acı, Gökhan’ın buz tutmuş kalbine bir balyoz gibi indi.
Biliyordu ki Erdem kızıyordu çünkü seviyordu; Erdem kızıyordu çünkü Gökhan’ın bir kızın peşinde yok olup gitmesine seyirci kalmak istemiyordu.
Gökhan’ın titreyen dudaklarından tek bir hıçkırık koptu. Onca günden sonra ilk kez bir tepki vermişti. Erdem, öfkesini bir kenara bırakıp arkadaşının omuzlarını bu kez şefkatle sıktı.
"Yeter Gökhan. Vallahi yeter. Sen neden kendini onun için kurban ediyorsun? Hadi kardeşim, hadi kalk. Kendin için değilse bile ailen için kalk ayağa."
Gökhan, Erdem’in omuzlarını sıkan ellerini sertçe itti. İçindeki o günlerdir biriken sessiz volkan, dostunun şefkatli sözleriyle birlikte büyük bir öfkeyle patladı. Yatağın kenarından öyle bir hışımla kalktı ki, üzerindeki bayat kül ve duman kokusu odaya saçıldı.
"Anlamıyorsunuz Erdem, anlamıyorsunuz!" diye bağırdı Gökhan, sesi odanın duvarlarında bir tokat gibi patladı.
"Anlamıyorsunuz lan! Sizin için sadece bir 'kız' gitti değil mi?"
Erdem hem şaşkınlıkla hem de umutla geri adım attı ama Gökhan üzerine yürümeye devam etti. Göğsü, günlerin açlığı ve sigara dumanıyla hırıldayarak inip kalkıyordu. Gözleri yerinden fırlayacak gibiydi.
"Bana yaşama dersi verme Erdem! Bana aileden bahsetme! Ben bu odaya sadece Nazlı gitti diye gömülmedim. Ben bu odaya yıllarımı, her gece ettiğim duaları, her sabah uyandığım umudu gömdüm! O benim canımı söküp götürdü, siz hâlâ 'kalk yüzünü yıka' diyorsunuz. Yüzümü yıkarsam geçecek mi sanıyorsunuz siz?"
Nergis Hanım kapı eşiğinde ağzını kapatmış, hıçkırıklarını gizlemeye çalışarak oğlunun bu devleşen öfkesini izliyordu.
Gökhan bir anda kapıya yöneldi, masanın üzerindeki her şeyi elinin tersiyle yere fırlattı. Bardaklar, kitaplar, çakmak hepsi büyük bir gürültüyle yere saçıldı.
"İstediğiniz bu mu?" dedi Gökhan, sesi kontrolsüz bir titremeyle yükselerek.
"Dışarı çıkmam mı? İyi bakın o zaman! İyi bakın, çıkıyorum!"
Gökhan, hırkasını bile almadan, üzerinde kırışmış gömleği ve perişan haliyle odadan fırladı. Antrede duran annesinin yanından bir rüzgar gibi geçti. Erdem arkasından "Gökhan, dur! Nereye?" diye seslense de Gökhan duymuyordu.
Dış kapıyı ardına kadar açtı ve mahallenin o serin, yüzüne tokat gibi çarpan havasına çıktı. Sokaktaki insanlar ona hayretle, acıyarak ve fısıldaşarak bakıyordu ama o hiçbirini görmüyordu. Adımları düzensizdi, başı dönüyordu ama hırsı onu ayakta tutuyordu.
"Bakın!" diye bağırdı sokağın ortasında, kendi kendine ama aslında tüm dünyaya.
"Çıktım işte! Yaşıyorum, bakın! Mutlu musunuz, istediğiniz oldu mu şimdi?"
Erdem kapının önüne çıktığında, Gökhan çoktan sokağın sonundaki karanlığa doğru koşar adım uzaklaşmaya başlamıştı. İçindeki o büyük yangını söndürecek bir yer arıyordu ama gittiği her yere o yangını da beraberinde götürüyordu.
Sokağın ortasında sendeleyerek yürürken ciğerlerine dolan taze hava, günlerin sigara dumanından sonra genzini yakıyordu. Gözleri ışıktan kamaşmış, zihni ise Erdem’e olan öfkesiyle bulanmıştı. Tam köşedeki kahvehanenin önünden geçerken, bir grup adamın alaycı gülüşleri ve fısıldaşmaları kulaklarına çalındı.
Mahallenin boş boğazları Nazlı’nın gidişi hakkında ileri geri konuşuyorlardı.
"Gördün mü Muhittin Amca’nın kızını?" dedi içlerinden biri, bıyık altından gülerek.
"Bir gecede Serdar'ın koynuna kaçıverdi. Zaten belliydi o fıkır fıkır hallerinden de. Ama asıl Serdar'a helal olsun ne yaptı ne etti kızı kaçmaya ikna etti, dediğini yaptı." diyerek gülmeye devam ettiler.
Gökhan’ın anında beynine kan sıçradı. O an ne açlığı kaldı, ne de halsizliği. Bir kurt gibi adamın üzerine atıldı.
Adam daha ne olduğunu anlamadan Gökhan’ın demir gibi parmakları yakasına yapıştı. Gökhan, adamı kahvenin duvarına öyle bir çarptı ki, etraftaki sesler bıçak gibi kesildi.
"Ne dedin sen?" diye kükredi Gökhan.
"Ağzından çıkan o lafı yediririm sana! Bir daha o ismi ağzına alırsan dilini koparırım senin! Duydun mu beni?"
Adam korkuyla ama bir yandan da etraftaki kalabalığa güvenerek diklendi. Gökhan’ın perişan halini, uykusuzluktan çökmüş gözlerini ve üstündeki leş gibi tütün kokusunu süzdü.
"Bırak ulan yakamı!" diye bağırdı adam, Gökhan’ın ellerini itmeye çalışarak.
"Yalan mı söylüyoruz sanki? Tüm mahalle biliyor kızın ne mal olduğunu! Hem sana ne oluyor Gökhan? Hayırdır, babası mısın, abisi misin?"
Gökhan adamı daha sert sarsmaya başladı, gözü hiçbir şeyi görmüyordu.
"Kes sesini! O senin leş ağzına alabileceğin bir isim değil!"
O sırada Erdem ve Nergis Hanım da yanlarına gelmişlerdi. Kahvenin önünde toplanan kalabalık ise çoktan fısıldaşmaya başlamıştı. Adam kalabalıktan aldığı cesaretle Gökhan’ın yüzüne karşı haykırmaya devam ediyordu:
"Sana ne lan? Sanane! Kız gitmiş başkasının koynunda gününü gün ediyor! Sense burada bekçiliğini yapıyorsun! Ne oldu, yoksa sende mi onun aşığısın?"
Gökhan’ın elleri bir an için gevşedi.
"Evet aşığıyım lan ne yapacaksın?" diye bağırdı sokağın ortasında; tüm mahalleliye, gökyüzüne, giden Nazlı’ya ve kalanlara meydan okurcasına.
"Aşığım lan Nazlı'ya! Duydunuz mu? Ben Nazlı'ya aşığım. Şimdi kim benim sevdiğim kadın hakkında tek bir kötü kelime ederse, karşısında beni bulur. Ona göre!"
Sokakta ölümcül bir sessizlik oldu. Sokağın ortasında yankılanan o devasa itiraf, kahvehanedeki uğultuyu, rüzgarın sesini, hatta zamanın akışını bile durdurmuştu. Nergis Hanım duydukları karşısında oracıkta duvara yaslanıp çöktü. Artık gizleyecek bir sırrı, korunacak bir sessizliği kalmamıştı.
Gökhan, göğsü aldığı sert nefeslerle inip kalkarken mahallelinin yargılayan bakışları arasında dimdik ama darmadağın duruyordu. Tam o sırada, kalabalığın arasından ağır adımlarla biri belirdi. Gelen kişi Muhittin Bey'di. Bir haftada on yıl yaşlanmış, omuzları çökmüş, sessizleşmiş ama bakışlarındaki o sert otoriteyi henüz kaybetmemiş olan Muhittin Bey.
Kalabalık, hürmetle ve biraz da merakla ne yapacağını bekleyerek ikiye ayrıldı. Muhittin Bey, yavaş adımlarla Gökhan’ın tam önünde durdu. Muhittin Bey'i tam karşısında gören Gökhan'ın bir an için tüm öfkesi söndü; yerini derin bir mahcubiyet ve korku aldı. Başını yavaşça öne eğdi.
Muhittin Bey önce çok sakin bir sesle, adeta fısıldayarak konuştu. Sesi fırtına öncesi bir sessizlikti.
"Neden Gökhan?" dedi.
"Neden daha önce söylemedin? Onca yıldır kapı komşumsun, elimde büyüdün, üçüncü oğlum yerine koydum diğer çocuklarımdan ayırmadım ben seni. Neden gelip bana bir kez olsun dökmedin içini? Neden Muhittin amca ben senin kızını seviyorum demedin?"
Gökhan cevap veremedi, sadece bakışlarını yerdeki tozlu taşlara dikti. Fakat aldığı bu sessiz cevapla birlikte Muhittin Bey’in yüzündeki damarlar şişti, gözleri birer kor ateşe dönüştü. Elini kaldırıp Gökhan’ın yakalarını tutup öyle bir sarstı ki, Gökhan’ın günlerdir aç olan bedeni sarsıntıyla geriye savruldu.
"Neden daha önce davranmadın be çocuk!" diye gürledi Muhittin Bey.
Sesi sokağın öbür ucundan duyuluyordu resmen.
"Neden bu kadar sessiz kaldın? İsteseydin kızımı sana vermez miydim ben? Sen varken elin ne idüği belirsiz adamına, o serseriye mi layık görürdüm ben Nazlı’mı?"
Muhittin Bey’in sesi çatallandı, öfkesinin altındaki o büyük baba acısı dışarı sızdı.
"Sana güvenirken, seni oğlum yerine koyarken neden sustun? Gelseydin, 'Amca ben kızını seviyorum.' deseydin; ben Nazlı’yı senden başkasına yar eder miydim?"
Muhittin Bey, artık hayal kırıklığıyla bakıyordu Gökhan'a.
"Bak, şimdi kızım gitti. Benim şerefim gitti, evim darmadağın oldu!"
Gökhan dizlerinin bağı çözülmüş bir şekilde sokağın ortasında, Muhittin Bey’in ayaklarının dibine çöktü. Bir haftadır içinde tuttuğu o zehirli sessizlik, hıçkırıklara boğularak dışarı çıkıyordu. Omuzları sarsıla sarsıla, tıpkı bir çocuk gibi hıçkırarak ağlamaya başladı.
"Korktum Muhittin amca, çok korktum." dedi Gökhan, hıçkırıklarının arasından.
"Defne’den sonra Nazlı senin her şeyindi. Layık görmezsin sandım. Yanlış anlarsın, beni kapından kovarsın sandım."
Muhittin Bey, ağlayan Gökhan’ın tepesinde bir dağ gibi duruyordu. Öfkesi yavaşça yerini derin bir hüzne bırakmıştı. Eğildi, Gökhan’ın kolundan tutup onu yerden kaldırmaya çalıştı. Gözleri dolmuştu.
"Hata ettik Gökhan. Şimdi ikimizde yaptığımız yanlışların bedelini ödüyoruz." dedi fısıltıyla.
"Bak sen bittin, ben bittim. İkimiz de kaybettik Nazlı'yı. Artık pişman olacağımız hiçbir şey kalmadı. Sen de unut artık Nazlı'yı, başkasına yar oldu o."
Muhittin Bey, Gökhan’ı bırakıp ağır adımlarla kendi evine doğru yürüdü. Gökhan ise sokağın ortasında, herkesin gözü önünde, hiç söyleyemeden kaybettiği aşkın yasını tutarak öylece ağlamaya devam etti.
Sokaktaki kalabalık; bir babanın haykırışına ve bir gencin yıkılışına şahitlik etmenin ağırlığıyla yavaş yavaş dağılırken, Gökhan dizlerinin üzerindeki tozları silkelemeye bile mecal bulamadı. Erdem ve Nergis Hanım’ın endişeli bakışları altında, ruhunu o sokağın ortasında bırakıp bedeniyle yeniden gölgeye sığındı.
Sokağın gürültüsü yerini akşamın tekinsiz serinliğine bırakırken, Gökhan için artık saklayacak bir sır kalmamıştı ama taşıyacak bir umut da yoktu artık. Adımları onu bir mıknatıs gibi yine o hatıraların tam kalbine, bahçe duvarının dışındaki o karanlık köşeye sürükledi.
Elindeki sigaranın dumanı geceye karışırken her zaman olduğu gibi gözleri yine Nazlı'nın odasına takıldı. Gökhan ışıkları yanmayan odaya dalmışken dışarı Selim çıktı; yüzü asık, omuzları çökmüş bir halde Gökhan’ın yanına çöktü.
"Nasıl olacak böyle Gökhan? Babam bir haftadır yemek yemiyor." dedi Selim, sesi buz gibiydi.
"Annem desen ağlamaktan helak oldu." dedi, bakışları yerdeyken.
"Nazlı bizi resmen diri diri mezara gömdü."
Gökhan duyduğu cümlelerle birlikte bir fırt daha çekti sigarasından.
"Bilmiyorum abi hiç bilmiyorum. Eğer bulursan bir çözüm bana da söyle ben de yapayım." dedi, acı bir gülümsemeyle.
Aralarında kısa ama oldukça derin bir sessizlik oluştu. Bir kaç dakika sonra bu sessizliği, cevabını merak ettiği sorusuyla Gökhan böldü.
"Nerededir acaba abi?" diye sordu fısıltıyla.
"Gittiği yerde mutlu mudur sence?"
Selim, Gökhan'ın sorusuna sessiz kaldı. Oysa o bir hafta boyunca her gece Nazlı’nın döneceğini, kapı eşiğinde belireceğini ve "Hata yaptım. Sevdiğimi sandım ve gittim ama geri geldim." diyeceğini hayal etmişti. Ama o bir hafta içinde Nazlı’dan tek bir haber bile gelmemişti.
"Bilmediği bir hayata nasıl cesaret etti de gitti? Anlamıyorum."
"Aşk diyorlar buna Gökhan." dedi Selim nefretle.
"Ama aşk arkanda bıraktığın enkazı görmeyecek kadar kör ediyorsa insanı, o aşk değil cinayettir." dedi ve yavaş adımlarla eve doğru ilerledi.
Bahçede yalnız kalan Gökhan, cebinden Nazlı’nın çocukken ona verdiği anahtar parçasını çıkardı ve elindeki anahtarı dut ağacının köküne gömdü.
"Güle güle Nazlı." diye fısıldadı ağaca doğru.
"Güle güle arkadaşım, güle güle çocukluğum. Umarım gittiğin yer, geride bıraktığın bu yangına değer ve hep mutlu olursun."
