14 BAHAR kitap kapağı

29. bölüm / 48

14 BAHAR

BÖLÜM 29: Aytaç

Vaveyla Yazarı: Loki'nin Tesseractı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 29: Aytaç
  1. 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
  2. 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
  3. 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
  4. 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
  5. 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
  6. 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
  7. 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
  8. 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
  9. 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
  10. 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
  11. 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
  12. 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
  13. 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
  14. 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
  15. 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
  16. 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
  17. 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
  18. 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
  19. 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
  20. 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
  21. 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
  22. 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
  23. 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
  24. 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
  25. 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
  26. 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
  27. 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
  28. 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
  29. 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime · Okuduğun bölüm
  30. 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
  31. 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
  32. 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
  33. 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
  34. 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
  35. 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
  36. 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
  37. 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
  38. 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
  39. 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
  40. 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
  41. 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
  42. 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
  43. 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
  44. 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
  45. 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
  46. 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
  47. 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
  48. 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime

Nazlı'dan...

Gökhan’la darmadağın olduğumuz o yemek gecesinin üzerinden üç gün geçmişti. Bu üç günü odama kapanıp, zihnimde dönüp duran o kara düşüncelerle boğuşarak geçirmiştim. Serdar’ın oğlumuz diyen sesi, sanki odanın duvarlarına sinmiş sürekli yankılanıyordu.

Sabah, kapım yavaşça tıklandığında içimde bir şeylerin değişeceğini hissederek kapıyı açtım. Gelen Gökhan’dı. Gözlerinde o üç günlük yorgunluğun izi vardı ama buna rağmen bakışları her zamankinden daha kararlı, daha aydınlıktı sanki. Yanıma yaklaştı, hiçbir şey demeden ellerimi tuttu.

"Nazlı." dedi, sesi o kadar güven vericiydi ki bir an da olsa rahatlamamı sağladı.

"Hadi hazırlan. Seni bir yere götüreceğim."

"Nereye Gökhan? Hiç halim yok, biliyorsun." dedim, sesim bir fısıltı gibi çıktı.

"Soru sorma Nazlı'm. Sadece hazırlan. Aybüke’yi de hazırla, o da bizimle geliyor." dedi.

Neresi olduğunu söylemesi için gözlerinin içine baktım ama sadece hafifçe gülümsedi. O gizemli hali, içimdeki o ölü toprağını biraz olsun aralamıştı. Dediğini yaparak Aybüke’yi kısa bir sürede hazırladım. O, Gökhan'la bir yere gidecek olmanın heyecanıyla hemencecik giyinmişti. Bense üzerime rastgele bir şeyler geçirip çantamı omzuma takarak aşağıya inmeye başladım. Merdivenleri inerken kalbim, nedenini bilmediğim bir hızla çarpıyordu.

Bir kaç basamak sonrasında aşağıya indiğimde salondaki manzara karşısında donup kaldım. Annem, babam, abim... Hepsi sanki sözleşmiş gibi beni bekliyorlardı. Yüzlerinde o son üç gündür görmeye alışık olduğum hüzün yoktu. Aksine, hepsi heyecanlı ve umut dolu görünüyordu. Şaşkınlıkla bir onlara, bir Gökhan’a baktım.

"Ne oluyor? Neden hepiniz öyle bakıyorsunuz bana, nereye gidiyoruz ki biz?" diye sordum, şaşkınlığımı gizleyemeyerek.

Abim yanıma gelip omzumu sıktı, yüzünde geniş bir gülümseme vardı.

"Merak etme Nazlı." dedi.

"Gideceğin yer çok güzel bir yer."

Annem gözleri dolarak bana bakıp başını salladı.

"Hadi git kızım. Gökhan’a güven, o seni yanlış bir yere götürmez." dedi.

Aybüke; çoktan Gökhan’ın elini tutmuş, hevesle kapıya doğru çekiştiriyordu onu. Bense ailemin bu onaylayan, gizemli ve mutlu bakışları arasında elimdeki çantamla öylece kalakalmıştım. Bu halimi gören Gökhan, nazikçe belimden tutarak beni kapıya yönlendirdi.

"Hadi." dedi fısıltıyla.

"Bugün güzel bir gün olacak. Güven bana."

Daha fazla soru sormadan kendimi akışa bırakıp evden çıktığımızda, gökyüzü üç gündür üzerimize çöken o kurşun rengi bulutlardan arınmış sanki bize bir yol açmak ister gibi berraklaşmıştı. Gökhan’ın arabasına doğru yürürken bacaklarımın titrediğini hissediyordum. Benim bu halimin farkında olmayan Aybüke; her şeyden habersiz Gökhan'ın elini sıkıca tutmuş, önümde zıplayarak ilerliyordu.

Arabanın yanına varıp Gökhan şoför koltuğuna geçtiğinde, ben yanına, Aybüke ise mutlulukla arkaya yerleşti. Onun bu halini gülümseyerek izleyen Gökhan dikiz aynasından Aybüke’ye bakıp, "Emniyet kemeri tamam mı küçük hanım?" diye sordu. Sesi o kadar yumuşaktı ki, sanki üç gün önce o sofrada fırtınalar koparan adam o değil gibiydi.

Nihayet araba hareket ettiğinde mahalleden yavaşça uzaklaşmaya başladık. Zamanla şehrin kalabalığına karışırken Gökhan tek kelime etmiyor, sadece arada sağ elini vitesin üzerinden çekip benim buz kesmiş elimin üzerine koyuyordu.

Uzunca bir süre bu şekilde ilerledikten sonra yavaşça binalar seyreldi, yeşillikler arttı ve aradan geçen saatlerden sonra da o tanıdık viraj göründü. Fakat benim için işler bu kadar basit değildi. Geldiğimiz yeri anladığım an kalbim ağzıma gelmiş, boğazım düğümlenmişti.

"Gökhan." dedim, sesim çatallanarak.

"Nereye gidiyoruz biz? Düşündüğüm yere değil, değil mi?"

Ama cevap vermedi. Sadece yol ayrımındaki tabelayı takip etmeye devam etti. Artık ikimiz de biliyorduk ki girdiğimiz yol; benim uykularımı bölen, kabuslarımda her gece yalın ayak koştuğum o yere; yavrumu bıraktığım o kara toprağa çıkıyordu. Yolun her iki yanındaki kavaklar, sanki birer hayalet gibi geçip gidiyordu yanımızdan fakat geçtiğimiz her tanıdık yer, bende bir yara söküğünü hatırlatıyordu.

"Burası." diye mırıldandım, parmaklarımı arabanın kapı koluna geçirdim.

"Burası o yol. Gökhan, gidemem. Ben oraya gidemem. Serdar o lafları söyledikten sonra onun karşısına çıkacak yüzüm yok benim." dedim, uyuyan Aybüke'yi uyandırmamaya çalışarak.

Fakat Gökhan beni dinlemeyerek arabayı mezarlığın o devasa, paslı demir kapısının önüne kadar sürdü ve durdurdu. Motorun susmasıyla beraber o korkunç sessizlik arabanın içine doldu. Ardından Gökhan bana döndü. Onun da gözleri dolmuştu ama buna rağmen akmaya direniyordu yaşları.

"Nazlı." dedi, sesi o kadar derinden geliyordu ki sanki toprağın altından yankılanıyor gibiydi.

"Senin kaçtığın her gün o şerefsiz daha da güçlenecek. Evet seni o mezarla korkuttu, seni o mezarla suçladı. Ama bugün o mezar senin prangan olmaktan çıkacak. Bugün o çocuk, gerçekten ait olduğu yere; bizim kalbimize gömülecek."

Arabadan indik. Yeni uyanmış olan Aybüke, buranın bir mezarlık olduğunu anlayınca adımlarını yavaşlattı ve gelip bacaklarıma tutundu. Gökhan ise yolu; sanki daha önce bir çok kez gelmiş gibi ezbere bilircesine bizim önümüzden yürüyor, biz de ona uyarak selvi ağaçlarının arasından, rüzgarın uğultusuyla beraber ilerliyorduk. Fakat ben attığım her adımda o geceyi hatırlıyordum; kucağımda soğuyan o minicik bedeni, Serdar’ın o zamanki ilgisizliğini, yaşadığım çaresizliği...

Aklımdaki düşünceleri dışarı atmaya çalışarak mezarlığın en ucundaki, otların bürüdüğü, üzerine bir tek çiçek bile dikilmemiş o küçük tepeciğin önünde durdum. Üzerinde ne bir isim vardı ne de bir tarih sadece eskimiş, kırık bir tahta parçası vardı. Serdar kendi kanından olan oğluna bir mezar taşı bile yaptırmamış, onu bir yabancı gibi bu kimsesizliğe terk etmişti. Ben de yaptıramamıştım çünkü hiçbir zaman mezar taşı yaptıracak bir maddi gücüm olmamıştı. Daha fazla dayanamadım ve dizlerimin bağı çözülerek, toprağın üzerine yığıldım.

"Özür dilerim." diye hıçkırdım.

"Annem, özür dilerim. Seni burada böyle bırakıp gittiğim için özür dilerim annem. Ne olur affet beni."

Gökhan hemen yanıma diz çöktü. Bir elini mezarın üzerine, diğer elini benim omzuma koydu.

"Bak Nazlı," dedi, sesi buz gibiydi ama öfkesi bana değil bu harabeyi yaratanaydı.

"O yıllardır burada ama hiçbir zaman yalnız değildi. O hep senin kalbinde, seninle birlikte yaşıyordu."

O ana kadar arkamızda korkuyla bizi izleyen Aybüke sessizce yanımıza çöktü, yerden kopardığı küçük papatyayı o kuru toprağa bıraktı ve elini topraktan çekmeden önce son bir kez o kuru tepeciği okşadı. Ardından gözleri parlayarak bana döndü.

"Anne." dedi, sesi rüzgarın uğultusuna karışırken.

"Burada yatan benim kardeşim mi?"

Cevap verecek gücü kendimde bulamayarak sadece başımı salladım. Ardından destek almak istercesine Aybüke'yi yanıma çektim ve sarıldım.

"Peki kardeşimin bir adı yok mu? Mezarında neden hiçbir şey yazmıyor?"

"Olmaz mı anneciğim? Tabii ki var, kardeşinin adı Aytaç." dedim ve devam ettim.

"Peki onun isminin de bir anlamı var mı benimkinin olduğu gibi?" diye sordu merakla.

"Evet. Aytaç demek; ışıklı bir tacı olan, gökyüzündeki en parlak yıldız demek."

Aybüke fısıldayarak dile getirdi hayranlığını:

"Ne kadar güzelmiş... Peki Kardeşim üşüyor mudur burada anne? Ben biraz üşüyorum da."

Gökhan, Aybüke’yi kendine çekip göğsüne bastırdı.

"O burada üşümüyor ama merak etme, artık üşümediğinden daha da emin olacağız." dedi, gözlerini mezar taşına dikerek.

"Çünkü en kısa zamanda burası mermerle kaplanacak ve üzerinde de adı yazacak."

Gökhan cümlesini bitirdiği an gözlerimden akan yaşlarla teşekkür edercesine ona baktım. Ardından hıçkırıklarımın arasında başımı Gökhan’ın omuzuna yasladım ve ilk kez, bu mezarın başında nefes aldığımı hissettim. Gökhan bizi buraya yas tutmaya değil, o yası Serdar’ın elinden geri almaya getirmişti.

Yavaşça yerinden doğrulan Gökhan, elini sanki bir arkadaşının omzuna koyar gibi mezarın köşesine yerleştirdi. Ardından da bakışları daha da derin bir hal aldı.

"Bak Aytaç," dedi mezara doğru.

"Biz geldik. Annen beni sana hiç anlattı mı bilmiyorum ama benim adım Gökhan. Annenin çocukluk arkadaşıyım. Seninle doğduğun gün tanışmayı, o gece yanında olmayı çok isterdim. Ama bu çokta önemli değil çünkü artık buradayım ve sana söz veriyorum, bundan sonra ne annen ne de Aybüke, ikisi de yalnız kalmayacak. Bu saatten sonra siz benim canımsınız, hayatımın parçasısınız. Sana yemin ederim senin toprağını kimsesiz sananlara inat, ben burayı çiçek bahçesine çevireceğim."

Gözlerimden bir kaç damla yaş daha süzülürken Gökhan bir an duraksadı. Yüzündeki o ağır duygusallık yavaşça dağıldı ve ardından dudaklarının kenarında o bildiğim muzip gülümseme belirdi. Mezara doğru hafifçe eğilip sanki gizli bir şey söylüyormuş gibi fısıldadı ama
Aybüke de ben de, onu gayet net duyuyorduk.

"Yalnız Aytaç, işimiz zor oğlum haberin olsun. Anneni görüyorsun değil mi? Sürekli olduğu gibi yine musluklarını açtı. Dünyanın en sulu gözlü kadını senin annen sanırım." dedi bana yandan bir bakış atarak.

Şaşkınlıkla Gökhan’a baktım. Gözyaşlarımın arasından gayri ihtiyari bir kıkırtı koptu.

"Gökhan! Gerçekten sırası mı şimdi?"

"Sırası tabii ya." dedi Gökhan, Aybüke’ye göz kırparak.

"Bak Aytaç, annen çocukken de böyleydi. Bir gün buna kırmızı bir balon almıştım, balon patladı diye tam üç mahalle öteden duyulacak kadar ağlamıştı. Ben de bu yüzden yenisini almıştım ama annen durur mu, her seferinde balonu patlatmaya devam etti sonra beni gidip yenisini almam için zorladı durdu. Şimdi de böyle ama merak etme ben alışığım. Hem artık yalnız değilim, Aybüke de var. Onunla beraber üstesinden gelebiliriz sanırım." diyerek Aybüke'ye göz kırptı.

Aybüke ise çoktan duydukları karşısında kıkır kıkır gülmeye başlamıştı bile.

"Gökhan abi gerçekten mi? Annem bir balona için mi ağladı?"

"Gerçekten tabii ya! Bir de inatçıydı ki annen sorma. Şimdi ben buraya kırmızı güller dikelim desem, o gider beyaz olsun diye tutturdu. O dereceydi yani, gerisini sen düşün artık."

"Gökhan, inanılmazsın gerçekten!" dedim, elimle omuzuna hafifçe vururken.

İçimdeki o ağır, karanlık yumrunun yavaş yavaş çözüldüğünü hissediyordum. Gökhan her zaman olduğu gibi yine beni mutlu ediyor ve ağlatarak getirdiği bu yerden, kalbimi ısıtarak, ruhumu dinlendirerek çıkarmaya çalışıyordu. Bir süre anın getirdiği duygusallıkla birbirimize baktıktan sonra Gökhan yerinden ayaklandı ve mezarın üzerindeki elini çekip elimi tuttu.

"Bak, gördün mü yine güldü işte." dedi Aytaç’a hitaben.

"Sen merak etme Aytaç, sen burada emanetimizsin ama senin o güzel gülüşün artık hep annenin yüzünde yaşayacak. Söz veriyorum sana, o adamın gölgesini bile bu toprağın yanına yaklaştırmayacağım."

"Hadi." dedi Gökhan ardından beni ayağa kaldırarak.

"Yavrunu ziyaret ettin. Şimdi de o adama bu toprağın hesabını sorma vakti. Gidiyoruz."

Arabaya doğru yürürken Aybüke ortamızda, ikimizin de ellerini tutmuş sallıyordu. Mezarlığın kapısından çıkarken son kez arkama baktığımda, o küçük tepecik artık sahipsiz bir yer değil; Aytaç’ın, Gökhan’ın kanatları altına girdiği gerçek bir yuva gibiydi.

***

Araba mahallenin tanıdık sokaklarına girdiğinde, güneş batmak üzereydi ve gökyüzü turuncunun en hüzünlü tonuna boyanmıştı bile. Nihayet bir kaç sokak sonra eve vardığımızda Gökhan, arabayı bizim evin önünde yavaşça durdurdu ve günün yorgunluğu ve mezarlıkta yaşadığı o karmaşık duygularla arka koltukta hafifçe mayışmış olan Aybüke'yi uyandırmaya başladı.

"Hadi Aybüke'ciğim." dedi Gökhan dikiz aynasından ona bakarak.

"Annenle bizim konuşmamız gereken konular var, sen eve gir de dedenlere geldiğimizi haber ver."

Aybüke uykulu gözlerle başını salladı, ardından Gökhan'ın ve benim yanağıma birer öpücük kondurduktan sonra arabadan indi. Bizse onun bahçe kapısından girişini izledik ve abim onu kapıda karşılayıp içeri alana kadar da evin önünde beklemeye devam ettik. Ve nihayet kapı kapandığında, arabanın içindeki o dar alana ağır bir sessizlik çöktü. Gökhan ellerini direksiyondan çekip bana döndü. Yüzünde o mezarlıktaki yumuşak ifade gitmiş, yerini çelik gibi sert bir ifadeye bırakmıştı.

"Nazlı." dedi, sesi o kadar alçak ama o kadar yoğundu ki bir an ürperdim.

"Şimdi sana bir şeyler anlatacağım. Ama sakin olacaksın ve sadece dinleyeceksin."

Elimi tuttu, parmakları hala sıcacıktı. Torpidodan katlanmış kağıtları çıkardı ve kucağıma bıraktı.

"İşte her şeyin cevabı burada." dedi kağıtları işaret ederek.

"Serdar onca yıl sonra kapına neden dayandı sanıyorsun? Pişman olduğu için mi? Aytaç’ın mezarını merak ettiği için mi? Ya da Aybüke’yi gerçekten sevdiği için mi?"

Başımı hayır anlamında salladım, boğazım düğümlenmişti.

"Hiçbiri değil Nazlı. Serdar'ın asıl gelme nedeni annesinin ona çok büyük bir miras bırakmış olması. Ama vasiyetnameye öyle bir şart yazılmış ki, Serdar o paraya sadece evli ve çocuklu olursa ulaşabiliyor. Borçları gırtlağına kadar gelmiş ve tefeciler de peşindeymiş. Yani eğer o parayı alamazsa kendi elleriyle sonunu yazacağını biliyor."

Şaşkınlıkla Gökhan'ın gözlerine baktım.

"Yani, hepsi para için mi?"

"Dahası var Nazlı." dedi Gökhan, sesi nefretle titreyerek.

"Serdar'ın yeni bir aile kurup o mirası alma şansı yok. Çünkü sana bahsettiğim şartta bahsedilen şey mirası almak için belli bir süre tanınmış olması ve buna göre de elindeki tek anahtar sen ve Aybüke'sin. Aytaç’ın adını ağzına alması, seni 'oğlumuzu bırakıp gittin' diye suçlaması, senin vicdanını kanatması... Hepsi bir oyun. Seni o suçluluk duygusuyla bitirip, mirası alana kadar o sahte yuvaya dönmeye mecbur bırakmak istiyor."

Duyduklarım karşısında dünya başıma yıkıldı sandım. Serdar, benim yasımı, Aytaç’ın hatırasını ve Aybüke’nin tertemiz kalbini bir miras için pazarlık masasına sürmüştü. Aytaç'ın mezarı başında ağlarken çektiğim o azap, aslında onun borç ödeme planının bir parçasıydı.

"O..." dedim, sesim bir hırıltı gibi çıktı.

"O nasıl bu kadar aşağılık olabilir Gökhan? Aytaç’ın mezarını bile para için kullanacak kadar nasıl aşağılık olabilir?"

Gökhan eğilip yüzümü ellerinin arasına aldı. Gözlerindeki o kor ateş, içimdeki tüm hayal kırıklığını yakıp kül etmek ister gibiydi.

"Çünkü o hiçbir zaman insan olmadı Nazlı. Ama sen bunları boşver. Çünkü biz o ne derse desin, o mezara bugün sahip çıktık. Onun mirasını da, o iğrenç planlarını da o mezarın toprağına gömdük. Şunu unutma ki Serdar senin tek bir gözyaşına bile değmez. O mirası da, o hayalleri de onun başına yıkacağım. Senden istediğim tek şey ben bunları yaparken yanında ol. O adamın senin üzerinde artık hiçbir gölgesi kalmasın."

O an Serdar’a karşı içimde kalan son acıma duygusu da ölmüştü. Gökhan’ın getirdiği bu gerçek, kalbimdeki o ağır prangayı parçalayıp atmıştı. Artık sadece üzgün bir anne değil, evladı pazarlık konusu yapılmış öfkeli bir kadındım.

"Gökhan." dedim, elimdeki kağıtları hırsla sıkarak.

"Bu adam benim canımı, evladımın hatırasını bir mal gibi pazarlığa çıkardıysa, ben de o pazarlığı onun başına yıkacağım."

Gözlerimdeki yaşı sildim ama bu sefer hüzünle değil, içimde uyanan o devasa öfkeyle parlıyordu bakışlarım.

"Evlenelim Gökhan." dedim kararlılıkla.

"Hemen, en kısa sürede."

Gökhan’ın gözlerinde bir şaşkınlık ama hemen ardından dünyaları ona vermişim gibi bir parıltı belirdi.

"Emin misin Nazlı?" diye sordu, sesi titreyerek.

"Seni buna zorluyormuş gibi olmak istemem."

"Zorlamıyorsun." dedim elini tutarak.

"On dört yıl geciktik zaten Gökhan. Artık bekleyecek tek bir saniyemiz bile yok. O adamın nefesini ensemizden ancak böyle söküp atabiliriz."

Gökhan arabayı hemen çalıştırdı.

"O zaman gidiyoruz." dedi.

"En kısa sürede nikah dairesine gideceğiz ama önce... Önce o şerefsizin kaldığı yere gidip, elimizdeki bu belgeleri onun o sahte babalık maskesine çivileyeceğiz."

***

Aldığımız ani bir kararla Serdar’ın kaldığı pansiyonun önüne geldiğimizde, gece şehre iyice çökmüştü. Gökhan arabadan indi ve ardından benim kapımı açtı. Yan yana, omuz omuza kapıdan içeri girdik. Serdar, lobideki döküntü koltuklardan birinde oturmuş elindeki telefonla ilgileniyordu. Bizi görünce yüzüne o iğrenç, yapmacık gülümsemesini yerleştirdi.

"Vay, aile saadeti ha." dedi alayla ayağa kalkarak.

"Nazlı, anladın herhalde doğru yolu? Oğlumuzun hatırası ağır geldi değil mi?"

Gökhan bir adım öne çıktı, Serdar’ın o kirli havasını dağıtmak ister gibi karşısına dikildi. Ben ise elimdeki kağıtları masanın üzerine fırlattım.

"Evladımın hatırası ağır değil Serdar." dedim buz gibi bir sesle.

"Senin yalanların çok hafif kaldı. Al, o çok güvendiğin miras planın yani sahte babalık oyunun nedeni. Annenin vasiyeti, tefecilere olan borcun... Hepsi burada!"

Serdar’ın yüzündeki o sırıtan ifade bir anda kireç gibi soldu. Kağıtlara uzanırken elleri titremeye başladı.

"Sen, sen bunları nereden..."

"Nereden olduğu önemli değil." dedi Gökhan, sesi odanın içinde yankılanarak.

Serdar’ın yakasına yapıştı, onu kendine doğru çekti.

"Önemli olan şu: Nazlı en yakın zamanda benim soyadımı alacak. Yani Aybüke’nin velayeti için de, o sahte babalığın için de elinde hiçbir şey kalmayacak. O mirasın da, o paraların hepsi çöp olacak. Çünkü biz evleneceğiz!"

Serdar, elindeki raporlarla yere yığılır gibi oldu. O mirası bir anahtar gibi kullanıp hayatımıza sızmaya çalışmıştı ama Gökhan o anahtarı Serdar'ın elinde kırmıştı.

"Bitirdin bizi Nazlı. Mahvettin! Ama ben sana ne kadar büyük bir hata yaptığını göstereceğim! Sadece bekle!" diye bağırdı arkamızdan Serdar ama sesi zavallı bir hırıltıdan farksızdı.

Lobi kapısından çıkarken Gökhan’a baktım. Başım dikti ve kalbimde Aytaç’ın huzuru vardı.

"Yarın gidip nikah gününü alalım mı?" diye sordum.

Gökhan beni kendine çekti, alnımdan öptü.

"Gidelim Nazlı'm. Gidelim de, yarın bizim miladımız olsun."