17. bölüm / 48
14 BAHARBÖLÜM 17: Beyaz Kuş
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 17: Beyaz Kuş
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime · Okuduğun bölüm
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
24 yıl önce...
İlahi bakış açısıyla...
Mahallede bambaşka bir telaş vardı o akşam. Gökyüzü kandilin bereketiyle laciverte bürünmüş, minarelerin kandilleri çoktan yanmıştı. Mahallenin fırınından taze simit kokuları yükseliyor, insanlar ellerinde kaplarla birbirine ikramlarda bulunuyordu. Ancak Muhittin Beylerin evinde o gece hüzünlü bir sessizlik hakimdi. Defne o gün çok halsiz düşmüştü; doktor "dinlensin, dışarı çıkmasın" dediği için Zeliha Hanım ve Muhittin Bey evde kalmak, kızlarının başucunda nöbet tutmak zorundaydı.
Gökhan’ın babası Ertan Bey; şık ceketini giymiş, elinde tesbihiyle bahçeye çıktı. Arkasından Nergis Hanım ve Gökhan da geliyordu. Gökhan’ın üzerinde tertemiz, ütülü bir gömlek vardı.
"Selim! Nazlı!" diye seslendi Ertan Bey yan bahçeye doğru.
"Hadi yavrularım, babanızla konuştum. Siz bizimle geliyorsunuz camiye."
Selim ve Nazlı hemen bahçe kapısında belirdiler. Selim saçlarını taramış; Nazlı ise başına annesinin nakışlı, küçük beyaz tülbentini bağlamıştı. Nazlı’nın gözleri hala evlerinin üst kat penceresindeydi; Defne’nin o solgun yüzü camın arkasından onlara el sallıyordu.
"Hadi gidelim." dedi Selim, sesinde saklayamadığı bir kederle.
"Defne için en güzel duaları etmemiz lazım bugün."
Yolda yürürken mahalle her zamankinden daha kalabalıktı. Ertan Bey, Nergis Hanım ve Selim önden gidiyor, Gökhan ve Nazlı ise hemen arkalarından adımlarını uydurmaya çalışıyorlardı. Nazlı, tülbentinin uçlarıyla oynarken fısıldadı:
"Gökhan. Sence Allah bugün bütün duaları kabul eder mi? Annem dedi ki; Berat gecesi bütün günahlar affolur, dilekler kabul olurmuş."
Gökhan, Nazlı’nın o minicik tülbentli haline bakarken boğazı düğümlendi.
"Eder tabii Nazlı. Özellikle çocukların duasını hemen duyarmış Allah. Biz bu gece sadece Defne için dua edeceğiz, o zaman kesin iyileşir."
Camiye vardıklarında avlu ayakkabılarla dolup taşmıştı. Caminin içi o kadar görkemli, o kadar huzurlu görünüyordu ki; devasa avizelerin ışıkları Nazlı’nın gözlerini kamaştırdı. Ertan Beyler erkekler tarafına geçerken, Nergis Hanım Nazlı’yı elinden tutup üst kata, kadınlar bölümüne götürdü.
Nazlı; yan yana dizilmiş kadınların arasında, dizlerinin üzerine çöktü. Ellerini göğsünde bağladı. Aşağıya baktığında Ertan Bey'in yanında duran Selim’i ve onun hemen arkasında Gökhan’ı gördü. Gökhan, namaza durmadan hemen önce başını yukarı kaldırıp Nazlı’ya baktı ve "dua etmeyi unutma" der gibi göz kırptı.
Müezzinin sesi caminin kubbesinde yankılanmaya başladığında Nazlı gözlerini kapattı ve huzurla onu dinlemeye başladı. Aradan geçen dakikaların ardından namaz bitip dua vakti geldiğinde, caminin içini derin bir uğultu kapladı. Nazlı avuçlarını göğe doğru açtı; küçücük elleri o devasa kubbenin altında bir kuş kanadı gibi duruyordu.
"Allah’ım." diye fısıldadı Nazlı, kalbinden geçen bir teslimiyetle.
"Ben Nazlı. Defne’nin ikiziyim. Biliyorsun, Defne’nin kalbi biraz yorgun. Lütfen bugün onun acısını dindir olur mu? Söz veriyorum, onu bir daha üzmeyeceğim, Gökhan’a bir daha hiç kızmayacağım. Sadece Defne bahçeye çıksın, yine beraber ağaca çıkalım. Hep çok mutlu olalım."
Selim ise o sırada aşağıda, gözlerinden süzülen bir damla yaşı elinin tersiyle sildi. O, kardeşinin çaresizliğini en çok hisseden kişilerden biriydi.
"Onu bize bağışla." diye mırıldandı Selim ve dilinden başka bir cümle dökülmedi.
Cami çıkışında ortamda asılı kalan o mistik hava ve kandilin getirdiği sükûnetle sokakta yürümeye başladılar. Nazlı başına bağladığı beyaz tülbentin uçlarını elleriyle düzeltirken, bir yandan da Gökhan’ın koluna asılmış, uykulu ama huzurlu adımlarla yürüyordu. Mahallenin bu sokağı normalde Nazlı için sadece bakkala giden kestirme bir yoldu. Her gün geçerdi buradan ama o gece, sanki görünmez bir perde aralanmış gibiydi.
Tam köşeyi döndüklerinde, Nazlı bir anda durdu. Gökhan’ın kolunu öyle bir çekti ki, neredeyse dengesini kaybediyordu.
"Gökhan! Şuraya bak!" dedi Nazlı, sesi heyecanla yükselerek.
Gökhan başını kaldırdı. Sokağın en sonundaki, genelde önünden hızlıca geçip gittikleri o yıkık dökük bahçe duvarının arkasındaki ev, karanlığın ortasında adeta ışık saçıyordu. Nazlı bu evi daha önce binlerce kez görmüştü ama her zaman gri, boyası dökülmüş ve hüzünlü bir bina olarak hatırlıyordu. Oysa şimdi rengarenkti, neşe saçıyordu resmen.
"Gökhan, bu ev ne zaman böyle oldu? Bak, pencereleri turuncu! Kapısına bak masmavi, aynı deniz gibi! Keşke bizim evimizde böyle olsa."
Sokak lambasının sarı ışığı evin üzerine düştükçe, duvarlardaki el işi boyamalar ortaya çıkıyordu. Birisi, o eski ve gri binayı resmen bir masal kitabına çevirmiş gibiydi. Nazlı hayranlıkla birkaç adım öne çıktı. Tülbenti hafifçe omzuna düştü ama o an fark etmedi bile.
"Bu ev her gün buradaydı değil mi?" diye sordu Nazlı, fısıltıyla.
"Neden daha önce hiç böyle görmedim? Sanki... sanki bu gece bizim için, Defne için boyamışlar gibi."
Selim de yanlarına gelip durdu.
"Vay canına." dedi Selim evin renklerine bakarken.
"Ressam Teyze diyorlar bizimkiler evin sahibine. Bahsetmişlerdi bana, yeni satın almış evi. Valla hakkını yememek lazım, aldığı gibi süper bir şey yapmış evi. Şuna baksana bahçe kapısına çiçekler bile çizmiş, helal olsun."
Nazlı büyülenmiş gibiydi. Elindeki kandil simidi poşetini sımsıkı göğsüne bastırdı.
"Gökhan, sence de çok güzel değil mi? Defne’yi buraya getirmeliyiz. Eğer bu evi görürse, kalbi o kadar mutlu olur ki bir daha hiç yorulmaz."
Gökhan, Nazlı’nın o pırıl pırıl parlayan gözlerine baktı. Nazlı'nın bu evde bulduğu o saf umut, Gökhan’ın içindeki o korumacı hissi iyice körükledi.
"Getiririz." dedi Gökhan, Nazlı’nın omzuna elini koyarak.
"En kısa zamanda Muhittin amcadan izin alıp getirelim buraya ama dediğim gibi ilk önce Muhittin amcadan izin alalım. Sonra çok kızıyorlar bize."
Nazlı bir süre daha eve baktı. O gri, sıradan sokağın ortasında parlayan bu renk cümbüşü, onun için artık sadece bir bina değildi. Defne’nin iyileşeceğine dair dünyaya verilmiş bir söz gibiydi.
Ertan Bey kendi aralarında konuşan cocukslra doğru seslendi:
"Hadi çocuklar, saat geç oldu daha fazla oyalanmayalım sokakta."
Nazlı son bir kez daha arkasına bakarak yürümeye devam etti. Dönüş yolunda Nazlı artık daha huzurlu görünüyordu. Gökhan’ın yanına yaklaşıp koluna dokundu heyecanla.
"Gökhan, biliyor musun ben söyledim her şeyi Allah’a. Dedim ki Allah'ım onun acılarını dindir."
Gökhan gülümsedi, Nazlı’nın elini tuttu.
"Ben de söyledim Nazlı. Selim abi de söyledi. Üçümüz birden isteyince, Allah duamızı kabul eder. Bak gör, yarın sabah her şey daha güzel olacak."
Evin önüne geldiklerinde Selim, Nazlı’nın elini tutup kapıya yöneldi. Dönüp Ertan Bey ve ailesine baktı.
"Sağ ol Ertan Amca, bizi de götürdüğün için."
Sonra Gökhan’a baktı.
"Sen de sağ ol kardeşim, Nazlı’ya göz kulak olduğun için."
O gece mahalle, kandilin ışığında uykuya dalarken; üç çocuk, kalplerindeki o en saf duanın sıcaklığıyla yastıklarına başlarını koydular. Belki de çocukluğun en güzel yanı, bir duanın dünyayı değiştirebileceğine olan o sarsılmaz inançtı.
***
Ertesi sabah Muhittin Beyler, pencerelerden sızan solgun güneş ışığıyla kahvaltı yapıyordu. Geceki o huzur, yerini sabahın gergin ve yorgun havasına bırakmıştı. Zeliha Hanım bir taraftan sessizce çayları dolduruyor, bir taraftanda üst kattaki odada dinlenen Defne’nin kapısını dinliyordu.
Nazlı, yerinde duramıyordu. Elindeki çatalla tabağındaki peyniri bir o yana bir bu yana sürerken, gece gördüğü o rüya gibi evin heyecanı göğsüne sığmıyordu.
"Anne!" dedi Nazlı, gözleri parlayarak.
"Dün gece dönerken bir ev gördük, görmen lazım! Her yeri boyalı, rengarenk! Sanki masal kitaplarından fırlamış gibi. Defne uyanınca onuda oraya götürelim mi? Çok sevinir."
Muhittin Bey, elindeki çay bardağını tabağına öyle bir bıraktı ki, çıkan "çın" sesi mutfaktaki bütün neşeyi bıçak gibi kesti. Yüzü asılmış, yorgunluktan çökmüş gözleri öfkeyle parlamıştı.
"Ne evi? Ne boyası Nazlı?" dedi Muhittin Bey, sesi titreyerek.
Nazlı, babasının bu tepkisine anlam veremedi ama heyecanla devam etti.
"Hani şu arka sokaktaki eski ev var ya, o! Biri onu gökkuşağına çevirmiş resmen baba. Defne’yi de götürelim mi? Ne olur, ne olur ne-."
"Yeter!"
Muhittin Bey masaya yumruğunu vurunca masadaki kaşıklar yerinden oynadı. Nazlı bir anda sustu, omuzları kulaklarına kadar çekildi. Selim, babasının bu ani öfkesi karşısında ekmeğini ağzına götüremeden öylece kaldı.
"Kardeşin yukarıda nefes alırken zorlanıyor, sen 'sokak sokak gezdirelim' diyorsun!" diye gürledi Muhittin Bey.
"Ev boyalıymış da, rengarenkmiş de... Senin aklın beş karış havada mı kızım? Biz burada Defne’yi nasıl ayakta tutarız diye canımız çıkıyor, sen hayal peşinde koşuyorsun!"
Zeliha Hanım araya girmeye çalıştı:
"Muhittin çocuk sadece heyecanlanmış, kötü bir niyeti yok. Sakin mi olsan biraz?"
"Niyeti mi kaldı Zeliha!" dedi Muhittin Bey, ayağa kalkarak.
Sandalyesi geriye doğru gıcırtıyla sürüklendi.
"Doktor 'yerinden kalkmasın' diyor, bu 'oraya gidelim, buraya gidelim' diyor. Nazlı, bir daha ağzından saçma sapan şeyler çıkmayacak! Kardeşin hasta, anlıyor musun? Hasta! O senin gibi koşup oraya buraya gidemez, anla artık!"
Muhittin Bey mutfaktan hışımla çıkıp kapıyı çarptığında, Nazlı’nın gözlerinden iki damla yaş tabağındaki peynirin üzerine düştü. Selim sessizce elini Nazlı’nın sırtına koydu ama ne diyeceğini bilemedi. Gökhan ise o sırada bahçe duvarının arkasında, camdan gelen bu bağırışları duymuş, elindeki dut dalıyla toprağı kazıyarak öylece kalakalmıştı.
Nazlı, babasının masaya vuran yumruğunun sesi hala kulaklarında çınlarken, boğazındaki hıçkırığı yutkundu ve mutfaktan adeta kaçarak bahçege çıktı. Ayakları onu her zamanki gibi sığınağına, o yaşlı dut ağacının altına götürdü. Gökhan her zamanki gibi yine oradaydı.
Nazlı, yanına varınca hiç konuşmadan dizlerinin üzerine çöktü. Gözyaşları yanaklarından süzülüp tozlu toprağa düşüyor, düştüğü yerde küçük koyu lekeler bırakıyordu.
"Babam çok kızdı Gökhan." dedi sesi titreyerek.
"Sadece Defne mutlu olsun istemiştim."
Gökhan elindeki dalı bıraktı, Nazlı’ya döndü. Onun o darmadağın olmuş halini görünce içinden bir parça koptu.
"Baban sadece çok korkuyor Nazlı." dedi, kendi yaşından büyük bir olgunlukla.
"Defne’ye bir şey olacak diye o kadar korkuyor ki..."
Nazlı burnunu çekti, elinin tersiyle gözlerini sildi.
"Ama madem Defne eve gidemiyor, o halde biz evi Defne’ye getiririz."
Nazlı başını kaldırıp Gökhan’ın kahverengi gözlerine baktı.
"Nasıl getireceğiz? Koca evi nasıl taşıyalım biz?"
Gökhan hafifçe gülümsedi, bu Gökhan’ın "bir planım var" gülümsemesiydi.
"Taşımayacağız. Biz küçük bir ev yapacağız. Sen o evde gördüğün her rengi bana anlatırsın, ben de boyarım."
Nazlı’nın yüzünde hafif bir aydınlanma oldu.
"Sahi mi? Yapar mıyız?"
"Yaparız." dedi Gökhan.
"Selim abi de yardım eder bize. O zaten resim çizmeyi seviyor."
Nazlı, Gökhan’ın bu sözleriyle sanki yeniden nefes almaya başladı. Az önce babasının yıktığı o hayal köprüsü, Gökhan’ın ellerinde yeniden kuruluyordu.
"Gökhan." dedi Nazlı fısıltıyla.
"İyi ki varsın. Seni çok seviyorum" dedi kelimeleri uzatarak.
Gökhan başını öne eğdi, hafifçe kızardı.
"Hadi." dedi konuyu değiştirmek için.
"Ağlama artık."
Nazlı ayağa kalktı, üzerindeki tozu silkeledi ve hızlı adımlarla içeriye abisini çağırmaya gitti.
O gün boyunca üç çocuk evin maketini yapabilmek için saatlerini harcadılar. Gökhan, dükkanda işe yaramayan birkaç tahta parçasını bir araya getirip minik bir kulübe iskeleti yaptı. Selim ise evden getirdiği boyalarla her bir tahtayı Nazlı’nın tarifine göre boyadı: Kapı mavi, pencereler turuncu, duvarlar yeşil...
Akşamüzeri güneş çekilirken, Nazlı ve Gökhan ellerinde o rengarenk evi tutarak sessizce üst kata çıktılar. Selim kapıda nöbet tutuyordu. İçeri girdiklerinde Defne yatağında yastıklara yaslanmış, pencereden dışarıdaki dut ağacını izliyordu.
"Bak ne getirdik!" dedi Nazlı, sesini heyecanla.
Gökhan maket evi Defne’nin kucağına, yorganın üzerine bıraktı. Defne’nin gözleri bir anda büyüdü. Zayıf elleriyle evin boyalı duvarlarına dokundu.
"Nazlı. Bu o mu?" diye fısıldadı Defne.
"Bugün anlattığın ev mi?"
"Aynısı!" dedi Nazlı gururla.
"Gökhan ve abim yaptı, ben de renkleri söyledim."
Defne parmağını o mavi kapıya sürdü.
"Çok güzel. Aynı anlattığın gibi. Gökkuşağı gibi."
Tam o sırada kapı gıcırtıyla açıldı, Muhittin Bey içeri girdi. Çocuklar bir an korkuyla geri çekildiler, Nazlı babasının yine kızacağını sanıp başını önüne eğdi. Muhittin Bey, yatağın üzerindeki o rengarenk maketi görünce duraksadı. Sabahki "saçma sapan hayaller" dediği şey, şimdi kızının kucağında parlıyordu.
Yavaşca yatağın kenarına oturdu. Bakışları evin canlı renklerinden Defne’nin yüzündeki o taze gülümsemeye kaydı. Kalbindeki o sert buz dağı, kızının gözlerindeki o minicik pırıltıyı görünce bir anda eriyiverdi. Kendi korkusunun çocukların umudunu ne kadar hırpaladığını o an anladı. Uzandı, Nazlı’nın titreyen elini tuttu ve onu kendine çekip alnından öptü. Sonra diğer eliyle Defne’nin saçlarını şefkatle okşadı.
"Benim güzel çocuklarım." dedi Muhittin Bey, sesi çatallanarak.
"Ne kadar güzel yapmışsınız. Dünyanın en güzel evi olmuş."
Nazlı, babasının yumuşayan sesini duyunca kollarını boynuna doladı. Gökhan ise kapının eşiğinde durmuş, yarattıkları o küçük mucizenin Muhittin Bey’i nasıl dize getirdiğini izliyordu.
Muhittin Bey, yatağın kenarına çöktü. Odanın içindeki hava, akşam güneşinin turuncu huzmeleriyle dolmuştu. Gökhan ve Nazlı, Muhittin Bey’in o yumuşayan halini görünce sessizce odadan süzülüp onları baş başa bıraktılar.
Muhittin Bey, kızının zayıf elini avuçlarının arasına aldı. Parmakları o kadar ince, o kadar şeffaftı ki sanki sıksa kırılacak kadar narindi. Defne, kucağındaki rengarenk eve bakarak gülümsedi.
"Baba." dedi Defne, sesi bir fısıltıdan daha hafifti.
"Nazlı haklıymış. Bu evin renkleri insanın içini ısıtıyor. Sanki bu evin içinde hiç kış olmuyor gibi."
Muhittin Bey, boğazına düğümlenen o koca yumruyu yutkundu. Defne her konuştuğunda doktorların "kalbi çok yorgun, hazırlıklı olun" dediği o buz gibi cümleler beyninde yankılanıyordu. Karşısındaki bu küçük kızın, ömrünün bir mum alevi gibi titrediğini biliyordu ama yüzüne umut maskesini takmak zorundaydı.
"Olmayacak güzel kızım." dedi Muhittin Bey, sesini titretmemeye çalışarak.
"Biz seninle o evin içine gireceğiz. Orada sadece güneş olacak, sadece yaz olacak ve ben sana en sevdiğin masalları okuyacağım orada."
Defne, babasının gözlerinin içine baktı. Babasının gözlerindeki o saklı kederi gördü ve elini babasının yanağına koydu.
"Baba. Eğer bir gün ben uyursam ve uyanamazsam, sakın çok üzülme olur mu?" dedi Defne sakince.
Muhittin Bey’in kalbi yerinden çıkacak gibi oldu.
"O ne biçim söz Defne? Uyanacaksın sen."
"Hayır, dinle." diye devam etti Defne.
"Ben gidince senin yalnız kalmandan korkuyorum. O yüzden sana bir söz vereceğim. Ben gidince, sana bir kuş göndereceğim. Kanatları bu evin renkleri gibi parlak olacak. O kuş gelince 'Bak, Defne beni unutmadı' diyeceksin, tamam mı?"
Muhittin Bey daha fazla dayanamadı, başını kızının başına yasladı. Omuzları sarsılarak ağlamaya başladı ama kızını korkutmamak için hıçkırıklarını içine gömdü. Defne, babasının saçlarını o küçücük parmaklarıyla okşadı.
"Üzülme baba. Ben o kuşun içinde olacağım. Sen camı açınca içeri gireceğim, senin yemeğinden tadacağım. Nazlı’ya ve Gökhan abiyle Selim abime de söyle, onlar da o kuşa iyi baksınlar."
Muhittin Bey başını kaldırdı, gözyaşlarını sildi ve kızının alnından uzunca öptü.
"Senin o güzel kalbinin gönderdiği her kuşu başımın üstünde taşırım ben Defne'm." dedi fısıltıyla.
"Ama şimdi. Şimdi biraz dinlenelim."
Defne yavaşça yastığa gömüldü, göz kapakları ağırlaşmıştı. Muhittin Bey de yatağın kenarına uzandı, kızını göğsüne yasladı. Defne’nin o yorgun kalbinin cılız atışlarını dinleyerek, sanki onu bu dünyada tutmaya çalışıyormuş gibi sımsıkı sarıldı.
"Baba. Kuşun rengi beyaz olsun mu? Ay gibi bembeyaz?"
"Olsun güzel kızım, olsun."
Kısa bir süre sonra Defne’nin nefesi düzene girdi, derin bir uykuya daldı. Muhittin Bey ise karanlık odada, kucağındaki en büyük hazinesinin son demlerini yaşadığını bilerek, gözlerini bir saniye bile kırpmadan saatlerce bekledi.
Aradan geçen zamanın ardından Muhittin Bey kızının kokusunu içine çekerek daldığı o yarım yamalak uykudan, göğsündeki tuhaf bir ağırlıkla uyandı. O an, dünyanın tüm gürültüsü kesildi. Önce ne olduğunu anlayamadı. Avuçlarının arasında duran o minicik eller, az öncekinden daha soğuktu. Muhittin Bey’in nefesi boğazında düğümlendi, bakışları yavaşça kucağında uyuyan Defne’ye kaydı. Defne’nin başı, babasının omzuna cansız bir çiçek gibi düşmüştü. Dudaklarında huzurlu bir gülümseme vardı, sanki çok güzel bir rüyanın en tatlı yerinde durmuştu onun için zaman.
Muhittin Bey titreyen elini, kızının kalbinin üzerine koydu. Bekledi.
Bir saniye...
Beş saniye...
Bir dakika...
O her zaman duyduğu, yorgun, kesik kesik atan kalbinin sesi yoktu artık.
"Defne?" diye fısıldadı Muhittin Bey.
Sesi odanın soğuk duvarlarında yankılandı ama kızından bir cevap gelmedi.
"Hadi uyan güzel kızım. Hadi uyan babacığım. Bak uyanırsan söz o eve gitmene uzun vereceğim. Hatta ben götüreceğim seni o eve. Yeterki sen gözlerini aç güzel kızım, Defne'm benim."
Kızını omuzlarından tutup hafifçe sarstı Muhittin Bey fakat Defne’nin bedeni; babasının kollarında bir tüy kadar hafif, bir taş kadar hareketsizdi. Muhittin Bey kızının yüzünü avuçlarının arasına aldı, soğuyan yanaklarını kendi sıcak gözyaşlarıyla ıslatarak öptü.
"Gitme yavrum." diye inledi, sesi hırıltılı bir feryada dönüştü.
"Gitme Defne, bırakma beni! Al benim canımı, benim kalbim senin olsun! Daha çok küçüksün, ne olur bırakma bizi! Ne olur evlat acısı yaşatma bize!"
Muhittin Bey kızını göğsüne öyle bir bastırdı ki; sanki kendi canından ona can üflemek, kendi kalbinin atışıyla onu hayata döndürmek istiyordu. Ama Defne’nin elleri yavaşça yorganın üzerine düştü. O an Muhittin Bey’in boğazından yırtılan o feryat, gecenin karanlığını bir bıçak gibi yardı. Bu bir insanın sesi değildi; bu, ruhu sökülen bir babanın dünyayı yerinden oynatacak kıyametinin habercisi çığlıklarıydı.
"Zeliha! Koş Zeliha! Gitti kızım, Defne’m gitti!"
Kapı bir hışımla açıldı. Zeliha Hanım, Selim ve eşikte donup kalan Nazlı içeri daldılar. Zeliha Hanım kocasının kucağındaki o hareketsiz bedeni gördüğü an dizlerinin üzerine çöktü; çığlığı boğazında boğuldu, sadece titrek elleriyle kızına uzandı.
Nazlı, yatağın ucunda taş kesilmişti. Gözleri kardeşinin elinden kayıp halıya düşen o rengarenk maket eve takıldı. Tek bir kelime edemedi, odanın köşesinde bir heykel gibi donup kalmıştı. Kulakları babasının o yürek paralayan ağlayışını duymuyor, gözleri annesinin dizlerini dövüşünü görmüyordu. O; sadece açık kalan pencerenin pervazında duran, sabahın ilk ışıklarıyla parlayan o bembeyaz kuşa kilitlenmişti. O kuşu yalnızca o görmüştü. Kuş, minik başını yana eğip doğrudan Nazlı’nın gözlerinin içine baktı. Ardından kanatlarını son bir kez çırpıp gökyüzünün sonsuz maviliğine süzülürken, Nazlı’nın dudaklarından sadece tek bir kelime döküldü:
"Gitti."
Beyaz kuş gökyüzünde kaybolurken
Muhittin Bey, kızının artık hiç ısınmayacak olan parmaklarını avuçlarının içine hapsetti. Sanki onları orada tutarsa, Defne’nin ruhu da o odadan çıkıp gitmeyecekti. Başını kızının cansız göğsüne yasladı ve hıçkırıkları sarsıcı birer feryada dönüştü. Odanın içinde Zeliha Hanım’ın feryatları ve Selim’in duvarları döven çaresizliği yankılanırken, zaman sadece Nazlı için durmuştu.
Nazlı, bakışlarını pencereden çekip yatağa çevirdi. Babası, Defne’nin cansız ellerini bırakmıyor, onları hıçkırıklarıyla yıkıyordu. Nazlı yavaşça yere eğildi, halının üzerine düşmüş olan o rengarenk maket evi eline aldı. Evin mavi kapısı hafifçe aralanmıştı. Nazlı'nın parmak uçları, Selim'in daha dün heyecanla boyadığı o mavi kapıya değdi. Boya kokusu hala taze gibiydi; oysa o evin içine sığdırdıkları bütün hayaller, bir gecede toz olup uçmuştu.
Yavaş adımlarla yatağa yaklaştı. Babasının hıçkırıkları odayı titretiyor, annesinin feryatları duvarlarda yankılanıyordu ama Nazlı sanki bir cam fanusun içinde gibiydi. Eğildi, Muhittin Bey’in sarsılan omuzlarına sarıldı ve onunla birlikte o da ağlamaya başladı.
Ölümün rengi ne sadece karaydı, ne de sadece beyaz. Defne için ölüm, babasının sıcak göğsündeki son veda ve pencere pervazında yankılanan bir kanat sesiydi. Belki o gece dünyada bir çocuk eksilmişti ama gökyüzü, kanatları umutla boyanmış en güzel yolcusuna kucak açmıştı. Artık yorgun kalbi susmuş, yeryüzünün gri sokaklarını terk edip hayallerindeki o rengarenk evin gökyüzündeki aslına kanat çırpmıştı.
