2. bölüm / 48
14 BAHARBÖLÜM 2: Aybüke
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 2: Aybüke
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Herkesin bir yarası vardı işte;
kiminin açıkta,
kiminin en derininde...”
-Hasan Ali TOPTAŞ-
(Nazlı’dan...)
Evin mutfağında sanki dün gece hiçbir fırtına kopmamış, o kapılar hışımla çarpılmamış gibi hummalı bir sabah mesaisi başlamıştı. Annem ve yengem, kazandıkları o otomatiğe bağlanmış telaşla sofrayı kurarlarken; ben de Aybüke’nin minik elini sıkıca tutmuş aşağı iniyordum. O sırada porselen tabakların sesi, çatal ve bıçakların birbirine çarpışı, evin keder kokan sessiz koridorlarında usulca yankılanıyordu.
Bu olağan gürültünün dışındaki Salih ve Arda; masanın bir köşesinde ellerindeki matematik kitapları ve çantalarıyla son hazırlıklarını yapıyor, bir yandan da hızlıca kahvaltılarını yapıyorlardı. Mustafa ise kapının eşiğinde durmuş, sırtındaki çantanın askısını sıkıyor sanki bu evden bir an önce kaçıp kurtulmak istiyormuş gibi sabırsızca bekliyordu.
İçimde, tüm hayal kırıklıklarıma rağmen bir umut kırıntısı yeşerdi. Ardından “Belki” dedim içimden. “Belki bu sabah bir ‘günaydın’ der.”
“Okula mı gidiyorsunuz?” diye fısıldadım içimdeki umutla.
Fakat Mustafa; sanki sesimi hiç duymamış, ben orada hiç yokmuşum gibi yaptı ve bakışlarını evin içindeki rastgele noktalarda gezdirmeye başladı. Duvardaki bir çatlakta, kapı kolunda, her yerde geziyordu bakışları ama asla benim üzerime değmiyordu. Varlığım sanki onun için bir lekeydi, görmezden gelince yok olacak bir leke.
“Hadi.” dedi çocuklara. “Hızlı olun, geç kalıyoruz.”
Onlar Mustafa’nın komutuyla kapıdan fırtına gibi çıkarken bir süre arkalarından bakakaldım. Ama kalbimdeki sızı, Aybüke’nin elimin içindeki terli avucuyla biraz olsun dindi. Ardından annem, aradaki o keskin ve yaralayıcı gerginliği dağıtmak için hemen atıldı:
“Annem, gelin bak daha yeni hazırladık sofrayı. Oturun da bir şeyler yiyin sıcak sıcak.” dedi sonra da Aybüke’ye dönüp sesini şefkatle yumuşattı: “Hem ben Aybüke için ballı süt ısıttım. İçer misin güzel kızım?”
“Teşekkür ederim anneanne.” dedi Aybüke cılız, ama pırlanta gibi parlak bir sesle.
“Oy, anneannesi yesin onu! Şuna bak hele ne güzel konuşuyor.”
“Gel anneciğim.” dedim Aybüke’nin elini biraz daha güven vermek istercesine sıkarak. “Bak anneannen senin için neler hazırlamış.”
Ardından masaya oturduğumuzda Aybüke; bu kalabalık, sesli ve yabancısı olduğu sofrada küçücük kalmıştı. Omuzlarını içine çekmiş, çekingenliğini bir zırh gibi kuşanmıştı. Annem şefkatle kızımın başını okşadı, saçlarının kokusunu içine çekti.
“Hadi yavrum çekinmeyin, yiyin, için. Nazlı, bak annem gül reçeli hem de tam senin sevdiğin gibi. Ellerimle yaptım.”
Gülümsedim. Annemin ellerinin değdiği her şeyde çocukluğumun kokusu, o kaybolmuş masumiyetim vardı.
Ekmeğime reçeli sürerken gözüm masadaki boş sandalyelere kaydı. Babamın ve ağabeyimin yokluğu, masadaki ekmekten ya da çaydan daha çok doyuruyordu mutfaktaki sessizliği.
“Babamlar neden yok?” diye sordum, sorunun cevabını bilsem de bir umutla.
Annemin yüzü bir anlığına bulutlandı, elindeki çay bardağını yavaşça masaya bıraktı.
“Onlar erkenden yaptılar kahvaltılarını, dükkana gittiler. Sen boş ver onları, hem böyle daha iyi biz bizeyiz işte.”
“Benim yüzümden gelmediler masaya, değil mi?” diye başladım kendimi suçlamaya ama annem daha fazla konuşmama izin vermedi.
“Olur mu hiç öyle şey Nazlı’m! Bilmez misin sen babanı, dünya yıkılsa, dükkanı yine erkenden açar. O da böyle işte ne yaparsın.”
İnanmadım. Annem de inanmadığımı biliyordu ama o an ikimiz de bu yalanın arkasına sığınmayı tercih ettik. Ve masadaki o ağır sessizliği, Aybüke’nin “Anne, ben doydum.” diyen sesi bıçak gibi böldü.
“Doyduysan artık ilaçlarını içebilirsin anneciğim.” dedim fakat sesimdeki o donuk ifade annemin dikkatinden kaçmadı. “Ben yukarı gidip getireyim. Anne, sen de rica etsem bir bardak su getirir misin Aybüke’ye?”
Annem şaşkınlıkla kekeledi:
“Tabii, tabii getiririm. Ama ne ilacı bu annem?”
Ona cevap vermedim ve kaçarcasına, yukarı kattaki odaya doğru adımlamaya başladım. Merdivenleri çıkarken yaşayacağım anın gerginliğiyle bacaklarımın titrediğini hissedebiliyordum. Hızlıca bir kaç metre ötedeki odaya ilerledim ve her adımda içindeki kutuların birbirine çarptığı ilaç poşetini alarak tekrar aşağı indim. Mutfağa girdiğimde; annem elinde bir bardak suyla mutfağın ortasında heykel gibi dikilmiş beni bekliyordu. Usulca poşeti masaya bıraktım ve ilaçları içinden çıkardım.
“Hadi anneciğim. Sırayla hepsini yut.”
Aybüke; her birini yüzünü hafifçe buruşturarak sanki şeker yutuyormuş gibi birer birer yuttu.
“Aferin benim kızıma.” dedim saçlarını okşayarak ve içimden binlerce parça koparak.
Annem ise donup kalmıştı. Bakışları masanın üzerindeki kimyasal yığında, renkli ama zehirli görünen haplarda geziniyordu.
“Nazlı.” dedi, sesi bir feryadın eşiğindeydi.
“Bu... Bu ne kızım? Bu kadar hap neden? Ne hastalığı bu böyle?”
Anlamıştım. Artık ne kaçacak bir yerim kalmıştı ne de saklayacak bir dermanım. Aybüke’nin avucundaki zehirli, renkli haplar; gerçeği mutfağın orta yerine bir çöp torbası gibi bırakıvermişti. Ve ben annemin bakışlarındaki o korku dolu soruyu artık daha fazla cevapsız bırakamazdım.
“Aybüke, anneciğim.” dedim, sesimi en güçlü hâlime büründürmeye çalışarak. “Hadi sen git odaya, kitabını okumaya devam et. Ben birazdan yanına geleceğim. Beraber resim yaparız, tamam mı bir tanem?”
Aybüke her şeyin farkında olduğunu belli eden bakışlarıyla bir bana, bir de elleri titreyen anneannesine baktı. Ardından hiç itiraz etmeden, başını aşağı yukarı sallayarak masadan sessizce kalktı ve küçük adımlarla mutfaktan uzaklaştı. O kapıdan çıkar çıkmaz, omuzlarımdaki görünmez ama devasa yük beni sandalyeye mıhladı. Ve sanki dizlerimin bağı çözülmüş, tüm direncim bir anda buhar olup uçuvermiş gibi kalakaldım.
Annem ise elindeki bardağı sertçe masaya bıraktı. Yanıma gelip omuzlarımdan tuttu, beni sarsmaya başladı.
“Nazlı’m, kurbanın olayım söyle! O ilaçlar da neydi öyle? Kötü bir şey yok değil mi annem? Torunum iyi, sadece üşüttü değil mi? Ha annem. Öyle, değil mi?”
Dudaklarım titredi. Kelimeler boğazımda birer cam kırığı gibi birikti. Yutsam kanatacak, söylesem öldürecekti. Başımı annemin göğsüne yaslamak istedim ama gerçek o kadar ağırdı ki, hareket bile edemedim.
“Anne.” dedim hıçkırıklarımın arasından, sesim boğuk ve paramparçaydı. “Ben kızımı kaybediyorum anne. Hiçbir şey yapamıyorum. Her geçen gün, her geçen saat ellerimden biraz daha kayıp gidiyor ve ben sadece izliyorum. Elimden hiçbir şey gelmiyor.”
Annemin “Hih!” diye bir ses çıktı boğazından. Sanki birisi o an ciğerindeki tüm havayı çekip almış gibi geri geri sendeledi, masanın kenarına tutundu.
“Ne demek kaybediyorum? Nazlı, düzgün konuş! Bana doğru dürüst cevap ver! Ne demek kaybediyorum?” dedi ama o da biliyordu, tarih hiç olmaması gereken bir şekilde tekerrür ediyordu.
“Kalbi.” dedim, gözyaşlarım mutfak masasının üzerine damlarken. “Kalbi hasta anne. Doğuştan yaralı benim kızım. Kalbi ona yetmiyor, her nefesi bir borç gibi alıyor hayattan.”
Annem bir umut kırıntısına tutunmak ister gibi atıldı:
“Ee, tedavisi var değil mi annem? Tıp ilerledi, her şeyin bir çaresi var şimdi. Parası neyse bulur, buluştururuz. Gerekirse dükkanı satarız. Ben babanla konuşurum, ağabeyin de yardım eder. Bir yolunu buluruz, kurtarırız yavrumuzu!”
Başımı iki yana salladım. Bu dünyada paranın işe yaramadığı sayılı şey vardı ve biz şu an o kör noktadaydık.
“Tedavisi yok anne. İlaçlar sadece zaman kazandırıyor. Nakil olmadıkça... başka bir tedavisi yok.”
Annem dizlerini dövmeye başladı. Ardından da çaresiz feryadı mutfağın içinde yankılandı.
“Oy, benim kınalı kuzum! Oy, benim canımın canı! Bu ne kara yazıymış Nazlı, bu ne bitmez çileymiş! Sıra şimdi de torunuma mı geldi Allah’ım?” dediğinde o feryatlara yengem de yetişmiş, duyduklarıyla birlikte kapının eşiğinde donup kalarak elleriyle ağzını kapatmıştı.
Biz; bir süre bu şekilde ağlarken, mutfağın kapısında küçük bir gölge belirdi. Aybüke gelmişti. Minik bedeniyle, bizim devasa ve gürültülü acımıza şahitlik ediyordu. Gözlerinde ne bir korku ne de bir isyan vardı, sadece bizi anlamaya çalışan o derin hüzün vardı.
“Benim için mi ağlıyorsun?” dedi anneannesine bakarak.
Sesi o kadar berraktı ki, hıçkırıklarımız bıçak gibi kesildi. Ardından annem hemen gözlerini sildi, yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirdi.
“Yok anneannem. Televizyondaki bir şeye duygulandım da ondan ağladım. Sen bakma bize. Ben de böyleyim işte, her şeye ağlıyorum.”
Aybüke yavaşça yanımıza geldi. Annemin kırışmış, ıslak yanaklarına minik ellerini uzattı ve usulca gözyaşlarını sildi.
“Yalan söylemene gerek yok anneanne.” dedi kızım, sesi benden bile daha olgundu. “Hasta olduğum için ağladığını biliyorum. Annem de öyle yapıyor çünkü.”
Bir an durdu, hepimizin gözlerinin içine tek tek baktı.
“Ama üzülmene gerek yok. Çünkü ben o kadar da çok üzülmüyorum. Annem hep diyor ki, Allah sevdiği kullarını yanına erken alırmış. Allah’ım demek ki beni çok seviyor, beni yanına almak istiyor. O yüzden ben çok mutlu oluyorum anneanne. Siz neden üzülüyorsunuz ki? Allah’ın beni sevmesi kötü bir şey mi?”
Kızımın bu bakış açısı, ölümü bir vuslat gibi gören o masum bilgeliği hepimizi darmadağın etmeye yetmişti. Annem hızla ve hıçkırarak ona sarıldı, başını göğsüne bastırdı. Yengemse yanıma gelip elimi tuttu ve canımı acıtmayacak bir şekilde sıkmaya başladı. Parmaklarındaki o sıkı kavrayışta; bir destek, bir yanındayım mesajı vardı.
(İlahi bakış açısıyla...)
Muhittin Bey, dükkanının içinde bir kafese kapatılmış ve yaralanmış bir aslan gibi bir o yana bir bu yana dolanıp duruyordu. Ve her dönüşünde, tezgahtaki gümüş tepside ışıldayan baklava dilimlerine eli gayriihtiyari uzanıyor, sanki o şerbetli hamurları değil de kendi hırsını ezmek ister gibi çiğniyordu.
Selim ise bir taraftan elindeki bezle mermer tezgahının aynı noktasını dairesel hareketlerle silerken, bir taftan da göz ucuyla babasını takip ediyordu. Muhittin Bey’in yüzündeki o kıpkırmızı ifade, damarlarındaki kanın bir volkan gibi kaynadığının ve büyük bir fırtınanın kapıda olduğunun habercisiydi.
Dükkanın içinde yankılanan ağır nefes seslerine daha fazla dayanamayan Selim, sertçe bezi tezgaha bıraktı.
“Baba.” dedi, sesindeki endişeyi yumuşak bir tona gizlemeye çalışarak. “Yorulmadın mı sabahtan beri dükkanı arşınlamaktan? Başım döndü vallahi, bir otur da soluklan yahu.”
Muhittin Bey, Selim’in sözleriyle olduğu yerde çakılıp kaldı. Ardından oğluna, ters ve keskin bir bakış fırlattı.
“Yorulmadım! Niye yorulacakmışım?” dedi hırsla.
Kelimeler ağzından birer taş gibi dökülüyordu. Sanki oğluna inat ediyormuş gibi, tepsideki kaçıncı olduğunu kimsenin sayamadığı baklava dilimini parmaklarının arasına aldı ve hırsla ağzına attı. Şerbet boğazını bir ateş gibi yaksa da, göğsündeki o zehirli sızının yanında bu yangın hiçbir şeydi. Selim ise artık sessiz kalmanın durumu daha da kötüleştireceğini anladı ve hızlı bir hamleyle uzandı, tepsiyi babasının önünden çekip aldı.
“Yeter baba, bu kaçıncı baklavan? Anlıyorum, Nazlı geldi diye sinirlisin, için yanıyor ama kendine böyle yapma. Senin şekerin var, tansiyonun var. Kendi elinle kendini ateşe atıyorsun resmen.”
“Ne Nazlı’sı ulan!” diye kükredi Muhittin Bey.
Sesi dükkanın camlarını titretmiş, dışarıdaki sokağa kadar taşmıştı.
“Nazlı falan deme bana! Benim öyle bir kızım yok demedim mi ben size? Sildim attım, toprağa gömdüm ben onu on dört yıl önce!” dedi, bedenin öfkeden titrediğini hissederken. “Bak yine çıktı tansiyonum. Tepemi attırıyorsunuz benim, tepemi!”
Muhittin Bey’in öfkesi öyle büyüktü ki, bedeni bu ağırlığı daha fazla kaldıramadı ve gözleri bir anlığına karardı. Dizleri titredi. Ardından başının dönmesiyle birlikte yandaki sandalyeyi çekip üzerine çöker gibi oturdu. Selim ise yüreği ağzında hemen babasının yanına gitti, destek olurcasına omuzlarından tuttu.
“Bak, bak dedim sana tansiyonun çıkacak diye. Doktor kaç kere uyarmadı mı seni baba? ‘Muhittin Bey, heyecan yok, stres yok’ demedi mi sana? Az dikkat etsene kendine, Allah rızası için, hiç mi kendi canını düşünmüyorsun?”
Selim, tezgahtaki sürahiden titreyen elleriyle bir bardak su doldurup babasına uzattı.
“İç şunu, hadi. Bekle burada, sakın kımıldama. Ben içeriden tansiyon aletini alıp geleyim, tamam mı?”
Muhittin Bey, suyu bir dikişte bitirdi ama oğlunun o aleti getirmesine izin vermeye hiç niyeti yoktu. Kendi zayıflığını kabul etmek, birine muhtaç olduğunu görmek ona Nazlı’nın yaşattığı yıkımdan daha ağır geliyordu. Önlüğünü, sanki bir esaret zinciriymiş gibi hışımla çözüp tezgaha fırlattı.
“Yok, istemiyorum tansiyon aleti falan! İyiyim ben, turp gibiyim hem de!”
“Baba dur, Allah aşkına nereye gidiyorsun bu hâlde? Yüzün kireç gibi oldu zaten.”
“Kasaptan kıyma alınacaktı. Onu almaya gidiyorum.” dedi Muhittin Bey, kapıya yönelirken adımlarını zorla dikleştirerek. “Hem biraz nefes alırım, dükkanın havası daralttı beni. Duvarlar üzerime üzerime geliyor sanki.”
Selim’in konuşmasını beklemeden dışarı çıktığında; öğle güneşinin altında mahallenin uğultulu ve meraklı kalabalığıyla karşılaştı. Başını her zamanki gibi dik tutmaya çalışsa da, sırtındaki o görünmez yükün ağırlığı her adımda ayaklarını geri çekiyordu. Tam kasabın köşesini dönecekken; dar sokağın girişinde duran ve pazar çantalarını yere bırakmış iki kadının fısıltısı, rüzgarın önüne katılmış birer ok gibi kulaklarına çarptı. Durdu. Olduğu yere mıhlanmış, ayakları buz kesmiş gibi arkası dönük kadınları dinlemeye başladı.
“Duydun mu?” diyordu kadınlardan biri, sesini alçaltmaya çalışırken aslında tüm sokağın duyabileceği bir tonda. “Zeliha’nın kızı Nazlı geri dönmüş.”
Diğerinin sesi daha iğneleyici, daha zehirliydi:
“Hani şu yıllar önce kocaya kaçan mı?”
“Evet, evet o! Şimdi de kucağında ne idüğü belirsiz bir çocukla geri dönmüş diyorlar. Hangi yüzle, hangi akılla geri dönmüş acaba bunca yıl sonra? İnsan bir utanır, bir sıkılır.”
“Sorma, sorma. Zamanında o aslan gibi delikanlıyı, Gökhan’ı bıraktı gitti. Çocuğun hayatını kararttı resmen. Ailesine de yazık yahu.”
Duyduklarıyla birlikte Muhittin Bey’in kulaklarında derin bir uğultu başladı. Kan beynine sıçramış, elleri yumruktan birer taşa dönüşmüştü. Kendi canının, kanının isminin böyle ayakaltı dedikodulara meze yapılması; ciğerini söküp atmışlar gibi canını yaktı ve daha fazla sessiz kalamadı.
“Tövbe tövbe! Siz benim kızımın arkasından konuşmaya utanmıyor musunuz? Koca koca kadınlarsınız başkasının arkasından konuşmamayı hâlâ öğrenemediniz mi?”
Kadınlar, arkalarından gelen bu gök gürültüsü gibi sert sesi duyunca sanki bir hayalet görmüş gibi yerlerinden sıçradılar. Ardından Muhittin Bey’in o alev saçan ve keder dolu gözleriyle karşılaştıklarında yüzlerini alelacele eşarplarıyla gizleyip, tek kelime etmeden, çantalarını kapıp oradan kaçar gibi uzaklaştılar.
Muhittin Bey, onların tozlu sokakta kaybolan gölgelerinin arkasından nefes nefese bakarken aslında o kadınlara değil; kendisini bu duruma düşüren hayata, kadere ve en çok da kendisini bu mahallenin diline düşüren kızına öfke duyuyordu.
Hızlı adımlarla kasaba girdi, kıymasını aldı. Ama dükkandan çıkıp börekçiye doğru dönerken adımları artık daha ağırdı. Mahalleli Nazlı’nın döndüğünü biliyordu ve dedikodu çarkları amansızca dönmeye başlamıştı.
Dükkanın önüne geldiğinde durup karşıdaki atölyeye, Gökhan’ın marangozuna baktı.
“Gökhan.” diye geçirdi ardından içinden, gözleri dolarken. “O aslan gibi çocuğu da kendinle beraber yaktın be Nazlı. Kendi ateşinde herkesi yaktın kül ettin.”
Muhittin Bey yaşadığı duygu karmaşasıyla ve yavaş adımlarla kendi dükkanına doğru ilerlerken, sokağın diğer tarafında ise yaşananlardan daha farklı bir telaş vardı.
Nergis Hanım; dün gece oğlu Gökhan’dan aldığı onayla, gelin adayı olan Selma’nın evine doğru çabuk adımlarla ilerliyordu. Attığı her adımda ise içi içine sığmıyor, tarifi imkansız bir neşeyle doluyordu. Fakat ne kadar mutlu olursa olsun, ne kadar normal davranmaya çalışırsa çalışsın, içinde bir taraf kulağına usul usul bunun çok da iyi bir fikir olmadığını fısıldıyordu. Çünkü oğlu, evlenme konusunda oldukça isteksizdi ve bunu annesi konuyu her açtığında çekinmeden de dile getiriyordu.
Yine de o an bu düşünceleri boş vermeyi seçti Nergis Hanım ve aceleci adımlarla ilerlemeye devam etti. Ardından birkaç metre sonra nihayet Selmaların evine ulaştı, nefesini toparlamak için kendine kısa bir süre tanıdı ve sonra da zile bastı. Zilin sesi içerde hoş bir tınıyla yükselirken kısa bir süre içerisinde kapı ardına kadar açıldı ve eşikte Selma ile Selma’nın annesi Belgim Hanım göründü.
“Selma, canım hoş geldin.” dedi Belgim Hanım yüzündeki gülümsemeyle yakın dostuna bakarken. “Biz de seni bekliyorduk.”
“Hoş buldum, hoş buldum.” dedi Nergis Hanım ve Selma’nın açtığı kapıdan hızla içeri girdi.
Ardından iki yaşlı kadın birbirine sıkıca sarılarak selamlaştı. Onların kucaklaşması bittikten sonra da Selma, Nergis Hanım’a döndü ve uzattığı elini öperek saygıyla alnına koydu.
“Hoş geldin Selma teyze.”
“Hoş buldum kızım, çok hoş buldum.” dedi Nergis Hanım yüzündeki muzip gülümsemeyle Selma’ya sarılırken.
“Gel, geç böyle.” diyerek salonu işaret etti Belgim Hanım, ardından hepsi koltuklara yerleştiklerinde konuşmasına devam etti. “Aç mısın, bir şeyler hazırlasın mı Selma?”
“Yok sağ olun, aç değilim ama varsa bir çayınızı içerim.”
Selma; yaşlı kadının konuşmasıyla mutfağa çay suyu koymak için giderken, Belgim Hanım da merakla arkadaşına döndü ve aklından geçen soruyu dile getirdi.
“Hayırdır inşallah Nergis, sen sabah öyle arayınca biz de merak ettik ne olduğunu. Kötü bir şey yok değil mi?”
“Yok, yok. Tam tersi çok güzel bir haberim var size.” dedi ardından mutfaktan dönen Selma’ya döndü. “Daha doğrusu Selma’ya, o yüzden burada olduğu iyi oldu.”
Selma kaşlarını merakla kaldırarak boşta kalan tekli koltuğa oturdu ve bir annesine bir Nergis Hanım’a bakarak sordu:
“Hayırdır Nergis teyze bana ne haberin var?”
“Selma, kızım sen beni bilirsin. Ben seni olmayan kızım yerine koydum, Allah da yukarıda ya seni Gökhan’ımdan bir an olsun ayırmadım.”
Nergis Hanım konuşmaya devam ederken, Belgim Hanım konunun nereye varacağını tahmin etmiş gibi gözleri parlayarak yakın dostuna baktı. Fakat Selma hâlâ konunun ne olduğunu anlamamış, çatılı kaşlarıyla karşısındaki kadına bakıyordu.
“Ben dün Gökhan ile konuştum, senin de rızan varsa eğer biz hayırlı bir iş için kapınızı çalmak istiyoruz.” dediğinde bakışlarını bir cevap almak için Selma’ya çevirdi.
“Hayırlı bir iş derken?” dedi Selma.
“Anla işte kızım seni isteme geleceklermiş istersen.”
Selma annesinin konuşmasıyla birlikte heyecanla ve şaşkınlıkla, ona gülümseyerek bakan Selma teyzesine döndü. Fakat aradan dakikalar geçmesine rağmen dudaklarından bir cümle dahi dökülmedi. Onun bu suskun hâlini gören annesi ise ellerini dizlerine vurarak ayağa kalktı.
“Neyse ben bir gidip çay suyuna bakayım, siz de o sıra konuşursunuz.” dedi ve usulca salondan çıkarak onları yalnız bıraktı.
“Selma, kızım bir şey söylemeyecek misin?”
“Nergis teyze, inan ben ne diyeceğimi bilmiyorum.” dedi kararsızlıkla bakışlarını etrafta gezdiren Selma. “Kesin kabul etti mi Gökhan bunu? Sonuçta o hâlâ-”
Nergis Hanım, Selma’nın cümlesini tamamlamasını istemeyerek hızla sözünü kesti ardından tınısından bile anlaşılacak kadar kesin ve net bir sesle konuşmaya başladı:
“Sen merak etme Selma, Gökhan’ın rızası var.” diyerek onu ikna etmeye çalıştı.
Fakat o an bilmediği bir şey vardı ki; ne kadar konuşursa konuşsun, ne yaparsa yapsın Selma kolay kolay ikna olmayacaktı. İsterse Gökhan karşısına geçip rızası olduğunu söylesin, Selma onun gerçek duygularını biliyordu ve her şeyin de gayet farkındaydı. Sonuçta Gökhan’ın Nazlı’yı sevdiğini, yıllarca umutsuz bir şekilde onu beklediğini, bizzat onun kendisinden duyan sayılı kişilerden biriydi o.
Zaten böyle başlamıştı onun duyguları da. Bir gün Gökhan’ın Nazlı’ya olan sevdasını görmüş ve hiç olmaması gereken bir şekilde buna hayran kalmıştı, zamanla da nasıl olduğunu anlamadığı bir şekilde bu hayranlık hoşlantıya dönüşmüştü.
Şimdi geldiği durumsa içler acısıydı. O da aynı sevdiği adam gibi tek bir kişi de takılı kalmış, gözü kalan diğer herkese kör olmuştu. Unutmak için çeşitli yollar denemiş, hepsinde de başarısız olmuştu ve son çare olarak ondan uzak kalmaya, “Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur.” sözünü hayata geçirmeye karar vermişti. Şehir dışına üniversiteye gitmiş, mesleğini eline aldıktan sonra da ilk görev yeri olarak Eskişehir’de kalmıştı ama yine de unutamamıştı. Bir türlü Gökhan’ı kalbinden ve zihninden silip yoluna devam edememişti.
Daldığı düşüncelerden, ne zaman salona girdiğini anlamadığı annesinin konuşmasıyla çıkmış ve gerçek hayata dönmüştü.
“Ee, ne karar verdiniz bakalım?”
“Ben de onu soruyordum şimdi Selma’ya. Ee ne diyorsun Selma?”
Kararsızlıkla kavrulan genç kadın, yardım isteyen bakışlarını umutla annesine çevirdi. Ardından kısa bir süre içerisinde ondan gelen küçük bir baş onayıyla, içi azda olsa ferahlayarak Nergis Hanım’a döndü.
“Peki Nergis teyze, madem Gökhan’la konuştunuz o hâlde benim de onayım var.” dedi fakat içinde bir taraf verdiği cevapla birlikte heyecanla dolup taşarken, diğer tarafta bunu yaptığına pişman olacağını söylüyordu.
O sırada iki yaşlı kadın ise duyduklarıyla birlikte birbirlerine dönmüş ve gözlerindeki ışıldamayla gülümsemeye başlamışlardı.
“Eh artık keyifle çaylarımızı içebiliriz. Hadi güzel kızım sen çaylarımızı getir yanına da şu dün yaptığımız tatlıdan koy, olur mu?”
Selma, annesine başını aşağı yukarı sallayarak onay verdikten sonra çabucak mutfağa ilerledi ve aklındaki düşüncelerle birlikte çayları bardaklara doldurdu. Ardından tatlıları da tabaklara yerleştirdi ve hızlı adımlarla geri salona döndü. İlk önce elindeki tepside bulunan tatlıları annesinin o gittikten sonra çıkardığı sehpaya yerleştirdi, sonra da tepside bulunan çayları ikram etmeye başladı.
“Allah isteme kahveni de içmeyi nasip etsin inşallah.” dedi Nergis Hanım yüzüne muzip bir gülümseme yerleştirerek.
Selma ise karşısındaki kadından duyduğu cümleyle, utanarak başını eğdi ve boşalan tepsiyi kenara bıraktıktan sonra hızla eski yerine geçti. Ardından iki kadının isteme günü ile ilgili konuşmasını dinlemeye ve onların muhabbetine odaklanmaya çalıştı. Yeri geldi içindeki tüm olumsuz düşüncelere rağmen yapılacak söz hakkında konuştu, yeri de geldi gelecek hakkında konuştu.
Ama farkında olmadıkları bir şey vardı ki, üç kadında yaşayacakları isteme anı için oldukça olumsuz hissediyordu. Selma onu sevemeyeceğini düşündüğü bir adama evet dediği için şimdiden pişmanken, annesi Belgim Hanım da kızına verdiği onayın doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu düşünüp duruyordu. Fakat bu iki kadından daha fazla düşünceli birisi varsa, o da Nergis Hanım’dı. Çünkü Nergis Hanım sadece oğlu için düşünceli değildi, o hem Gökhan için hem de Selma için oldukça kararsız ve de endişeliydi.
O an, hepsi aklındaki düşünceleri geri itmeye çalıştı ve diline aynı duayı doladı; Umarım aklımda olan kötü düşüncelerin hiçbiri gerçek olmaz ve iyi bir yuvanın kurulmasına vesile olurum.
Ama tabii ki bu yalnızca bir duaydı, asla kabul olmayacak bir dua... Çünkü kader, çoğu zaman olduğu gibi yine umulmadık olanı gerçekleştirecek ve hayatlarını istediği gibi yazacaktı.
