20. bölüm / 48
14 BAHARBÖLÜM 20: Gizlenen Duygular
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime · Okuduğun bölüm
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Nazlı'dan...
Ertesi gün güneş evin içine cömertçe dolarken, dünkü pikniğin yorgunluğu gitmiş yerini garip bir canlanmaya bırakmıştı. Aybüke, elinde Jenga kutusuyla yanımda bittiğinde gözleri çakmak çakmak parlıyordu. Sanki içinde zapt edemediği bir enerji vardı.
"Anne Gökhan abinin oyunu bende kalmış, gidip verelim mi? Hem sürpriz yapmış oluruz, çok sevinir bizi görünce!" dedi.
Sesindeki o saf heyecan, benim on dört yıldır ördüğüm tüm savunma duvarlarımı birer birer yerle bir etmeye yetti. İçimdeki mantıklı taraf, "Mesafe iyidir Nazlı." diye bağırsa da kızımın o cıvıl cıvıl haline, hayata yeniden tutunma çabasına bakınca tüm itirazlarımı anında geri yuttum.
"Çok mu gitmek istiyorsun bakalım sen Gökhan abinin yanına?" diye sordum, sesimdeki merakı ve hafif kıskançlığı gizleyemeyerek.
"Evet!" dedi Aybüke, sesi heyecandan bir melodi gibi uzayarak.
"Biliyor musun, o bana çok iyi davranıyor anne. Ben onun yanında kendimi çok mutlu hissediyorum."
Aybüke'nin bu dürüstlüğü kalbimi sızlatmıştı. Bir çocuğun sevgiyi bu kadar berrak bir şekilde dile getirmesi oldukça sarsıcıydı.
"Peki o halde. Madem bu kadar çok gitmek istiyorsun, gidelim Gökhan abinin yanına." dedim, içimdeki kararsızlığı bir kenara iterek.
"Ama eli boş gitmek olmaz. Götürmek için beraber o çok sevdiğin kakaolu kekten yapalım mı?"
"Olur! Hem de çok iyi olur!"
"Hadi o halde küçük hanım, mutfağa. Marş marş!"
***
Mutfakta geçirdiğimiz o bir saat ikimiz içinde çok iyi gelmişti. En sonunda kek kalıptan kusursuzca çıktığında, sanki bir zafer kazanmıştık. Hazırlanıp kapıya yöneldiğimizde annem, elindeki örgüsünü bırakıp merakla başını kaldırdı.
"Anne; Gökhan'ın bir eşyası bizde kalmış, biz onu bırakmaya gidiyoruz dükkanına." dedim, sesimi olabildiğince sıradan, sanki çok önemsiz bir şeymiş gibi tutmaya çalışarak.
Annem, yüzünde her şeyi anlayan ama hiçbir şeyi sorgulamayan bir ifadeyle gülümsedi.
"Tamam kızım. Hadi dikkatli dikkatli gidin gelin. Ha unutmadan, selamımı da söyleyin olur mu?"
"Tamam söylerim anne, hadi görüşürüz."
Kapıdan çıkıp sokağa adım attığımızda, göğüs kafesimde kanat çırpan o tuhaf çarpıntıyı susturmaya çalışıyordum. Aybüke elimi sımsıkı tutmuş, neşeyle zıplayarak yanımda yürüyordu. Sanki o değil de ben hastaydım ve o beni iyileştirmeye götürüyordu.
Elimdeki sıcak, beze sarılı kek kabı ve Aybüke'nin kucağındaki oyun kutusuyla dükkanın olduğu sokağa girdik. Dükkandan içeriye adım attığımızda, o alışıldık marangoz makinelerinin gürültüsü ve havada uçuşan talaş tozlarının arasından Gökhan'ı gördüm. Üzerinde tozlanmış bir iş önlüğü vardı. Elindeki keskiyle bir tahtayı öyle bir dikkatle yontuyordu ki gelişimizin ilk saniyelerini fark etmemişti bile. Kol kaslarının gerilişini, yüzündeki o ciddi, dünya ile bağını koparmış ifadeyi izlerken bir an kapıda duraksadım. Sonra Aybüke'nin heyecandan sabırsızlanan adımları aramızdaki sessizliği bozdu.
Gökhan başını kaldırdığında, bizi karşısında görmeyi kesinlikle beklemiyordu. Gözlerinde önce derin bir şaşkınlık, sonra o şaşkınlığı kovalayan bir heyecan ve anlam veremediğim bir parıltı aynı anda şimşek gibi çaktı.
"Nazlı?" dedi, sesi dükkanın ahşap tavanlarında yankılandı.
"Aybüke?"
Aybüke, kucağındaki kutuyu sanki bir madalya taşıyormuş gibi sımsıkı tutarak bağırdı:
"Sürpriz!"
Gökhan, elindeki keskiyi yavaşça tezgahın üzerine bıraktı. Ellerindeki talaşları hızla yanındaki bir beze sildi ve üzerindeki tozları silkeleyerek yanımıza geldi.
"Hoş geldiniz." dedi.
"Hoş bulduk." dedim, elimdeki kek kabını hafifçe kaldırarak.
"Seni işinden alıkoymadık umarım."
"Yok olur mu hiç öyle şey." dedi Gökhan gülümseyerek.
"Sürprizimizi beğendin mi Gökhan abi?" diye sordu Aybüke, cevabı çoktan biliyormuş gibi bir kendinden eminlikle.
Gökhan, Aybüke’nin boyuna gelecek şekilde dizlerini kırdı.
"Beğenmek ne kelime küçük hanım, bayıldım bayıldım. Biliyor musun, şu an dünyanın en mutlu insanı olabilirim."
"Ya..." diyerek, kendinden geçmişlikle cevap verdi Aybüke.
"Söyleyin bakalım hangi güzel rüzgar attı sizi buraya?"
Dükkanın içindeki o yoğun, insanın genzini yakan ama huzur veren taze ahşap kokusu başımı döndürürken konuşmaya çalıştım.
"Aybüke'de dünkü oyunun kalmış. Biz de hem onu getirelim hem de gelirken Teşekkür amacıyla sana bir kek yapalım dedik. Meşgul etmiyoruz değil mi? Eğer yoğunsan biz bırakıp hemen çıkalım."
Gökhan tam bir şeyler söyleyecekti ki, Aybüke onun boynuna doğru eğilip büyük bir sır veriyormuş gibi fısıldadı. Sesini kısmaya çalışsa da dükkanın sessizliğinde ben bile her kelimesini duyabiliyordum.
"Buraya gelebilmek için annemi birazcık kandırdım Gökhan abi. Sen bana aslında o oyunu hediye ettin ama ben buraya gelelim diye ona Jengayı unuttuğunu söyledim!"
Gökhan'ın dudaklarında muzip, engel olamadığı bir gülümseme belirdi. Bakışları bir an benim şaşkın yüzümle çakıştı ve yüzündeki gülümsemeyi silerek, bir suç ortağı edasıyla bakışlarını kaçırdı.
"Olur mu hiç öyle şey Nazlı? Başımın üstünde yeriniz var her zaman." dedi.
"Geçsenize. Ben de size içecek bir şeyler söyleyeyim."
Sonra bir an duraksadı. O an zamanın durduğunu hissettim. Bakışları derinleşti, sanki bir anıya tutunur gibi gözlerimin içine baktı.
"Umarım... umarım hala karadut seviyorsundur."
Sadece durgun bir şekilde kafamı sallayabildim.
"Aybüke'ciğim, sen ne içersin bakalım?" diye sordu Gökhan, ortamdaki o yoğun duyguyu dağıtmak ister gibi neşeyle.
"Şeftalili meyve suyu!" dedi Aybüke sevinçle.
"Meyve suyunuz hemen geliyor küçük hanım." dedi Gökhan.
Dükkanın kapısına çıkıp birkaç metre ötedeki mahalle kahvehanesinin çırağına seslendi. Siparişleri verirken, dışarıdan vuran parlak güneş ışığı omuzlarına çarpıyor, onu dükkanın loşluğunda bir heykel gibi gösteriyordu.
"Burası gerçekten çok güzelmiş Gökhan." dedim etrafı meraklı gözlerle süzerek.
"Kendi dünyanı kurmuşsun resmen."
Gökhan; eline bir parça zımpara alıp tezgahın kenarındaki pürüzü düzeltirken, gözlerini işinden ayırmadan cevap verdi:
"Öyle. İnsan dışarıdaki gürültüden kaçınca, sığınacak bir yer arıyor kendine. İşte benim asıl evim, asıl sığınağım da burası yıllardır."
"Ne güzel."
***
Dükkanın içindeki o yoğun, insanın ciğerlerine kadar işleyen taze ahşap kokusuyla; zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştım. Tabağımızdaki son kek dilimleri de bitince, o büyülenmişlikten sıyrılıp gerçek dünyaya dönme vaktinin geldiğini hissettim. Gökhan'ın dükkanındaki o dinginlik beni bir kuyu gibi içine çekiyordu ama kendimi bırakmaktan korkuyordum.
"Biz artık yavaş yavaş kalkalım." dedim, sandalyeden sanki üzerimde tonlarca yük varmış gibi ağır ama kararlı bir şekilde doğrulurken.
Gökhan'ın bakışları bir an için ellerine, sonra bana kaydı.
"Zaten seni yeterince işinden alıkoyduk. Ustayı daha fazla oyalamayalım değil mi?" diye ekledim.
Aybüke'nin üzerindeki tozları silkeliyormuş gibi yaptım.
Gökhan, elindeki boş bardağı tezgahın üzerine yavaşça bıraktı ve bize baktı.
"Olur mu hiç Nazlı, ne alıkoyması." dedi, sesi dükkanın duvarlarında biraz boğuklaşarak yankılandı.
"Biraz daha kalsaydınız keşke, çay tazeleyecektim daha."
Hafifçe gülümsedim, bu gülümseme hem bir teşekkür hem de bir savunmaydı.
"Yok, sağ ol gerçekten. Çok güzel vakit geçirdik ama daha babamlara uğrayacağız, bizi bekliyorlardır."
"Peki, siz bilirsiniz." dedi Gökhan ve hafifçe başını sallayarak kabullendi.
"Tekrar beklerim, kapım her zaman açık biliyorsun. Kek için de gerçekten çok teşekkür ederim. Tadı çok güzeldi. Ellerinize sağlık."
"Ne demek, afiyet olsun. Beğenmene sevindim, sen iste ben tekrar yaparım." dedim, bakışlarımı kaçırarak.
Aybüke, büyük bir sevgiyle Gökhan'a doğru atıldı. Gökhan, bu minik sevgi gösterisi karşısında hemen eğilip ona kollarını açtı. Aybüke ona sımsıkı sarıldı, minik kollarını Gökhan'ın geniş boynuna doladı ve yanaklarından kocaman öptü.
"Görüşürüz Gökhan abi! Eğer annemi ikna edebilirsem yarın yine gelirim ben, tamam mı?"
"Görüşürüz fıstık, her zaman bekliyorum." dedi, onun saçlarını sanki dünyanın en kıymetli ipeğiymiş gibi nazikçe okşayarak.
Dükkanın kapısından çıkarken, eşikte bir an durup Gökhan'a son kez döndüm. Etrafındaki ahşapların arasında öylece duruyordu. Hem oraya çok aitti hem de oradan kurtulmak istiyor gibiydi.
"Hayırlı işler sana Gökhan."
"Sağ ol Nazlı. Dikkatli gidin."
Sokağın başındaki köşeyi dönene kadar sırtımda onun bakışlarını hissettim. Babamların dükkanına vardığımızda, abim dükkanın önündeki un çuvallarını düzenliyordu. Bizi görünce her zamanki bitmek bilmeyen enerjisiyle karşıladı.
"Oo benim güzel yeğenim gelmiş!" diyerek Aybüke'yi kucağına alıp havaya kaldırdı.
"Nazlı, hoş geldiniz abim!"
"Hoş bulduk abi. Kolay gelsin." dedim, içeriye yayılan o taze börek kokusunu içime derin derin çekerek.
Abim Aybüke'yi yere bırakıp ellerini beyaz önlüğüne sürterek sildi. Muzipçe ve bir şeyler sezmişçesine gülümsedi.
"Hayırdır, hangi rüzgar attı sizi bu saatte buraya?"
"Gökhan piknikte bir oyun getirmişti, o bizde kalmış. Aybüke tutturdu gidelim verelim diye. Biz de uğrayıp onu bıraktık."
İçimdeki o tuhaf, isimlendiremediğim huzur sesime yansımış olacak ki; abim bir an duraksadı. O muzip ifadesi yerini kardeşini her şeyden sakınan bir korumacılığa bıraktı. Beni bir an için süzdü, gözlerimin içine "Anlatmak istediğin bir şey var mı?" der gibi baktı ama sonra durumu daha da zorlamadı.
"İyi yapmışsınız." dedi sadece ve derin bir nefes alıp işine geri döndü.
***
Akşam çökmüş, dükkanın vitrin ışıkları sokağı aydınlatmaya başlamıştı. Aybüke ile masalardan birine tünemiş, kağıttan gemiler yapıyorduk.
"Nazlı, annemlere sorsana akşam yemeğe ne yapmışlar? Açlıktan öleceğim birazdan." dedi abim, elindeki paspası bir kenara bırakarak.
Gülerek, "Dur arayayım." dedim ve elimi cebime attım.
Ama cebim boştu. Masanın üzerine, çantama baktım fakat hiçbir yerde yoktu.
"Anneciğim, telefonumu gördün mü?" diye sordum Aybüke'ye.
Aybüke masumca başını iki yana salladı. O an, beynimde bir şimşek çaktı. Gökhan'ın dükkanında, telefonu tezgahın kenarına bıraktığımı hatırladım.
"Abi ben telefonumu Gökhan'ın dükkanında unutmuşum ya! Bir koşu gidip de alayım." dedim, çantamı kaptığım gibi kapıya yönelirken.
Abim arkamdan seslendi:
"Tamam ama hızlı ol bak! Birazdan dükkanı kapatacağız, seni burada bekleyemem çok açım!"
Cevap bile veremeden sokağa fırladım. Koşar adımlarla marangoz dükkanına doğru ilerlerken, rüzgar yüzüme yüzüme çarpıyordu. Sadece bir telefon için mi bu kadar hızlı yürüyordum yoksa onu bir kez daha, bu sefer yalnız görme ihtimali mi beni hızlandırıyordu, bilmiyordum. Dükkanın önüne vardığımda ışıkların hala yandığını gördüm.
Gökhan'dan...
Nazlılar gittikten sonra yalnızlık üzerime ağır bir beton kütlesi gibi çökmüştü. Elime zımparayı alıp yarım kalan meşe tahtasına döndüm. Parmaklarım ahşabın damarlarında geziyordu ama aklım, kapıdan çıkarken arkasına bakmadan yürüyen o kadındaydı.
Aradan geçen saatlerin ardından kapı, menteşelerinden gelen o tanıdık gıcırtıyla açıldı. Erdem, her zamanki hayat dolu enerjisiyle içeri daldı.
"Kardeşim, kolay gelsin!" dedi yanıma gelerek, omzuma dostane bir yumruk attı.
"Erdem, kardeşim hoş geldin. Sağ olasın." dedim, yüzümdeki yorgunluğu maskeleyen soluk bir gülümsemeyle.
"Hoş buldum, hoş buldum. Eve gidiyordum da, dedim giderken seni de alayım bize götüreyim. Bahar harika bir sofra hazırladı. Ben de 'Gökhan'sız o sofranın tadı olmaz' dedim, seni almaya geldim."
Bir an tereddüt ettim. Nazlı ile yaşadığım o kısa ama yoğun saatlerin ardından kalabalığa karışmak zor geliyordu.
"Rahatsızlık vermeyeyim ben şimdi size. Hem işim de tam bitmedi." diyecek oldum ama Erdem elini "itiraz istemem" der gibi havada salladı.
"Ne rahatsızlığı yahu! Biz yabancı mıyız? Hadi sen toparlan, elini yüzünü yıka, ben dükkanın önünde seni bekliyorum. Kaçışın yok!"
Çaresizce kabul edip tezgahın üzerindeki keskileri, zımparaları kutularına yerleştirmeye başladım. O sırada Erdem’in gözü, tezgahın üstündeki telefona takıldı. Ardından merakla elini uzatıp telefonu havaya kaldırdı.
"Gökhan, hayırdır? Bu telefon kimin?"
Hızla yanına gidip telefonu ondan aldım, avcumun içine hapsettim.
"Nazlılar gelmişti birkaç saat önce. Aybüke ile uğradılar öylesine. Unutmuş gitmiş, galiba." dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak.
Erdem'in gözleri bir anda muzipçe parladı, dudakları bıyık altından o bildiğim gülüşüyle kıvrıldı.
"Oo, maşallah maşallah. Aranızdan da su sızmıyor ha! Dükkan ziyaretleri, unutulan telefonlar falan. Hayırdır kardeşim? Varsa bir şeyler, söyle bilelim yani."
"Hemen 'Oo' demeye başlama Erdem." dedim sertçe, telefonu cüzdanımın yanına bırakarak.
"Bir şey yok aramızda."
Erdem bir an ciddileşti. O şakacı hali gitti, yerine yılların dostluğu ve derin bir şefkat geldi. Yanıma yaklaşıp elini sıkıca omzuma koydu. Bakışları gözlerimin içine kenetlendi.
"İstersen belki olabilir Gökhan. Biliyorsun değil mi? Aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ ilk günkü gibi bakıyorsun ona."
Sessiz kaldım. Ne söyleyebilirdim ki? Sustukça içimdeki volkan daha çok ısınıyordu.
"Hâlâ neden açılmıyorsun ki? Neyi bekliyorsun? Tekrar gitmesini mi?" diye devam etti Erdem.
Sesi şimdi bir dost siteminden çok, kangren olmuş bir yaraya neşter vurur gibiydi.
"Yıllar sonra eline bir fırsat geçmişken, kader sizi yeniden yan yana getirmişken gidip neden duygularından bahsetmiyorsun Gökhan?"
İçimdeki baraj, Erdem'in o son sorusuyla bir anda patladı. Elimdeki bezi hırsla tezgaha fırlattım. Sesim dükkanın yüksek tavanlarında bir feryat gibi yankılandı.
"O iş o kadar kolay değil işte Erdem! Kolay mı sanıyorsun sen her şeyi?" diye bağırdım.
"Eğer duygularımdan bahsedersem, eğer o ağır yükü onun omuzlarına bırakırsam bu sefer tamamen uzaklaşır benden! Tanıyorum ben onu, kaçar gider. Aramıza zaten onca yıl girmişken, bir de onun kendi elleriyle öreceği aşılmaz duvarların girmesine dayanamam ben! Onu böyle bir yabancı gibi bile olsa uzaktan sevmek, onu tamamen kaybetmekten bin kat daha iyidir!"
Bir kaç saniye nefeslenerek, sakinleşmek adına kendime zaman tanıdım. Ardından havaya kederli bir gülümseme bıraktım ve konuşmama kabullenmişlikle devam ettim:
"Otuz beş yaşındayım ben Erdem, ve bu otuz beş yıllık hayatımın çoğunu zaten onu uzaktan severek geçirdim. Bir otuz beş yıl daha uzaktan severim ben merak etme. Artık koymaz bana, alıştım ne de olsa."
Tam o anda, dışarıdaki rüzgarın sesiyle karışık, kapının hemen eşiğinden kurşun kadar ağır bir ses duyuldu:
"Abla?"
Mustafa'nın sesini duyduğum an dünya başıma yıkıldı sandım. Zaman durmuş, ciğerlerimdeki hava çekilmişti. Erdem ve ben, aynı anda dehşetle kapıya döndük. Kapı; Erdem içeri girerken tam kapanmamış, aralık kalmıştı. Erdem hızla dışarı fırladı, ben de bacaklarımın titremesine engel olmaya çalışarak hemen peşinden fırladım.
Nazlı; bir eliyle göğsünü tutmuş, sanki kalbi duracakmış gibi nefes almaya çalışıyordu. Gözleri yaşlarla dolmuş, dehşet ve şaşkınlıkla açılmış bir şekilde tam eşikte duruyordu. Mustafa ise birkaç metre ötede elinde bir poşetle, ablasının neden böyle donup kaldığını anlamaya çalışarak şaşkınlıkla ona bakıyordu.
"Nazlı." diye fısıldadım.
Sesim, enkazın altında kalmış bir adamın son çırpınışı gibi titriyordu. Nazlı, az önce bağırdığım her kelimeyi o aralıktan bir tokat gibi yüzüne yemişti. Göz göze geldiğimizde, o bakışlarda nefreti değil de daha kötüsü olan o yıkıcı gerçeği gördüm. Her şeyi duymuştu...
