23. bölüm / 48
14 BAHARBÖLÜM 23: Evlen Benimle
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 23: Evlen Benimle
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime · Okuduğun bölüm
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Nazlı'dan...
Gökhan'ın gözlerinde öyle bir keder, öyle bir mahcubiyet ve aynı zamanda küllerinden doğan öyle bir umut vardı ki; o bakışların yoğunluğu altında ezilip bakışlarımı kaçırmak istedim. Fakat bunu ona yapmadım, yapamadım.
"Nazlı. Merhaba." dedi, boğuk bir fısıltıyla.
Yanına giderek, bankın bir köşesine oturdum. Beraber bir süre sadece yeri, ayaklarımızın ucundaki kuru yaprakları izledik. Aramızdaki sessizlik, yalnızca parkın uzağından gelen araba sesleriyle bölünüyordu. Fakat ben daha fazla bu sessizliğe dayanamayarak göğüs kafesimi daraltan o soruyu çekip çıkardım içimden:
"Telefonu neden kendin getirmedin?"
Gökhan, bakışlarını ilerideki zifiri karanlığa dikti. Ellerini dizlerinin üzerinde kenetlemiş, parmak boğumları kendini sıkmasından bembeyaz olmuştu.
"Beni görmek istemezsin diye düşündüm. Sen dükkândan o şekilde gidince daha fazla korkutmak istemedim seni."
"Anladım." dedim zorlukla yutkunarak.
Boğazımdaki o sızı genzimi yakıyordu. Ne yapacağımı bilemeyerek, kendimi oyalamak adına montumun kenarını çekiştirmeye başladım.
"Peki... ne zamandan beri?"
Gökhan anlamayarak, biraz da merakla yüzüme baktı.
"Ne, ne zamandan beri Nazlı?"
"Duyguların." dedim, fısıltıyla.
"Duyguların ne zamandan beri var?"
Gökhan ciğerlerini parçalarcasına derin bir nefes aldı ve gözlerini kapattı. Sanki o an yıllar öncesinin o tozlu raflarına, çocukluğumuzun geçtiği o sokak aralarına geri gidiyor gibiydi.
"Ben de tam tarihini bilmiyorum ki Nazlı. Bir sabah uyandım ve senin gülüşünün benim için bir ihtiyaç olduğunu fark ettim. Ne ara kalbime girdin, ne zaman kendini iliklerime kadar işledin inan ben de bilmiyorum. Ama o günden sonra yani duygularımı fark ettikten sonra güneş sanki sadece senin yürüdüğün yollarda, senin güldüğün zamanlarda doğmaya başladı. İşte o an anladım ki artık sen yoksan, her yer karanlıktı benim için."
Kalbimdeki sızı bir yangına dönüşerek büyüyordu.
"Peki o gün..." dedim, sesim hıçkırıklarıma yenik düşüp titreyerek.
"Kaçtığım gün neden yardım ettin bana Gökhan? İsteseydin beni engelleyebilirdin. Neden yapmadın, neden engel olmadın?"
Gökhan acı bir tebessümle bana döndü. Gözyaşlarını artık saklamıyordu.
"Doğru, engelleyebilirdim. Belki o gün bencilce davranıp yoluna taş koysaydım bugün her şey çok farklı, belki de çok daha kolay olurdu. Ama ben, senin sadece mutlu olmanı istedim Nazlı. O zamanlar onu sevdiğini sanıyordun. Gözlerindeki o heyecanı, o körü körüne gidişi görmüştüm. Ben her şeyi göze alarak, seni mutlu etsin diye o adama kendi ellerimle teslim ettim. Sonra da kalbimi o sokakta bırakıp arkandan su döktüm. Çünkü sevmek, bazen sevdiğin için kendinden vazgeçmek demek."
"Böyle yaşamak, böyle uzaktan sevmek zor değil miydi senin için?" dedim hıçkırıklarımın arasından.
"İnsanın sevdiğini başkasının yanında görmesi... Sen nasıl dayandın buna Gökhan? Nasıl bu kadar dilsiz, bu kadar sessiz kalabildin bunca sene? Ben bunu düşünemiyorum bile."
Gökhan ani bir kararla ayağa kalktı, tam önümde bir dağ gibi durdu. Gözleri yaşlarla doluydu ama buna rağmen sesi bir kaya kadar sağlamdı.
"Dediğim gibi Nazlı. İşin ucunda senin biraz da olsa mutlu olman, yüzünün gülmesi varsa hiçbir şey zor değil benim için. Asıl zor olan ne biliyor musun? Senin hiç gelmeyeceğini bile bile her gece sevmeye devam etmek. Odandaki ışığın yanmasını beklemek, mahalleden gelen her sesin senin sesin olması için dua etmek. Aybüke'nin sesini duyduğunda sanki kendi canından bir parça duymuş gibi mutlu olmak. Benim için asıl zor olan Nazlı, senin olduğun bir dünyada sadece senin hayalinle nefes almaktı."
Hıçkırarak ağlamaya başladım. Ellerimle yüzümü kapattım, omuzlarım sarsılıyordu. Pişmanlık ve sevgi içimde birbirine karışmıştı.
"Özür dilerim." dedim defalarca, hıçkırıklarımın arasından sesim boğularak.
"Özür dilerim Gökhan. Seni daha önce göremediğim, seni bunca yıl bu sessiz yalnızlıkta bıraktığım için çok özür dilerim."
Gökhan yavaşça ve büyük bir nezaketle yanıma oturdu. Cebinden küçük, kadife, rengi hafifçe solmuş bir kutu çıkardı. Titreyen elleriyle bankın üzerine, tam aramıza koydu.
"Nazlı." dedi.
"Artık her şeyi biliyorsun. Bugün tüm cesaretimi toplayarak bu yüzüğü aldım. Eğer kabul etmezsen, yemin ederim bu konuyu bir daha açmayacağım. Seni yine uzaktan sevmeye, Aybüke'nin 'Gökhan abisi' olmaya sessizce devam edeceğim. Ama eğer bana bir şans verirsen, eğer bu harabeden bir yuva kurmamıza izin verirsen seni ve Aybüke'yi dünyanın en mutlu insanı yapmak için kalan ömrümü her saniyesiyle feda ederim. Nazlı, yarım kalan yanımı tamamlar mısın? Benimle evlenir misin?"
İçimdeki duygu yoğunluğuyla cevap veremedim. Boğazım öyle bir düğümlenmişti ki, hıçkırıklarım nefesimi kesiyordu. Fakat Gökhan, bu ağır sessizliği ve ağlamamı bir reddediş olarak algıladı. Yüzündeki o son umut kırıntısı da gitti. Omuzları çöktü, yavaşça ayağa kalktı.
"Anladım." dedi fısıltıyla, sesi veda eder gibiydi.
"Hakkını helal et Nazlı. Böyle öğrenmeni, böyle olmasını istemezdim. Seni üzmek en son isteyeceğim şey."
Arkasını dönüp omuzları sarsılarak yürümeye başladı. O an; kutuyu hızla açtım, içindeki o zarif, pırıltılı yüzüğü titreyen parmağıma geçirdim ve hıçkırıklarımın arasından tüm gücümle bağırdım:
"Gökhan! Sanırım yüzüğü küçültmemiz gerekecek! Parmağıma biraz büyük geldi!"
Gökhan'ın adımları aniden durdu ve olduğu yerde, sanki bir yıldırım çarpmış gibi çakıldı. Omuzları şiddetle sarsılmaya başladı. Arkasını dönmedi, dönemedi ama ağladığını hıçkırıklarından anlayabiliyordum. Yavaşça ayağa kalktım, dizlerim titreyerek yanına ilerledim. Tam karşısında durduğumda Gökhan, yaşlı gözleriyle bana döndü. Yüzü ıslaktı ama bakışlarında bir cennet bahçesi açmıştı sanki.
"Evlenecek misin gerçekten benimle?" diye sordu, rüyada olup olmadığını anlamak istercesine.
Ağlayarak ama bu kez hayatımda verdiğim en doğru kararın huzuruyla başımı aşağı yukarı salladım.
"Evet." dedim kısık bir sesle.
"Evet Gökhan. Seninle evleneceğim. Yüz kere evet, bin kere evet." diyerek sevinçle bağırdım bu kez.
"Söz veriyorum Nazlı." dedi, Gökhan yüzümü elleri arasına alarak.
"Seni bir gün bile pişman etmeyeceğim. Aybüke'nin kahkahası, senin huzurun benim tek pusulam olacak. Bu sokağın her bir köşesinde dökülen gözyaşlarını, kahkahalarımızla temizleyeceğim."
Gökhan, sanki dünyadaki tüm o ağır yüklerden kurtulmuş gibi beni kollarının arasına aldı ve öyle bir sarıldı ki kemiklerimin sızladığını hissettim. Başını, gökyüzündeki yıldızlara şükreder gibi yukarı kaldırdı ve ardından sanki varlığımdan emin olmak istercesine daha da sıkı sarılmaya başladı.
***
Parktaki o büyülü andan, o eşsiz kavuşmadan sonra eve doğru yürürken ayaklarım yere basmıyor, sanki bulutların üzerinde süzülüyor gibiydim. Aradan geçen dakikaların ardından sonunda kapının önüne geldiğimde durdum ve ciğerlerimi yakan serin havayı derin bir nefesle içime çektim. On dört yıl önce bu kapıdan arkasına bakmadan, pişmanlıklar ve korkular içinde kaçarak çıkan o toy genç kız yoktu artık. Onun yerine şimdi ne istediğini bilen bir kadın ve her şeyden önce evladı için en doğru limanı arayan bir anne sıfatıyla giriyordum içeriye.
Anahtarımı kilide sokup iki tur çevirdiğimde, içeriden babamın o tok sesi ve abimin neşeli tınısı geliyordu. Anlaşılan dükkandan benden önce dönmüşlerdi. İçeri girdiğimde abim, korumacı bakışlarıyla beni kapı eşiğinde süzdü.
"Abim, hayırdır? Nereden geliyorsun böyle bu saatte?" diye sordu, sesi merak ve hafif bir şüpheyle harmanlanmıştı.
"Dışarıda birkaç işim vardı abim. Onları hallettim, geldim." dedim, sesimdeki o zapt edilemez heyecanı ve titremeyi bastırmak için ellerimi hırkamın ceplerine gizleyerek.
Abim kafasını sallayarak masanın üzerinde duran, dumanı üstünde tüten yemekleri işaret etti.
"Biz de yemeğe geçmek için seni bekliyorduk. Eh, madem sen de geldin artık sofraya geçebiliriz."
Boğazımı temizledim. İçimdeki o coşkun nehir, yatağına sığmıyordu. Bu meseleyi bir dakika bile ertelemek, artık imkansızdı benim için.
"Yemeğe geçmeden önce sizinle önemli bir meseleyi konuşmak istiyorum." dedim, sesime olabildiğince ciddi ve vakur bir ton vererek.
Babam, elindeki tesbihi ağır ağır cebine atıp mutfak kapısına doğru yöneldi.
"Tamam kızım, acelesi yok ya. Hele bir karnımız doyuralım, yemekten sonra çay içerken uzun uzun konuşuruz konu neyse. Şimdi yemeklerimizi soğutmayalım."
Babamın o sözünün üzerine söz söyletmeyen keskin tavrıyla, mecburen susmak zorunda kaldım ve onlarla birlikte masaya ilerledim. Mutfakta sadece kaşık sesleri ve tabağa çarpan porselen tıkırtıları vardı. Ama yengem benim nerede olduğumu bilen tek kişiydi ve merakla beni süzüyor, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. En sonunda dayanamayarak masanın altından bacağını bacağıma sertçe dürttü, kaşlarını kaldırıp "Dökül bakalım, ne oldu?" der gibi manalı bir bakış fırlattı.
Kimseye fark ettirmeden ekmeğe uzanıyormuş gibi yaparak sağ elimi masanın üzerine, onun görebileceği bir açıya koydum ve parmağımdaki yüzüğü ona gösterdim. Yüzüğü gördüğü an yengemin gözleri adeta yuvalarından fırlayacak gibi oldu ve şaşkınlıktan ağzındaki suyu az kalsın babamın önüne püskürtecekken kendine son anda hakim oldu. Şok içinde, ağzı bir karış açık bana bakarken dudaklarını birbirine bastırıp "İnanamıyorum." der gibi başını salladı. Ama oldukça profesyonel bir şekilde kendini toparlayıp hiçbir şey olmamışçasına geri yemeğine döndü.
***
Masadaki o gergin andan sonra sonunda yemekler bitmiş, ailecek çaylarımızı içiyorduk. Televizyonun gürültüsü salona yayılıyordu ama benim için her şey sessiz bir sinema karesi gibiydi. Tek odaklandığım yer babamın yüzüydü. Artık vakti gelmişti, bu sessizlik son bulmalıydı. Kararlılıkla bakışlarımı babamın gözlerine kenetledim.
"Baba." dedim.
Sesim, odadaki televizyonun uğultusunu bir bıçak gibi kesip atıverdi.
"Sizinle, çok önemli bir şey konuşmam lazım."
Annem elindeki örgüyü, sanki kötü bir haber alacakmış gibi dizinin üzerine bıraktı.
"Hayırdır inşallah Nazlı'm, yüreğimi ağzıma getirdin kızım." dedi endişeyle.
Yengem, durumu toparlamak ve bize özel bir alan açmak için hemen ayaklandı.
"Hayır anne, hayır. Hem de çok hayır! Hadi çocuklar, Mustafa, Aybüke. Gelin bakalım biz mutfakta oyun oynayalım, büyüklerin konuşacakları var belli ki."
Yengem Aybüke'yi kucağına alıp çocukları mutfağa götürürken kapı eşinden bana, "Hadi göreyim seni" der gibi cesaret veren bir göz kırptı. Onların gidişinin ardından salona ağır, elle tutulur bir sessizlik çöktü. Abim, kollarını göğsünde kavuşturup şüpheyle arkasına yaslandı.
"Ee, seni dinliyoruz Nazlı? Nedir bu, bu kadar önemli olan mesele?"
"Ben... eve gelmeden önce Gökhan ile buluştum." dedim.
Gökhan'ın ismini söylerken bile dudaklarımın neşeyle yukarı kıvrılmasına, sesimin mutlulukla yükselmesine engel olamıyordum.
"Ee?" dedi abim, kaşlarını çatıp babama kontrollü bir bakış atarak.
"Gökhan’la ne işin vardı ki?"
"Şey... Gökhan bana... bana evlenme teklifi etti." dedim.
Kelimeler ağzımdan çıkar çıkmaz salonun havası bir anda değişti.
Babamın o yılların yorgunluğunu taşıyan yüz ifadesi bir anlığına dondu. Elindeki çay kaşığı bardağın kenarında öylece kaldı ve soğuk, okunması imkansız ama bir o kadar da derin bir suratla bana bakakaldı.
"Peki sen ne dedin kızım?" diye sordu, sesi bir hakim kadar ciddi ve anlaşılamazdı.
Derin bir nefes aldım. On dört yıl önceki o fevri, hataya gebe kararımı bir anlık film şeridi gibi anımsadım. O günleri düşündükçe boğazım tekrar tekrar düğümleniyordu.
"Kabul ettim baba. Ama ben daha önce bir hata yaptım. Kendi başıma verdiğim o kararın altında hepimizi yerle bir ettim. Aynı hatayı tekrar yapıp sizin kalbinizi kırmak istemiyorum. O yüzden, buraya size evleneceğimi haber vermeye değil rızanızı istemeye geldim. Sizin 'olur'unuz, sizin onayınız olmadan ben bir adım bile atmayacağım."
Babam uzun, saniyelerin dakikalara dönüştüğü bir süre boyunca sustu. Elindeki bardağı ağır ağır sehpaya bıraktı. Gözlerini kapattı, sanki geçmişle bugünü zihninde tartıyordu. Sonra omuzlarındaki o koca yükü bir kenara bırakırmış gibi gevşedi, bakışları anlayışla yumuşadı.
"Yıllar önce sevdiğin biri olduğunu öğrendiğimde, karşıma getirdiğin o adamı hiç gözüm tutmamıştı. Çünkü bakışında hile, sözünde yalan vardı. Bu yüzden de rızam yoktu, biliyorsun." dedi babam, sesi geçmişin tüm tecrübesiyle ve acısıyla doluydu.
"Ama şimdi hepsi o kara toprağın altında, geçmişte kaldı. Ben Gökhan'ı çocukluğundan beri tanırım, bilirim. Elimizde büyüdü ne de olsa. Yiğittir, merttir, en önemlisi de ailesine değer verir. Seni yıllardır nasıl bir sessizlikle, nasıl bir sadakatle sevdiğini de hepimiz biliriz. Onun hem seni hem de Aybüke'yi kendi canı gibi görüp mutlu edeceğine zerre şüphem yok. O yüzden gönlüm ferahtır kızım, evlenmenize benim rızam vardır."
Gözlerimden yaşlar boşaldı. Sanki dünyalar değil, tüm kainat benim olmuştu. Bakışlarımı umutla ve minnetle anneme ve abime çevirdim. Annem hıçkırıklarla mutluluğunu belli edip gülümseyerek gözyaşlarını elindeki mendille sildi. Abim ise ayağa kalkıp yanıma geldi, nasırlı elini omzuma koyup elimi sımsıkı sıktı.
"Gökhan iyi adamdır Nazlı. Sana ve Aybüke'yi de canı pahasına korur. Hayırlı uğurlu olsun abim, benim de rızam vardır." dedi.
Tam o duygusal atmosferin doruğundayken, mutfak kapısının aralığından bizi dinleyen Mustafa kafasını uzatıp sessizliği o kendine has patavatsızlığıyla bozdu:
"Benim de rızam vardır abla. En azından uzağa gitmeyeceksin bir de böyle düşünelim!"
Mustafa'nın bu samimi ama bir o kadar da komik cümlesiyle salondaki o ağır, gözyaşı dolu hava bir anda dağıldı ve hepimiz aynı anda gülmeye başladık.
Gökhan'dan...
Eve girdiğimde kalbim göğüs kafesime sığmıyor, sanki dışarı çıkmak istercesine kaburgalarımı zorluyordu. Anahtarı kilide sokup çevirirken parmaklarımın zapt edilemez bir şekilde titrediğini hissettim. Yıllardır bu kapıdan içeri her girişimde üzerime çöken o ağır yalnızlık bulutu bu gece dağılmış, yerini ılık bir bahar yeline bırakmıştı.
Salona girdiğimde annem her zamanki köşesinde, elinde tesbihiyle dua ediyordu. Beni görür görmez tesbihini dizinin üzerine bırakıp duruşunu dikleştirdi. Yıllardır yüzümdeki her kederi, alnımdaki her çizgiyi bir kitap gibi satır satır okuyan o bilge kadın; bu geceki değişikliği bir saniyede, tek bir bakışla anlamıştı.
"Gökhan, hayırdır oğlum?" dedi annem.
Sesinde hem bir anne merhameti hem de yüreğinin derinliklerinden kopup gelen hafif bir heyecan vardı.
"Pek bir neşeli gördüm seni. Yüzünde güller açıyor sanki."
Yanına gidip diz çöktüm, başımı dizlerine yaslamamak için kendimi zor tutuyordum. Ellerini tuttum. Elleri her zamanki gibi yine sıcaktı.
"Anne. Benim sana, daha doğrusu babamla sana bir haberim var." dedim.
Sesimdeki o çocuksu heyecana ve dizginleyemediğim titremeye engel olamıyordum.
"Ne haberi oğlum? Hayrola inşallah." diye sordu annem, gözlerimin en derinindeki saklı bahçeye bakarak.
Göğsümdeki o devasa sevinci daha fazla içimde tutamadım ve tüm eve, tüm mahalleye, hatta tüm dünyaya duyurmak istercesine yüksek bir sesle konuşmaya başladım.
"Evleniyorum anne! Evleniyorum!" diye bağırdım.
Sesim koridorda yankılanıp duvarlara çarparken annem şaşkınlıkla, sanki bir mucizeye tanıklık ediyormuş gibi hafifçe geri çekildi. Elleri ağzına gitti.
"Ne evlenmesi oğlum? Ne diyorsun sen? Kiminle? Kiminle evleniyorsun?"
Ona öyle bir baktım ki, bir isim söylememe gerek bile kalmadı. O da biliyordu ki benim dünyamda yıllardır tek bir isim, tek bir yüz, tek bir yön vardı zaten.
Annem, gözlerimin doluşundan ve omuzlarımdaki o rahatlamadan cevabı saniyeler içinde aldı. Dudakları "Nazlı mı?" der gibi titreyerek kıpırdadı ama sesi çıkmadı. Sanki bu ihtimalin gerçekliği onu da sarsmıştı.
"Nazlı mı? Nazlı’yla mı evleniyorsun Gökhan?" diye fısıldadı en sonunda, sesinde yılların duaları gizliydi.
"Evet anne! Bugün her şeyi konuştuk. Ona; onu sevdiğimi söyledim ve evlenme teklifi ettim, o da kabul etti. Muhittin amcanın da rızasını almışlar az önce. Artık birlikte olmamız için hiçbir engel kalmadı önümüzde!"
Annem bir anda hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Önce ellerini yüzüne kapattı, sonra avuçlarını göğe doğru, şükür makamına açtı.
"Allah'ım şükürler olsun Ya Rabbim! Bana bugünleri de gösterdin ya. Oğlumun yüzünün güldüğünü, şu içini kavuran evlat hasretinin, o sessiz yangının bittiğini gördüm ya, artık ölsem de gam yemem." diyerek hıçkırıkları dualarına karıştı.
O sırada babam, sesimize uyanmış ya da içerideki bu bayram havasını sezmiş gibi ağır adımlarla içeri girdi.
"Hayırdır ne bağrışıyorsunuz gece gece? Ne oldu?" diye sordu, şaşkın bir şekilde bize bakıp elindeki bardağı sehpaya bırakarak.
Yerimden fırladım, o anki enerjimle dünyayı bile yerinden oynatabilirdim.
"Nazlı'yla evleniyorum baba! Sonunda kavuşuyorum ona!" dedim.
Babam olduğu yerde çakıldı kaldı. Gözlüklerinin arkasından bana bir süre öylece, sanki yeniden tanıyormuş gibi baktı. Ardından boğazını temizledi, gözleri bir anda çakmak çakmak oldu.
"Ne diyorsun sen? Gerçekten mi? Şaka yapmıyorsun, değil mi Gökhan?"
Başımı hızla aşağı yukarı salladım. Gözlerimden süzülen bir damla yaşa engel olamadım. Babamın yüzü bir anda pamuk gibi yumuşadı, gözleri buğulandı. Kollarını kocaman açtı ve beni kendine çekip, kemiklerimi sızlatacak kadar sımsıkı sarıldı.
"Aslan oğlum benim! Sonunda muradına erdin ha! O kadar sabrettin, o kadar bekledin ki. Mevlam sabredenlerin mükafatını verirmiş, işte seninkini de en güzelinden verdi." dedi.
Sırtımı sıvazlarken hissettiğim şefkat, o bitmek bilmeyen yas halini benimle birlikte taşıdığının en büyük kanıtıydı. Babam geri çekilip ellerini güven verircesine omuzlarıma koydu.
"Madem öyle, daha fazla vakit kaybetmek olmaz aslanım. En kısa zamanda şanımıza yakışır şekilde gidip usulünce, Allah'ın emriyle isteyelim Nazlı kızımızı."
Annem mutfağa doğru koşarken bir yandan tülbentiyle gözyaşlarını siliyor, bir yandan da heyecanla; "Hemen yarın Bahar'ı arayayım, hazırlıklara başlayalım. Şimdiden başlamak lazım, yapılacak çok iş var!" diye planlar yapıyordu.
Evin içinde yıllardır duyulmayan o tatlı telaş, o bereketli gürültü bir anda her yeri sarmıştı. Bu mutlu tabloyu arkamda bırakarak odama ilerledim ve içimi yakan bu heyacandan kurtulmak istercesine pencereyi ardına kadar açtım. Serin gece havasını içime çekerken karşı tarafa, Nazlı'nın olduğu o pencereye baktım. Artık yarım kalmış, tozlu raflarda unutulmuş bir hikaye değil; her satırı aşkla, her cümlesi sabırla yeniden yazılan muazzam bir masal başlıyordu bizim için.
Nazlı gelmişti. Aybüke benim dünyama bir melek gibi inmişti. Ve ben otuz beş yaşımda; ilk kez gerçekten nefes almaya, gerçekten yaşamaya başlamıştım. Üstelik gökyüzündeki yıldızlar bile sanki bu gece daha parlaktı, sanki onlar da bu vuslatın şahitleri gibiydi.
