38. bölüm / 48
14 BAHARBÖLÜM 37: Tehdit ve Plan
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime · Okuduğun bölüm
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Nazlı'dan...
Dizlerimdeki derman çoktan çekilmişti ama ruhumdaki o vahşi fırtına beni ayakta tutuyor, yıkılmama engel oluyordu. Ve Gökhan’a uydurduğum "Eski bir arkadaşım çok kötü durumda, yanına gitmem lazım." yalanı dilimde zehir gibi bir tat bırakmıştı. Hayatımda bana ilk kez bu kadar karşılıksız güvenen adama, ilk kez bu kadar büyük bir yalan söylemiştim. Ama Aytaç yaşıyordu. Ve o adam, hayatımı mahveden o adam, şimdi Aytaç için beni çağırıyordu. Ve benim de gerçekten gitmem lazımdı. Buluşacağımız yer şehrin kıyısında, unutulmuş, eski bir çocuk parkıydı.
Gecenin ayazı yüzüme çarparken, salıncakların zincirlerinden gelen o gıcırtı sesi zihnime bir bıçak gibi saplanıyordu. Uzaktan, bir ağacın gölgesinde bekleyen o karaltıyı gördüğümde, adımlarım benden bağımsız o karaltıya doğru atıldı. Ama ona korkuyla değil, saf bir nefretle yürüyordum. Yaklaştıkça yüzü daha da netleşti. Dokuz yıl önce beni hastane koridorunda bir ölüm belgesiyle yapayalnız bırakan adamdı bu, Serdar'dı ve yüzü tanınmaz haldeydi. Vücudunun çeşitli yerlerindeki morluklar, patlamış bir dudak ve korku dolu gözler... Ama onun bu hali bild içimdeki acıyı dindirmiyordu.
O an içimdeki, yırtıcı bir hayvana dönüşmüş olan annelik iç güdüsüyle hiçbir şey demesine fırsat vermeden hızla Serdar'ın üzerine atıldım. Ve sinirden titreyen parmaklarımı onun kirli ceketinin yakasına kenetledim ardından da var gücümle sarsmaya başladım.
"Nerede?" diye haykırdım.
"Nerede benim oğlum? Aytaç Nerede?"
Serdar, aldığı darbelerden mi yoksa vicdanının ağırlığından mı bilinmez fazla direnemedi ve geriye doğru sendeledi ama yine de elimden kaçmasına izin vermedim.
"Nazlı, sakin ol anlatacağım." diye geveledi ağzının içinde.
"Sakin mi olayım?" diye bağırdım, onu tekrar kendime doğru çekerek.
Yüzümüz arasında sadece birkaç santim kalmıştı. Gözyaşlarım, öfkeden yanmış yanaklarımdan onun kirli gömleğine damlıyordu.
"Bana ölü bir bebek verdiler sonra al, bu senin oğlun dediler!" dedim ve kısa bir süre olduğum yerde soluklanmaya çalıştım.
"Ben kendi ellerimle gömdüm onu. Yanımda kimse yoktu. Sadece ben ve Aybüke vardık, başka kimsemiz yoktu. Oğlumun cenaze namazını kıldırabilmek için bile yoldan insan çevirdim ben." dedim elimi göğsüme göğsüme vurarak.
"Sonra da o toprağın başında dokuz yıl boyunca her gün, her gece diz çöküp ağladım! Bir anneye evladının öldüğü yalanını nasıl söyleyebildin? Vicdanın buna nasıl izin verebildi?"
Yakasını öyle sert bırakmıştım ki, sırtı arkasındaki paslı demire çarptı. Ellerim hâlâ havada titriyor ve ona vurmamak için kendimi zor tutuyordum.
"Cevap ver!" dedim, sesim bu sefer hırıltılı bir fısıltıya dönüştü.
"Oğlum nerede ve sen yaşadığını neden şimdi söylüyorsun?"
Serdar, sırtını dayadığı paslı demir borudan güç alarak doğruldu. Yüzündeki morluklar gecenin karanlığında bile seçiliyordu ve bakışlarındaki o eski, zehirli ifade yavaş yavaş geri geliyordu. Beklediğim aksine yüzünde pişmanlıkla kavrulan ve af dilemek isteyen adam yoktu karşımda. Aksine dudakları daha bir alaycılıkla kıvrılmış ve sanki az önce yakasını parçalayan ben değilmişim gibi bir rahatlık gelmişti. Bir süre kendini toparladıktan sonra boğuk bir sesle gülmeye başladı.
"Neden mi şimdi söylüyorum?" dedi, sesi parkın sessizliğinde yankılandı.
"Çünkü artık söylemem gerekiyor Nazlı. İşler değişti, sen asla yapmaman gereken bir şeyi yaptın ve başka biriyle evlenmeye kalktın."
Gözlerim irileşti, duyduklarıma inanamıyordum. Dokuz yılın hesabını bu kadar basit bir cümleyle mi verecekti?
"Sattım onu." dedi aniden.
Hiç duraksamadan, sanki oldukça sıradan bir şeyden bahsediyormuş gibi sakinlikle konuştu.
"O gece sen hastane odasında sızım sızım inlerken, ben o çocuğu başka bir aileye sattım. Sonra da yanına gelip çocuğun ölümünden bihabermiş gibi davrandım ve inanır mısın Nazlı, bunu yaparken içim bile sızlamadı."
Dünya o an durdu sanki. Başımın döndüğünü, ayaklarımın altındaki toprağın çekildiğini hissettim. Kulaklarımda uğuldayan o ses, "Sattım." diyordu. Kendi canını, benim dokuz ay karnımda taşıdığım, kokusunu duymak için canımı bile vereceğim evladımı bir miktar kağıt parçasına değişmişti.
"Sen." diye fısıldayabildim sadece.
"Sen ne dedin? Sen kendi evladını nasıl satabilirsin? Sen nasıl bir insansın?" dedim ve var gücümle bir tokat attım.
Serdar birden parladı. O alaycı hali gitti, yerine o bildiğim öfkeli adam geldi ve birkaç adım üzerime yürüdü. Boyu üzerime bir gölge gibi devrildi.
"Bana bak Nazlı! Bana o annelik masallarından anlatma!" diye bağırdı.
Sesindeki tını, yanımızdaki ağacın yapraklarını titretti.
"Bakamazdık! Anlıyor musun, bakamazdık! O günleri bu kadar çabuk mu unuttun? Ama eğer unuttuysan ben hatırlatayım. O zamanlar bırak cebimizde beş kuruşu, evde yakacak odunumuz bile yoktu! Eğer ben o çocuğu satmasaydım çok güzel bir hayatımız olacağını falan mı sanıyordun sen. Olmazdı! O çocuk bizim yanımızda ya açlıktan ya da soğuktan ölüp gidecekti. Ben de ona bir gelecek verdim! Onu zengin bir kadına vererek aslında hayatını kurtardım!"
"Hayatını mı kurtardın?" diye feryat ettim.
Hıçkırıklarım artık birer haykırışa dönüşmüştü.
"Sen benide oğlumuda öldürdün! Onu benden kopararak beni dokuz yıl boyunca diri diri toprağa gömdün! Sen benim ciğerimi söktün Serdar, ciğerimi! Hangi hakla? Hangi vicdanla yapabildin bunu?"
Serdar, yüzünü yüzüme iyice yaklaştırdı. O an nefesinden gelen ter ve tütün kokusu genzimi yaktı. Gözlerinde zerre kadar merhamet yoktu, sadece bir miktar öfke ve bir miktarda karanlık vardı.
"Vicdan karın doyurmuyor Nazlı." dedi dişlerinin arasından.
"Ben o gün o parayı almasaydım, ikimiz de sokakta kalacaktık. Şimdi gelmiş bana hesap soruyorsun. O çocuk şimdi saray gibi bir evde yaşıyor, en iyi okullara gidiyor, en iyi kıyafetleri giyiyor. Ve bu kimin sayesinde? Tabii ki benim sayemde! Senin o bitmek bilmeyen gözyaşların ona bir ekmek bile alamazdı."
Hayatımda hiç bu kadar büyük bir tiksinti hissetmemiştim. Karşımda duran bu adam, yıllar önce sevdiğimi sandığım ve hayatımı birleştirdiğim kişi olamazdı. Bu, insan görünümlü bir yaratıktı sadece. Öyle olmalıydı çünkü bunun başka bir açıklaması olamazdı.
"Sen gerçekten..." dedim, sesim titreyerek.
"Gerçekten buna inanıyor musun? Onu satmanın onu kurtarmak olduğuna mı inanıyorsun? Sen sadece kumar borçlarını ödemek ve hayatına daha rahat devam edebilmek için oğlunu kurban ettin. Sen bir babanın yapabileceği en aşağılık şeyi yaptın."
Serdar güldü. O kadar ruhsuz, o kadar kötü bir kahkahaydı ki bu; iliğime kadar tiksindim ondan.
"Aşağılık ya da değil. Ben hayattayım, sen hayattasın. Ve şimdi o çocuk da hayatta. Ama eğer dediklerimi yapmazsan, işte o zaman o çok sevdiğin oğlun gerçekten ölecek. Ve bu sefer tabutu boş kalmayacak Nazlı, anlıyor musun beni?"
Boğazıma bir yumru oturdu. Bu adamın kötülüğünün bir sınırı yoktu. Dokuz yıl önce oğlumu benden çalan el, şimdi onu öldürmekle tehdit ediyordu. Kendimi hiç bu kadar çaresiz, hiç bu kadar kimsesiz hissetmemiştim. Yıllar önce yaptığım hatanın, bu adama güvenmenin bedelini her gün ruhumdan bir parça vererek ödüyordum ve bu borç her geçen gün katlanarak artıyordu.
"Nasıl?" dedim yaşlı gözlerle ona bakarak.
"Nasıl bu kadar vicdansız olabilirsin Serdar? İçinde hiç mi bir parça insanlık yok senin?"
Serdar, bu sorumla birlikte duraksamadı bile. Aksine, o zifiri karanlık bakışlarını gözlerime dikti ve sanki dünyanın en normal şeyinden bahsediyormuş gibi omuz silkti. Yüzündeki o soğuk, hesapçı ifade midemi bulandırıyordu.
"İnsanlık mı?" diye fısıldadı, sesi bu sefer bağırmasından daha ürkütücüydü.
"İnsanlık, senin o Gökhan’ın yanında kurduğun sofralarda olur Nazlı. Ben sokaklarda, o kumar masalarının tozunda insanlığımı çoktan kaybettim. Ben artık sadece hayatta kalmaya çalışıyorum. O zaman da öyleydi, şimdi de öyle."
Bir adım daha yaklaştı. Geri çekilmek istedim ama sırtım arkamdaki ağacın gövdesine çarptı. Kaçacak yerim yoktu.
"Şimdi iyi dinle beni." dedi işaret parmağını yüzüme doğru sallayarak.
"Aytaç şu an gayet iyi bir evde ve iyi bir annenin kanatları altında yaşıyor. Ama o çocuğun hayatı şu an benim iki dudağımın arasında. Ama benim peşimde adamlar var Nazlı. Hem de çok tehlikeli adamlar. Onlara büyük bir borcum var ve o borcu ödemek içinde mirasa ve sana ihtiyacım var."
"Sen." dedim dehşetle.
"Sen beni tehdit mi ediyorsun? Aytaç’ın canı üzerinden pazarlık mı yapıyorsun benimle?"
"Pazarlık değil, anlaşma diyelim." dedi buz gibi bir sesle.
"Gökhan'dan en kısa sürede ayrılacaksın ve bunu benim gözlerimin önünde yapacaksın. Eğer ona bir şey anlatırsan, ya da polise gitmeye kalkarsan kork benden Nazlı. Çünkü kendi canım için yapacaklarımın bir sınırı yok. Hem sen beni bilirsin. Ben konu kendim olunca şaka yapmayı sevmem, bu konuda da şakam yok!"
Hıçkırıklarım boğazımda düğümlendi ve göğsüm sanki dar bir kafese hapsedilmiş gibi sıkışmaya başladı. Aytaç, benim tek oğlum, hiç tanıyamadığım evladım bir canavarın elinde rehineydi. Ve onu kurtarabilmem için Gökhan'dan ayrılmam gerekiyordu. Ama Gökhan bana nefes olan, yaralarımı saran, Aybüke’ye babalık yapan o adamdı. Ben onu bir kalemde nasıl silebilirdim ki?
"Ona bunu yapamam." diye inledim başımı iki yana sallayarak.
"Gökhan bunu hak etmiyor. O bize hayat verdi Serdar! Sen bizi mahvederken o bizi ayağa kaldırdı!"
Serdar, aniden çenemi kavradı ve parmaklarını tenime birer pençe gibi geçirdi. Bu yaptığı canımı yakıyordu ama hissettiğim ruhsal acının yanında bu hiçbir şeydi.
"O zaman seçimini yap Nazlı!" diye tısladı.
"Ya o herif ya da oğlunun canı! Bana sakın vicdan dersi vermeye kalkma. Yarın akşama kadar o heriften ayrıldığını duymak istiyorum. Yoksa ne olacağını biliyorsun, karar senin. Ya Gökhan’ı kaybedersin, ya da Aytaç’ı sonsuza dek toprağa gömersin." dedi ve ardından çenemi sertçe bıraktı.
Sendeleyerek yere çöktüm. Parkın nemli toprağı dizlerimi ıslatırken, Serdar arkasını bile dönmeden karanlığın içinde kayboldu. Ve geride zihnimdeki düşüncelerle beni baş başa bıraktı. Salıncakların zincirlerinden gelen o gıcırtı, sanki bir idam sehpasının sesi gibi kulaklarımda yankılanıyor ve bana zamanımın azaldığını haber veriyordu. Fakat ben elimde bir fotoğraf, ruhumda koca bir enkazla gecenin ortasında kalakalmıştım. Üstelik yapayalnızdım. Çaresizlikle bakışlarımı gökyüzüne çevirdim. Yıldızlar bile sanki benden utanıyormuş gibi daha bir sönüktü bu gece.
"Aytaç." diye fısıldadım bakışlarımı aşağı indirip, toprağa doğru.
"Affet beni oğlum. Seni koruyamadım."
Dizlerimin üzerine çöktüğüm o ıslak toprak, sanki beni yavaşça içine çekmek isteyen bir bataklığa dönüşmüştü. Ellerimle toprağı sıktım. Tırnaklarımın arasına dolan çamur; dokuz yıl önce kaybettiğim her şeyin, o boş mezarın soğukluğunu hatırlattı bana.
***
Orada o şekilde kaç saat geçtiğini, zamanın nasıl aktığını bilmiyordum. Gecenin ayazı ince hırkamın üzerinden geçip kemiklerime kadar işlerken, ben sadece sallanan o boş salıncağın çıkardığı gıcırtıyı dinliyordum. Ve her metalik ses, Serdar’ın o buz gibi tehdidinin kulaklarımda yeniden yankılanmasını sağlıyordu:
"Ya Gökhan, ya oğlun."
Oturduğum bankın kenarına büzüldüm. Gökyüzü mordan turuncuya dönmeye başladığında, şehrin ilk ışıkları parkın paslı demirlerini yavaş yavaş aydınlatmaya başladı. Fakat kuşların cıvıltısı bile artık canımı yakıyordu. Sanki dünya dönmeye devam ediyordu ama benim zamanım bu gece durmuştu.
Artık yüzümdeki yaşlar kurumuş, yerini gergin ve yanık bir hisse bırakmıştı. Kendimi toparlamaya çalışarak, güneş tamamen doğmadan ayağa kalktım. Adımlarım bir hayaletin adımları kadar ağırdı. Kendi evime giden yolu ezbere biliyordum ama her adımda o huzurlu hayallerimden, Gökhan ile kurmayı planladığım o yuvadan biraz daha koptuğumu hissediyordum.
Nihayet mahalleye vardığımda, evin önünde bir an duraksadım. Kendi sessiz, yaralı evime sığınacaktım ama artık orası da bana güvenli gelmiyordu. Anahtarı kilide sokarken ellerim öyle şiddetle titriyordu ki, metalin çıkardığı ses sessiz bahçede bir feryat gibi yankılanıyordu. Bir süre elimin titremesin geçmesini bekledikten sonra kapıyı usulca açıp içeriye süzüldüm ve kimseye görünmeden hızla banyoya girdim. Ellerimi ve yüzümü yıkadıktan sonra başımı kaldırıp aynaya baktığımda, bir an karşımdaki kadını tanıyamadım. Göz altlarım morarmış, bakışlarımdaki fer resmen sönmüştü.
Hırsla tekrar yüzümü soğuk suyla yıkamaya başladım. Fakat bu sefer su tenime değdikçe canım daha çok yanıyordu. Sanki o suyu değil de, Serdar’ın üzerime bulaştırdığı o kirli geçmişi temizlemeye çalışıyordum ama nafileydi; o kir ruhuma işlemişti bir kere.
İçimdeki daralma hissiyle odama geçtim ve boş yatağın içinde huzur bulmak istercesine kıvrıldım. Ardından telefonumu elime aldım ve Serdar'dan bir mesaj gelmiş mi diye baktım fakat ekranda tek bir isim parlıyordu. O da Gökhan’dı.
"Nazlı, arkadaşının yanına vardığında haber verecektin ama vermedin. İyi misin?" 22.03
"Nazlı hâlâ yazmadın endişelenmeye başlıyorum artık." 23.45
"Nazlı saat gece yarısını geçti ama eve henüz gelmedin en azından eve geldiğinde yaz lütfen." 01.32
"Nazlı ben farkında olmadan seni kıracak bir şey mi yaptım? Eğer öyle bir şey varsa özür dilerim ama ne olur beni bu endişeyle cezalandırma." 03.17
"Nazlı senden haber alamayınca Sevda ablaya mesaj attım. O da iyi olduğunu ve bu gece arkadaşında kalacağını söyledi keşke bana da haber verseydin, en azından bu kadar endişelenmezdim." 04.28
Mesajları gördüğüm an göğsüme bir ağırlık oturdu. O, o kadar saat boyunca beni düşünürken, ben onunla oğlum arasında bir seçim yapmak ve birini hayatımdan çıkarmak zorundaydım.
Onu arayıp "Bitti" demek ya da "Seni artık istemiyorum" yalanını uydurup ayrılmam gerekiyordu. Ama bunların hepsi dilimin ucunda sanki birer kor parçası gibi duruyordu. Bana bunca zaman siper olan, yaralarımı sarmak için çırpınan bu adamı tek bir telefon konuşmasıyla nasıl hayatımdan çıkarabilirdim ki?
Yatağın yanındaki komodinde duran, henüz yeni çekindiğimiz o fotoğrafa kaydı bakışlarım. Ardından içimdeki çaresizlik, ağır bir duman gibi ciğerlerime doldu. Bir yanda dokuz yıldır yasını tuttuğum Aytaç; diğer yanda bana hayatı yeniden sevdiren, ruhumun eşi Gökhan vardı. İki ucu keskin bir bıçağın tam ortasındaydım ve hangi yöne dönersem döneyim, bir yanım kanayacaktı. Ben bu şekilde bir seçim yapmaya çalıştığım her saniye Serdar'ın o buz gibi sesi zihnimde tekrar tekrar yankılanıyordu:
"Oğlun gerçekten ölecek."
Gözlerimi kapattım. Aytaç’ın o hiç dokunamadığım saçlarını, o hiç duyamadığım kokusunu düşündüm. Sonra Gökhan geldi gözlerimin önüne. Hem Aybüke'ye hem de daha hiç tanımadığı Aytaç'a baba olan ve beni koşulsuz şartsız seven Gökhan...
Serdar benden bir kurban istiyordu, ya aşkımı feda edecektim ya da evladımı. Ama o yanılıyordu. Bilmediği bir şey vardı ki ben, dokuz yıl önceki o çaresiz, her denilene inanan o çocuk değildim artık.
Yaşadığım farkındalıkla hızla yatağın içinde doğruldum ve parmak uçlarımla gözlerimdeki kurumuş yaşları sildim. Şakağımdaki zonklama dinmiyordu ama zihnimdeki o yoğun duman yavaş yavaş dağılıyordu. Serdar’ın istediği şeyi yaparak, yani Gökhan’dan ayrılarak sadece ona boyun eğmiş olmayacaktım; aynı zamanda Aytaç’ı da o adamın insafına terk edecektim. Serdar gibi birinin sözüne güvenip bir hayatı yıkmak, kumarda her şeyini kaybetmiş birine tüm varlığını emanet etmekle aynıydı ve ben böyle bir aptallık yapmayacaktım.
"Hayır." diye fısıldadım odanın sessizliğinde.
"Bu sefer senin kurallarınla oynamayacağım Serdar."
Bir süre kendi nefes alış verişlerimi dinledikten sonra içimdeki o ezik anne figürü, yerini soğuk bir kararlılığa bıraktı. Biliyordum ki eğer Gökhan’dan ayrılırsam, Serdar’ın elindeki tek kozu yani beni tehdit etme gücünü perçinlemiş olurdum. Bu düşünceyle, hızla bir plan zihnimde örümcek ağı gibi örülmeye başladı. Serdar benden ayrıldığımızı duymak istiyordu, değil mi? O zaman ona duymak istediği şeyi verecektim ama bu sadece sahte bir ayrılıktan ibaret olacaktı.
Biliyordum ki Gökhan’a her şeyi anlatmalıydım. Çünkü biz birbirimizden bir şeyleri saklayarak değil, paylaşarak güçlenebilirdik. Ve bunu yaparken ilk önceliğim de Gökhan’ın fevri davranıp Serdar’ın üzerine gitmesini engellemek ve onu bu oyunun bir parçası olmaya ikna etmekti. Anlık gelen enerjiyle yataktan kalkıp mutfağa geçtim ve kendime sert bir kahve hazırladım. Ardından aklıma gelen planın ayrıntılarını oluşturarak zihnime kazıdım.
Birinci adım: Gökhan’la buluşup her şeyi, Serdar’ın tehdidini ve Aytaç’ın yaşadığı gerçeğini anlatacaktım. Onun yanımda olmasına ve zekasına ihtiyacım vardı.
İkinci adım: Serdar’a karşı yenilmiş gibi görünecektim. Onun gözü önünde Gökhan’la kavga edecek ve ondan ayrılmışım süsü verecektim ki, Serdar peşindeki o tehlikeli adamları susturmak için benden alacağı miras vaadine tutunabilsin.
Üçüncü adım: Oğlumu benden çalan kadın... O kadına ulaşmalıydım. Çünkü Serdar’ın tehdidini savuşturmanın bir yolu da, Aytaç’ın güvende olduğundan emin olmaktı.
Keyifle kahvemden büyük bir yudum aldım. Genzimi yakan o acı tat beni yavaş yavaş kendime getiriyordu. Serdar beni en zayıf yerimden, anneliğimden vurmaya çalışmıştı. Ama bilmediği şey şuydu: Evet, bir anne evladı için dünyayı yakabilirdi ama o evladı kurtarmak için gerekirse o yangının içinde sessizce beklemeyi de bilirdi.
Elimdeki kahve bardağını hızla masaya bıraktım ve planımın ilk adımını gerçekleştirmek üzere telefonumu elime aldım. Gökhan’la buluşmadan önce, Serdar’ın benim teslim olduğuma ve yıkıldığıma inanması lazımdı. Onu şüpheye düşürecek en ufak bir açık vermemeliydim.
Hızla rehberde kayıtlı olmayan ama zihnime bir damga gibi kazınan o numaraya girdim. Mesaj kutusuna parmaklarım sertçe vurdu:
"Dediğini yapacağım. Gökhan’dan bugün ayrılacağım. Akşam mahalledeki parka gel ve kendi gözlerinle gör. Ama sakın karşıma çıkmak gibi bir hata yapma, yoksa bu sefer kolay kolay elimden kurtulamazsın. Eğer sözünden dönersen seni kendi ellerimle boğarım."
Gönder tuşuna bastığımda kalbim bir an duracak gibi oldu. Bu, hayatımın en büyük kumarıydı. Saniyeler sonra telefon titredi:
"Aferin Nazlı. Doğru yolu çabuk buldun. Orada olacağım, sakın bir hata yapma."
Gelen mesajı okuduktan sonra telefonu masaya ekranı aşağı gelecek şekilde sertçe bıraktım. Ardından "Gördüğün şey sadece bir tiyatro olacak Serdar." diye mırıldandım dişlerimin arasından.
"Ve sen, o tiyatroda kendi sonunu izleyeceksin."
Şimdi sıra asıl gücümü oyuna dahil etmeye gelmişti. Gökhan’a her şeyi anlatmak, onu bu karanlığın ortasına çekmek canımı yakıyordu ama o olmadan bu savaşı kazanamayacağımı da biliyordum. Derin bir nefes alıp ekranı tekrar açtım ve Gökhan’ın isminin üzerine dokundum. Mesajı yazarken her kelime kalbimden bir parça koparıyordu:
"Gökhan, her şey için özür dilerim. Seni çok meraklandırdığımında farkındayım. Ama merak etme sana her şeyi anlatacağım. Bu akşam mahalledeki parkta buluşabilir miyiz? Anlatacaklarım gerçekten çok önemli ve emin ol duyduğunda bana hak vereceksin."
Mesajı gönderdikten sonra Aytaç'ın fotoğrafını açtım ve bir süre onu zihnime kazımak istercesine inceledikten sonra derin bir nefes aldım. Savaş yeni başlıyordu. Serdar benden her şeyimi alabileceğini sanıyordu ama o, küllerinden doğan bir kadının neler yapabileceğini henüz görmemişti. Aytaç’ı o karanlıktan çıkaracak, Gökhan’ın elini de asla bırakmayacaktım. Ve bu sefer masalın sonunu başkaları değil bizzat ben yazacaktım.
