45. bölüm / 48
14 BAHARFİNAL (PART I): Evleniyoruz
Bölümler 48Şu an: FİNAL (PART I): Evleniyoruz
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime · Okuduğun bölüm
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Nazlı'dan...
Gözlerimi odada alışık olmadığım bir güneş ışığıyla açtığımda, yatağımda hafifçe doğruldum ve bakışlarımı yan tarafa yani hâlâ birbirlerinin nefesine sığınarak uyuyan çocuklarıma çevirdim. Aybüke’nin bir eli, sanki Aytaç’ın kaçmasından korkar gibi tişörtünün ucunu sıkıca kavramış; Aytaç ise sırtüstü uzanmışken bir kolunu kardeşine yer açmak ister gibi yana doğru açmış, diğer elini ise yastığının altına sokmuştu.
Onların bu huzurlu hâlini izlemeye devam ederken, dışarıdan gelen seslerle kısa bir an duraksadım. Ardından çocukları uyandırmamaya özen göstererek yorganın altından yavaşça süzüldüm ve çıplak ayaklarımın zeminde çıkardığı seslerle birlikte pencereye doğru yürüdüm. Ardından yavaşça, elim titreyerek perdenin kenarını usulca araladım. Ve aşağıda gördüğüm manzara, kalbimi bir kez daha yerinden oynatmaya yetti.
Gökhan; gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamışken, bir yandan arabanın aynalarına elindeki çiçekleri bağlıyor bir yandan da sanki dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi büyük bir dikkatle küçük dokunuşlar yapıyordu. Bir süre sonra onu izlediğimi fark edince, başını kaldırdı ve elindeki beyaz gülü havaya kaldırarak göz kırptı. Yüzünde yorgunluktan eser yoktu, sadece çocuksu bir heyecan ve mutluluk vardı.
O sırada kapı hafifçe aralandı ve menteşelerin ince gıcırtısı odanın sessizliğini bölerken, annem başını usulca içeri uzattı. Ardından birkaç adım atıp yatağa ilerledikten sonra eğilip, önce çocukların üzerini belli belirsiz bir hareketle örttü ardından da fısıltıyla konuşmaya başladı:
"Nazlı hadi kızım, vakit geçiyor. Daha yapılacak çok işimiz var, bir an önce kahvaltımızı yapalım da hazırlıklara başlayalın."
Annem cümlesini bitirip de ilk defa göz göze geldiğimizde, bakışları elimdeki perdeye ve dışarıdaki Gökhan’a kaydı. Ardından dudaklarında hüzünle karışık, çok derin bir tebessüm belirdi ve elini omzuma koyup hafifçe sıktı.
"Hadi." diye yineledi yumuşakça.
"Gökhan çoktan başlamış zaten bir şeyler yapmaya. Sen de bir an önce hazırlan da in aşağı."
Başımı hafifçe sallayıp onu onayladıktan sonra annem, geldiği gibi parmak uçlarında süzülerek sessizce odadan çıktı. Ben de onun odadan çıkmasıyla birlikte hızla dolaba yönelip elime geçen ilk rahat kıyafetleri üzerime geçirdim ve aynadaki hâlime bile bakmadan hızla merdivenlerden aşağı inmeye başladım. Fakat mutfağın eşiğine geldiğimde kısa bir an duraksadım.
Babam; masanın kenarındaki sandalyede oturmuşken, elindeki dumanı tüten çay bardağını henüz dudaklarına götüremeden öylece kalmış ve bakışları sabit bir noktaya kilitlenmişti. Yanına yaklaşıp izlediği yöne baktığımda, Gökhan’ın heyecanlı halini pencereden süzdüğünü fark ettim. Yanına geldiğimi görünce bakışlarını kaçırmadı ve aksine hafifçe gülümsedi. Ardından elindeki çay bardağını masaya bırakıp bakışlarını tekrar cama sabitleyerek konuşmaya başladı:
"Baksana şuna." dedi hafifçe başını sallayarak.
"Sabahtan beri arabayı süslemekle uğraşıyor. Yanına gittim Nazlı'yı uyandırayım istersen dedim ama dinlemedi."
Babamın, konuşurken yüzündeki sert hatların gevşediğini görmek içimdeki son korku kırıntılarını da silip süpürüyordu. Ama garip bir şekilde, sanki ilk kez evleniyormuşum gibi de bir heyecan sarıyordu her yanımı.
"İkimiz de çok heyecanlıyız baba." dedim bunu sesli bir şekilde dile getirip, gözlerimi dışarıdaki o hummalı hazırlıktan ayıramayarak.
"Ben en iyisi bir yanına gideyim, bakayım ne yapıyor. Belki yardım edilecek bir şey vardır."
Babam cevap vermedi ve sadece çayından bir yudum alıp hafifçe başını salladı. Ben de hemen üzerimdeki hırkayı düzeltip, sanki attığım her adımda yer ayağımın altından kayıyormuş gibi bir hisle hızla bahçeye çıktım.
Dışarı çıkıp bahçe kapısının gıcırtısı etraftaki sessizliği bozduğunda, arabanın ön kapısına beyaz bir kurdele bağlamakla uğraşan Gökhan, duymayı beklediği o sesi almış gibi bir tepkiyle aniden başını kaldırdı. Ve bakışları üzerime değdiği an elleri kurdelenin üzerinde asılı kaldı. Ardından yüzüne o meşhur, insanın içini ısıtan gülümsemesi yayıldı.
Yanına kadar gittim ama göz göze gelince bakışlarımı kaçırmadan edemedim. İkimiz de yetişkin, aklı başında insanlardık ama şu an kendimi okul çıkışı sevdiği çocuğu bekleyen küçük bir kız gibi hissediyordum.
"Günaydın." dedi Gökhan, sesi pürüzlü ve derinden geliyordu.
"Günaydın." diye fısıldadım, ardından bakışlarım8 özenle süslediği arabada gezdirdim.
"Çok güzel olmuş araba."
Gökhan bir şey söylemeden, bana doğru bir adım daha yaklaştı.
"Senin beğendiğin her şey güzeldir zaten Nazlı." dedi, sesi heyecandan biraz pürüzlü çıkıyordu ve gözlerinin içi parlıyordu.
"Gökhan." dedim içimde dolup taşan sevgiyle, sesimi sadece onun duyabileceği bir tona düşürerek.
"Aradaki o on dört yılı kaç cümleye sığdırabilirim ya da ne söylersem o boşluğu kapatabilirim, inan bilmiyorum. Ama şunu biliyorum ki, seni çok seviyorum ve seni sevmem, hayatımda kendim için verdiğim en güzel kararlardan birisi. O yüzden iyi ki vazgeçmedin benden ve bizden. "
Gökhan, benden böyle bir konuşma beklemediği için kısa bir an duraksadı. Ardından gözlerindeki o çocuksu neşe yerini derin, yakıcı bir aşka bırakmaya başladı. Elindeki gülü yavaşça kaportanın üzerine bırakıp, bakışlarını bir an bile ayırmadan bana doğru ağır adımlarla bir iki adım yaklaştı. Ve o kısa sürede bana öyle bir baktı ki, sanki dünya üzerinde sadece ikimiz kalmışız gibi hissettim. Ardından bakışları gayriihtiyari bir şekilde dudaklarıma kaydı, sonra hızla kendini dizginleyip başını yana çevirdi. Ve dişlerini sıkıp hafifçe güldü, ardından bakışlarını tekrar camdaki babama çevirdi.
"Nazlı." dedi boğuk bir sesle.
"Yapma. Baban camdan bizi izlerken bana böyle şeyler söyleme. Dayanamıyorum, kendimi zor tutuyorum zaten."
Cümlesini bitirdikten sonra derin bir nefes alıp ceketinin yakasını düzeltti. Bense utanarak başımı öne eğdim, yanaklarımın yandığını hissedebiliyordum.
"Hadi." dedi utandığımı anlayıp, beni daha fazla utandırmamak adına.
"Sen içeri gir de bir an önce kahvaltını yap. Yoksa ben bu heyecanla daha fazla durursam, nikah dairesine gitmeden kalbim duracak."
Gülümseyerek arkamı döndüm ve eve doğru adımladım. Tam o sırada üst kattan gelen neşeli çığlıklar, dışarıdaki sessizliği tamamen bozdu. Anlaşılan biz konuşmaya dalmışken Aytaç ile Aybüke çoktan uyanmış ve pencereden süslenmiş arabayı görmüşlerdi bile.
Yanlarına gitmek için kapıdan içeri adımımı attığım an, ikisi de yerinde duramayarak dışarı fırladı. Ardından önce davranan Aybüke, hızla Gökhan’ın boynuna atladı.
"Araba ne kadar güzel olmuş. Şimdi biz buna mı binip gideceğiz? Peki çiçekleri sen mi seçtin Gökhan abi? Bak şuradaki tül biraz yamulmuş sanki, dur düzelteyim!"
Aybüke bir yandan konuşuyor, bir yandan da Gökhan'a sarılmayı bırakmış, arabanın etrafında pervane gibi dönüyordu. Gökhan ise onun bu bitmek bilmeyen sorularına yetişmeye çalışırken kahkahalar atıyordu.
"Evet prensesim, buna binip gideceğiz evimize."
Onlar birbirine gülümseyerek bakarken Aytaç, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde bu manzarayı izliyordu. Bakışları ne çok mutluydu ne de çok heyecanlıydı, dümdüz bir şekilde bakıyordu. Gökhan, Aytaç’ın bu sessizliğini fark edince başını kaldırıp ona doğru baktı.
"Sen de beğendin mi aslanım?" dedi, sesindeki o onay bekleyen tonla.
Aytaç ise, ağır adımlarla arabanın yanına gitti ve hiçbir şey söylemeden, elini kaportanın üzerindeki beyaz tüllerde usulca gezdirdi. Ardından sadece hafifçe başını salladı. Ve sonra gözlerini bir an babamın camdaki silüetine kaydırıp birkaç saniye sonra tekrar arabaya çevirdi.
"Güzel olmuş." dedi en sonunda, sesi oldukça sakin ve ölçülüydü.
Gökhan onun bu çekingen tavrına buruk bir tebessümle karşılık verirken, ikimizde biliyorduk ki Aytaç'ın bu sessizliği; aslında "Sana güvenmek istiyorum ama biraz zamana ihtiyacım var." demenin farklı bir yoluydu.
Gökhan derin bir nefes aldı ve gözlerindeki o buruk tebessüm yerini, bir kararlılığa bıraktı. Ardından arabanın kapısını usulca açtı ve arka koltukta duran, özenle paketlenmiş iki büyük kutuyu kucağına aldı. O sırada Aybüke merakla onun dibine sokulurken, Aytaç olduğu yerde durup izlemeye devam etti.
"Aslında..." dedi Gökhan, sesi heyecanla titreyerek
"Bizim size bir sürprizimiz var. Malum, bugün çok özel bir gün."
Ben kaşlarımı hafifçe çatıp ne demek istediğini anlamaya çalışırken, Gökhan elindeki pembe kurdeleli büyük paketi Aybüke’ye uzattı ve uzattığı gibi Aybüke, büyük bir çığlık atarak paketi kaptığı gibi yırtmaya başladı. Ardından içinden çıkan bembeyaz, etekleri kat kat tüllerden oluşan elbiseyi gördüğünde gözleri fal taşı gibi açıldı.
"Bu... Bu gerçek mi?" diye bağırdı, elbiseyi göğsüne bastırarak.
"Prenses gibi mi olacağım yani?"
Gökhan gülümseyerek Aybüke'nin saçlarını okşadı.
"Sen zaten prensessin, bu sadece yeni yaşın için bir hediye."
O an beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Ardından dudaklarım titremeye başladı ve gözlerim takvimdeki o hayali boşluğa takıldı kaldı. Bugün Aytaç ile Aybüke’nin doğum günüydü ve o kadar çok şey üst üste gelmişti ki, evlatlarımın hayatındaki en özel günü tamamen aklımdan çıkmıştı.
Ben yaşadığım utançla yerin dibine girmek isterken, Gökhan bakışlarını bana çevirmeden elindeki lacivert paketi temkinli bir şekilde Aytaç’a uzattı. Ve Aytaç, paketi alırken kısa bir an Gökhan'ın gözlerinin içine baktı. Ardından bakışlarını elindeki pakete indirdi ve usulca kurdeleyi çözdü.
Kapağı usulca araladığında içinde; her detayıyla kusursuz duran bir takım elbise ve takım elbisenin yanında küçük, şık bir papyon vardı. Aytaç yavaşça elini kumaşın üzerinde gezdirdi ardından bakışları yumuşayarak, dudakları hafifçe yukarı doğru kıvrıldı.
"Çok güzelmiş, teşekkür ederim." dedi Aytaç, sesi bu kez biraz daha yumuşaktı.
"Ne demek rica ederim aslanım. Annenizle ortak hediyemiz bu." dedi Gökhan, göz kırparak.
Mahcubiyetten yanaklarım alev alev yanarken Gökhan’a minnet dolu bir bakış fırlattım. O, benim boşluğumu öyle bir nezaketle örtmüştü ki çocukların önünde kendimi kötü hissetmeme izin vermemişti.
"Hadi bakalım." dedim, ardından sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak çocuklara doğru bir adım attım.
"Daha yapılacak çok işimiz var. Prensesimizin saçları yapılacak, küçük beyimizin takımı ütülenecek. O yüzden bir an önce kahvaltımızı yapmak için eve gidiyoruz, marş marş."
"Evet, evet. Bir an önce elbisemi giymek istiyorum!" diyerek Aybüke elbiseyle eve koşarken, Aytaç da paketi sıkıca kavrayıp kardeşinin peşinden içeri süzüldü.
Onlar hızla içeri girip evin neşesine karışırken, ben de Gökhan’a yaklaşıp sesimi sadece onun duyabileceği bir seviyeye indirdim.
"Gökhan." dedim, sesimdeki suçluluk duygusuyla.
"Nasıl olur bilmiyorum ama, benim aklımdan tamamen çıkmış bugün."
Gökhan hafifçe güldü ve elimi tutup güven verircesine sıktı.
"Şşşt, olur öyle şeyler. Kaç gündür nelerle uğraştın, üstelik oğluna bile daha yeni kavuştun. O kadar şeyin içinde unutman çok normal. Hem ben de zaten Sevda abladan öğrendim bugünü."
"Nasıl yani?" dedim hayretle.
"Yengem nereden biliyormuş ki çocukların doğum gününü? Ben hiç söylememiştim."
"Bilmem, belki bir ara Aybüke söylemiştir." dedi.
O cümlesini bitirdikten sonra, önce başımı kaldırıp usulca babamın az önce durduğu pencereye baktım, kimse yoktu. Ardından sokağın iki yanını, bahçe duvarının arkasını hızlıca süzdüm. İkimizden ve süslü arabadan başka hiçbir hareket yoktu.
Hızla parmak uçlarımda yükseldim ve yanağına kısa ama derin bir öpücük bıraktım.
"Seni seviyorum." diye fısıldadım ardından, nefesim kulağına değerken.
"Ve bir an önce karın olmak için sabırsızlanıyorum."
Gökhan, beklemediği bu hamleyle sarsıldı ve dudaklarımın sıcaklığı yanağından çekilirken bakışları bir anda derinleşti. Ardından elini belime dolamak, beni o an bırakmamak için ani bir hamle yaptı ama ben çoktan parmak uçlarımda geri çekilmiş ve yüzümdeki engelleyemediğim gülümsemeyle arkama bile bakmadan kapıya doğru koşmaya başlamıştım.
"Nazlı, yakacaksın beni!" diye seslendi arkamdan, sesi hem bir sitem hem de sonsuz bir hayranlık taşıyordu.
Gülüşü rüzgara karışıp kulaklarıma dolarken durup arkama bakmadım, bakamadım. Çünkü bakarsam o gözlerdeki yangına kapılıp içeri giremeyeceğimi biliyordum.
Kalbim göğüs kafesimi zorlarken kendimi içeri attığımda, evdeki bayram havası tüm yoğunluğuyla devam ediyordu. Annem Aybüke’nin elbisesini havaya kaldırmış, "Maşallah, barekallah! Benim kızım dünya güzeli olacak!" diye söylenirken babam ise elindeki çay bardağıyla çocukların masaya oturup, kahvaltılarını yapmaları için onları teşvik ediyordu.
***
Gelin odasının ağır sessizliğinde tek başıma beklerken, zamanın durduğunu hissediyordum. Aynadaki yansımama baktığımda, sadece danteller içinde gelinlik giymiş bir gelin değil; hatalarıyla harmanlanıp olgunlaşmış, evlatlarıyla şifalanmış ve sonunda kalbinin asıl sahibini bulmuş bir kadın görüyordum. Odanın her yanına sinen taze çiçek kokularının arasında beklerken kapı yavaşça açıldı ve içeriye Nergis teyze girdi. Bakışlarında yılların biriktirdiği o ağır, tarifi zor yük vardı. Yanıma yaklaştığında usulca ellerimi tuttu, parmakları bir yaprak gibi titriyordu.
"Evlenmenize ve vuslatınıza şahit olmama o kadar çok sevindim ki Nazlı, inan sana kelimelerle anlatamam." dedi, sesi geçmişin tüm tozunu süpürürcesine şefkatliydi.
"Gökhan kalbindeki o sızıyı söküp atsın ve başka bir hayat kursun çok istedim Nazlı. Bu yüzden de yıllarca onu evlenmesi için zorladım. Ama o senden, senin hayalinden bir an bile vazgeçmedi. Ben de o senden vazgeçmedikçe, suçsuz olduğunu bile bile hep sana kızdım. Ama bir annelik körlüğüydü benimkisi. O yüzden affet beni olur mu güzel kızım? Bu yaşlı kadına hakkını helal et."
Onu o an, hayatımda hiç olmadığı kadar derinden anladım. Çünkü bir annenin evladı için yanan yüreğinin nasıl yanlış yollara sapabileceğini, sevgisinin nasıl bir kalkana dönüşebileceğini biliyordum. Ben de bir anneydim ve onun gibi ben de, çocukları için dünyayı karşısına alabilecek o kadını içimde taşıyorum.
"Olur mu öyle şey Nergis teyze?" dedim, sıcak ellerini kendi ellerimle sımsıkı sararak.
"Sen sadece evladın mutlu olsun istiyordun. Ben de bir anneyim, seni gerçekten anlıyorum. O yüzden aramızda affedilecek bir şey kalmadı. Benim hakkım sana helal olsun. Asıl sen bana hakkını helal et."
Nergis teyze, sanki yıllardır beklediği bir rızayı almış gibi rahatladı. Ardından yüzümü titreyen ellerinin arasına aldı.
"Güzel kızım benim. Benim hakkım da sana helal olsun. Artık beni de sadece bir teyze değil, bir annen olarak gör. Çünkü ben seni bu dakikadan sonra öz kızım belleyeceğim." dedi.
Ardından dudaklarımdan, kalbimin en derininden gelen kelimeler döküldü:
"Tamam... Nergis anne."
Nergis anne ile aramızdaki o görünmez duvarın son tuğlası da un ufak olurken, kapı eşiğinde beliren Erdem ve Bahar, odanın içine adeta neşeli bir rüzgar gibi daldılar ve yüzlerindeki o muzip ama bir o kadar da şefkatli gülümseme içimi ısıttı.
"Biz zaten söyleyeceklerimizi çok uzun zaman önce söyledik sana. O yüzden buraya sadece mutluluklar dilemeye geldik." dedi Bahar, gözleri dolarak boynuma sarılırken.
Erdem ise her zamanki gibi ortamın o yoğun duygusallığını yumuşatmak için araya girdi:
"Ee, hanımlar! Gözyaşları bittiyse artık asıl mevzuya dönelim. Gökhan dışarıda heyecandan kapıyı kırmak üzere!"
Onlar kahkahalarla dışarı çıktıktan birkaç saniye sonra kapı, tekrar aralandı ve içeriye bu sefer Gökhan girdi. Üzerindeki damatlığıyla öyle güzel, öyle devasa duruyordu ki; ona bir kez daha aşık olmamak imkansızdı.
"Nazlı..." dedi fısıltıyla.
"Çok, ama çok güzel olmuşsun. Sanki, sanki bir rüya gerçeğe bürünmüş de karşımda duruyor gibi."
"Teşekkür ederim." dedim, yanaklarımın kor gibi ısındığını hissederek.
"Sen de çok şık olmuşsun."
Yanıma yaklaştı ve aramızdaki o son mesafeyi de kapattı.
"Şu an sanki bir masalın içindeyim Nazlı. Biz gerçekten evleniyoruz, inanamıyorum." dediğinde gülümsedim ve elini tuttum.
"İnanmalısın, çünkü birazdan nikâhımız kıyılacak."
O sırada kapı hafifçe aralandı ve içeriye, Aybüke ile elinden sıkıca tuttuğu Aytaç girdi. İkisi de Gökhan’ın onlara aldığı kıyafetlerin içinde birer masal kahramanı gibiydiler.
Aybüke, beyaz tüllü elbisesi ve dalgalı saçlarıyla bir melek kadar saf görünüyordu. Beni gelinliğin içinde gördüğü an, hayranlıkla küçük ellerini ağzına kapattı.
"Anne! Çok güzel olmuşsun, gerçek bir prenses gibisin!" diye haykırdı.
Ardından Gökhan’ın onun için seçtiği elbisesinin eteklerini savurarak etrafımda pervane gibi dönmeye başladı. O sırada gözüm hemen yanındaki Aytaç’a kaydı. O her zamanki mesafeli çocuk gitmiş, yerine hayranlıkla gözleri parlayan küçük bir beyefendi gelmişti. Lacivert takım elbisesinin içindeki o dik duruşu ve Gökhan’ın taktığı o küçük papyonuyla bana bakarken dudaklarında engelleyemediği bir tebessüm belirdi. Ardından hayranlıkla bana doğru bir adım attı.
"Çok yakışmış." dedi, sesi bu kez hiç olmadığı kadar yumuşaktı.
"Çok güzel olmuşsun."
Gökhan, Aybüke’yi şefkatle kucağına alırken diğer elini de Aytaç’ın omzuna koydu. O an, odadaki tüm o hüzünlü hatıralar yerini sarsılmaz bir güvene bıraktı ve biz, Gökhan’ın kollarının arasında tamamlanmış bir aile olduk.
Tam o sırada kapı hızla aralandı ve yengem, yüzündeki engelleyemediği heyecanla eşikte göründü. Ardından ellerini birbirine vurup konuşmaya başladı:
"Hadi bakalım, vakit geldi! Herkes sizi bekliyor. Gecikmeyelim daha fazla!"
Yengemin heyecan dolu sesiyle odadaki o büyülü sessizlik dağılırken, yerini kalbimin atışıyla yarışan tatlı bir telaşa bıraktı. Ardından Gökhan, Aybüke’yi incitmekten korkar gibi büyük bir titizlikle yere indirdi. Ve Aybüke, bembeyaz tüllerini eliyle düzeltip hiç vakit kaybetmeden ikizinin yanına sığındı. Aytaç da aynı anda kardeşinin elini sıkıca kavradı. O sırada Gökhan da derin bir nefes alıp ceketinin önünü ilikledi ve elini bana doğru uzattı.
"Hazır mısın Nazlı?" dedi, sesi on dört yıllık bir bekleyişin sabrıyla ama bugünün heyecanıyla titreyerek.
"Gidip o imzayı atalım mı artık?"
Parmaklarımın ucuyla, hızla uzattığı o sıcak eli sıkıca kavradım. Artık ne geçmişin gölgesi vardı üzerimizde ne de geleceğin belirsizliği. Sadece çocuklarımızla birlikte el ele yürüyeceğimiz o bembeyaz, aydınlık yol vardı.
"Hazırım." dedim kararlılıkla.
"Gidelim ve şu imzayı atalım..."
Aytaç ve Aybüke; birer masal kahramanı gibi önümüzde el ele tutuşmuş ilerlerken, odadan çıkıp bahçeye adımımızı attığımız an alkışlar, ıslıklar ve sevdiklerimizin o içten tezahüratları bahçenin her köşesinde yankılanmaya başladı. Havada uçuşan rengarenk konfetiler gelinliğimin üzerine dökülürken; kalabalığın arasından, o bembeyaz örtülerle süslenmiş nikah masasına doğru yürümeye başladık. Ve masaya oturduğumuzda ikizler hemen yanımızdaki yerlerini aldılar.
Aybüke heyecandan yerinde duramaz bir şekilde bir bana bir Gökhan'a bakıp gülümserken, Aytaç ise o ciddi ama gururlu haliyle Gökhan’ın hemen yanında sanki evin direği oymuş gibi dimdik duruyordu.
Bahar ve Erdem şahit koltuklarında, gözleri dolu dolu bize bakarken; salon misafirlerle birlikte hınca hınç dolmuştu. Her kafadan bir ses çıkıyor, tebrikler ve neşeli fısıltılar havada uçuşuyordu. Ancak nikah memuru önündeki defteri açıp kalemi eline aldığı an, o koca salondaki uğultu dalga dalga çekilmeye başladı. Ve sanki dış dünyayla olan tüm bağım o saniyede kopmuş gibi, sadece kendi kalbimin atışlarını duymaya başladım. Ardından güç almak istercesine Gökhan'ın elini daha sıkı kavradım ve tam o sırada nikah memuru resmiyet dolu sesiyle bana döndü:
"Siz Nazlı Türkoğlu; hiçbir baskı altında kalmadan, sayın Gökhan Turan'la kendi hür iradenizle evlenmeyi kabul ediyor musunuz?"
Boğazım heyecandan düğümlenirken, gözlerim Gökhan'ın gözlerine mühürlendi. Ardından tüm geçmişimi, geleceğimi ve aşkımı o tek kelimeye sığdırarak haykırdım:
"Evet! Sonsuza kadar evet!"
Aynı soru Gökhan’a da yöneltildiğinde, onun o gür ve kararlı "Evet!" deyişi salonun yüksek duvarlarında yankılandı. Ardından şahitlerin onayı ve memurun "Belediyenin bana verdiği yetkiye dayanarak sizi karı koca ilan ediyorum." cümlesiyle birlikte salonda bir alkış tufanı koptu.
Ve nihayet biz, biz olduk...
