28. bölüm / 48
14 BAHARBÖLÜM 28: Miras
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 28: Miras
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime · Okuduğun bölüm
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Nazlı'dan...
Serdar’ın sesi karanlığın içinde kaybolduğunda, bahçedeki lambanın sarı ışığı bile solmuş gibiydi. Masadaki tabaklar, bardaklar yerli yerindeydi ama her şeyin üzerine görünmez bir kül tabakası çökmüştü sanki.
Herkes şokla bir taraflara dağılmıştı. Bense kaskatı kesilmiş bir halde hıçkırıklara boğulmuştum. Yıllar önce kucağımda buz kesen o küçük bedenin ağırlığı, şimdi tonlarca yük olup omuzlarıma binmişti.
"Nazlı." dedi Gökhan, sesi uzaklardan gelen bir yankı gibiydi.
Az önce masanın üzerinden kayan elimi yeniden yakaladı. Parmakları buz kesmiş ellerimi ısıtmaya çalışırken, o da benimle birlikte o ağır yasın altına girdi.
Babam ise bir asır daha yaşlanmış gibi omuzlarını düşürmüştü. O da kendi evladını, canının yarısını o kara toprağa vermişti yıllar önce. Serdar’ın bu saldırısı sadece benim değil, ailemin de kabuk bağlamış yarasını söküp atmıştı. Ayağa kalktı, titreyen adımlarla yanıma geldi ve başımı göğsüne yasladı.
"Ağlama yavrum." dedi babam, sesi çatallıydı.
"O adamın dili zehirli, bırak aksın o zehir. Ne yaparsa yapsın bize bulaşamaz."
Ardından titrek bir gülümsemeyle devam etti.
"Hem o yavrucak yalnız değil ki. Senin kalbinde, o sıcak yatakta yatıyor meleğimiz." dedi elini kalbime koyarak.
"Gerçekten mi?" dedim çocuksu bir şekilde.
"Gerçekten tabii ya."
Ben babama biraz olsun rahatlamış bir şekilde gülümseyerek bakarken, Aybüke; masanın diğer ucunda ne olduğunu tam kavrayamasa da, oğlumuz kelimesinin ve benim bu feryadımın ağırlığıyla büzülmüştü.
"Anne?" diye fısıldadı bana doğru minik adımlar atarken.
"Benim kardeşim mi vardı?"
Ben ne cevap vereceğimi bilemez bir şekilde suspus olmuşken, Gökhan olayı devralarak Aybüke’yi hemen kucağına aldı ve onu göğsüne bastırarak saçlarına bir öpücük kondurdu.
"Vardı güzel kızım." dedi Gökhan, gözleri yaşlı ama sesi kararlıydı.
"Bir kardeşin vardı ama o şimdi bizi yukarıdan izliyor."
"Benim kardeşim kuş mu yoksa?" dedi kızım şaşkınlıkla.
"Hayır güzelim. Senin kardeşin bir melek." dedi Gökhan gülümseyerek.
"Melek mi?"
"Evet, melek."
Herkes onları huzurla izlerken Ertan amca ve Nergis teyze de diğerleriyle birlikte ayağa kalkmış, masanın etrafında bir koruma kalkanı oluşturmuşlardı. Fakat Erdem bu an karşısında daha da sinirlenerek Serdar’ın gittiği yöne doğru bir adım attı ama Gökhan onu gözüyle durdurdu. Hepimiz biliyorduk ki şimdi kavga zamanı değildi.
Aybüke'yi kucağından indiren Gökhan beni kolları arasına alarak bahçenin sessiz bir köşesine çekti. Diğerleri bizim yokluğumuzu fark etse de, görmezden gelerek bize alan tanıdı.
"Gökhan." dedim, ona sığınmak istercesine.
Sesim bir harabe gibi darmadağındı.
"Onu orada bir başına bıraktım geldim. Serdar haklı değil mi? Ben nasıl bir anneyim de oğlum o soğuk toprağın altındayken burada gülebiliyorum?"
Gökhan eğildi, alnını alnıma yasladı.
"Serdar hiçbir zaman haklı olmadı Nazlı, olmayacakta. Sen onu orada bırakmadın, Muhittin amcanın da dediği gibi sen onu kalbinle beraber buraya taşıdın. Hem oğlunda eğer hayatta olsaydı Aybüke'yle senin mutlu olmanı isterdi."
Gökhan elimi tutup kalbinin üzerine koydu.
"Bak, burası senin evin. Sen burada yaşıyorsun, Aybüke burada yaşıyor artık o giden melek de burada yaşıyor. Biz o yarayı beraber saracağız Nazlı. Söz veriyorum sana."
Gökhan’ın kalbinin üzerindeki elim, titremeye devam ediyordu. Bahçedeki o ağır hava ciğerlerimi yakarken, yengem ve Bahar yanıma geldiler. Yengem bir anne şefkatiyle koluma girerken, Bahar da diğer tarafımdan tuttu. Gökhan ise, gözlerinde gitmemi istemeyen ama halimden anlayan korumacı bakışıyla beni onlara emanet etti.
"Hadi yengeciğim." dedi yengem usulca.
"Hadi içeri geçelim, biraz kendine gel toparlan."
Başımı sallayarak onu onayladım ve kendimi onların eline teslim ettim. Fakat merdivenleri nasıl çıktığımı, odaya nasıl girdiğimi hatırlamıyordum. Yengem beni yatağın kenarına oturttu, Bahar ise hemen gidip bir bardak su getirdi. Zihnimdeki görüntüler susmuyordu.
"İç şunu Nazlı, azıcık kendine gel." dedi Bahar, suyu ellerimin arasına sıkıştırarak.
Bir yudum aldım.
"Bıraktım." dedim tekrar hıçkırıklara boğularak.
"Onu o soğuk toprağın altında bırakıp kaçtım ben. Aybüke'yi kurtarmak için öbür yarımı feda ettim."
Yengem dizlerinin üzerine çöktü, ellerimi sıkıca tuttu.
"Bak bana Nazlı." dedi, gözlerinin içine o sarsılmaz Anadolu kadını metanetini yerleştirerek.
"Sen kaçmadın. Eğer sen o gün o cesareti göstermeseydin, bugün ne Aybüke olurdu ne de sen. Sen her annenin vermesi gereken o kararı verdin. O kadar."
Bahar yatağın diğer ucuna oturdu, elini sırtımda gezdirdi.
"Biz kadınız Nazlı." dedi sesi titreyerek.
"Bizim karnımızda can büyürken, kalbimizde bazen koca bir mezarlık büyür. Ben evlat acısı çekmedim, seni anlayamam belki ama empati kurabilirim. İnsanın sevdiğini kaybetmesi nasıldır bilirim. Ne yaparsan yap o sızı geçmez. Ama insan fark etmese de yavaş yavaş o sızıyla yaşamayı öğreniyor. Serdar da işte bunu senin boynuna ilmek yapmak istiyor çünkü senin dik duruşun belki de onun tek yenilgisi."
"Ama kardeşim vardı benim dedi Aybüke." dedim, gözlerimi tavana dikerek.
"Bunu benden değil, o adamdan duydu. Ona ne diyeceğim peki? Nasıl anlatacağım ikizin öldü diye?"
"Doğruyu söyleyeceksin." dedi yengem kararlılıkla.
"Gökhan’ın dediği gibi; 'senin melek bir kardeşin vardı, o şimdi bizi yukarıdan izliyor' diyeceksin. Hem Aybüke akıllı çocuktur, o senin gözündeki acıyı da görür sevgiyi de. Ama unutma Nazlı sen sakladıkça o yara iltihap tutar. Senin yapman gereken tek şey, en kısa sürede Aybüke'ye kardeşini anlatmak."
***
Odanın içinde sadece bizim ağır nefeslerimiz ve dışarıdan gelen cırcır böceklerinin sesi vardı artık. Yengem ve Bahar; bu gece sadece arkadaşım değil, ruhumun sökülen yerlerini diken iki terzi gibiydiler. Onların varlığı, Serdar’ın o yalnızsın imasını yerle bir ediyordu.
"Nazlı." dedi Bahar, saçlarımı kulağımın arkasına iterek.
"Gökhan o yaralı kalbine çiçek ekmek istiyor. Bırak eksin. Bırak o küçük melek de annesinin güldüğünü görüp huzur bulsun. Lütfen Serdar'ın karanlığına teslim olma. Onun sözlerine kanıp da, hem kendine hem de Gökhan'a cehennemi yaşatma."
Yavaşça başımı yengemin omzuna yasladım. Gözyaşlarım artık o ilk andaki gibi yakıcı değildi; daha çok bir boşalım, bir arınma gibiydi.
"İyi ki varsınız." diye fısıldadım.
"Biz hep buradayız Nazlı'm." dedi yengem, beni bir anne gibi sararak.
Ve biz gece boyunca, üç kadın, dünyanın tüm acılarını eritir gibi dertleştik. Ardından gecenin sonunda aşağıda Gökhan'ın beklediğini, kapının ardında koca bir ailenin nöbet tuttuğunu bilerek, korkmadan gözlerimi kapattım.
Gökhan'dan...
Nazlı’yı; Sevda ve Bahar’ın kollarına teslim edip bahçenin bir köşesine çekildiğimde, ciğerlerimdeki oksijenin bittiğini hissettim. Göğüs kafesim daralıyordu. Serdar’ın o kapıdan çekip giderken bıraktığı o iğrenç sırıtış, zihnimin duvarlarına asılı kalmıştı. Nazlı’nın yıllardır içinde kanayan o en derin yaraya parmak basmış, sonra da o parmağı çevire çevire canımızı yakmıştı.
Düşünceli bir şekilde bahçenin en karanlık köşesindeki ağaca yaslandım. Ardından Erdem yanıma geldi, elini omuzuma koydu. Hiçbir şey demedi. Bazı dostluklar böyledir; susarak anlaşırsın bizimkide onlarda biriydi. Ama benim içimde susmayan bir şeyler vardı.
"Erdem." dedim, sesim kendi kulağıma bile bir yabancının sesi gibi geldi.
"Söyle kardeşim." dedi Erdem, sesimdeki o tehlikeli sakinliği hemen sezerek.
"Bu herif, bu Serdar denilen şerefsiz, bunca yıl sonra durup dururken gelmez. Onca şeyden sonra tam biz bir yola çıkmışken gelmesi hayra alamet değil. Bunun altında başka bir şey var gibi, hissediyorum ben." dedim ve devam ettim.
"Bak Erdem, bu adam narsist. Bu adam bencil. O kadar zamanda bir kez olsun Nazlı'yı arayıp sormamış, bir kez olsun bu çocuk nasıl acaba diye merak etmemiş bir mahlukat, bugün gelip de bana babalık taslamaz. Nazlı’nın acısından dem vurup onu ağlatamaz."
Erdem’e doğru döndüm.
"Bir şey var. Bu işin içinde bir bit yeniği var. Bu herifi buraya getiren, o mezar toprağını deşecek kadar alçaltan bir sebep var."
"Ne düşünüyorsun?" diye sordu Erdem.
"Bilmiyorum kardeşim, bilmiyorum ama öğreneceğim. Şimdi senden bir şey istiyorum. Senin geniş bağlantıların vardır, kim nerede ne yapıyor kolayca bulursun. Rica etsem bu Serdar’ı araştırabilir misin? Son bir yılını, son bir ayını. Nerede yatmış, nerede kalkmış, kiminle görüşmüş falan filan?"
Erdem başını salladı, yüzü ciddileşti.
"Anladım ben abi. Sen merak etme, sabaha kadar seceresini bile dökerim önüne. Dediğin gibi bir yerde bir açığı vardır illa ki."
"Dök Erdem." dedim ve duraksadım.
"Dök ki, Nazlı’nın döktüğü o her damla yaşın hesabını sorarken elimde sadece öfkem olmasın. Onun o maskesini kendi ellerimle indirebileyim."
Erdem karanlığa doğru yürürken arkasından seslendim:
"Lütfen acele et Erdem! Benim artık dayanacak sabrım kalmadı."
Erdem elini kaldırarak bana cevap verirken, benim için gece daha yeni başlıyordu. Nazlı yukarda ağlıyordu, bense aşağıda yanıyordum.
Nazlı'dan...
Gecenin zifiri karanlığı odanın içine süzülürken, dışarıdaki o fırtınalı havanın aksine içeride ağır, ağlamaklı bir sessizlik vardı. O günkü akşam yemeğinin üzerinden bir kaç gün geçmişti. Aybüke yanımda küçücük kalmış, yorganı burnuna kadar çekmişti ama gözleri tavandaki sönük yıldız yapışkanlarına çakılıydı.
Onu göğsüme çektim, parmaklarımı o yumuşacık saçlarının arasında gezdirdim. Kalbim hala Serdar’ın o darbesiyle paramparçaydı ama şimdi Aybüke için dik durma vaktiydi.
"Anne?" diye fısıldadı Aybüke.
Sesi o kadar kırılgandı ki, sanki dokunsam dağılacaktı.
"Efendim annem?"
"O adam." dedi ve duraksadı.
"O adam benim babam, değil mi? Yani gerçekten o."
Boğazıma bir yumru oturdu. Yalan söyleyemezdim, artık çok geçti.
"Evet bir tanem. O senin baban."
Aybüke derin bir iç çekti, göğsü sarsıldı.
"Ben hep hayal kurardım biliyor musun? Sen bana hiç anlatmazdın ama ben okulda babasını bekleyen arkadaşlarıma bakınca kendimce bir baba çizerdim kafamda. Güler yüzlü olurdu, kapıda belirince dünyalar benim olurdu sanırdım. Ama o kapıda duran adam..."
Sustu. Gözlerinden bir damla yaş şakağına doğru süzüldü.
"O adam çok korkunçtu anne. Bakışları, bakışları çok kötüydü hiç hayalimdeki gibi değildi anne. Keşke hiç gelmeseydi. Keşke hep hayalimdeki o boşluk olarak kalsaydı."
Onu daha sıkı sardım. Onu bu gerçekle bu kadar erken yüzleştirdiğim için kendimden nefret ettim. Ama Aybüke’nin söyleyecekleri bitmemişti. Başını hafifçe kaldırıp gözlerimin içine baktı.
"Anne, bir şey söyleyeceğim ama bana kızma tamam mı?"
"Ben sana kızmam ki bir tanem. Söyle bakalım ne diyeceksin?"
"O adam kapıda öyle bağırırken, Gökhan abi önümüze geçti ya. Ben o an keşke dedim, keşke Gökhan abi benim gerçek babam olsaydı. O bizi gerçekten koruyor anne. O bakınca canım yanmıyor, içim ısınıyor. Keşke o benim babam olsaydı. Ben böyle düşünüyorum ama bu beni kötü bir çocuk yapar mı?"
Nefesim kesildi. Söyleyecek bir söz, verilecek bir cevap bulamadım. Aybüke’nin bu saf, çocuksu ama bir o kadar da haklı isteği karşısında sadece dilim bağlandı. Gökhan’ın onca yıllık sessiz nöbeti, Aybüke’nin küçücük kalbinde yerini çoktan bulmuştu.
"Asla bir tanem. Böyle düşünmen asla seni kötü bir çocuk yapmaz. Hem sen bilmiyor musun annen seni çok seviyor."
"Biliyorum. Ben de annemi çok seviyorum." dedi gülümseyerek.
Ardından Aybüke’nin başını tekrar göğsüme yasladım, o yorgunluktan uykuya dalana kadar da saçlarını okşamaya devam ettim. Nihayet Aybüke’nin nefesi düzene girdiğinde, odada sadece saatin tik takları kaldı. Uyuyordu. Dünyadan ve o adamın pisliğinden uzakta, rüyalarına sığınmıştı. Eğildim, kulağına doğru eğilip sadece benim duyabileceğim bir sesle fısıldadım:
"Keşke." dedim, sesim hıçkırığa dönüşmeden hemen önce.
"Keşke en başından beri o olsaydı bir tanem. Keşke kader bizi bu kadar dolandırmasaydı. Keşke ben bu kadar kör olmasaydım."
Gökhan'dan...
O lanet yemek gecesinin üzerinden üç gün geçmişti. Üç koca gün. Nazlı evden dışarı adımını atmamış, pencerelerin ardında bir gölge gibi kaybolmuştu. Ben ise bahçe sedirinden bir milim kıpırdamamıştım. Gözlerimi kapattığım her an Serdar’ın o "oğlumuz" diyen zehirli sesi kulağımda çınlıyordu.
Güneş, mahallenin dar sokaklarına kirli bir gri renkle sızarken Erdem elinde kalın bir zarfla belirdi. Adımları hızlıydı, yüzünde günlerdir görmediğim bir kararlılık ama aynı zamanda mide bulantısı vardı. Yanıma gelip hiçbir şey söylemeden karşımdaki sandalyeyi çekti ve zarfı masanın üzerine fırlattı.
"Anlat Erdem. Belli ki bir şeyler bulmuşsun." dedim.
Sesim günlerdir konuşmamaktan paslanmış, bir bıçak sırtı gibi keskinleşmişti.
"Anlat ki bu işkence artık bitsin."
Erdem derin bir nefes aldı, gözlerindeki iğrenmeyi saklamaya çalışmadı.
"Gökhan, abi, bu Serdar denilen aşağılık herif bizim sandığımızdan çok daha derin bir çukurun içinde. Günlerdir araştırıyorum; her yeri aradım, hastane kayıtlarından icra dosyalarına, memleketteki akrabalarına kadar her şeyi buldum. Bu herif buraya evlat özlemiyle değil, resmen bir miras için gelmiş."
Gözlerimi zarfa diktim.
"Miras mı, ne mirası?"
"Mesele şu abi," dedi Erdem, dosyayı açıp önüme bir kağıt koyarak.
"Serdar’ın annesi ve babası yıllar önce ayrılmış. Ardından kadın başka biriyle evlenmiş. Adam da oldukça zengin biri, eh o da ölünce tüm mal varlığı kadına kalmış. Bizim bizim bu salak babasına uyup annesiyle hiç görüşmediği için bunlardan haberi olmaması fakat kadın bir ay önce ölünce geride akılalmaz bir miras kalmış. İzmir’de dükkanlar, bankada hatırı sayılır bir nakit, arsalar falan filan. Ama kadın, babasıyla oğlunun nasıl bir şerefsiz olduğunu bildiği için vasiyetine öyle bir madde koydurmuş ki Aybüke ile Nazlı olmadan mirası üzerine alamaz."
Erdem parmağıyla vasiyetnamenin altını çizdi.
"Diyor ki; 'Oğlum Serdar, bu mirasa ancak ve ancak resmi nikahlı eşi ve öz evladının onayıyla birlikte sahip olabilir.' Eğer evli ve çocuklu değilse, tüm mal varlığı yardım vakıflarına devredilecek. Yani kadın, Serdar'ı adam etmek için son bir oyun oynamış."
"Peki ya çocuk?" dedim, dişlerimi sıkarak.
"Sonuçta başka birinden de yapabilirdi bu yuvayı."
Erdem masaya doğru eğildi, sesi daha da alçaldı.
"Yapamaz abi. İşte can alıcı nokta tam da burası. Kadın bunun Nazlı'ya neler çektirdiğini öğrenmiş ki miras için bir yıldan az bir süre koydurmuş."
Dünya o an durdu sanki. İçimdeki o saf öfke, yerini buz gibi bir nefret dalgasına bıraktı.
"Anlıyor musun abi?" dedi Erdem, dosyadan bir başka kağıt çıkararak.
"Başka bir kadından çocuk yapma şansı yok. Yeni bir hayat kurma şansı yok. Elindeki tek 'anahtar', Nazlı ve biyolojik kızı Aybüke. O mirasa konabilmesi için Nazlı’yı o eve geri döndürmesi, Aybüke’yi de 'bakın işte benim öz kızım' diye mahkemeye sunması lazım. O gece o sofrada 'oğlumuz' edebiyatını yapması, Nazlı’yı ölen çocuklarıyla vurup vicdan azabıyla bitirmeye çalışması... Hepsi Nazlı'nın gardını düşürüp onu o sahte yuvaya mecbur bırakmak için. Adam resmen bir plan yapmış abi! O kadar yıl bekleyip tam bugün gelmesinin sebebi, miras davasının son karara bağlanacağı aya girmeleri."
Ayağa kalktım. Dizlerimdeki derman yerine, damarlarıma asit pompalandığını hissediyordum. Demek o kutsal sandığımız acı, o küçücük bebeğin mezarı, bu adam için sadece bir para kapısıydı. Aybüke’nin gözyaşları, bu şerefsizin banka hesabındaki rakamlardan ibaretti. Nazlı'nın üç gündür odasında çektiği o acı, bu itin borçlarını ödeme planının bir parçasıydı.
"Demek parası bitmiş." dedim, sesim fırtına öncesi sessizlik gibi fısıltıyla çıktı.
"Demek kızıma ve sevdiğim kadına tapu senedi muamelesi yapıyor ha?"
"Tefeciler kapısındaymış kardeşim." diye devam etti Erdem, araştırmasının derinliğini kanıtlarcasına.
"Kumar borçları gırtlağına kadar gelmiş. Bu miras onun tek çıkış yolu. Eğer Nazlı'yı ikna edemezse, tefeciler onu yaşatmaz."
Zarfı elime aldım.
"Erdem." dedim, gözlerimdeki o siyah perdeyi çekerek.
"Nazlı’ya bu gerçeği anlatacağım. Kendi gözleriyle görsün o yandığı, vicdan azabı çektiği adamın ne mal olduğunu. Görsün ki o mezar toprağını deşen elin, sadece para saymak için orada olduğunu anlasın."
"Ne yapacaksın abi?" dedi Erdem, endişeyle ayağa kalkarak.
"Önce Nazlı'nın yüreğindeki o prangayı söküp atacağım." dedim zarfı elime alarak.
"Sonra da Serdar'ın o mirasını da, dünyasını da başına yıkacağım. Sadece o mirası değil, nefesini de keseceğim o itin."
Başımı yukarı kaldırıp, gökyüzüne baktım. Güneş doğuyordu ama Serdar için bugün, hayatının en karanlık günü olacaktı. Nazlı’nın o 'keşke'sini onun boğazına dizecektim.
"Erdem, senden bir şey daha isteyeceğim kardeşim."
"Ne istersen." diyerek elini omzuna koydu.
"Bana birini bulmanı istiyorum..."
