40. bölüm / 48
14 BAHARBÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime · Okuduğun bölüm
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gökhan'dan...
Parktaki o yıkıcı anın ardından saatler geçmesine rağmen, kulaklarımda hâlâ Nazlı'nın o bıçak gibi keskin sesi yankılanıyordu.
Yaşananlardan sonra arabayı nereye sürdüğümü bile bilmeden saatlerce şehri turlamış, en sonunda da kendimi olmam gereken yerde, evimizde bulmuştum. Nazlı ile evlendiğimizde oturacağımız ve her bir odasının Aybüke'nin neşesiyle dolacağını hayal ettiğimiz, renkli evimizdeydim.
Bir süre bakışlarımı yerden kaldıramadım ve sadece kaldırım taşlarını izledim. Ardından boyası henüz kurumamış olan çitlere, sonra da evin renkli duvarların baktım. Ve her detayını ezberlemek istercesine bakışlarımı gezdirmeye devam ettim.
Fakat aradan geçen dakikaların ardından cebimdeki telefonun titretmesiyle kendime geldim ve hızla elimi cebime attım. Ekrandaki ismi görünce kalbim bir an duracak gibi oldu. Mesajı atan kişi Nazlı'ydı ve sadece tek bir mesaj göndermişti:
"Gökhan evimizde buluşabilir miyiz? Ben kimseye görünmeden gelmeye çalışacağım. Yalvarırım sen de orada ol, sana her şeyi anlatacağım."
Parkta bana haykırdığı ağır sözlerin arkasındaki o çaresiz fısıltıyı hatırladım tekrar. "Aytaç yaşıyor Gökhan ve Serdar beni onu öldürmekle tehdit ediyor." Bu mesaj, o fısıltının devamıydı. Her şeyi anlatması için eve girmemi ve onu beklememi istiyordu. Ben de dediğini yaptım ve içeri girdim, salondaki henüz ambalajı bile açılmamış koltuklardan birine çöktüm. Ardından ışıkları açmadan onu beklemeye başladım. Çünkü karanlık, şu anki ruh halime daha çok yakışıyordu.
Dışarıdaki rüzgarın uğultusu zamanla artarken, bakışlarımı cama çevirdim. Ve bir gölge gibi bahçe kapısından süzülerek içeri giren kişiyi, Nazlı'yı fark ettim. Başındaki kapüşonu iyice yüzüne indirmiş ve etrafı kolaçan ederek kapıya yaklaştı, ardından kapı kilidini yavaşça döndürerek içeri süzüldü. Ve geldiği an, dışarıdaki soğuğu da beraberinde getirdi. Açtığı kapıyı arkasından usulca kapattı ve sırtını ahşaba yaslayıp derin, titrek bir nefes aldı. Belki karanlıkta birbirimizi göremiyorduk ama nefes alışverişlerimiz odanın içinde yankılandıkça, birbirimizi daha fazla hissediyorduk.
"Gökhan?" diye fısıldadı Nazlı.
Sesi öyle kırılgandı ki, dokunsam bin parçaya bölünecek gibiydi. Ayağa kalktım ve ona doğru ilerlemeye başladım. Adımlarım ona doğru yönelirken içimdeki öfke, yerini yavaşça tarifsiz bir acıya bıraktı.
"Buradayım Nazlı." dedim boğuk bir sesle.
Işığı açmadım. Çünkü yüzündeki o çaresizliği görmek istemiyordum. Ya da belki de onun, gözlerimdeki yıkımı görmesini istemiyordum.
Karanlıkta yanına vardığımda, soğuktan titrediğini fark ettim ve ellerimi onu ısıtmak istercesine uzattım fakat yarı yolda bundan vazgeçip geri yere indirdim. Belki sahiden söylememişti ama parktaki o "Dokunma bana." deyişi hâlâ taze bir yara gibi sızlıyordu içimde.
"Geldin." dedi.
Ve karanlığın içinde benim yapamadığımı yapıp, ellini uzattı kolumu buldu. Farkında değildi ama yaptığı bu hareketin etkisi bende o kadar büyüktü ki, parmakları kumaşın üzerinden bile tenimi yakıyordu.
"Geldin değil mi? Beni bırakmadın."
"Bırakamadım Nazlı." dedim, sesimdeki sevgiyi gizleyemeyerek.
"Aytaç dedin, oğlum dedin. Sen böyle şeyler söylerken ben nasıl bırakabilirdim ki seni."
Nazlı aniden göğsüme yaslandı ve hıçkırıklarını bastıramadan ağlamaya başladı. O an içindeki güçlü, her şeye göğüs geren kadın gitti ve yerine evladıyla sevdiği adam arasında kalmış bir anne geldi. Kollarımı ona dolayıp teselli vermemek için kendimle bir savaş verdim ama bu savaş çok sürmedi ve onu kendime çekip, başını omzuma yasladım.
"Senden ayrılmamı istedi, tehdit etti beni Gökhan. Yoksa yapmazdım, yemin ederim yapmazdım. Ben seni çok seviyorum, seni kaybetmek istemiyorum Gökhan. Ama ona her şeyi kanıtlamak zorundaydım. Eğer inanmasaydı, eğer senden gerçekten vazgeçtiğime ikna olmasaydı Aytaç'ı bulma şansımı kaybederdim. Çok özür dilerim Gökhan, gerçekten çok özür dilerim. Ama başka şansım yoktu."
Sırtını okşadım ve çenemi saçlarına yasladım.
"Şşt, geçti Nazlı. Geçti hepsi. Şimdi sakince bana tüm olan biteni anlat Nazlı. Anlat ki hem sana yardımcı olabileyim hem de gidip o şerefsizi öldürmemek için kendime tutabileyim."
Nazlı başını kaldırdı ve karanlıkta parlayan yaşlı gözleriyle bana baktı.
"Bildiğim tek şey, Aytaç yaşıyor Gökhan. Serdar fotoğrafını gönderdi bana. Onu birine satmış ve eğer onunla evlenmezsem öldüreceğini söyledi."
Duyduklarımla birlikte yanımdaki duvara yumruğu geçirmemek için kendimi zor tuttum. Evleneceğimiz, huzur bulacağımız bu evde o şerefsiz yüzünden sevdiğim kadın göz yaşlarını döküyordu ve ben onun hiçbir şey yapamıyordum.
"Peki şimdi ne olacak?" dedim.
"Ailelerimize ne diyeceğiz? Hadi Serdar'ı bir şekilde kandırdık, inandırdık bu yalana diyelim. Onlara ne diyeceğiz Nazlı, nasıl yüzlerine baka baka yalan söyleyeceğiz?"
Nazlı, çaresizlikle titreyerek geri çekildi.
"Bilmiyorum, bilmiyorum. Ben sadece... sadece sana gerçekleri söylemek istedim. Seni gerçekten sevmediğimi düşünmeni istemedim. Çünkü biliyorum ki ikimiz de buna dayanamazdık."
Dışarıdan vuran cılız sokak lambasının ışığı yüzündeki yaşları gümüş gibi parlatırken, Nazlı titreyen elleriyle telefonunu çıkardı. Ekranın beyaz ışığı aramıza bir duvar gibi girdiğinde, gözlerimi kısmak zorunda kaldım.
"Bak." dedi bir umutla.
Sesi o kadar derinden geliyordu ki, sanki ciğerlerinden değil de ruhunun en dibinden sökülüp gelmişti.
"Bak Gökhan. Bana ve Aybüke'ye çok benzemiyor mu? Ben onun Aytaç olduğuna inanıyorum yani en azından inanmak istiyorum. Sence gerçekten de bu çocuk benim oğlum olabilir mi? Ne diyorsun?"
Telefonu elinden aldım ve fotoğrafı büyüterek incelemeye başladım. Bir bahçe, arkada lüks bir evin belli belirsiz silueti. Ve ortada üzerinde okul formasıyla duran, sekiz-dokuz yaşlarında bir çocuk, elinde bir kitap vardı. Çocuk, sanki etrafındaki dünyadan kopmuşta o kitabın satırları arasında kaybolmuş gibiydi. Hafif bir gülümseme dudaklarının kenarına ilişmişti ama gözleri fotoğrafta net değildi.
"Nazlı." dedim yavaşça.
Sesimi olabildiğince yumuşak tutmaya çalışıyordum çünkü Nazlı en küçük bir sarsıntıda bin parçaya bölünebilecek gibi duruyordu.
"Evet bu çocuk sana ve Aybüke'ye çok benziyor. Ama size benziyor diye bundan emin olamayız ki. Serdar bu, biliyorsun. Seni parmağında oynatmak için öylesine bir çocuğun fotoğrafını bile önüne koyabilir."
Nazlı hıçkırığını yuttu ardından elini kalbinin üzerine koydu.
"Biliyorum Gökhan, biliyorum! Evet benim de mantığım 'inanma' diyor. Ama kalbim... Kalbim bu fotoğrafa bakınca öyle bir çarpıyor ki, sanki kaburgalarımı kırıp o çocuğun yanına gitmek istiyor gibi. Ben dokuz yıl önce ellerimin arasından kayıp giden o sıcaklığı bu fotoğrafta hissediyorum. Bakışı, duruşu... Bir şey var Gökhan, bir şey beni ona çekiyor."
Eğildim ve telefonun ışığında fotoğrafın her detayını santim santim incelemeye devam ettim. Gözlerimi kısıp çocuğun yüz hatlarına, arkadaki evin pencerelerine, bahçedeki ağaçlara baktım. Bir yer adı, bir plaka aradım. Ama fotoğraf o kadar belirsiz bir açıyla çekilmişti ki, ne hangi şehirde olduğunu anlayabiliyordum ne de evin nerede olduğuna dair en ufak bir ipucu görebiliyordum. Sadece yeşil bir bahçe ve gri bir duvar vardı. Herhangi bir zengin mahallesinde ya da herhangi bir şehirde, her yerde olabilirdi bu bahçe.
"Hiçbir şey yok." diye mırıldandım dişlerimin arasından.
"Kahretsin ki hiçbir şey yok Nazlı. Ne bir yazı, ne bir numara. Nasıl yapmış bilmiyorum ama fotoğraf öyle iyi çekimişki nerede olduğunu anlayabileceğimiz hiçbir şey yok."
Nazlı'nın elleri tekrar zangır zangır titremeye başladı. Telefonu elimden aldı ve sanki bakışlarıyla fotoğrafı konuşturmak ister gibi ekrana tekrar baktı.
"Bir yerlerde bir şey olmalı Gökhan. Bak şu ağaca, şu çiçeğe. Bir ipucu bulabiliriz. Ben saatlerce baktım, bulamadım ama sen bulursun belki."
"Yok Nazlı. Her detayına bakıyorum ama yok." dedim çaresizce.
"Sadece bir çocuk ve bir kitap. Başka hiçbir şey yok."
Nazlı; sanki o an ruhu bedenine ağır geliyormuş gibi yavaşça yere, tozlu parkelerinin üzerine çöktü. Ardından omuzları sarsılmaya ve hıçkırıkları boş odada yankılanmaya başladı. Her bir hıçkırığı, sanki duvarlara çarpıp kalbime bir ok gibi geri dönüyordu.
"Doğumda sadece birkaç saniye..." dedi fısıltıyla.
Sesi öyle derinden, öyle kimsesiz geliyordu ki, bir an nefesim kesildi.
"Sadece bir kaç saniye gördüm onu Gökhan. Teninin sıcaklığı daha parmak uçlarımdan silinmeden 'Öldü' dediklerinde, dünya başıma yıkıldı."
Aniden başını kaldırıp bana baktı; gözleri kan çanağına dönmüştü, bakışlarındaki o çaresizlik içimi kavurdu.
"Ama bir yanım hep onun uzaklarda bir yerlerde yaşadığına inanmak istedi. Her gece rüyamda kokusunu duydum, her bebek sesinde onu aradım." dedi ve bakışlarındaki boşluk yerini kararlılığa bırakırken konuşmasına devam etti.
"Ama artık dayanamıyorum Gökhan! Göğsümdeki bu sızıyla yaşamaktan, her nefeste boğulmaktan yoruldum!Buram yanıyor ve ben artık dayanamıyorum!" dedi ve hıçkırıkları feryada dönüşürken elleriyle göğsünü yumrukladı.
Hızla yanına çöktüm. Titreyen ellerini yakalayıp göğsünden çektim ve avuçlarımın arasına hapssettim. Parmakları, sanki hayat damarlarından çekilmişçesine yine buz gibiydi.
"Şimdi bu fotoğraftaki çocuk ister Aytaç olsun ister olmasın; Serdar bu umudu bana bir kanca gibi taktı, artık geri dönemem. O umut benim celladım da olsa peşinden gitmeye devam edeceğim. Gerekirse bu yolda ölmeye de razıyım Gökhan. Yeterki oğlumu bulayım, yeter ki kokusunu son bir kez daha içime çekebileyim!"
Hızla yanına çöktüm. Onu o tozlu yerin üzerinde, o dipsiz kuyunun içinde bırakmaya gönlüm razı gelmedi. Titreyen ellerini yakalayıp göğsünden çektim ve avuçlarımın arasına hapssettim. Parmakları, sanki hayat damarlarından çekilmişçesine yine buz gibiydi.
"Nazlı, bak bana." dedim sesim titreyerek.
Ardından çenesini yavaşça tutup, yaşlarla ıslanmış yüzünü yüzüme çevirdim.
"Ne olur böyle konuşma. Sen ölürsen hepimiz ölürüz. Ama en çokta Aytaç ölür Nazlı. Ve biz Aytaç için, Aybüke için yaşayamalıyız. Onlar için ayakta durmalıyız."
"Ama hiçbir şey yapamıyoruz!" diye bağırdı, çaresizliğin verdiği bir öfkeyle.
"Serdar bizi bir kafese kapattı sonra da anahtarı cebine koydu. O fotoğrafa bakıp bakıp ağlamaktan başka elimizden ne geliyor? Hiç, koca bir hiç!"
Onu kendime çekip başını omzuma yasladım. Ardından kollarımı etrafına sıkıca doladım ve titreyen omuzlarını okşadım. Ona iyi gelebileceğini düşündüğüm her şeyi yaptım.
"Sakin ol. Yalvarırım sakin ol Nazlı." diye fısıldadım kulağına.
"Evet, Serdar anahtarı cebine koyduğunu sanıyor ama unuttuğu bir şey var Nazlı. Bizim anahtara ihtiyacımız yok ki, biz gerekirse o kafesi tırnaklarımızla da parçalarız. Sen dokuz yıl bu acıyla yaşamışsın ama artık bu acıyla yaşamak yok Nazlı. Eğer o çocuk gerçekten Aytaç'sa yemin ederim sana, ne yapıp edip onu o fotoğraftan çekip alacağım. Gerekirse dünyayı yakacağım ama yine de oğlunu bulup sana getireceğim."
Nazlı hıçkırıklarının arasından gömleğimi sıktı ve sanki bırakırsa dipsiz bir karanlığa düşecekmiş gibi tutundu bana.
"Söz ver." dedi sesi titreyerek.
"Onu bulacağımıza söz ver Gökhan."
Alnımı alnına yasladım ve gözyaşlarımızın birbirine karışarak akmasına izin verdim.
"Söz veriyorum Nazlı. Canım pahasına seni de, Aytaç'ı da, Aybüke'yi de o canavarın elinden kurtaracağım. Şimdi ağla, bütün acını dök buraya. Dök ki kalbin biraz hafiflesin. Ama yarın Serdar'ın karşısına çıktığımızda sakın yıkılma ve ona dünyanın en güçlü annesinin kim olduğunu göster."
Nazlı, göğsüme sığınarak ağlamaya başladı. Ve aradan geçen dakikaların ardından hıçkırıkları; zamanla yerini derin, sarsıntılı iç çekişlere bıraktı. Sessizlik, karanlıkla birlikte odayı tamamen ele geçirdiğinde ise birbirimizin nefesinden başka dayanağımız kalmadı.
Nazlı yavaşça geri çekildiğinde, telefonunun cılız ışığı yüzüne vurdu. Ardından yaşlarla parlayan o güzel gözleri tekrar ekrandaki çocuğa kaydı ve titreyen parmaklarıyla fotoğrafı daha fazla büyütebilirmiş gibi büyütmeye çalıştı. Sanki ekran ne kadar yakın olursa o çocuğun da o kadar yakın olacağına inanıyordu.
Hiçbir şey söylemedim ve ben de eğilip onunla birlikte ekrandaki o masum gülüşe, arkadaki o belirsiz duvara ve hiçbir ipucu vermeyen o yeşil bahçeye baktım. Evet, bir söz vermiştik; evet, birbirimizin acısına merhem olmuştuk ama bu hakikati değiştirmemişti. Hâlâ bir ipucu bulamamış ve kendimize bir yol çizememiştik. Elimizde sadece soğuk bir ekran ve içinde kime ait olduğunu bilmediğimiz, masumca gülümseyen bir çocuğun görüntüsüyle, kalbimizde cevabını bilmediğimiz binlerce soru vardı.
"Nazlı." dedim fısıltıyla.
"Sizinkilere gerçeği anlatacak mısın? Yani bu fotoğrafı, Serdar'ın tehditlerini?"
Nazlı başını yavaşça iki yana salladı, ardından gözlerinden süzülen bir damla yaş elimin üzerine düştü.
"Hayır Gökhan söyleyemem. Bizimkiler öğrenirlerse mutlaka bir açık verirler. Hem abimle Mustafa'yı biliyorsun, asla yerlerinde duramazlar. Bir şey yapmaya çalışırlar, Serdar'ın üzerine giderler ve her şeyi tehlikeye atarlar. Ben böyle bir riski alamam yoksa Aytaç'ı daha bulmadan kaybederim."
"Ama birinin bilmesi lazım Nazlı." dedim endişeyle.
"Tek başına bu yükü taşıyamazsın."
"Peki, ama sadece yengeme anlatacağım." dedi Nazlı, kararlı bir ifadeyle gözlerimin içine bakarak.
"Yengem daha soğukkanlıdır, hem beni evde idare edebilecek tek kişi de o. Annemlerin şüphelenmemesini sağlar. Ama sen Nergis teyzelere gerçeği anlatabilirsin Gökhan. Sadece gerçeği bildiklerini belli etmesinler yeter."
"Tamam." dedim derin bir iç çekerek.
"Annemler her şeyi bilecek. Ama dışarıya karşı bildiklerini belli etmeyecekler."
Ayağa kalktığımızda dizlerim, o tozlu parkelerin üzerinde saatlerce çömelmişim gibi sızlıyordu. Nazlı kapüşonunu tekrar başına geçirdi, omuzlarını dikleştirmeye çalıştı ama hala bir yaprak gibi titriyordu.
"Şimdi gitmem lazım." dedi, kapıya doğru bir adım atarken.
"Kimse bizi burada beraber görmemeli. Ben arkadaki sokaktan dolaşacağım, sen de biraz bekleyip öyle çık olur mu?"
"Peki, ben sonra çıkarım." dediğimde gülümseyerek başını salladı ve kapıya doğru yöneldi.
Fakat gitmeden önce kapının eşiğinde durdu, bana bir bakış attı. Ve sanki tüm ömrünü sığdırmış gibi binlerce duygu geçti bakışından.
"Kendine dikkat et Gökhan." dedi fısıltıyla.
"Sen de Nazlı. Ve sakın unutma, biz bu savaşı kazanacağız."
Ardından kapı sessizce açıldı ve dışarının ayazı içeri doldu. Nazlı, bir gölge gibi bahçede süzülerek karanlıkta kayboldu. Ben de bir süre daha karanlıkta kaldıktan sonra son bir kez Nazlı'nın bıraktığı o soğuk ve kederli kokuyu içime çektim, ardından kendi evime doğru yola çıktım.
***
Eve girdiğimde salonun girişinde durdum ve kendime gelmek adına derin bir nefes aldım. Ardından bakışlarımı beni fark etmeden televizyon karşısında oturmuş, meyve yiyen annemle babama çevirdim. Her şeyden habersiz, huzurlu bir akşam geçiriyorlardı. İçimden ne kadar bu anlarını bozmak gelmesede, anlatmam gereken şeylerin bilinciyle içeri doğru bir adım attım. Beni gören annem hemen başını kaldırıp gülümsedi.
"Hoş geldin oğlum." dedi neşeyle.
"Hayırdır, erken geldin? Evin işleri var diyordun, çabuk mu bitti yoksa?"
Annemin sorusuna sessizlikle cevap verirken, babam elindeki elma dilimini tabağa bırakıp bana baktı. Ama yüzümdeki o ölü toprağını fark etmesi saniyeler bile sürmedi.
"Gökhan? Ne bu halin oğlum? Yüzünden düşen bin parça."
Annem elindeki bıçağı masaya bıraktı ve o da babam gibi panikle bana bakmaya başladı.
"Oğlum! Bir şey mi oldu?"
Yutkundum ve boğazımdaki o devasa yumruyu zorla aşağı ittim.
"Anne, baba size anlatmam gereken şeyler var." dedim kısık bir sesle.
"Ama bu anlatacaklarım aramızda kalacak."
"Neler oluyor Gökhan? Korkutma bizi." dedi babam, sesi ciddileşmişti.
"Nazlı ile ayrıldık." dedim direkt.
Annem elini kalbine götürdü.
"Ne demek ayrıldık? Nikaha kaç gün kaldı, ne diyorsun sen oğlum?" diye feryat edecek gibi oldu ama elimle 'sakin ol' işareti yaptım.
"Gerçekten ayrılmadık." dedim, konuya yanlış yerden girdiğimi fark edip sesimi daha da yükselterek.
"Hatırlıyor musunuz, hani bir süre önce Nazlı'nın bir oğlu olduğunu ve doğumda öldüğünü öğrenmiştik."
"Evet hatırlıyoruz da ne alaka bu şimdi oğlum." dedi annem anlamayarak.
"Çok alaka anne. İşte dokuz yıl önce öldü dedikleri oğlu Aytaç aslında yaşıyormuş. Serdar iti çocuğu birine satmış, şimdi de Nazlı'yı onunla tehdit ediyor."
Annemin gözleri fal taşı gibi açıldı. Babam ise olduğu yerde donup kaldı.
"Ne diyorsun sen Gökhan?" dedi annem şokla.
Onlara fotoğrafı, Serdar'ın parkta bizi dinlediğini, Nazlı'nın evladı için kendini nasıl feda etmek zorunda kaldığını tek tek anlattım. Anlattıkça babamın yumrukları sıkıldı, annemin gözyaşları sessizce yanaklarından süzüldü.
"Vay şerefsiz." diye mırıldandı babam dişlerinin arasından.
"Öz evladını satmış, ha?"
"Öyle ama şimdi bunları boş verelim ve asıl meseleye gelelim."
"Serdar Nazlı'nın ve ailesinin her adımını izliyor. O yüzden Nazlı'nın benden gerçekten ayrıldığına ve bizim de ona düşman olduğumuza inanması lazım. Yoksa çocuğu öldürecek."
"Ne yapacağız yani?" dedi annem yaşlı gözlerle.
"Biz bir süre gerçekten ayrılmışız gibi davranacağız. Siz de buna ayak uyduracaksınız. Gerekirse bir süreliğine Muhittin amcalara selamı sabahı keseceksiniz. Kimse, ama hiç kimse bizim bu gerçeği bildiğimizi bilmeyecek ve anlamayacak."
Babam, yüzüne anlayışlı bir ifade takındı.
"Anladık oğlum." dedi.
"Zor olacak. Ama madem o sabinin canı ortada, gerekini yaparız. Sen müsterih ol, kimse bizden şüphelenmeyecek."
Annem göz yaşlarını sildi ve omuzlarını dikleştirerek babamın konuşmasını devraldı.
"Ne yapılması gerekiyorsa yaparız oğlum yeterki o çocuk yaşasın, ailesine kavuşsun."
Nazlı'dan...
Sokak lambalarının altından bir gölge gibi süzülürken, içime çektiğim her nefes sanki buzdan iğneler gibi ciğerime batıyordu. Eve yaklaştığımda adımlarımı yavaşlattım ve gözyaşlarımı elimin tersiyle sertçe sildim. Güçlü durmalıydım. Serdar'ın gözü üzerimizdeyken yıkılmak gibi bir lüksüm yoktu.
Hızla bahçeden içeri süzülüp anahtarı sessizce çevirdim. İçerisi karanlıktı ama mutfaktan sızan hafif ışık, birinin beni beklediğini haber veriyordu. Kim olduğuna bakmak için mutfağa girerek karşımda aniden yengemi buldum. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, endişe ve merakla karışık bir ifadeyle bana bakıyordu.
"Neredesin sen Nazlı?" dedi fısıltıyla.
"Saat kaç oldu haberin var mı? Annemleri 'Nazlı çok yorgun, erkenden uyudu' diyerek binbir yalanla ikna edip uyuttum. Ama artık anlat ne olup bittiğini. Bir geldin Gökhan'dan ayrıldım dedin, sonra bir anda 'beni idare et yenge, bir yere gitmem lazım' dedin. Öleceğim artık meraktan!"
Sorularıyla ve içimdeki o devasa dolmuşluk hissiyle birlikte omuzlarımın çöktüğünü hissettim. Yengem, belki de bu evde beni gerçekten anlayabilecek tek kişiydi. Annem ve babamın aksine, o benim gözlerimdeki saklayamadığım şeyleri her zaman görürdü. Gökhan'a olan sevdamın büyüklüğünü de, bir bakışımla ilk o anlamıştı zaten.
Yanına yaklaştım, ellerim masaya tutunurken sesim hıçkırıklarımın altında ezilerek çıktı.
"Yenge." dedim ve kendimi daha fazla tutamadım.
Hıçkırığım boğazımdan yırtılarak süzüldü. Yengem hemen yerinden fırlayıp kolumdan tuttu ve beni mutfağın köşesine çekti.
"Şşt, yavaş ol Nazlı. Annemleri uyandıracaksın şimdi. Ne bu halin senin? Kötü bir şey yok değil mi? Bak korkutma beni."
Dizlerimin bağı çözülerek sandalyeye çöktüm ve ellerimle yüzümü kapattım. Ardından avuçlarımın içi gözyaşlarımla ısındı.
"Gökhan'la buluştum yenge. Bizim evdeydik."
Yengem anlamayarak kaşlarını çattı ve önümde diz çöktü. Ellerimi yüzümden çekip kendi sıcak ellerinin arasına aldı.
"Nasıl yani? Hani bitti demiştin? Hani kesin kararlıydın, evlilik falan yok diyordun Nazlı? Şimdi nasıl Gökhan'la buluştum diyorsun kızım, aklımı mı kaçırtacaksın bana?"
Başımı kaldırıp doğrudan gözlerinin içine baktım. O an sanki mutfaktaki hava çekildi, ciğerlerim sadece o büyük gerçeğin ağırlığıyla doldu.
"Aytaç yaşıyor yenge." dedim direkt konuya girerek.
"Oğlum... Dokuz yıl önce öldü dedikleri, toprağa verdiğimi zannettiğim yavrum yaşıyormuş."
Yengemin yüzündeki kan bir anda çekildi ve rengi kireç gibi oldu. Ardından şokla açılan ağzını elleriyle kapattı.
"Ne? Nasıl olur? Nazlı sen ne diyorsun?"
Ona her şeyi; Serdar'ın gönderdiği o fotoğrafı, Aytaç'ın bir aileye evlatlık verildiğini ama Serdar'ın bunu bir tehdit olarak kullandığını anlattım. Onlara söylediğim o ağır sözleri, aslında Serdar bizi dinlediği için söylediğimi ve Aytaç'ı korumak için kendimi nasıl ateşe attığımı bir bir döktüm ortaya.
"Serdar eğer Gökhan'dan tamamen ayrılıp onunla evlenmezsem Aytaç'ı öldüreceğini söyledi yenge. Ama ben her şeyi Gökhan'a anlattım ve beraber bir plan yaptık. Dışarıya karşı gerçekten ayrılmışız gibi davranacağız ve herkes ilişkimizi bitirdiğimizi sanacak."
Yengem hızla ellerime sarıldı.
"Canım benim... Sen bu yükü nasıl taşıdın tek başına? Biz nasıl anlayamadık senin bir derdin olduğunu?"
"Yenge, şimdi bunları konuşup kendimi üzmeyelim. Senden isteğim bunu kimseye söylememen. Abime bile." dedim ellerini sıkarak.
"Eğer onlar öğrenir de bir açık verirlerse Serdar bunu anlar. Ben de Aytaç'ı sonsuza dek kaybederim. O yüzden Serdar'ın her şeyin gerçek olduğuna inanması lazım."
Yengem gözyaşlarını sildi ve omuzlarını dikleştirip kararlı bir şekilde başını salladı.
"Merak etme Nazlı. Benden yana için rahat olsun. Bunu benden başka kimse bilmeyecek. Abin bile. Gerekirse ona karşı da oynarım bu oyunu." dedi titrek ama güçlü bir sesle.
Mutfağın o loş ışığında, yengemle birbirimize tutunurken içimdeki o devasa boşluğun biraz olsun kapandığını hissettim. Dışarıda dondurucu bir ayaz, içimde ise koca bir yangın vardı. Ama ben yalnız değildim ve bu benim, şu an tek dayanağımdı.
***
Mutfak, bugün salonun o bitmek bilmeyen uğultusundan kaçtığım tek sığınaktı. Annemlerin her ay yaptığı o klasik altın günlerinden biriydi ve bugün sıra ne yazık ki bizdeydi. Evin içi kadınlarla, taze poğaça kokusuyla ve bitmek bilmeyen çay servisiyle dolup taşıyordu. Henüz kimsenin bir şeyden haberi yoktu; herkes beni yakında gelin gidecek, yuvasını kuracak mutlu bir kadın sanıyordu. Oysa benim içimde fırtınalar kopuyor, cebimdeki o tek kare fotoğraf kalbimi yakıyordu.
Mutfaktaki masada Bahar ve yengem Sevda ile duruyorduk. Bahar, her şeyi anlattığım andan beri bir an olsun yanımdan ayrılmadan sürekli bana teselliler veriyordu. Bense elimdeki telefonu açmış bir umutla fotoğrafı inceliyor ve bir şeyler bulmaya çalışıyordum. Gözlerim sürekli olarak Aytaç'ın o çocuksu yüzünde ve üzerindeki okul üniformasındaydı.
"Nazlı." dedi Bahar, elimi sıkıca tutarak.
"Lütfen böyle yapma. Eminim en kısa sürede bulacağız Aytaç'ı, inan bana."
"Biliyorum Bahar." dedim yaşlı gözlerle.
"Ama fotoğrafı saatlerce inceledim. Gökhan da baktı ama hiçbir yerde bir ipucu bulamadık. Nereden başlayacağımızı bilemiyoruz."
Yengem telefonu elimden alıp ışığa tuttu ve gözlerini kıstı.
"Nazlı, dur bakayım. Sanki çocuğun üzerindeki formada okulun logosu biraz belli oluyor gibi ama o kadar küçük ki, seçemiyorum bir türlü."
Tam o sırada mutfağın kapısı usulca aralandı ve içeriye Selma girdi. Elinde boş bir çay bardağı vardı. Bizi böyle baş başa görünce bir an duraksadı ve yüzünde hafif bir mahcubiyet ve çekingenlik oluştu. Sonuçta bir zamanlar Gökhan ile sözlenmek üzereydi ve şimdi karşısında onunla evlenmek üzere olan ben vardım.
"Aa Selma, bir şey mi lazım canım?" dedi yengem anında.
Selma mahcup bir gülümsemeyle yanımıza yaklaştı.
"Yok Sevda abla sen zahmet etme, ben kendim alırım. Hem ben içerisi çok kalabalık, biraz nefes alayım diye geldim. Sizi rahatsız etmedim umarım." dedi Selma, sesi oldukça kısık ve tereddütlüydü.
Bu tedirgin halini fark etmiştim anlayadabiliyordum ama içimde ona karşı kötü bir duygu yoktu. Hafifçe gülümsedim ve yanımdaki sandalyeyi işaret ettim.
"Gel Selma, rahatsızlık ne demek? Geç otur şöyle, içeride sıkılmışsındır. Zaten burada biz bizeyiz." dedim.
Selma bu sıcak karşılamamla biraz olsun rahatlamış gibi oldu ve hızla omuzları gevşedi.
"Sağ ol Nazlı abla." diyerek yanımıza yaklaştı.
Tezgaha yönelmişti ki, gözü bir an yengemin elindeki ekranı henüz kararmamış telefona kaydı. Ardından bir an duraksadı ve bardağı kenara bırakıp hafifçe öne eğildi.
"Aaa." dedi hayretle.
"O çocuğun üzerindeki forma Işık Koleji'nin değil mi?"
Biz nefesimizi tutmuş ona bakakalırken Selma, sanki çok tanıdık bir şeye bakıyormuş gibi ekrana daha da kilitlendi.
"Sen formanın o koleje ait olduğunu nereden anladın Selma?" diye sordu yengem bir umutla.
Selma bize doğru bir adım daha yaklaştı. Artık çekingenliği tamamen gitmiş, yerini şaşkın bir heyecana bırakmıştı.
"Bu forma, Eskişehir'de bayağı meşhur olan vakıf okulunun, Işık Koleji'nin üniforması!" dedi.
"Ben üniversiteden sonra kısa bir süre orada görev yapmıştım. Karıştırmama imkan yok yani."
Selma Eskişehir dediği an şokla kalakaldım. Ben yıllarca o şehirde yaşamış, en mutlu anlarımı ve en büyük hüzünlerimi o sokaklarda biriktirmiştim. Ve ben belki de bilmeden yıllarca evladımla aynı havayı solumuş, aynı toprağa basmıştım. Bir markette, bir parkta yan yana gelmiştik ya da belki de o kalabalıkta fark etmeden onun kokusunu içime çekip yoluma devam etmiştim. Bu düşünce kalbimi paramparça etti ve elim ayağım titremeye başladı. Ardından güçlükle sandalyenin kenarına tutundum. Ve Selma parmağıyla logonun üzerindeki o minik ayrıntıyı göstererek konuşmaya devam etti.
"Bakın, o göğsündeki logo çift başlı bir kartal. Ve knu diğer benzer logolardan ayıran, tam ortasındaki o parlayan meşale. Anlayacağınız çok özel bir tasarımdır. Ben de oradan tanıdım zaten."
"Selma." dedim, sesim çıkmıyordu.
"Sen... Sen emin misin? Bu forma ve logo gerçekten de Işık Koleji'ne mi ait?"
Selma şaşkınlığıma anlam veremeyerek başını salladı.
"Eminim Nazlı abla, hem de adım kadar eminim." dedi Selma, ardından sesini daha da alçaltarak yanımıza bir adım daha yaklaştı.
"Ben o logoyu her sabah yüzlerce çocuğun üzerinde gördüm."
Yengem hızla Selma'nın koluna yapıştı.
"Selma, bak kurbanın olayım yanlışın olmasın? Hayat memat meselesi bu. Başka bir okulun formasıyla karıştırıyor olabilir misin?"
Selma başını kararlılıkla iki yana salladı.
"Mümkün değil Sevda abla. O çift başlı kartalın ortasındaki meşale, vakfın kurucusunun özel simgesi. Hatta o meşalenin içindeki alevler belli bir açıyla bakınca 'I' harfini oluşturur. Bak, telefondaki fotoğrafta bile o yansıma belli oluyor."
Titreyen parmaklarımla fotoğrafı iyice büyüttüm. Selma'nın dediği o küçük ayrıntı, bir iğne ucu kadar küçük olsa da oradaydı. Kalbim, göğüs kafesimi döven bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Ve dizlerimin bağı çözülerek mutfaktaki sandalyeye çöktüm. Saatlerdir karanlıkta el yordamıyla aradığımız o kapı, hiç beklemediğimiz bir anda, Selma'nın kendin çay almak için mutfağa gelmesiyle aralanmıştı.
"Selma." dedim elini tutarak.
"Yalvarırım bana bu okulun tam olarak nerede olduğunu söyle."
Selma durumun ciddiyetini o an anladı. Bakışları hızla yumuşadı ve elimi sıktı.
"Nazlı abla, bir sorun mu var? Kötü bir şey mi oldu?"
"Çok büyük bir şey oldu Selma." dedi yengem araya girerek.
"Ama bunu şu an anlayamayız. Yalnızca bil ki bu bilgi bizim için çok önemli."
Selma derin bir nefes aldı.
"Tamam, madem bu kadar önemli. Bildiğim her şeyi anlatırım. Ama oraya girmek öyle kolay değildir. Çok sıkı korunur."
Mutfaktaki o ağır sessizliği, içerideki kadınların kahkahaları ve porselen tabakların tıkırtısı bölüyordu. Selma, elindeki boş bardağı tezgaha bırakıp gözlerini telefondan bir an bile ayırmadan bize bakıyordu ve oldukça şaşkındı.
"Selma, lütfen bu konuştuklarımız aramızda kalsın olur mu?" dedim zorlukla.
"Tabii ki, sen nasıl istersen öyle olsun." dedi Selma kolumu sıvazlayarak.
"Kimseye tek kelime etmem. Ama eğer yardıma ihtiyacın olursa, orada hala tanıdığım öğretmenler var. Belki sana yardımcı olabilirim."
"Şimdilik bu adres yeterli Selma." dedi yengem, onu yavaşça mutfak kapısına doğru yönlendirerek.
"Sen şimdi içeri geç, dikkat çekmeyelim. Biz de hemen şu çayları tazeleyip geliyoruz canım."
Selma kapıdan çıkarken son kez bana bakıp gülümsedi ve sessizce içeri süzüldü. O çıkar çıkmaz yengem usulca kapıyı kapattı ve mutfağa bir anda ağır, ama bu sefer umut dolu bir sessizlik çöktü. Ardından Bahar heyecanla koluma yapıştı.
"Nazlı, duydun mu?" dedi Bahar, gözlerinin içi parlayarak.
"Eskişehir dedi! Işık Koleji dedi! Artık elimizde sadece bir fotoğraf değil, bir adres de var!"
"Duydum Bahar, duydum." dedim, kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine atarken.
Yengem, çaydanlığın altını kısarken bana döndü.
"Hadi durma Nazlı. Gökhan'a hemen haber ver. O da şimdi mahvolmuş bir halde senden bir haber bekliyordur. Eminim ki bu bilgi onu da rahatlatacaktır."
Dediklerine karşı başımı sallayıp masadaki telefonu elime aldım ve hızla rehbere girdim. Ardından Gökhan'ın isminin üzerine geldim, ellerim titreyerek yazmaya başladım:
"Gökhan, bir iz bulduk! Aytaç'ın üzerindeki forma Eskişehir Işık Koleji'ne aitmiş. Az önce Selma ile konuştum ve bir süre orada görev yaptığını, Aytaç'ın üzerindeki formanın kesinlikle oraya ait olduğunu söyledi. En kısa sürede oraya gitmemiz lazım."
Gönder tuşuna bastığımda, sanki omuzlarımdaki o devasa yükün yarısı Gökhan'a devrolmuş gibi hissettim. Ve mesajın iletildiğini gösteren o iki küçük tiki gördüğümde derin bir nefes aldım.
"Gönderdim." dedim Bahar'a bakarak.
Bahar usulca sarıldı, başımı omzuna yasladı.
"Eminim en kısa sürede Aytaç'ı bulacağız Nazlı. Sen sadece güçlü dur ve ne kadar sor olsa da biraz sabret."
"Aytaç bulunana kadar yıkılmak yok." dedim gülümseyerek.
Bir süre toparlanmak için kendime zaman tanıdıktan sonra hızla gözyaşlarımı sildim ve yüzüme sahte ama yıkılması imkansız, çelikten bir maske taktım. Ardından içerideki kadınların neşeli sohbetlerine ve altın gününün o umursamaz uğultusuna karışmak için mutfaktan çıktım.
