14 BAHAR kitap kapağı

36. bölüm / 48

14 BAHAR

BÖLÜM 35: Baba

Vaveyla Yazarı: Loki'nin Tesseractı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 35: Baba
  1. 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
  2. 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
  3. 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
  4. 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
  5. 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
  6. 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
  7. 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
  8. 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
  9. 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
  10. 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
  11. 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
  12. 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
  13. 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
  14. 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
  15. 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
  16. 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
  17. 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
  18. 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
  19. 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
  20. 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
  21. 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
  22. 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
  23. 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
  24. 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
  25. 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
  26. 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
  27. 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
  28. 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
  29. 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
  30. 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
  31. 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
  32. 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
  33. 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
  34. 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
  35. 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime · Okuduğun bölüm
  36. 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
  37. 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
  38. 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
  39. 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
  40. 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
  41. 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
  42. 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
  43. 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
  44. 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
  45. 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
  46. 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
  47. 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
  48. 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime

İlahi bakış açısıyla...

Mutfaktaki saatin tik takları, akşamın sessizliğinde her zamankinden daha gürültülü yankılanıyordu. Bahar ocağın üzerindeki çaydanlıktan yükselen ince buhara dalmış, elindeki bezi tezgahın üzerinde yavaş hareketlerle gezdiriyordu. Fakat saniyeler geçtikçe vücudu ona yabancılaşıyor, her nefesi iki canın yükünü taşıdığından derinleşiyordu.

Gökhan ise annesinin yanındaki mutfak masasının altında, odasından getirdiği oyuncaklarla kendine küçük bir dünya kurmuştu. Dili hafifçe dışarıda, büyük bir konsantrasyonla parçaları üst üste diziyordu.

"Anne." dedi Gökhan başını kaldırmadan.

"Bu kuleyi bitirince Gökhan amcamlara gidelim mi? Hem gitmişken Nazlı teyzelere de uğrarız. Ben de Aybüke'ye yeni oyunumu gösteririm."

Bahar cevap vermek için oğluna döndü. Dudaklarında şefkatli, yarım bir gülümseme belirdi ama o an mutfağın ışıkları aniden titremeye başladı. Fakat, titreyen ışıklar değil Bahar'ın dünyasıydı. Başının içinde binlerce arı aynı anda vızıldamaya başladı. Kulakları uğuldadı, dizlerinin bağı sanki birer pamuk ipliğiymiş gibi çözülüverdi. Tutunmak için elini tezgaha uzattı ama parmakları boşlukta asılı kaldı ve sanki derin bir uykuya dalar gibi olduğu yere yığıldı. Vücudu mutfak zeminine çarptığında çıkan o boğuk ses, evdeki bütün huzuru bir bıçak gibi kesti. Gökhan, duyduğu sesle irkildi. Elindeki son parça da yere düştü ve masanın altından hızla çıktı.

"Anne?" dedi, sesi bir kuş kanadı kadar titrek ve ürkekti.

"Anne ne oldu?"

Fakat cevap alamadı. Bahar; mutfak taşlarının üzerinde, üzerinde çiçekli önlüğüyle hareketsizce yatıyordu. Gökhan yavaşça yaklaştı, annesinin yanına çömeldi ve minik elleriyle Bahar'ın omzunu dürttü, saçlarını geri itti.

"Anne, hadi kalk. Korkuyorum ben. Hem eğer böyle yatarsan üşürsün, hasta olursun."

Gökhan'ın gözlerinden sessizce yaşlar süzülürken, mutfağın o ağır ve korkutucu sessizliğini bir telefon melodisi böldü. Tezgahın üzerinde duran telefon, ısrarcı bir şekilde titremeye ve ışık saçmaya başladı. Ekranda tek bir isim parlıyordu:

"Nazlı"

Gökhan, o ışığa sanki bir kurtarıcıymış gibi baktı. Hızla tezgahın üzerindeki telefonu eline aldı ve titreyen parmaklarıyla yeşil tuşu yana kaydırdı.

"Nazlı teyze!" diye bağırdı hıçkırıklarının arasından.

Sesi, bir çocuğun çaresizliğinin en saf haliydi.

"Nazlı teyze, annem. Annem uyudu, uyanmıyor! Yerde yatıyor, ne olur gel bir şey yap!"

O sırada evinde çayını içmeye hazırlanan Nazlı'nın elindeki bardak, Gökhan'ın feryadıyla masaya sertçe indi ve kalbi ağzında atmaya başladı.

"Gökhan! Sakin ol canım, sakin ol." dedi Nazlı, telefonu kulağına bastırıp ayakkabılarını giydikten sonra kapıya doğru koşarken.

"Ben geliyorum. Hemen oradayım, sakın anneni yalnız bırakma!"

Nazlı bahçe kapısını nasıl açtığını, sokağı nasıl geçtiğini fark etmedi bile. Zihninde Gökhan'ın o ağlamaklı sesi yankılanırken, o kısa mesafe ona kilometrelerce uzun geldi.

Nihayet Erdemlerin kapısına ulaştığında, Gökhan'ın içerideki hıçkırıklarını ve "Anne ne olur uyan" deyişini duyabiliyordu. Nazlı parmak eklemleri acıyana dek kapıyı yumruklarken bir yandan da titreyen sesiyle bağırmaya başladı:

"Gökhan! Canım aç kapıyı, ben geldim! Korkma, hadi aç kapıyı!"

İçeriden nihayet kilit sesi ve Gökhan'ın hıçkırıklarla karışık çığlığı duyularak kapı aralandığında, minik çocuk hizly kendini Nazlı'nın bacaklarına attı. Nazlı, çocuğu kucağına alıp sakinleştirmeye vakit bulamadan doğruca mutfağa koştu. Ardından yerde, mutfak taşlarının soğukluğunda boylu boyunca yatan Bahar'ı görünce bir an nefesi kesildi ve yirmi dört yıl önce, Defne'nin son nefesini verdiği o anın hayali zihnine bir bıçak gibi saplandı.

"Bahar! Bahar aç gözlerini!" diyerek hızla ama geri döndü ve yanına çöktü.

Elini Bahar'ın boynuna götürdü; nabzı hâlâ oradaydı. Hemen telefonuna sarıldı. Parmakları o kadar çok titriyordu ki, tuşlara basmakta zorlanıyordu.

"Acil... Ne olur acele edin, hamile bir kadın bayıldı, uyanmıyor."

Nazlı ev adresini yetkililere verirken Gökhan; mutfağın köşesinde büzülmüş, elini ağzına bastırarak olan biteni korkuyla izliyordu. Telefonu kapatan Nazlı, bir yandan Bahar'ın elini tutup onu ayıltmaya çalışırken diğer yandan da Gökhan'a döndü ve onu sakinleştirmeye çalıştı.

"Bak Gökhancığım, şimdi doktorlar gelecek. Annen iyi olacak tamam mı, söz veriyorum sana."

Gökhan umutla başını aşağı yukarı sallarken, çok geçmeden sokağın başında ambulansın o tiz ve delici sireni yankılanmaya başladı. Ardından mavi ışıklar, sokağın sarı lambalarıyla karışarak mutfağın pencerelerinden içeri süzüldü. Sağlık görevlileri sedyeyle içeri daldığında Nazlı kenara çekilmek zorunda kaldı.

O an onlar Bahar'ı dikkatle sedyeye yerleştirirken Nazlı'nın tek düşündüğü şey, Erdem ve Gökhan'a bu haberi nasıl vereceğiydi. Aradan geçen dakikaların ardından ambulansın kapıları hızla kapanırken Nazlı, Gökhan'ı kucağına alıp ön koltuğa bindi ve hemen telefonunu çıkarıp Gökhan'ı aradı.

Dükkana yardıma gelen Erdem, günlerdir yaşadığı mutluluğun sarhoşluğuyla tezgahtaki bir parçayı ıslık çalarak parlatıyordu. Gökhan ise çayları tazelemek için ocağa yönelmişti. Telefonun melodisi dükkanın sessizliğini böldüğünde, Gökhan elindeki çaydanlığı bırakıp hızla telefonuna uzandı.

"Nazlı?" dedi gülümseyerek telefonu açarken.

Ama Nazlı'nın hıçkırık dolu sesini duyduğu an gülümsemesi yüzünde asılı kaldı.

"Gökhan. Gökhan şimdi sana bir şey söyleyeceğim ama sakin olacaksın, tamam mı? Ve Erdem'e belli etmeyeceksin."

"Nazlı ne oldu? Bahar'a mı bir şey oldu yoksa?" dedi fısıltıyla.

"Evet, Bahar bayılmış. Şimdi biz ambulansla hastaneye gidiyoruz. Gökhan ne olur siz de çabuk gelin!"

Gökhan'ın elindeki çay bardağı yere düşüp bin parçaya bölündü. Erdem, cam kırılma sesini duyup arkasına döndüğünde Gökhan'ın bembeyaz kesilmiş yüzünü gördü. Gökhan'ın dudakları titriyor, kelimeler boğazına diziliyordu.

"Erdem." diyebildi sadece.

"Bahar bayılmış, hastaneye götürüyorlar."

Erdem o an üstünü başını temizlemeden hatta eline ceketini bile almadan hızla dükkandan fırladı. Gökhan da arkadaşının peşinden koşarken, dükkanın kapısını kilitlemeyi unuttu. Ve ikisi birlikte hızla arabaya bindiler. Erdem'in gözleri yoldaydı ama zihni Bahar'ın o sabahki gülümsemesinde takılı kalmıştı. Direksiyonu öyle sıkı tutuyordu ki eklemleri bembeyaz olmuştu.

"Bir şey olmayacak kardeşim, bir şey olmayacak." diye mırıldanıyordu Gökhan ama aslında bu cümleyi en çok kendi korkularını susturmak için söylüyordu.

Hastanenin acil servisinin önüne geldiklerinde, ambulansın mavi ışıklarının henüz sönmediğini gördüler. Erdem arabadan iner inmez içeriye doğru koşmaya başladı. O sırada Nazlı, elinden tuttuğu Gökhan ile bekleme salonunun ortasında öylece duruyordu. Onları gören Erdem kısa bir an duraksadı ve ardından hızla onlara doğru ilerledi.

"Nerede? Nazlı, Bahar nerede?!" diye bağırdı.

Nazlı ise sadece işaret parmağıyla kapalı bir kapıyı gösterdi. Erdem o kapıya doğru hamle yapmak üzereyken, Gökhan arkasından yetişip arkadaşına sarıldı ve onu durdurdu.

Erdem'in göğsü sanki içeride bir yangın varmış gibi hızla inip kalkıyordu. Ve gözleri o kapalı kapıdan başka hiçbir şeyi görmüyor, elleri titrerken boğazından hıçkırığa benzer kesik nefesler dökülüyordu.

"Erdem! Bak bana, kardeşim bak bana!" dedi Gökhan, sesini arkadaşının zihnine sabitlemeye çalışarak.

"Şu an içeri giremezsin. Doktorlar zaten içeride, Bahar'a ve bebeğe yardım ediyorlar. Senin orada olman şu an işlerini zorlaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Sakin olmalısın, Bahar'ın senin gücüne orada değil burada ihtiyacı var."

Gökhan'ın sözleriyle birlikte Erdem'in direnci yavaşça kırıldı; omuzları çöktü ve başını Gökhan'ın omzuna yasladı. Bir an için o koskoca adam, soğuk hastane koridorunda küçücük kaldı ve bekleme salonundaki sandalyelerden birine resmen yığılarak oturdu. Nazlı da yanındaki Gökhan ile yanlarına yaklaştı. Gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü ama ayakta durmak, bu yıkılmış adama destek olmak zorundaydı.

"Erdem" dedi Nazlı fısıltıyla.

"Ben Bahar'ı uzun zamandır tanımıyorum ama şu kısa sürede onda gördüğüm bir şey varsa, o da Bahar'ın güçlü olduğudur. Merak etme o seni de, evladını da bırakmaz."

Erdem Nazlı'ya teşekkür edercesine kısa bir bakış gönderdi. Ardından sessizlik, koridorun beyaz ışıkları altında iyice ağırlaştı. Dakikaların her biri birer asır gibi geçiyordu ve arada bir açılan otomatik kapıların sesi, koridordan geçen hemşirelerin ayak sesleri, hepsi Erdem için birer umut ya da korku silsilesine dönüşüyordu. Gökhan ise arkadaşının yanından bir saniye bile ayrılmıyor, elini onun omzundan hiç çekmiyordu.

Tam o sırada koridorun sonundaki o ağır metal kapı yavaşça aralandı. Üzerinde yeşil önlüğüyle, yorgunluğu gözlerinden okunan bir doktor dışarı çıktı. Erdem, sanki bir yaydan fırlamış gibi tekrar ayağa fırladı. Gökhan ve Nazlı da nefeslerini tutarak doktora odaklandılar.

Erdem konuşmak istedi ama dudakları birbirine mühürlenmiş gibiydi. Doktor, maskesini indirip derin bir nefes aldı. Yüzünde hem bir ciddiyet hem de bir rahatlama vardı. Erdem'in önüne kadar gelip durdu.

"Erdem Bey." dedi doktor, sesi koridorda yankılanarak.

"Bahar Hanım'ın tansiyonu tehlikeli bir sınıra düşmüş. Vücudu çok susuz ve yorgun kalmış. Açık konuşmam gerekirse; eğer hastaneye bu kadar hızlı gelmeseydiniz ve biraz daha geç kalsaydınız, bebeği kaybedebilirdik."

Doktor, kurduğu cümlenin ağırlığını fark etmeden devam etti:

"Ama neyse ki şu an ikisi de çok iyi. Serum takıldı, kızımızın kalp atışları da gayet ritmik."

Doktor tıbbi detayları anlatmaya devam ederken Erdem olduğu yerde donup kalmıştı.

"Kız..." diye fısıldadı Erdem.

O an duyduğu kız kelimesine o kadar odaklanmıştıki doktorun anlattıkları zihninde birer uğultuya dönüşmüştü.

"Kız mı dediniz? Kızım mı olacak yani benim?"

Doktor bir an duraksadı, ardından kırdığı potu fark ederek hafifçe gülümsedi.

"Ah, evet. Aslında ultrasonda kendisini çok net gösterdi küçük hanım. Sanırım siz onu fark etmeyince o kendini size böyle fark ettirmek istemiş olmalı. Anlaşılan biraz Nazlı bir kızınız olacak."

Erdem duyduklarıyla olduğu yere diz çöktü. Az önceki o ölüm kalım korkusu, yerini muazzam bir mucizeye bırakmıştı. Ellerini yüzüne kapatıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bu seferki gözyaşları, Bahar gibi bir meleğin daha hayatlarına katılacak olmasının şükranıydı.
Gökhan da Erdem'in yanına çöküp arkadaşına sarıldı. Gözlerinden süzülen yaşları silerken, Erdem'in kulağına fısıldadı:

"Gördün mü kardeşim? Her şeye rağmen bir güneş daha doğuyor hayatımıza."

Erdem mutlulukla başını salladıktan sonra yavaşça diz çöktüğü yerden doğruldu. Dizlerindeki derman henüz yerine gelmemişti ama ruhu az önceki o karanlık kuyudan çıkmış, masmavi bir gökyüzüne ulaşmış gibiydi. Gökhan'ın omzundan destek alarak ayağa kalktı ve bakışlarını Nazlı'ya çevirdi.

Nazlı, kucağında başı omzuna düşmüş Gökhan ile öylece duruyordu. Erdem, birkaç adımda Nazlı'nın yanına ulaştı. Boğazı hala düğüm düğümdü ama gözlerinde Nazlı'ya karşı sonsuz bir minnet vardı. Fakat o sırada ona bakarken zihninin karanlık köşelerinden eski bir ses yankılandı. Yıllar önce, Gökhan dertten heder olmuşken ona kurduğu o katı cümleler birer birer döküldü önüne:

"Unut o kadını Gökhan, gelmeyecek... Sana hayrı dokunmaz, bırak gitsin..." demişti.

Şimdi ise o "hayırsız" dediği kadın; bugün onun dünyasını, henüz kokusunu bile bilmediği kızını ölümün kıyısından çekip almıştı. Erdem'in içini büyük bir mahcubiyet kapladı. Nazlı'nın yorgun ama şefkat dolu yüzüne bakarken aslında ne kadar büyük bir hata yaptığını, hayatın bazen insanı en çok yanıldığı yerden vurduğunu tekrar anladı.

"Nazlı." dedi Erdem, sesi titreyerek.

"Sen bugün sadece Bahar'ı değil, hiç görmediğim kızımı da kurtardın. Ben inan ne diyeceğimi bilemiyorum... Sadece çok sağ ol ve hakkını helal et olur mu?"

Nazlı, bir elini Erdem'in koluna koyup şefkatle sıktı.

"Onlar iyi ya, önemli olan o. Eğer bir hakkım varsa da helal olsun." dedi yüzündeki yumuşaklıkla.

Erdem eğilip Nazlı'nın kucağındaki oğlunun alnına uzun bir öpücük kondurdu. Ardından mahcubiyetle konuşmaya başladı.

"Nazlı, bu gece bizim oğlan sizde kalabilir mi? Bahar uyandığında onun yanında sadece ben olayım. Hem Bahar'la benim aklım onda kalmasın. Sizde güvende olduğunu bileyim."

Nazlı hemen yüzündeki en içten tebessümüyle atıldı:

"Tabii ki, ne demek. Gökhan bize emanet, sakın aklınız kalmasın. Hem Aybüke ile de birbirlerine iyi gelirler. Sen şimdi sadece Bahar'a ve küçük prensese odaklan."

Erdem minnetle ona baktıktan sonra Gökhan'a döndü.

"Kardeşim, sen de artık git. Zaten ikiniz de saatlerdir perişan oldunuz benimle birlikte. Zaten ben Bahar'ın odasına geçeceğim, sabah de taburcu ederler herhalde. Boşuna bekleme yani burada."

Gökhan kaşlarını çatarak arkadaşının omzuna elini koydu.

"Olmaz öyle şey Erdem. Ben burada, kapının önünde beklerim. Bir şey lazım olur. Ne bileyim ilaç olur, koşturulacak bir iş olur. Seni bu halde yalnız bırakmam ben."

Erdem hafifçe gülümsedi, bu gülümseme dostluğun verdiği güvendi.

"Gökhan, kardeşim. Bak, Nazlı yorgun Gökhan desen kucağında perişan oldu. Hem Aybüke de evde annesini bekliyordur. Şimdi git ve onları eve ulaştır. Ben kızımla ve karımla baş başa kalmak istiyorum. Söz veriyorum, bir şey olursa ilk seni arayacağım."

Gökhan, Erdem'e hala tereddütle bakıyordu ama gözlerindeki o kararlı ifadeyi görünce geri adım attı. Ardından Erdem, Gökhan'ın elini sıkıca sıktı, sanki bütün o korkuyu o sıkışla devretmek ister gibiydi.

"Tamam." dedi Gökhan pes ederek.

"Ama telefonun açık olsun. Acil bir şey olursa hemen beni arıyorsun."

Nazlı ve Gökhan, kucaklarında uyuyan küçük Gökhan ile hastanenin otomatik kapılarından dışarı çıktılar. Ardından gece havası yüzlerine çarptığında ikisi de derin bir nefes aldı ve Nazlı kucağındaki minik bedene biraz daha sarıldı.

Erdem ise arkalarından bakıp derin bir nefes aldı ve kızının kalp atışlarını bir kez daha duyabilmek için Bahar'ın odasına doğru, ama bu sefer ayakları yere daha sağlam basarak yürüdü.

***

Araba tam evin önünde durduğunda, Nazlı'nın kucağındaki Gökhan kirpiklerini kırpıştırarak gözlerini araladı. O ana kadar mışıl mışıl uyuyan çocuk, evin önündeki o tanıdık bahçe kapısını görünce hafifçe kıpırdandı.

"Nazlı teyze, geldik mi?" diye fısıldadı uykulu sesiyle.

"Geldik canım." dedi Nazlı, onu daha sıkı sarıp saçlarına bir öpücük kondurarak.

Ve kapıdan içeri adım attıkları an, herkesin uyanık bir şekilde onları beklediklerini fark ettiler. Salonun bütün ışıkları yanıyordu ve içeriden gelen telaşlı konuşma sesleri sokağa kadar taşıyordu. Zeliha Hanım elinde tespihiyle dualar ediyor, Muhittin Bey ise pencerenin önünde elleri arkasında bağlı bir şekilde dışarıyı gözlüyordu. Selim, Sevda, Mustafa ve hatta çocuklar bile tam kadro ayaktaydı. Kapı açılır açılmaz Zeliha Hanım hızla yerinden fırladı.

"Geldiler! Muhittin, geldiler!"

Nazlı ve Gökhan içeri girdiğinde, ev halkı hızla etraflarını sardı. Gökhan yeni uyanmanın verdiği şaşkın gözlerle etrafındaki bu kalabalığa bakıyordu. Zeliha Hanım hemen atılıp çocuğun yanaklarını okşadı. Ardından endişeyle sordu:

"Nazlı, kızım Bahar nasıl? İyi mi ikisi de?"

"İyi anne, çok şükür ikisi de iyi." dedi Nazlı, kucağındaki Gökhan'ı yere indirirken.

"Biz çıkmadan önce odaya alıyorlardı. Erdem de yanında zaten."

Muhittin Bey, Gökhan'ın omuzlarını tutup sarsarak gözlerinin içine baktı.

"Büyük geçmiş olsun evladım. Gökhan'ın telefondaki sesini duyduğumuzdan beri yüreğimiz ağzımızda."

Selim, kardeşinin yanına gelip Gökhan'ın başını okşadı.

"Hoş geldin aslan parçası." dedi şefkatle.

O sırada elindeki tepsiyle içeri giren Sevda, hemen birer bardak çay doldurup Nazlı ve Gökhan'ın eline tutuşturdu. Mustafa ise yeğenlerini ve küçük Gökhan'ı yanına çekip,

"Hadi bakalım gençler, şimdi mutfakta biraz güç toplama vakti." diyerek çocukları sakinleştirmeye çalışıyordu.

Onlar gittikten sonra Muhittin Bey, Gökhan'a döndü.

"Erdem yalnız mı kaldı orada? Acaba yanına gitsek miyiz?"

"Yok Muhittin amca." dedi Gökhan, yorgunluktan çökmüş omuzlarıyla ama içi huzurla dolu bir şekilde.

"Ben ısrar ettim, yanında kalayım dedim ama 'Kızımla ve karımla baş başa kalmak istiyorum' dedi. Bir de bu ufaklığı bize emanet etti."

Zeliha Hanım, Nazlı'nın yorgun ama parlayan gözlerine baktı.

"Gördün mü Nazlı'm? Veren de Allah, koruyan da Allah. O minicik kızı koruduğu gibi Aybüke'mizi de koruyacak inşallah." dedi.

Mutfaktaki telaşlı ama huzurlu sesler zamanla derinleşirken, beraber yukarı çıkan Gökhan ve Aybüke'yi gören Nazlı ve Gökhan birbirlerine kısa bir bakış fırlatıp sessizce onları takip etmeye başladılar. Ardından Nazlı, Gökhan'ın koluna dokunarak durmasını işaret etti ve nefeslerini tutup aralık kapının arkasından, iki küçük yüreğin birbirine dökülüşünü dinlemeye başladılar.

İçeride Gökhan yatağın kenarına ilişmiş, omuzları çökmüş bir halde duruyordu. Aybüke ise onun karşısına geçmiş, bilge bir edayla arkadaşının gözlerinin içine bakıyordu.

"Ben o kardeşi istemiyorum Aybüke." dedi Gökhan, sesi hıçkırıkla karışık bir isyan gibi çıktı.

"O daha gelmeden anneme zarar verdi. Annem yere düştü ve canı yandı. Nazlı teyze gelmese annem öylece kalacaktı. Eğer o bebek gelirse annem yine öyle olur, canı yanar. Ben o yüzden kardeş istemiyorum, ben sadece annemi istiyorum."

Aybüke, küçük parmaklarıyla Gökhan'ın elini tuttu. Yüzünde, yaşına hiç uymayan o hüzünlü ama şefkatli gülümseme belirdi.

"Öyle söyleme Gökhan." dedi Aybüke.

"Onun bir suçu yok ki. Anneler bazen yorulur. Benim annem de bazen yoruluyor ama sonra geçiyor. Hem kardeş gelince annenin canı yanmaz ki. Ben senin yerinde olsaydım kardeşim olacağı için sevinirdim. Hem ben her gece keşke benim de bir kardeşim olsaydı diye dua ediyorum."

Kapının arkasında, Aybüke'nin o masum ama hançer gibi saplanan cümlesi yankılandığında, Gökhan olduğu yerde kaskatı kesildi.

"Ben her gece keşke benim de bir kardeşim olsaydı diye dua ediyorum."

Gökhan'ın boğazına sert bir yumru oturdu. Gözleri kontrolü dışında bir noktaya sabitlenirken, kalbinde tarif edilemez bir sızı baş gösterdi. Doktorun yıllar önce yüzüne vurduğu o soğuk gerçek tekrar zihninde bir gök gürültüsü gibi gürledi. Nazlı'nın elini tutan parmakları bir an için gevşedi ve içindeki o büyük boşluk, Aybüke'nin bu saf arzusuyla bir uçuruma dönüştü. O an kendi canından bir parçayı, Aybüke'ye bir kardeş müjdesini veremeyecek olma ihtimali, omuzlarındaki tüm yükten daha ağır geldi. Nazlı'ya baktı, Nazlı'nın gözlerindeki hüzünle kendi içindeki yangın birleşti. Nazlı'nın anneliğini, o kucağının bir kez daha dolma hayalini kendi yetersizliğiyle çalmış gibi hissetti.

İçeride ise Gökhan, Aybüke'den duyduğu cümlelerle şaşkınlıkla başını kaldırdı.

"Ama senin zaten bir kardeşin vardı ya? Annem öyle söylemişti."

Aybüke derin bir iç çekti, bakışları pencereden sızan ay ışığına kaydı.

"Evet benim bir ikizim varmış, adı da Aytaç'mış. Ama annemlerin dediğine göre o gökyüzüne gidip melek olmuş. Eğer o gitmeseydi, şimdi hep birlikte oyun oynuyor olabilirdik. Hem ben de bir daha hiç yalnız kalmazdım. O yüzden sen çok şanslısın, bir daha yalnız kalmayacaksın çünkü senin kardeşin gökyüzüne değil sizin evinize geliyor."

Gökhan'ın omuzları biraz olsun gevşedi, yaşlı gözlerini Aybüke'ye dikti.

"Gerçekten mi? Yani Aytaç gelseydi sen hiç üzülmez miydin?"

"Hiç üzülmezdim." dedi Aybüke kesin bir dille.

"Ona bütün oyuncaklarımı verirdim. Ona çok iyi davranırdım. Ama bence sen de öyle yapacaksın. Kardeşin doğunca onun kahramanı olacaksın. O ağladığında sen onu güldüreceksin."

Aybüke içeride Aytaç'tan, o hiç tanımadığı ama ruhunda sızısını taşıdığı ikizinden bahsettikçe Gökhan'ın içindeki o eksiklik duygusu daha da devleşti. Aybüke'nin yarası toprak altındaydı ama Gökhan'ın yarası kendi sessizliğinde, kendi bedenindeydi. Sevdiği kadına bakarken duyduğu o büyük aşk, şimdi bu imkansızlıkla hüzne bulanmıştı.

Nazlı, Gökhan'ın elinin buz kestiğini ve bakışlarının nasıl karardığını fark etti. Onun zihninden geçen o kahredici düşünceleri, o "yetersizlik" hissini çok iyi biliyordu. Hızla Gökhan'ın elini iki elinin arasına alıp, destek olurcasına sıktı.

İçeride de küçük Gökhan, Aybüke'nin elini biraz daha sıkı kavradı.

"O zaman o gelince ona benim en sevdiğim oyuncakları gösteririm. Korkmasın diye yanında da beklerim. Ama söz ver, annem bir daha öyle uyumayacak."

"Söz." dedi Aybüke, sesi bir yemin gibiydi.

Ardından Gökhan'ın elini bırakmadan başını hafifçe yana eğdi. Gözlerinde, kendi küçük dünyasının çok ötesinde bir olgunluk parlıyordu.

"Biliyor musun?" dedi Aybüke fısıltıyla.

"Kardeşim olursa belki benim annem de o kadar çok üzülmez. Keşke annemle babamın da bir çocuğu olsa. O zaman evimiz her gün bayram gibi olurdu."

Kapının arkasındaki Gökhan, duyduğu bu cümleyle sanki olduğu yere çivilendi ve kalbi, bir çarkın dişlileri arasına sıkışmış gibi acıyla burkuldu. Aybüke'nin o masum hayali, Gökhan'ın en büyük yarasına atılan en derin dikişti. Gözleri doldu, dudakları titredi ama tek bir kelime bile edemedi. Nazlı, Gökhan'ın elini neredeyse ezecek kadar sıkıyordu; çünkü o da aynı yangının içinde kavruluyordu.

İçeride ise Gökhan kaşlarını çatarak Aybüke'ye bakıyordu.

"Ama Aybüke senin annenle baban boşanmadı mı? Annem öyle demişti. Onlar artık beraber değiller ki nasıl kardeşin olsun?"

Aybüke hafifçe gülümsedi, bu gülüşte bir kabulleniş vardı.

"Ben öz babamdan bahsetmiyorum ki Gökhan. Ben Gökhan abiden bahsediyorum. O, o kadar iyi biri ki. Görsen, bazen bana bakarken gözleri parlıyor. Babalar çocuklarını korur ya, o beni herkesten daha çok koruyor. O çok iyi bir baba olurdu, biliyorum."

Aybüke bir an sustu, sonra sesini daha da alçaltarak devam etti:

"Bazen düşünüyorum da. Eğer bir gün ben de Aytaç gibi gökyüzüne gidersem, annem çok yalnız kalır. Ama Gökhan abiyle bir çocukları olsaydı, ben gitsem bile o anneme çok iyi bakardı. Üstelik annem de Gökhan abide onu çok severdi, çünkü o benim gibi hasta olmazdı. Ayrıca o annemi, benim yaptığım gibi ağlatmazdı onu hep mutlu ederdi. Zaten onun babası benimki gibi kötü de olmazdı."

Aybüke'nin gidersem ihtimali, Gökhan'nın içindeki baba olamama acısını bir anda sildi süpürdü. Yerine evlat kaybetme korkusunun o soğuk nefesini bıraktı. Ardından gözlerinden iki damla yaş süzülüp yanaklarından aşağı indi. Aybüke'nin kendisini baba olarak görmesi çok güzeldi ama gitme ihtimalini bu kadar sakin konuşması onun için büyük bir yıkımdı.

Nazlı ise artık dayanamıyordu. Hıçkırığını bastırmak için elini ağzına kapattı ve Gökhan'ın göğsüne yaslandı. İkisi de kapının arkasında, bir çocuğun bu kadar ağır bir yükü nasıl taşıdığını, kendilerini nasıl bu kadar derin düşündüğünü iliklerine kadar hissettiler.

"Benim babam annemin hep ağlamasına neden oluyor Gökhan. Ama Gökhan abi, o anneme pamuk gibi bakıyor. Eğer ondan bir kardeşim olsaydı, o bebek hiç korkmazdı. Babası onu kucağına aldığında dünyanın en güvenli yerinde olduğunu bilirdi. Ben kendimi bazen anneme yük gibi hissediyorum, ilaçlarım, hastaneler... Ama o bebek sağlıklı olurdu. Annem ona bakınca sadece gülerdi."

Gökhan daha fazla dayanamadı. Kalbindeki o devasa boşluğun Aybüke'nin sevgisiyle dolduğunu, biyolojik bir bağın bu bağlılığın yanında ne kadar küçük kaldığını o an tekrar anladı ve kapıyı yavaşça araladı. Nazlı ile birlikte içeri süzüldüklerinde, iki çocuk da irkilerek onlara döndü.

Gökhan, hiçbir şey söylemeden yatağa doğru ilerledi ve dizlerinin üzerine çöküp Aybüke'yi, sanki bir daha hiç bırakmayacakmış gibi göğsüne bastırdı.

"Sen kimseye yük değilsin Aybüke." dedi Gökhan, sesi titreyerek.

"Sen benim kızımsın. Duydun mu beni? Sen hiçbir yere gitmiyorsun. Biz zaten bir aileyiz."

Nazlı da yanlarına çöküp her ikisine birden sarıldı. Ardından Aybüke, Gökhan'ın ıslak yanaklarını minik elleriyle sildi.

"Ağlama Gökhan abi." dedi masumca.

"Ben sana babam dedim ama sen bana kızmadın değil mi?"

Gökhan, Aybüke'nin elini kalbinin üzerine koydu.

"Kızmak mı?" dedi hıçkırarak.

"Benim için bundan daha büyük bir hediye yok ki bu dünyada. Sen benim kızımsın Aybüke. Öz evladımdan daha öte, canımdan bir parçasın. Bir evladım olsa anca bu kadar sevebilirdim zaten ben."

Küçük Gökhan yatağın kenarında bu büyük sevgi selini izlerken, az önce korktuğu o kardeş kavramının aslında ne kadar büyük bir güç olduğunu anladı ve Aybüke'nin yanına sokulup onun elini tuttu.

"Ben de buradayım Aybüke. Eğer sen kardeşin olmasını çok istiyorsan, benim kardeşim ikimizin de kardeşi olur. Onu hep beraber koruruz." dedi heyecanla.

Aybüke küçük Gökhan'a sevgiyle bakarken Gökhan, Aybüke'nin başını göğsüne yaslayıp onunla birlikte yatağa uzandı ve onlarla birlikte Nazlı da, yatağın kenarına çöktü. Bir yanda yıllarca tek başına sırtlandığı hayatının en büyük imtihanı olan kızı, diğer yanda o imtihanı kendisiyle birlikte omuzlamaya yemin etmiş adam vardı. Ardından küçük Gökhan da sessizce Aybüke'nin diğer yanına kıvrıldı ve elini arkadaşının koluna koydu. Nazlı ve Gökhan ile birlikte bu iki çocuk hayatın onlara sunduğu acıları bir kenara bırakıp, o an sadece birbirlerinin nefesine sığındılar.

Onları kapının ardından izleyen Zeliha Hanım ve Muhittin Bey ise, bu manzarayı izlerken gülümseyerek birbirlerine baktılar. Ve ardından içlerine dolan huzurla birlikte kendi odalarına çekildiler.