14 BAHAR kitap kapağı

44. bölüm / 48

14 BAHAR

BÖLÜM 43: Maaile

Vaveyla Yazarı: Loki'nin Tesseractı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 43: Maaile
  1. 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
  2. 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
  3. 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
  4. 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
  5. 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
  6. 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
  7. 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
  8. 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
  9. 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
  10. 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
  11. 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
  12. 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
  13. 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
  14. 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
  15. 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
  16. 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
  17. 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
  18. 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
  19. 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
  20. 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
  21. 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
  22. 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
  23. 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
  24. 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
  25. 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
  26. 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
  27. 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
  28. 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
  29. 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
  30. 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
  31. 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
  32. 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
  33. 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
  34. 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
  35. 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
  36. 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
  37. 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
  38. 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
  39. 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
  40. 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
  41. 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
  42. 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
  43. 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime · Okuduğun bölüm
  44. 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
  45. 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
  46. 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
  47. 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
  48. 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime

Nazlı'dan...

Tanıdık sokaklarda lastiklerin asfalt üzerindeki son dönüşü de kesildiğinde, yıllardır her köşesinde bir matemin izini taşıyan evimizin önünde yavaşça durduk. Ve o an içeride, dışarıdaki rüzgârın uğultusunu bile bastıran ağır bir sessizlik hâkim oldu. Ardından sanki nefes alsam bu an dağılıp gidecekmiş gibi bir süre ön camdan dışarıya, çocukluğumun geçtiği o tanıdık bahçeye baktım. Sonra, omuzlarımdaki tüm yükü bakışlarıma bindirerek ağır ağır arkaya döndüm. Gözlerim, yengemin kucağında dünyanın tüm dertlerinden arınmışçasına uyuyan o küçücük bedene takıldı. Aytaç'ım, sızlayan yanım şimdi yengemin kucağında huzurlu bir şekilde uyuyordu. Kısa bir an onun yüzündeki o huzuru izledikten sonra hızla bakışlarımı yengeme çevirdim. Ardından sesimi, Aytaç'ı uyandırmamak adına oldukça kısık tuttuktan sonra konuşmaya başladım.

"Yenge." dedim, boğazımdaki yumruyu zorla yutkunarak.

"Sen şimdi önden git de Aybüke’yi odaya çıkar. Bir anda öldü sandığı ikizini karşısında görürse kalbi dayanmaz. O heyecanı kaldıramaz, biliyorsun."

Yengem, gözlerimdeki o derin korkuya anlayışlı bir ifadeyle baktıktan sonra hafifçe başını salladı.

"Tamam canım, haklısın. Ben şimdi gider hallederim." dedikten sonra kucağında uyuyan Aytaç’ın başını usulca koltuğa bıraktı ve oldukça sessiz olmaya özen göstererek kapıyı açtıktan sonra yavaş adımlarla eve doğru ilerledi.

Onun uzaklaşmasıyla oluşan o boşluktaysa, oğlumun kirpikleri hafifçe titremeye başladı. Ardından derin bir iç çekti ve uyku sersemi bakışlarla önce Gökhan’a, sonra bana baktı.

"Geldik mi?" diye sordu, sesi henüz rüyalar aleminden kopamamış gibi pürüzlüydü.

"Evet canım, geldik." dedim, dikiz aynasından ona bakarken kalbimin göğüs kafesimi delmek istediğini hissederek.

Gerginlikle bakışlarımı Gökhan’a çevirdim ve ondan sessiz bir destek aldıktan sonra oturduğum yerde hafifçe dönerek Aytaç’a baktım.

"Ama inmeden önce sana anlatmam gereken çok önemli bir şey var."

Aytaç'ın yüzündeki o mahmurluk bir anda silindi ve yerini yüzünde hiç olmamasını istediğim, yaşına yakışmayan bir ciddiyet ile merak aldı.

"Ne anlatacaksın?"

Oturduğum yerde biraz daha ona doğru döndükten sonra devam ettim.

"Hani pedagoglar sana, benim seni ölü bildiğimi söylemişti ya. Hatırlıyor musun?"

"Evet, hatırlıyorum." dedi, sesi biraz daha durgunlaşarak.

"İşte seni yalnızca ölü bilen ben değilim Aytaç. Ve henüz yaşadığını, şu an burada olduğunu kimseye söylemedim."

Sesimin titremesine engel olamadan ellerimi birbirine kenetledim.

"Ama bunlardan da önemli bir şey var ki, o da ikizinin hastalığı."

Aytaç, ikiz kelimesini duyduğunda bakışları bir anlığına parladı ama hastalık kelimesi o parıltıyı anında geri söndürdü.

"Ne hastalığı? Çok mu hasta yoksa?"

"Evet, çok... Çok, çok hasta. Ve bu hastalığı, bir anda seni karşısında görmesini kaldıramaz. O yüzden onunla biraz daha sonra tanışacaksınız, anlaştık mı?"

Aytaç başını hafifçe yana eğdi. Sanki zihninde hiç görmediği ama varlığını ruhunda hissettiği o kızı canlandırmaya çalışıyordu.

"Peki." dedi usulca başını sallarken.

"Anlaştık."

Gökhan, arabanın içindeki bu ağır havayı dağıtmak istercesine araya girdi ve sesine içten bir neşe katarak sordu:

"O hâlde madem anlaştık, ailenin diğer üyeleriyle tanışmaya hazır mısın bakalım?"

Aytaç şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.

"Kimlerle tanışacağım ki?"

Gökhan hızla saymaya başladı:

"Deden, anneannen, Selim dayın, Mustafa dayın. Sonra kuzenlerin Selim ve Arda."

Aytaç, duyduğu isimlerin çokluğuyla küçük bir iç çekti.

"Oldukça kalabalık bir aileymişsiniz."

Gökhan bir kahkaha attı.

"Oo, sen daha diğerlerini görmedin. Bu ne ki? Bu sadece başlangıç."

"Dahası da mı var?" dedi Aytaç, gözleri hayretle büyürken.

"Var tabii! Daha benim ailem var, Erdem amcanlar var. Ama sen merak etme, en kısa sürede hepsiyle tanıştıracağım seni."

Onların bu diyaloğunu buruk bir tebessümle izlerken Aytaç’ın dünyasındaki o boşluğun yavaş yavaş dolmaya başladığını görmek içimi ısıtıyordu. Ancak bu an çok kısa sürdü ve Aytaç’ın yüzü nedenini anlamadığım bir şekilde tekrar düştü.

"Bir şey sorabilir miyim?" dedi bana bakarak.

"Sor tabii ki canım, ne istersen."

"Hani ikizim çok hastaymış ya..." dedikten sonra duraksadı, sanki soracağı sorunun cevabından korkar gibiydi.

"O iyileşecek mi?"

O an sanki arabanın içindeki hava buz kesti ve Gökhan’ın yüzündeki gülümseme dondu, benimse boğazım düğümlendi. Çünkü ikimizde bu soruya net bir cevap veremezdik. Sessizlik, bu şekilde bir karabasan gibi üzerimize çökmüşken binanın dış kapısının açılma sesini duyarak başımı eve çevirdim.

Babam, üzerindeki hırkasıyla kapıdan dışarı çıkmış ve Gökhan’ın arabasının evin önünde durduğunu görünce kaşlarını çatarak bize doğru yürümeye başlamıştı. Onun geldiğini görünce, Aytaç’ın o can yakıcı sorusundan kaçmak isteyerek hızla arabadan indim. Gökhan da hemen arkamdan indi. Ardından babam, şüpheyle ikimize baktı.

"Kızım hani siz ayrılmıştınız?" dedi anlamaz bir şekilde kaşlarını çatarak.

"Hani bir daha barışmazdınız? Ne oluyor böyle?"

"Baba bir sakin ol, her şeyi anlatacağım ama önce seni biriyle tanıştırmak istiyorum."

Babam hiçbir şey anlamamış bir şekilde bana bakarken arkama döndüm ve arabadan hâlâ inmeyen Aytaç’a "gel" anlamında bir kafa hareketi yaptım. Ardından arka kapı usulca açıldı ve Aytaç yavaş, ürkek adımlarla arabadan indi. Babam, o küçük bedeni gördüğü an olduğu yere çivilendi ve eli hemen kalbine gitti.

"Nazlı." dedi, sesi titreyerek.

"Bu çocuk... Bu çocuk kim kızım?"

Aytaç, yabancısı olduğu bu sokağın ve babamın bakışlarından çekinerek yanıma geldi ve kollarımın altına sığındı. Onu şefkatle kendime çektikten sonra babamın gözlerinin içine baktım.

"Bu çocuk tahmin ettiğin kişi baba." dedim, kim olduğunu anladığını bilerek.

"Tanıştırayım baba, oğlum Aytaç. Aytaç, bu adam da benim babam senin de deden Muhittin."

Babamın bakışları; kollarımın altına sığınmış olan Aytaç’ın ürkek ama meraklı gözlerinde takılıp kalmış ve yüzündeki o sert, sorgulayıcı ifade saniyeler içinde yerle bir olmuştu. Yavaşça dudakları titredi, dizlerinin bağı çözülür gibi oldu ama son anda dengesini sağlayarak ayakta kalmayı başardı.

"Nazlı." dedi tekrar, sesi bu sefer rüzgârda dağılan bir fısıltı gibiydi.

"Kızım sen ne diyorsun? Hani o... O ölmüştü yıllar önce."

Aytaç, kollarımın arasında hafifçe kıpırdandı ama babamın ona doğru attığı o titrek adımı görünce biraz daha bana sokuldu.

O sırada hemen arkamızda bir dağ gibi duran Gökhan, babamın tekrar sarsıldığını görünce öne doğru atılıp koluna girmeye çalıştı ama babam onu kibarca ittirdi. O an sadece torununu görmek, dokunmak ve gerçekliğine inanmak istiyordu. Bir kaç adım daha attıktan sonra, Aytaç’ın tam önünde dizlerinin üzerine çöktü ve gözlerinden süzülen yaşlar hırkasının yakasına damlarken, titreyen elini Aytaç’a doğru uzattı. Ama dokunmaya korkar gibi parmak uçlarını havada tutmaya devam etti.

"Yavrum." dedi gözlerinden yaşlar boşalmaya devam ederken.

"Canımın canı... Sen, sen gerçekten o musun? Sen benim yavrumun yavrusu musun?"

Aytaç, dedesinin bu hıçkıra hıçkıra ağlayışına dayanamamış gibi elini yavaşça uzattı. Küçük parmakları babamın kırışmış, nasırlı eline dokunduğunda babam bir feryat kopardı. Ardından Aytaç’ın elini tutup avuçlarının içine aldı, sonra sanki kutsal bir emaneti öper gibi defalarca kez öptü ve yüzüne sürdü.

"Allah’ım." diye inledi babam gökyüzüne bakarak.

"Rabbim, sen ne büyüksün! Öldü bildiğimizi dirilttin, hasretimizi dindirdin!"

Tam o sırada evin kapısı tekrar açıldı ve babamın feryadını duyan annem, birşeyler olduğunu sezmiş olacak ki telaşla dışarı fırladı. Arkasından da abim ve Mustafa, yanlarında Salih ve Arda ile birlikte hızla kapının ağzına geldiler. Ardından kapının önünde diz çökmüş, ağlayan babamı ve yanında duran küçük çocuğu gördüklerinde oldukları yere çivilendiler.

"Muhittin? Ne oluyor, ne bu halin?" diyecek oldu annem ama bakışları Aytaç’ı bulduğunda sesi boğazında düğümlendi kaldı.

Karşısında Aybüke’nin tıpatıp aynısı olan yüzü görünce o da babam gibi donup kaldı.

"Nazlı." dedi annem, gözleri faltaşı gibi açılmış bir halde.

"Bu çocuk... Bu çocuk aynı Aybüke."

Gözyaşlarım sicim gibi akmaya devam ederken başımı yana eğerek anneme baktım.

"Anne." dedim feryat edercesine.

"Anne, torunun geldi. Aytaç’ımız geldi anne."

Annem, dizlerinin bağı çözülmüşçesine olduğu yere yığılırken Mustafa ve abim sanki bu anın geleceğini hissetmiş gibi onu anında havada yakaladılar. O an kimse konuşamıyor ve aradaki sessizliği sadece rüzgâr ile babamın Aytaç’ın ellerini öperken çıkardığı hıçkırıklar bölüyordu. O sırada Aytaçsa, etrafını saran bu kalabalığa ve ağlayan insanlara şaşkınlıkla bakıyordu.

"Hepsi benim için mi ağlıyor?" diye fısıldadı bana dönerek.

Eğilip hemen alnından öptüm.

"Onlar sevinçten ağlıyorlar canım." dedikten sonra bakışlarımı yavaşça ailemin üzerinde gezdirdim.

Abimin gözleri kan çanağına dönmüştü, Mustafa ise dişlerini sıkarak hıçkırığını bastırmaya çalışıyordu. Arda ve Salih ise, bu mahşer yerini andıran bahçede ne olduğunu anlamaya çalışarak bir babalarına bir de Aybüke'ye tıpatıp benzeyen Aytaç'a bakıyorlardı.

"Nazlı." diye inledi annem tekrar, sesi bu kez hırıltılı bir feryada dönüştü.

"Şaka demiyorsun değil mi? Benim kuzumun yarısı bu, Aybüke’min öteki canı bu!"

Ardından abimlerin kolundan sıyrılıp sendeleyerek yanımıza geldi ve dizlerinin üzerine, babamın hemen yanına çöktü. Sonra elleri titreyerek Aytaç’ın yüzüne uzandı ve parmak uçları Aytaç’ın elmacık kemiklerine dokunduğu an, hıçkırıklara boğularak ağlamasının şiddetini arttırdı.

"Kurban olurum seni veren Allah’a! Ben seni rüyamda görürdüm de 'Buradayım anneanne.' derdin. Meğer gerçekten de yaşıyormuşsun, meğer nefes alıyormuşsun yavrum!"

Aytaç, annem konuşmaya başladığı an önce irkildi sonra o küçücük ellerini tereddütle annemin gözlerine götürdü ve sanki onun acısını hissetmiş gibi parmaklarıyla tek tek göz yaşlarını sildi.

"Ağlama." diye fısıldadı Aytaç, sesi rüzgarda kaybolup gidecek kadar kırılgandı.

"Ben geldim işte."

Bu üç kelime, bahçedeki herkesin savunmasını yerle bir etti. Abim hıçkırıklarını daha fazla tutamayıp arkasını dönerek duvara yaslandı ve omuzları sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Mustafa ise olduğu yerde çömelip yüzünü elleriyle kapattı.
O sırada Gökhan’ın, elimin üzerindeki baskısını hissettim. O da ağlıyordu ama sessizce ağlıyor ve bir baba gibi, bir dağ gibi arkamızda durarak bu yıkımın içinde bize bir siper oluyordu. Babam, annemin elini tutup Aytaç’ın diğer eline yerleştirdi.

"Zeliha'm bak." dedi sesi titreyerek.

"Elimizi tutuyor. Gerçek bu. Bizim Aytaç’ımız bu. Görüyor musun rabbimin mucizeleri bitmiyor, bak yine bir mucize daha gönderdi bize."

Annem başını kaldırdı, gözyaşları içinde Aytaç’ın yüzünü avuçlarının içine aldı. Her bir noktasını, her bir hattını ezberlemek ister gibi baktı ona. Sonra dayanamayıp kolları arasına çekti ve öyle bir sarıldı ki, sanki onu kendi bedeninin içine sokmak ve bir daha asla kimsenin almasına izin vermemek ister gibiydi.

"Bırakmam." diye feryat etti annem.

"Bir daha seni benden kimse alamaz!"

Aytaç, annemin şefkat dolu sarılışında kaybolurken yardım isteyen bakışları kalabalığın arasından sıyrılıp benim gözlerimi buldu. Hemen yanlarına diz çöktüm, annemi ve Aytaç’ı birlikte kollarımın arasına aldım.

"Annem benim, bitti her şey. Artık hep beraberiz."

O sırada abim yavaşça yanımıza yaklaştı, diz çöktü ve titreyen elini Aytaç’ın omzuna koydu.

"Hoş geldin aslan yeğenim." dedi abim ama sesi ağlamaktan tanınmaz haldeydi.

"Hoş geldin dayısının canı."

Aytaç bu kalabalık sevgi seli karşısında ne yapacağını bilemez halde, sadece bizlere bakıyordu.

"Hadi." dedi Gökhan, sesi ağlamaktan boğuklaşmış olsa da sarsılmaz bir şekilde.

"Daha fazla burada durmayalım. Aytaç yol yorgunu, eve girelim dinlensin artık."

Babam yavaşça doğruldu, eliyle yüzündeki yaşları sildi ama yenileri hemen yerini aldı.

"Haklısın evlat, haklısın. Girelim de yavrucak üşütmesin soğukta."

Gökhan'ın dediğini yaparak hep beraber ağır adımlarla eve yöneldik. Fakat Aytaç bir kaç adım adım attıktan sonra aniden duraksadı ve elimi sıkmaya başladı.

"İçeride o mu var? Hani dedin ya... İkizim." dedi korkuyla karışık bir merakla.

Yutkundum ve kalbim o an ağzımda atmaya başladı.

"İçeride canım. Ama unutma, anlaştığımız gibi onunla daha sonra tanışacaksınız."

Aytaç başını sallayarak beni onayladıktan sonra hep beraber eve girdiğimizde içeriden gelen o derin sessizlik, dışarıdaki kıyametten çok daha ürkütücü ve çok daha ağırdı.
Koridorun loş ışığındaki yengem, sanki bir mabedi bekler gibi tam ortada bizi bekliyordu. Ayak seslerimizi duyar duymaz başını ağır ağır bize çevirmiş, gözlerindeki o yorgun ama huzurlu ifadeyle parmağını usulca dudaklarına götürmüştü. 'Sessiz olun' demek istiyordu.

Yengemin ikazıyla birlikte annem ve babam, sanki yılların yorgunluğunu üzerlerine bir anda binmiş gibi dermanları kesilerek salona geçip kanepeye oturdular. Onların hemen ardından abim ve Mustafa da kimseyle tek kelime etmeden içeri süzüldüler. Odadaki hiç kimse birbirinin yüzüne bakmıyor, sanki konuşurlarsa bu mucize anı bozulacakmış gibi duruyorlardı. Hepsi nefesini tutmuş, bakışlarını koridorun loş ışığında tek başına dikilen Aytaç’a kilitlemişti.

Bakışların odağındaki Aytaç ise koridorun başında durmuş, sakince evi inceliyordu. Onun olduğu yerde durduğunu gören Gökhan, eğilip Aytaç’ın kulağına bir şeyler fısıldadı sonra elini omzuna koyup onu ileriye doğru hafifçe teşvik etti. Ardından Aytaç bir adım attı. Sonra bir adım daha.

Koridordaki parkelerin gıcırtısı, sanki bir senfoni gibi kulaklarımızda yankılanıyordu. O sırada merdivenlerin yukarısından hafif bir öksürük sesi geldi. O çok iyi bildiğim, ciğerimi yakan kuru öksürük. Aytaç o sesi duyunca duraksadı ve hızla gözleri büyüdü.

"Bu, o mu?" diye fısıldadı.

"O." dedim, gözyaşlarımın yanağımdan süzülüp çeneme inmesine izin vererek.

Aytaç, koridorun loş ışığında bir heykel gibi durup merdivenlerin yukarısına bakarken Gökhan’la göz göze geldik. Bakışlarında "ben buradayım" diyen o güven limanı adam vardı ama ikimizin de yüreği aynı korkuyla titriyordu.

"Sen burada yengenlerle bekle aslanım." dedi Gökhan, Aytaç’ın omzuna babacan bir tavırla dokunarak.

"Annenle ben bir kardeşine bakıp gelelim, tamam mı?"

Aytaç sadece başını sallayabildi, gözleri hâlâ merdivenlerdeydi. Sanki ruhunun kopan parçasının orada olduğunu hissetmiş gibiydi.

Merdivenleri ağır ağır çıkıp Aybüke'nin olduğu kapının önüne geldiğimizde derin bir nefes aldım. O sırada Gökhan elini belime koyup her zaman yaptığı şeyi yaptı ve yine bana destek oldu. Ardından kapıyı usulca araladım. O sırada Aybüke yatağında doğrulmuş ve kapının gıcırtısıyla başını bizden tarafa çevirmişti. Beni gördüğü an yüzünde, o bitkin ama melekleri kıskandıran gülümsemesi belirdi. Fakat hemen arkamdaki Gökhan’ı fark edince, gözleri şaşkınlıkla ve bir anda parlayan bir umutla irileşti. Ardından dudakları titredi.

"Gökhan abi?" dedi Aybüke, sesi bir iç çekiş gibi pürüzlü ve kısıktı.

"Sen... Sen gerçekten buradasın? Yoksa annemle barıştınız mı?"

Gökhan daha fazla dayanamayıp hızla arkamdan çıktı ve yatağın kenarına oturdu. Ardından Aybüke’nin o bembeyaz, narin ellerini avuçlarının içine alıp koklayarak öptü.

"Buradayım güzel kızım, buradayım canım... Bir daha hiçbir yere gitmeyeceğim, söz veriyorum."

Aybüke'nin ayrılık acısıyla kavrulan o küçük kalbi, Gökhan’ın gelişiyle sanki bir nebze olsun nefes almıştı.
Yanına oturdum, saçlarının arasına uzun bir öpücük bıraktıktan sonra elini tuttum.

"Seni hiçbir zaman bırakmadık ki biz birtanem." dedim sesimi titretmemeye çalışarak.

"Sadece sana bir sürpriz getirmek için bir yere gitmemiz lazımdı."

Aybüke kaşlarını hafifçe çattı. Göğsü, o her zamanki yorgun ritmiyle inip kalkıyordu.

"Ne sürprizi anne? Yine mi ilaç yoksa?"

Gökhan’la birbirimize baktık ve o an bize, dünyanın en zor sınavıymış gibi geldi bu açıklama.

"Hayır canım, ilaç değil." dedi Gökhan, Aybüke'nin gözlerinin içine en derinden bakarak.

"Peki ne sürprizi?"

"Birtanem, bak bana." dedim, yüzünü avuçlarımın içine alarak.

"Kalbinin çok uslu durması lazım. Çok sakin olman lazım. Bu konuda söz verebilir misin bana?"

"Söz." dedi Aybüke gözlerini bir süre gözlerime sabitledikten sonra.

Göğsü hâlâ hızla inip kalkıyordu ama o narin bedeniyle kendini dizginlemeye çalıştığını görebiliyordum.

"Hani sana bir ikizim olduğundan ve onun öldüğünden bahsetmiştim hatta yakın bir zamanda mezarına gitmiştik hatırlıyor musun?"

Aybüke’nin dudakları titremeye başladı. Ardından gözlerinden sicim gibi yaşlar süzüldü.

"Evet, hatırlıyorum anne. O benim ikizim nasıl unuturum ki?"

Gökhan'ın gözlerinden bir damla yaş Aybüke’nin eline düştü.

"Aşağıda seni bekliyor prensesim ve seninle tanışmak için can atıyor."

Aybüke bir an nefes almayı unuttu. Eli otomatik olarak göğsüne, kalbinin üzerine gitti. Ardından yüzü bembeyaz oldu ama gözleri hiç olmadığı kadar canlı bir ışıkla parladı.

"Hemen..." dedi hıçkırarak.

"Hemen gelsin anne. Lütfen... Onu görmek istiyorum. Söz veriyorum, söz veriyorum kalbimi kontrol etmeye çalışacağım."

Gökhan'a "Hadi" der gibi bir işaret yaptım. Ardından Gökhan yavaşça ayağa kalktı ve merdivenlerin başından salona doğru seslendi:

"Aytaç, gel aslanım. Kardeşin seni bekliyor."

Gökhan’ın sesi koridorda yankılandığında oda bir anda derin bir sessizliğe bürünmüş, Aybüke’nin gözleri ise kapı eşiğine kilitlenmişti. Zayıf göğsü ürkek bir heyecanla inip kalkıyordu. Elini sıkıca tuttum.

"Sakin ol anneciğim, derin derin nefes al." diye fısıldadım ama benim de nefesim boğazımda düğümlenmişti.

Ve o an koridorun loşluğundan kapı eşiğine küçük bir gölge düştü. Ardından Aytaç, yavaş adımlarla içeri girdi ve kapı eşiğinde durdu. Işık yüzüne vurduğu an Aybüke’nin ağzından küçük, boğuk bir çığlık koptu. Yatağın içinde doğrulmaya çalıştı ama gücü yetmedi, sadece elini havaya kaldırıp titreyen parmaklarıyla karşısındaki sureti işaret etti. İkisi de susuyordu. Dokuz yıllık bir sessizliğin, koparılmış bir bağın, çalınmış bir çocukluğun sessizliğiydi bu.

Aytaç; çekingen adımlarla yatağın kenarına kadar geldi ve Aybüke’nin o bembeyaz tenine, kendisine tıpatıp benzeyen yüzüne baktı.

"Sen." dedi Aytaç, sesi şaşkınlıkla bölünerek.

"Sen Aybüke misin?"

Aybüke’nin gözyaşları yastığına sicim gibi akıyordu.

"Evet, peki sen Aytaç mısın?" diye sordu titrek bir sesle.

Aytaç, usulca başını salladıktan sonra yatağın kenarına ilişti. Ardından sanki dokunsa Aybüke kırılacakmış gibi büyük bir korkuyla titreyen elini ikizine doğru uzattı. Aybüke ise, hiç beklemediğim bir güçle kardeşinin eline asıldı ve onu kendine doğru çekti. Aytaç da aldığı bu sarsıcı karşılıkla birlikte tüm çekincesini bir kenara bırakıp eğildi ve ikizinin boynuna, sanki bir daha hiç bırakmayacakmış gibi sımsıkı sarıldı.

İkisinin ortak hıçkırıkları bir anda odayı doldururken, ben daha fazla dayanamayıp başımı Gökhan’ın göğsüne yasladım ve kendi içimde feryat ettim. Dile kolay tam dokuz koca yılın hasretini, şimdi o küçücük kolların arasına sığdırmaya çalışıyorlardı.

"Hadi Nazlı, bırakalım da biraz baş başa kalsınlar." dedi Gökhan eğilip kulağıma fısıldarken.

Çocukları kendi dünyalarında baş başa bırakıp odadan çıktığımızda, kapıyı usulca aralık bıraktım. Ardından kapının önündeki dar koridorda Gökhan’la karşı karşıya kaldığımız an sırtımı, artık beni taşımayan bacaklarımın yorgunluğuyla soğuk duvara yasladım. Gökhan ise; ellerini başımın iki yanına, duvara dayayıp alnını alnıma yasladı. İkimiz bitmiştik ama garip bir şekilde, hayatımızda ilk kez gerçekten nefes aldığımızı hissediyorduk.

"Bitti Nazlı." dedi Gökhan, sesi titreyerek.

"Artık hep beraberiz."

Gözlerimi yorgunlukla kapattım. İçeriden gelen o fısıltılı konuşmaları, Aybüke’nin "Beni bir daha bırakma." deyişini duyuyor ve anın getirdiği huzurla biraz olsun güç topluyordum. Gökhan yavaşça geri çekilip gözlerimin içine baktı. Bakışlarındaki o koruyucu, sahiplenici ifade şimdi daha kararlıydı.

"Yarın." dedi Gökhan, sesi bir yemin gibi döküldü dudaklarından.

"Yarın sabah erkenden gidiyoruz Nazlı. İlk işimiz nikah dairesi olacak. Bir dakika bile kaybetmeyeceğiz."

Şaşkınlıkla gözlerimi açtım.

"Gökhan... Bu halde mi?"

"Evet, tam da bu halde." dedi ellerimi tutup kalbinin üzerine götürerek.

"Dokuz yılımızı çaldılar bizden, bir günümüzü daha çalmalarına izin vermeyeceğim."

Gökhan’ın bu kararlılığı içimdeki son korku kırıntılarını da süpürüp götürdü. Ardından başımı tekrar göğsüne yasladım ve o dar koridorda, içeriden gelen ikizlerin sesleri eşliğinde hayatımın en huzurlu uykusuna dalar gibi hissettim. Yarın... Yarın her şey yeniden başlayacaktı.

İlahi bakış açısıyla...

Odanın kapısı aralık kalmıştı ama içeride zamanın ve mekanın kuralları tamamen değişmişti. Batmak üzere olan güneş, yatağın üzerinde birbirine yabancı ama ruhları bir elmanın iki yarısı gibi birbirine muhtaç olan iki çocuğu aydınlatmaya yetiyordu.

Aytaç yatağın kenarında, dokuz yıl boyunca "anne" dediği kadının ona kurduğu o yalan imparatorluğunun enkazı altında ezilerek oturuyordu. Ve karşısında, kendisine tıpatıp benzeyen ama hastalıkla solmuş narin bir kız çocuğu vardı. Aybüke ise, annesinin ona öldüğünü söylediği kardeşinin ete kemiğe bürünmüş haliyle karşı karşıyaydı. İkisi de yaşadıkları anların garipliğiyle susuyordu. Dokuz yıllık bir sessizliğin, koparılmış bir bağın ağırlığı vardı ikisinin de omuzlarında.

Bir süre sonra Aybüke’nin gözyaşları yatağına sicim gibi akmaya başladı. Ardından şaşkınlıkla Aytaç’ın yüzünde, kendi kopyası olan o hatlarda bakışlarını gezdirdi.

"Annem senin öldüğünü söyledi." diye inledi Aybüke.

"Mezarına gittik biz senin. Toprağına su döktük. Sen yaşıyordun madem neden gelmedin?"

Aytaç, ellerini yatağın örtüsüne kenetledi ve bakışlarını kaçırdı.

"Bilmiyordum." dedi hıçkırarak.

"Bana başka bir kadın baktı. Ona 'anne' dedim ben Aybüke. Meğer beni çalmışlar. Meğerse benim bir kardeşim olduğunu benden saklamışlar. Ben seni hiç bilmiyordum."

Aybüke titreyen ellerini uzatıp Aytaç’ın elini tuttu ve o iki küçük el tekrar birleştiği an, odadaki yabancılık hissi yerini derin bir sızıya bıraktı. Aybüke kardeşinin elini öyle bir sıktı ki, sanki dokuz yılın tüm hesabını o parmak uçlarında sormak ister gibiydi.

"Seni benden ayırdıklarında kalbin çok acıdı mı?" diye sordu Aybüke, sesi bir fısıltı gibi.

"Annem dedi ki, biz doğduğumuzda el eleymişiz. Sen gidince ben yarım kalmışım. O yüzden beni bir daha bırakma. Olur mu?"

Aytaç, ikizinin cümleleriyle birlikte daha fazla ağlamaya başladı ve üzgünce başını Aybüke’nin dizine koydu. Yıllarca anne bildiği kadının şefkatinin aslında bir hırsızlık olduğunu, her saniye daha acı bir şekilde anlıyordu.

"Özür dilerim." dedi Aytaç, hırıltılı bir sesle.

"Ben senin burada olduğunu, hasta olduğunu bilseydim koşarak gelirdim. Kimseyi dinlemezdim. Ama artık söz veriyorum seni bir daha bırakmayacağım."

Aybüke, zayıf elleriyle Aytaç’ın saçlarını okşamaya başladı. Bu dokunuş ikisi için de çok yeni ama çok tanıdıktı.

"Ağlama artık." dedi Aybüke, sesi titreyerek.

"Ben zaten artık kimsenin bizi ayıramayacağını biliyorum ki. Sonuçta Gökhan abi var. O bizi hep korur."

Aytaç başını kaldırdı, gözleri şişmiş bir halde ikizine baktı.

"Gökhan abi değil Aybüke. O benim babammış. Senin de babanmış."

Aybüke’nin gözleri hayretle açıldı. Kalbi bir anlığına tekledi ama bu kez acıyla değil, şaşkınlıklaydı.

"Doğru, o bizim babamız değil mi?" diye sordu fısıltıyla.

"O zaman... O zaman biz gerçekten bir aile mi olduk şimdi? Annem, babam, sen ve ben?"

Aytaç başını salladı.

"Evet, artık bir aile olduk."

Ardından Aytaç yavaşça yatağa uzandı ve ikizinin yanına yattı. Böylece iki çocuk, dokuz yılın ardından ilk kez aynı yastıkta birbirlerinin nefesini duyarak sessizliğe gömüldüler. Ve Aybüke kardeşinin varlığının verdiği o tuhaf huzurla, yıllardır beklediği o eksik parçanın yerine oturduğunu hissetti. Aytaç ise, o güne kadar yaşadığı yalan hayatın kirini gerçeklerin masumiyetinde yıkadı. Böylece o gece, iki yarım can tek bir kaderde birleşti.

Kapının ardında onları dinleyen Nazlı ve Gökhan ise bu hıçkırıklı vuslatın yarın başlayacak olan yeni hayatlarının en kutsal temeli olduğunu bilerek, gözlerini bir kez daha huzurla kapattılar.

***

Aytaç, Aybüke’nin cılız ama dirençli sıcaklığına sığınmış; Aybüke ise boşlukta kalan elinin dolmasının verdiği huzurla gözlerini kapamıştı. Ancak Ankara’nın o meşhur, hırçın rüzgarı bu huzuru bölmek için pusuda bekliyordu. Gecenin en kör saatinde, gökyüzü simsiyah bir perde gibi şehre çökmüşken dışarıdan gelen devasa bir çatırtı sessizliği bıçak gibi kesti. Bahçedeki yaşlı çınarın dalları rüzgarın şiddetine daha fazla dayanamamış, köklerinden gelen bir iniltiyle yere serilmişti. Aytaç ve Aybüke, bu gürültüyle aynı anda sıçrayarak uyandılar. Aybüke korkuyla kalbine elini götürürken, Nazlı tetikte bekleyen anne refleksiyle yerinden sıçradı.

"Korkmayın, korkmayın canım fırtına sadece. Rüzgar bir şeyi devirdi herhalde." dedi Nazlı, ikisinin de saçlarını şefkatle okşayarak.

"Siz burada kalın, ben bir aşağı bakıp geleyim. Sakın çıkmayın odadan, tamam mı?"

Nazlı; üzerine hırkasını çekip hızla aşağıya inip bahçeye çıktığında, diğer aile üyelerinin bahçede toplandığını gördü. Selim, Mustafa, Zeliha Hanım ve elinde bir fenerle bahçenin ortasında dikilen babası Muhittin Bey. Hepsi, bahçenin tam ortasında devasa çınar ağacının yan yatmış gövdesine bakıyordu.

"Ne oldu?" dedi Nazlı, sesindeki telaşı gizleyemeyerek.

"Ağaç mı devrilmiş?"

Selim, hırkasının önünü kapatırken Nazlı’ya döndü.

"Rüzgar çok sert vurunca dayanamamış, devrilmiş işte. Allah'tan gece yıkıldı da kimsenin üzerine gelmedi."

Tam o sırada elindeki feneri ağacın kırılan köklerine tutan Mustafa yaklaştı. Yüzü asıktı, bakışlarını ağacın parçalanmış gövdesinden ayıramıyordu.

"Hangi ağaç bu baba?" diye sordu Mustafa, Muhittin Bey'e bakarak.

Muhittin Bey, elindeki feneri yavaşça yere indirdi. Bakışları bomboştu. Omuzları her zamankinden daha çökmüş, gözlerindeki o eski otoriter ışıltı sönmüştü. Soruya hemen cevap vermedi ve dalgın bir şekilde, rüzgarın savurduğu yapraklara baktı.

"Benim..." dedi Muhittin Bey, sesi rüzgarın uğultusu arasında kaybolup gidecek kadar zayıf bir tınıyla.

"Benim ağacım..."

Ortama ağır bir sessizlik çöktü. Ardından Selim ve Zeliha Hanım, Muhittin Bey’in bu halinden endişelenerek birbirlerine baktılar. Ardından Zeliha Hanım, eşinin koluna dokundu.

"Hadi... Hadi soğukta kalmayalım artık. Göreceğimizi gördük. Herkes odasına dönsün, yarın belediyeyi ararız kaldırırlar."

Selim de onaylayarak Mustafa’yı ve diğerlerini içeri doğru yönlendirdi.

"Hadi, hadi Mustafa. Çocuklar daha fazla huzursuz olmasın. Dağılalım artık."

Herkes yavaş yavaş binaya süzülürken, bahçede sadece iki kişi kaldı: Nazlı ve hala o yıkılmış dev gövdeye, köklerinden kopmuş toprağa bakan Muhittin Bey. Nazlı, babasının yanına yavaşça yaklaştı ve elini omzuna koydu ama Muhittin Bey yerinden kımıldamadı.

"Baba, biliyorum bu ağaç senin için çok önemliydi." dedi Nazlı, sesi rüzgârın uğultusuna karışarak.

"Ama hadi içeri girelim, hava çok soğudu artık. Bak titriyorsun da zaten."

Muhittin Bey, sanki çok uzaklardan bir ses duymuş gibi irkilerek kendine geldi. Ardından omuzlarını dikleştirmeye çalışarak yüzündeki o sarsılmış ifadeyi bir anlık bir gayretle silip attı. Ve titreyen elindeki feneri yere paralel tutarak ışığı ağacın kırılan gövdesinde gezdirdi. Sesi, az önceki fısıltının aksine eski otoriter tınısını geri kazanmaya çalışan ama yorgun bir tondaydı.

"Doğru benim için çok önemli bir ağaçtı ama bir şey olmaz kızım, biz ne fırtınalar gördük." dedi Muhittin Bey, zoraki bir sükunetle.

"Ağaç bu sonuçta. Miladı dolmuş, kökü çürümüşse rüzgâra bahane bulmamak lazım."

Nazlı, babasının bu ani toparlanma çabasına şüpheyle baktı. Halbuki az önce "Benim ağacım." diyen o adamın içindeki bir şeylerin koptuğunu hissetmişti.

"Yine de çok üzüldün baba, yılların ağacı sonuçta."

Muhittin Bey, hafifçe öksürerek boğazını temizledi ve Nazlı’nın omzundaki elinin üzerine kendi elini koydu. Ve elinin soğukluğu, bir anlığına Nazlı'nın titremesine neden oldu.

"Üzülmek çare değil Nazlı'm. Bak, devrildi ama evi yıkmadı, kimsenin canını yakmadı. Giderayak bir hayrı dokundu, bari yolu kapatmadı."

Ardından bir an duraksadı ve bakışlarını tekrar karanlığın içindeki o dev gölgeye çevirdi. Sesini biraz daha alçaltarak, sanki kendine bir nasihat verir gibi devam etti:

"Bazen devrilmek lazımdır kızım. Ayakta durup rüzgâra kafa tutacağım diye içten içe çürüyeceğine, böyle bir kerede yıkılıp toprağına geri döneceksin. Şimdi bu ağaç gitti ya, bahçeye güneş doğacak. Alttaki küçük fidanlar boy verecek."

Nazlı, babasının gözlerindeki o derin ve hüzünlü manayı yakaladı. Fakat Muhittin Bey, konuşmasına fırsat vermeden onu kolları arasına aldı.

"Hadi." dedi ardından Nazlı’yı yavaşça evin kapısına doğru yönlendirirken.

"Daha fazla dikilmeyelim burada. Yarın işimiz çok, nikâhımız var. Son kez de sana şöyle bir öğüt vereyim: Şu devrilen koca ağaç dediğin gün gelir odun olur, yakılır kül olur gider. Ama evlat dediğin, ömür boyu tütmesi gereken bir ocaktır. Bizim ocağımız da bugün şenlendi ya o koca ağaç devrilmiş, dünya yıkılmış artık mühim değil."

Nazlı, babasının sözleri eşliğinde içeriye doğru yürürken Muhittin Bey son bir kez arkasına döndü. Ve devrilen çınara, o koca gölgeye son bir kez baktı. Ardından içinden sessizce bir dua fısıldadı.

Her şeyin hayırlısı olsun...