14 BAHAR kitap kapağı

35. bölüm / 48

14 BAHAR

BÖLÜM 34: Sürpriz

Vaveyla Yazarı: Loki'nin Tesseractı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 34: Sürpriz
  1. 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
  2. 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
  3. 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
  4. 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
  5. 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
  6. 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
  7. 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
  8. 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
  9. 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
  10. 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
  11. 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
  12. 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
  13. 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
  14. 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
  15. 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
  16. 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
  17. 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
  18. 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
  19. 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
  20. 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
  21. 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
  22. 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
  23. 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
  24. 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
  25. 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
  26. 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
  27. 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
  28. 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
  29. 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
  30. 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
  31. 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
  32. 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
  33. 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
  34. 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime · Okuduğun bölüm
  35. 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
  36. 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
  37. 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
  38. 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
  39. 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
  40. 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
  41. 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
  42. 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
  43. 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
  44. 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
  45. 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
  46. 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
  47. 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
  48. 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime

Gökhan'dan...

Dükkanın kepengini yeni açmış, içeriye sızan sabah güneşinin ışığında dans eden toz taneciklerini izliyordum.

Derken, dışarıdan tanıdık bir motor sesi duyuldu. Hızla yaklaşan Erdem'in arabası dükkanın önünde durdu ve hızla kapısı açıldı. Arabadan inen Erdem'in yüzünde öyle bir ifade vardı ki, sanki az önce dünyalar onun olmuş gibiydi. Gözlerinin içi gülüyordu ama bunun yanında bakışlarında; derin, ıslak bir buğu da vardı.

Elindeki ceketi masanın üzerine öylesine fırlatıp yanıma doğru yürüdü. Hiçbir şey demedi ve benim de konuşmama müsade etmeden, ellerini omuzlarıma koydu.

"Gökhan." dedi.

Sesi çatallandı, boğazında koca bir düğüm varmış gibi zorlukla yutkundu.

"Ne oldu kardeşim? Kötü bir şey mi oldu? Birine bir şey olmadı ya?" diye atıldım korkuyla.

Ellerim omuzlarındaki ellerini kavradı. Erdem başını iki yana salladı. Yüzünde bir anda kocaman, çocuksu ve inanılmaz bir gülümseme yayıldı. Gözlerinden bir damla yaş, sakallarının arasına süzülüp hızla kayboldu.

"Gökhan. Ben yine baba oluyorum." diye fısıldadı.

"Bahar hamile."

Bir an için dükkandaki zaman durdu ve dışarıdaki sesler kesildi ve o an dünya sustu sanki. Elimdeki parlatma bezinin yere düştüğünü fark edemedim bile. Erdem'in söyledikleri zihnimde yankılanırken, içimde kocaman bir sevinç dalgası kabardı.

"Erdem." diyebildim sadece.

Sesim benden bağımsız bir şekilde kısıldı.

"Gerçekten mi? Şaka yapmıyorsun değil mi?"

"Gerçekten kardeşim gerçekten. Ben tekrar baba oluyorum, şaka falan değil!" dedi ve beni öyle bir kucakladı ki, kaburgalarımın birbirine geçtiğini, nefesimin kesildiğini hissettim.

İkimiz de bir süre sessizce, sevinçten gelen duygusallıkla öylece kaldık.

"Amca oluyorsun! Yine amca oluyorsun ulan!"

Erdem omuzlarıma vura vura, adeta dükkanın içine sığamıyormuş gibi döne döne anlatmaya devam etti.

"Bahar dün gece söyledi. O an hissettiğim duyguları bir bilsen Gökhan... On üç haftadır bizimleymiş meğer ama biz fark edememişiz. Yavrum benim, aslanım geliyor belki de, ya da Bahar gibi bir melek."

O anlattıkça ben de güldüm. Onun heyecanına ortak oldum, sırtını sıvazladım. Ama Erdem, "Şimdi Gökhan'ın abi oluşunu bir düşün, sonunda kardeşi olacak." dediği an, içimdeki o parlak sevinç balonuna görünmez bir iğne batmış gibi oldu.

Erdem "kardeş" dediğinde, benim kalbimde hiçbir zaman dolmayacak o kara delik sızlamaya başladı. Gülümsemem yüzümde asılı kaldı, bakışlarım tezgahın üzerindeki paslı bir vidaya kilitlendi. Ardından Erdem'in sesi uzaklaştı ve dükkanın içindeki o neşeli hava bir anda üzerime çöken kurşun bir yük gibi ağırlaştı.

Benim bu halimi yeni yeni fark eden Erdem'in neşeli kahkahası aniden kesildi ve dükkana derin, kulak tırmalayan bir sessizlik çöktü.
Az önceki coşkulu Erdem gitmiş, yerine yeni fark eden, pişmanlıkla kavrulan adam gelmişti. Elleri hala omuzlarımdaydı ama bu sefer sevinçten değil, sanki beni ayakta tutmak içindi.

"Gökhan." dedi, sesi bu sefer yerin dibinden gelir gibi net değildi.

"Kardeşim... Ben... Ben bir anlık sevinçle, düşünemedim. Yaranı deştim değil mi? Deştim tabii."

Bakışlarını benden kaçırdı, ellerini yavaşça çekti ve kendi mutluluğunun benim en büyük acımın üzerine gölge düşürdüğünü fark etmenin o ağır mahcubiyeti yüzüne oturdu.

"Benim salak kafam işte." diye mırıldandı kendi kendine kızarak.

"Sen beni affet kardeşim, valla bilerek olmadı. Bir anda sevinçten ne diyeceğimi şaşırdım. Yoksa amacım senin yaranı deşmek falan değildi. Sen biliyorsun beni."

Gözlerimi tezgahın üzerindeki aletlerden ayırıp Erdem'in mahcup ve kederli yüzüne çevirdim. Az önce mutluluktan devleşen adamın, şimdi karşımda bir çocuk gibi suçlulukla büzülmesini izlemek kendi acımdan daha çok yaktı canımı. Toparlanmaya çalışarak boğazımdaki o sızlayan yumruyu yutkundum ve bu sefer, ben ellerimi onun omuzlarına koydum.

"Saçmalama Erdem." dedim, sesim biraz çatallansa da içindeki samimiyeti hissetmesini isteyerek.

"Affetmek de ne demek? Sen benim canımsın, kardeşimsin. Senin mutluluğun benim içimdeki karanlığa doğan bir güneş. Sakın bu yüzden suçlama kendini. Ben senin için biliyorum."

Fakat Erdem hâlâ bakışlarını kaçırıyor, yüzündeki o gölge bir türlü dağılmıyordu. Derin bir nefes alıp ona biraz daha yaklaştım.

"Evet, bir an." diye duraksadım, ardından dürüstlükle devam ettim.

"Bir an canım yandı, yalan değil. Zihnimi o güne götürdün ama bu senin hatan değil ki kardeşim. Aksine, senin yeni bir cana kavuşuyor olman bana umut veriyor. Biz beraber büyümedik mi? Senin evladın benim evladım değil mi?"

Erdem'in gözlerinin içine doğrudan baktım. Bakışlarımdaki o hüzünlü ama kararlı sevgiyi görünce omuzlarındaki o ağır yükün biraz olsun hafiflediğini hissettim.

"Bak bana." dedim hafifçe gülümsemeye çalışarak.

"Sen tekrar baba oluyorsun, ben tekrar amca oluyorum! Emin ol bu haber sadece senin değil, benim de yüzümü güldürdü. O yüzden sakın ama sakın benim için sevincini gölgeleme. Hem biz birbirimize söz vermedik mi? İyi günde de kötü günde de beraber olacağız demedik mi? Bak, belki benim kalbimde bir evladımın yeri hep boş kalacak, bu doğru. Ama senin çocukların, o boşluğun etrafına her gün çiçekler ekecek Erdem. Gökhan'ın kahkahası, şimdi gelecek olan bu minik canın haberi, bunların hepsi beni hayata bağlıyor. Senin sevincin benim tesellim oluyor kardeşim." dedim ve kısa bir an duraksadım, ardından tekrar devam ettim:

"Eğer sen benim acım yüzünden bugün doya doya gülemezsen, işte o zaman ben gerçekten üzülürüm. O yüzden sil şu yüzündeki kederi. Bugün senin günün, bugün Bahar'ın günü, bugün bizim günümüz. Yaralarımız ortak olmasa da, bu haber sadece senin değil; hepimizin yaralarına şifa olacak. Şimdi dik dur da, yeniden amca olmanın şerefine bir çay koyalım ve bu güzel haberin tadını çıkaralım."

Erdem yutkundu, gelip beni tekrar kucakladı. Bu seferki kucaklaması daha sakin, daha minnet doluydu.

"İyi ki varsın Gökhan." diye fısıldadı.

"İyi ki varsın kardeşim."

"Sen de iyi ki varsın kardeşim."

Erdem geri çekildiğinde, dükkanın içindeki o kasvetli hava dağılmaya başlamış, yerini iki dostun sarsılmaz bağının sıcaklığına bırakmıştı. O an anladım ki bazı yaralar kapanmasa da, yanınızda yaranıza üfleyen bir dostunuz varsa acısı bile katlanılabilir oluyordu.

Nazlı'dan...

Mutfak masasının başında, önümde yarım kalmış bir bardak çay ve zihnimde darmadağın düşüncelerle oturuyordum. Aybüke ise salonda kendi halinde oyuncaklarıyla oynuyor, annem de ona eşlik ediyordu. Tam o sırada telefonumun ekranı aydınlandı ve Gökhan'dan bir mesaj geldi:

"Nazlı müsaitsen yarım saatliğine dışarı gelebilir misin? Ama lütfen Aybüke'yi de al yanına ve hemen gelin. Size dün söylediğim sürprizi göstermem gerek."

Aklıma dün söylediği sürpriz geldiğine kalbim merakla küt küt atmaya başlamıştı. İçimdeki heyecanla Aybüke ile oyun oynayan annemin yanına ilerledim.

"Anne Gökhan dışarıda bizi bekliyor. Biz yarım saatliğine gidip gelsek olur mu?"

"Tabii kızım tabii. Siz gidin, babanlar sorarsa ben söylerim Gökhan'la olduğunuzu. Merak etme." dedi gülümseyerek.

Minnetle annem baktıktan sonra bakışlarımı Aybüke'ye çevirdim.

"Hadi bakalım Aybüke Hanım, Gökhan abin bizi bekliyor bir an önce çıkalım."

"Nereye gidiyoruz ki? Yoksa bize dün bahsettiği sürprizi mi yapacak?" dedi gözleri bir anda parlayarak.

Başımı sallayarak onu onayladıktan sonra Aybüke bir anda ayağa fırladı ve sevinçle bir çığlık attı.

"Anneciğim sakin ol. Kendine zarar vereceksin şimdi." diyerek onu uyardım.

Ardından hızla üzerime beyaz hırkamı aldıktan sonra Aybüke'nin montunu da elime alıp, Aybüke'yle birlikte dışarı çıktık. Gökhan bahçe kapısının önünde, arabasına yaslanmış bizi bekliyordu. Bizi gördüğü an yüzünde bir tebessüm belirdi. Ardından hiçbir şey sormama izin vermeden arabanın kapısını açtı.

"Nereye gidiyoruz Gökhan?" dedim, arabaya bindikten sonra merakıma yenik düşerek.

"Çok güzel bir yere giriyoruz Nazlı, biraz anılarımızı tazeleyeceğiz." dedi sadece.

"Ama fazla geç kalmayalım olur mu? Aybüke'nin ilaçlarını içmesi lazım."

"Merak etme saat tam 19.30'da evde olacağız." dedi.

Onun bu kadar net, bu kadar kendinden emin bir şekilde saati söyleyişiyle bir an duraksadım. Ardından bakışlarımı merakla yolu izleyen Aybüke'den çekip Gökhan'ın profiline çevirdim.

"19.30 mu?" diye mırıldandım, şaşkınlığımı gizleyemeyerek.

"Gökhan, sen... Sen Aybüke'nin ilaç saatini nereden biliyorsun? Ben sana hiç söylemedim ki."

Gökhan, sanki dünyanın en doğal şeyinden bahsediyormuş gibi hafifçe omuz silkti. Bakışlarını yoldan ayırmadan, sakin bir şekilde cevap verdi:

"İstem günü ve size akşam yemeği için geldiğimiz gün fark ettim. Aybüke'in ilaç saati için alarm kurmuşsun telefona. Bunu fark etmem yetti. O saatten sonra benim zihnim de o alarma kuruldu zaten. Senin için, Aybüke için önemli olan ne varsa, benim için de saati saatine ezberimde olmalı."

Bakışlarım bir süre onda asılı kaldı. Kalbim, göğüs kafesime sığmayan bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Sadece sevmek değildi bu; onun sevgisi bu kadar basit olmamalıydı. Bu, ilmek ilmek işlenmiş bir dikkat, ruhuma kadar sızmış bir aidiyetti. Gözlerim doldu ama kederden değilde, içimde taşan bir hayranlıktandı.

Bakışlarımdaki o saf aşkı, o sonsuz güveni hissetmiş olacak ki, Gökhan başını çevirip gözlerimin içine baktı.

"Sen." dedim sesim titreyerek.

"Sen nasıl bu kadar güzel sevebiliyorsun Gökhan? Bir insan nasıl bu kadar güzel, bu kadar derin sevebilir?"

Gökhan, elimi kavradı ve avucumun içine derin, içten bir buse kondurdu.

"Çünkü sen benim canımsın Nazlı." dedi fısıltıyla.

"Senin canın neye yanıyorsa benimki de oradan kanar, senin neyin şifasıysa benim de huzurum odur. Ben, sen ve Aybüke için bu kadar önemli olan bir şeyi unutur muyum hiç?"

Ona bakarken içimden sadece "İyi ki." dedim.

"İyi ki beni sevmeyi hiç bırakmamışsın."

Ardından bir daha yol boyunca konuşmadık. Ve Aybüke camdan dışarıyı izleyip çocuksu neşesiyle şarkılar söylerken, Gökhan'ın eli vitesin üzerindeki elimin üstünden hiç ayrılmadı. Nihayet mahallenin biraz uzak kalan sınırlarına girdiğimizde göğüs kafesim merakla inip kalkıyordu. Gökhan sokağın başına geldiğimizde arabayı iyice yavaşlattı.

"Kapat gözlerini Nazlı." dedi fısıltıyla.

"Ve sadece aç dediğimde aç."

Dediğini yaparak gözlerimi sımsıkı kapattım. Araba, hafif bozuk yolda bir süre daha ilerledi ve sonunda durdu. Gökhan inip benim kapımı açtı. Ardından elimi tutup beni dışarı çıkardı. Ayaklarımın altında eski taş yolun sertliğini hissediyordum.

"Şimdi." dedi, sesi heyecandan titreyerek.

"Gözlerini açabilirsin."

Nihayet gözlerimi araladığımda, dünyam bir anlığına altüst oldu. Karşımda; o gri ve sıradan binaların tam ortasında, sanki bir masaldan fırlayıp oraya konmuş gibi duran o ev vardı. Her bir duvarı çocukluğumdaki renklerindeydi; pencereleri sarı, kapısı mavi...

Bu ev Defne'nin "içinde hiç kış olmaz" dediği ve o gece maketini kucağına alıp dünyaya veda ettiği o evin ta kendisiydi.

"Gökhan." dedim, fakat sesim boğazımda bir taş gibi düğümlendi.

"Bu... Bu nasıl olur?"

"Ressam teyzenin evi Nazlı. Uzun zaman önce ölünce evi satılığa koydular ben de birikmiş param olunca evi almak istedim ve aldım. Aslında bu evi alırken hayallerimde hiç bu evde yaşayacağım yoktu, ben sadece Defne'nin anısı için almıştım. Ama meğerse ev bunca zamandır bizi bekliyormuş."

Yavaşça yürümeye başladım. Ayaklarım sanki yere basmıyor gibiydi. Gökhan yanıma geldi, elinde gümüş renkte ağır bir anahtar vardı. Onu avcumun içine bıraktı.

"Hadi Nazlı." dedi Gökhan, gözlerinin içine kadar dolan derin bir sevgiyle.

"Evlenip kendi yuvamızı kurana kadar, burası senin ve Aybüke'nin kalesi olsun. Defne'ye verdiğin sözü tut. O mavi kapıyı ilk önce sen aç."

Bir süre yaşlı gözlerle ona baktıktan sonra titreyen ellerimle kapıya yaklaştım. Mavi boyaya dokundum; pürüzsüz ve sıcacıktı. Ardından anahtarı kilidine soktum, fakat o 'klik' sesi sanki ruhumdaki yirmi dört yıllık bir yaranın kabuğunu nazikçe kaldırdı. Yine de buna rağmen kapıyı yavaşça ittim. İçeriye giren rüzgarla beraber burnuma güneşin ısıttığı ahşap kokusu doldu. İçeriye ilk adımımı attığımda, benimle birlikte Aybüke de peşimden neşeyle daldı. O koridorda koştururken; ben salonun ortasında öylece durup her duvarı, her köşeyi incelemeye başladım. Gökhan arkamdan gelip belime sarıldı.

"Burası artık senin Nazlı. Senin ve Aybüke'nin." dedi.

Gözyaşlarım artık özgürce süzülüyordu. Başımı güç almak istercesine Gökhan'ın omzuna yasladım. O sırada Aybüke, evin içinde minik ayaklarıyla bir odaya girip öbüründen çıkıyor, her köşede ayrı bir heyecanla çığlık atıyordu. Ve onun neşesi, evin o yıllanmış sessizliğini cam kırıkları gibi dağıtıp yerine hayatın en taze sesini dolduruyordu.

"Anne! Burası çok güzel!" diye bağırdı koridorun ucundan.

Gökhan, Aybüke'nin bu halini izlerken belimdeki sarılışını biraz daha sıkılaştırdı ardından çenesini omzuma yasladı.

"Ondaki bu neşeyi gördükçe," diye fısıldadı kulağıma.

"Doğru bir şey yaptığımı bir kez daha anlıyorum Nazlı. Bu ev, en çok onun ve Defne'nin çocukluğuna borçluydu bu neşeyi."

Aybüke yanımıza nefes nefese koşarak geldi, ellerini çırparak Gökhan'a baktı.

"Gökhan abi, bu evin her yeri çok güzel! Ama benim odam hangisi olacak?"

Gökhan gülümsedi ve dizlerinin üzerine çökerek Aybüke'nin boyuna indi.

"Senin odan en üst katta, penceresi bahçeye bakan oda prensesim." dedi.

Sonra gözlerinin içine muzip bir parıltı yerleşti.

"Ama dur bakalım, hemen yukarı çıkma. Sana asıl hediyemi henüz vermedim."

Aybüke'nin gözleri merakla açıldı.

"Hediye mi? Başka bir hediye daha mı var yani? Ne peki?"

Gökhan bana kısa bir bakış fırlattı.

"Hadi, gel benimle." diyerek Aybüke'nin elinden tuttu ve bizi evin arka tarafındaki küçük, aydınlık bir odaya götürdü.

Odanın kapısını araladığında, içeriye sızan son gün ışığı odanın tam ortasında duran ve el emeğiyle yapıldığı her halinden belli olan ahşaptan bir beşik duruyordu. Ama bu sıradan bir beşik değildi. Bu; yanlarına özenle işlemeler yapılmış, tepesinde ise küçük, ahşap kuşlar süzülen bir şaheserdi.

"Gökhan." diye fısıldadım, ellerim ağzıma gitti.

"Bunu kendi ellerimle yaptım." dedi Gökhan, sesi titreyerek.

Aybüke'ye dönüp beşiği gösterdi.

"Bunu sana yaptım Aybüke. Belki içinde bebeklerin uyutursun."

Aybüke beşiğe doğru koşup ellerini ahşapının üzerinde gezdirdi.

"Gökhan abi, bu... bu dünyanın en güzel beşiği!"

Ardından Aybüke beşiği hafifçe sallamaya başladı. O, Gökhan'ın mahir ellerinden çıkmışçasına kusursuz bir ritimle sallanırken, kuşlar da sanki gerçekten havalanacakmış gibi hafifçe titredi.

O an Aybüke aniden durdu ve o her zamanki neşeli, kıpır kıpır hali bir anda yerini derin bir ciddiyete bıraktı. Başını kaldırıp hala diz çökmüş halde ona bakan Gökhan'a, sonra da arkasında gözyaşlarını gizlice silmeye çalışan bana baktı.

"Gökhan abi." dedi sesi odada yankılanarak.

"Şimdi siz evleniyorsunuz ya. Birde artık bir beşiğimiz de var, bu benim bir kardeşim olacağı anlamına mı geliyor? Hani Gökhan'ın bir kardeşi olacak ya, benim de mi olacak şimdi? O beşiğe benim kardeşim mi yatacak?"

O an oda sanki buz kesti. Gökhan'ın yüzündeki o huzurlu gülümseme, sanki üzerine görünmez bir perde inmiş gibi aniden soldu. Omuzları bir anda çöktü ve bakışları Aybüke'nin masumiyet dolu yüzünden beşiğin boş kalan iç kısmına kaydı.

Ardından boğazından bir hırıltı yükseldi ama bu kelimelere dökülemedi. Dudakları titredi, elleri dizlerinin üzerinde yumruk oldu. Sessizlik, odanın içinde ağır bir sis gibi yayılmaya başladı. O sessizlikte; hiç duyulmayan bebek sesleri, hiç kucağa alınamamış o minik beden ve Gökhan'ın yıllardır içinde sessizce büyüttüğü o devasa boşluk yankılanıyordu. Aybüke'nin "kardeş" kelimesi, Gökhan'ın en derin, en taze yarasına tuz basmıştı. Gökhan cevap veremedi. Sadece beşiğe bakıyordu ama sanki beşiği değil de, orada olması gereken ama asla olamayacak olan o boşluğu görüyordu.

Bir süre sonra bakışları karardı. Yüzündeki mahcubiyet ve keder öyle büyüktü ki, Aybüke'nin bu saf sorusu altında ezildiğini hissettim. Gökhan, hayallerini kurduğu o geleceğin içindeki tek ve en büyük eksiğiyle anidan yüzleşmişti.

Hemen araya girmem gerektiğini anladım. Dizlerimin üzerine, Gökhan'ın yanına çöktüm ve bir elimi Gökhan'ın o taş gibi kesilmiş omzuna koydum, diğer elimle de Aybüke'nin saçlarını şefkatle okşamaya başladım. Ardından Gökhan'ın omzunun, benim dokunuşumla hafifçe sarsıldığını hissettim.

"Aybüke, anneciğim." dedim sesimi titretmemeye çalışarak.

"Kardeş demek sadece aynı kandan olmak demek değildir ki. Bak, Bahar yengenin bebeği de senin kardeşin sayılır."

Aybüke'nin gözlerine baktım, içinde Defne'nin parıltısını görür gibi oldum.

"Bu beşik burada duracak." diye devam ettim, Gökhan'ın elini sımsıkı tutarak.

"Belki bebeklerin uyuyacak içinde, belki hayallerin, belki de dediğin gibi kardeşin. Ama en önemlisi, bu beşik bize 'umudu' hatırlatacak. Gökhan abin de bunu sana, bu evde her zaman sevginin büyüyeceğini bilmen için yaptı zaten. Çünkü hayat bazen bizim planladığımız gibi gitmez ama sevgi hep yeni yollar bulur bize."

Gökhan derin bir nefes aldı, başını kaldırıp bana baktı. Gözlerindeki o minnet dolu bakış, kalbimi bin parçaya böldü. Elimi öyle bir sıkı tuttu ki, sanki benden güç alarak o dipsiz kuyudan çıkmaya çalışıyor gibiydi.

"Annen haklı Aybüke." dedi Gökhan, sesi yerin altından geliyormuş gibi boğuk ve güçlükle.

"Biz kocaman bir aileyiz artık. Bu evdeki her oda, her köşe senin neşenle dolacak ve umudu hatırlatacak bize. Gerisi de... Gerisi de artık Allah'ın takdiri."

Ardından Gökhan ayağa kalktı ve Aybüke'yi kucağına alıp sımsıkı sarıldı. Aybüke'nin küçük kolları Gökhan'ın boynuna dolandığında, o odadaki kasvet yavaşça dağılmaya başladı.

Bir süre o halde onları izledikten sonra birlikte bahçeye çıktık. Akşamın lacivert karanlığı iyice çökmüş, mahallenin o eski sessizliği üzerimize bir yorgan gibi serilmişti. Gökhan arabanın bagajından, sanki bu anı önceden planlamış gibi küçük bir termos ve iki cam bardak çıkardı. Ardından bahçedeki ağacın altındaki o ahşap banka yan yana oturduk.

O sırada Aybüke bahçedeki kedileri severken, biz de sessizce çaylarımızı yudumladık. Bizim konuşmamıza gerek yoktu; el ele tutuşmamız, omuz omuza verişimiz yıllardır süren hikayemizi anlatmaya yetiyordu zaten. Birden Gökhan başını gökyüzüne kaldırdı ve yıldızların parıltısı gözlerine yansıdı.

"Biliyor musun Nazlı?" diye fısıldadı.

"Bence artık Defne'nin ruhu gerçekten huzur bulacak."

Ona hak vererek başımı omzuna yasladım. Rüzgar ağacın yapraklarını hışırdatırken, sanki Defne'nin sesini duyar gibi oldum; uzaklardan gelen, huzurlu bir fısıltı...

"İyi ki Gökhan." dedim içimdekini dile getirerek.

"İyi ki vazgeçmemişsin. Ne benden, ne hayallerinden, ne de bizden."

Saat 19.15'i gösterirken, Gökhan söz verdiği gibi tam vaktinde bizi eve bırakmak için ayağa kalktı ve Aybüke'yi kucağına aldı. Ben de hırkamın fermuarını çekip peşlerine takıldım.

Arabaya bindiğimizde Gökhan dikiz aynasından bana baktı ve gülümsedi. Ardından aradan geçen dakikaların sonunda nihayet tam 19.30'da evimizin önüne geldik. Gökhan arabadan inip kapımı açtı ve ardından Aybüke'yi indirdi.

"Yarın yine gelmeye çalışacağım." dedi göz kırparak.

"Bekleyeceğim." dedim aşkla ve onun eve girişini izledim.

Onun ağır ama kararlı adımlarla kendi evine girişini izledim. Ve kapıdan içeri süzülürken son bir kez dönüp el salladım. Ardından içeri girip kapıyı arkamızdan sessizce örttüğümde, sırtımı ahşap kanada yaslayıp derin bir nefes aldım. Ve içimden geçen tek bir duayı dile getirdim:

"Allah'ım, bu huzuru bizim üzerimizden hiç eksik etme. Çünkü biz, beklemekten vazgeçmeyen o iki çocuk, sonunda mutluluğu bulmuştuk."