14 BAHAR kitap kapağı

47. bölüm / 48

14 BAHAR

ÖZEL BÖLÜM 1

Vaveyla Yazarı: Loki'nin Tesseractı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 48Şu an: ÖZEL BÖLÜM 1
  1. 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
  2. 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
  3. 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
  4. 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
  5. 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
  6. 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
  7. 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
  8. 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
  9. 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
  10. 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
  11. 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
  12. 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
  13. 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
  14. 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
  15. 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
  16. 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
  17. 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
  18. 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
  19. 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
  20. 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
  21. 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
  22. 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
  23. 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
  24. 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
  25. 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
  26. 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
  27. 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
  28. 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
  29. 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
  30. 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
  31. 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
  32. 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
  33. 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
  34. 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
  35. 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
  36. 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
  37. 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
  38. 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
  39. 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
  40. 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
  41. 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
  42. 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
  43. 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
  44. 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
  45. 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
  46. 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime · Okuduğun bölüm
  47. 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
  48. 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime

Nazlı'dan...

Ağustos güneşi evin pencerelerinden içeri girerken; mutfağın her köşesinde bir hareket, her köşesinde bir koku vardı. Fırından yeni çıkmış böreğin kokusu, taze demlenen çayın buğusuna karışıyor; camlardan sızan rüzgar, tül perdeleri dans ettirerek evin içine yazın o taze enerjisini dağıtıyordu.

Tezgahın üzerindeki karnıyarık tepsisine elimi uzatırken, parmaklarım bir an duraksadı. Ve aylardır her işe elimi attığımda olduğu gibi, yine o tanıdık sızı gelip kalbimin tam ortasına oturdu. Babamın gidişinin üzerinden aylar geçmişti ama yokluğu hâlâ devasa bir boşluk gibi duruyordu. Sanki her an kapıdan girip, "Oo Nazlı'm, yine döktürmüşsün. Hem de bir de babana karnıyarık yapmışsın." diyecekmiş gibi geliyordu.

Bir anlığına buğulanan gözlerimi hemen elimin tersiyle sildim. Çünkü bugün ağlama günü değildi. Bugün, babamın bize bıraktığı mirası yani yaşamayı devam ettirme günüydü.

"Gökhan, canım çocuklar giyinmişler mi? Bir bakar mısın?" dedikten sonra salondaki büyük masaya ilerleyip, usulca örtüsünü serdim.

Tam o sırada merdivenlerden gelen ayak sesleriyle bakışlarımı yukarı çevirdim. Gökhan, gömleğinin kollarını katlayarak aşağı iniyordu.

"Çoktan hazırlandılar bile." dedi merdivenlerin son basamağında durup beni izleyerek.

"Hatta Aytaç, en son Aybüke'nin saçlarını örmek için onunla kavga ediyordu." dedikten sonra konuşmaya devam ederken usulca arkama geçip, kollarını belime doladı ve ardından çenesini omzuma yasladı.

"Masa harika görünüyor ama masanın başındaki ondan da harika." diye fısıldadı.

Hafifçe kıpırdanıp kendimi kurtarmaya çalışsam da, kollarını daha da sıkılaştırarak buna engel oldu.

"Gökhan, dur. Her an çocuklar gelebilir." diye kıkırdadım, yanaklarımın ısındığını hissederek.

"Gelsinler." dedi boynuma küçük bir öpücük bırakırken.

"Hem böylece babalarının annelerine ne kadar aşık olduğunu tekrar görmüş olurlar."

"Gökhan, yapma. Çocukların yanında olmaz böyle şeyler." dedim, sesimdeki ciddiyeti korumaya çalışsam da gülümsememe engel olamayarak.

"Daha çok küçükler, yanlış örnek olmayalım şimdi. Hem biliyorsun çocuklar her şeyi sorguluyorlar. Gelip bin tane soru sorduklarında nasıl cevap vereceğiz?"

Gökhan kollarını biraz daha sıkılaştırıp hafifçe salladı beni.

"Haklısın ama senin bu utangaç hallerin beni daha çok cezbediyor, haberin olsun."

"Gökhan!" diyerek ellerimi kollarının üzerine koyup onu nazikçe itmeye çalıştım.

"Hadi, git bak bakalım şu çocuklara. Sesleri kesildi, kesin yine bir iş karıştırıyorlar. Ben de onlar aşağı inmeden şu salatayı bitireyim."

Gökhan boynuma son bir kaçamak öpücük bırakıp istemeye istemeye geri çekildi.

"Tamam tamam, gidiyorum. Ama bu mesele burada kapanmadı, sonra devam ederiz." diyerek göz kırptı ve merdivenlerden yukarı çıkmaya başladı.

Ben de onun arkasından derin bir nefes aldıktan sonra gülümseyerek tekrar mutfağa yöneldim. Ve kalbim hâlâ ritmini bulmaya çalışırken, ellerim hızlıca domatesleri doğramaya başladı. Ardından son hazırlıkları tamamlamaya çalışırken dış kapının zili evde yankılandı. "Ben bakarım!" diye bağıran Gökhan'ın sesinden sonra da küçük Gökhan'ın heyecanlı çığlıkları koridoru doldurdu. Ve ardından mutfak kapısında, kucağında pembe battaniyesine sarılmış, dünyadan habersiz uyuyan Müjgan ile Bahar belirdi. Hemen arkasından da ellerinde birkaç paketle Erdem girdi.

"Biz geldik!" dedi Bahar, yüzündeki yorgun ama ışıl ışıl bir gülümsemeyle.

Hemen yanına koştum ve ellerimi önlüğüme silip ona sarıldım.

"Hoş geldiniz, canım benim!" dedim, gözlerim Bahar'dan kucağındaki kızına kayarken.

O sırada eve girer girmez Aybüke'yi gören küçük Gökhan, "Aybüke!" diye bağırarak hızla ona doğru koştu. Aybüke de aynı heyecanla kollarını açtı ve iki küçük dost, sanki yıllardır birbirlerini görmemişler gibi sıkıca birbirine sarıldı.

"Aybüke! Seni çok özledim." dedi Aytaç sarılmaya devam ederken.

"Ben de seni çok özledim! Ama ondan önce sana çok güzel bir haberim var. Babam bahçedeki salıncağı tamir etti, artık rahatlıkla binebiliriz!" diyerek heyecanla atılırken, bu samimi manzara hemen arkalarından mutfağa giren Aytaç'ın radarına takılmıştı.

Kısa bir an gözlerini kısarak onlara baktıktan sonra kaşlarını çatarak ikisinin arasına adeta bir duvar gibi girdi. Ve Aybüke ne olduğunu anlamaz bir şekilde şaşkınca bakarken, kardeşinin elini tutup onu yanına doğru çekti.

"Hop, yavaş gel bakalım Gökhan." dedi Aytaç, sesindeki o çocuksu ama ciddi korumacılıkla.

"O salıncağa önce biz bineceğiz, araya kaynak yapma."

"Hadi oradan Aytaç! Biz daha önce plan yapmıştık. Değil mi Aybüke?" dedi Aytaç gözlerini devirerek.

Bakışlar Aybüke'ye dönerken, o; ikisinin arasındaki bu bitmek bilmeyen çekişmeye alışık bir tavırla kıkırdadı.

"İyi de babam salıncağa üç kişilik koltuk yaptı. O yüzden kavga etmenize gerek yok, üçümüze de yer var."

"Üç kişilik olabilir ama yine de ilk önce biz bineceğiz." dedi Aytaç, Gökhan'a ters bakışlar atmaya devam ederken.

Erdem elindeki paketi tezgaha bırakırken onların bu hallerine büyük bir kahkaha attı.

"Bizim oğlan yine Aytaç engeline takıldı."

O sırada Gökhan da kapı pervazına yaslanmış, bıyık altından gülerek bu manzarayı izliyordu.

"Aytaç efendi, misafire hürmet nerede kaldı? Beraber binin işte, koskoca salıncak!"

Aytaç ise istifini bozmadan, kollarını göğsünde kavuşturup Gökhan'a bakmaya devam etti.

"Misafir başımızın üstünde ama önce Aybüke'yle ben bineceğim, sonra istedikleri kadar binebilirler."

Aybüke, ikizinin bu korumacı tavırlarına kıkırdayarak Gökhan'ın koluna girdi.

"Hadi Gökhan, biz bahçeye kaçalım. Yoksa Aytaç salıncağa binmemize izin vermeyecek." dedikten sonra üçü birden, Aytaç'ın söylenmelerine rağmen neşeyle bahçeye doğru fırladılar.

Ardından onlar hızla dışarı çıkarken, Bahar bize dönerek merakla sordu:

"Aytaç neden bu kadar korumacı ve kıskanç oldu birden? Eve ilk geldiği zamanlar çok daha çekingen, sessiz bir çocuktu. Şimdi resmen kimseyi Aybüke'nin yanına yaklaştırmıyor."

Gökhan, Bahar'ın bu sorusu üzerine bana anlamlı bir bakış atıp araya girdi:

"Normal değil mi? Birbirlerini yıllar sonra buldular ve buldukları gibi de neredeyse tekrar kaybetmek üzereydiler." dedi bakışlarını üzerimizde gezdirirken.

"Yani her an elinden kayıp gidecekmiş gibi hissetmesi, bu kadar sahiplenmesi aslında tamamen kaybetme korkusundan."

Ben usulca başımı sallayarak Gökhan'ı onaylarken, kapı bir kez daha ama bu kez daha ısrarlı bir şekilde çalmaya başladı. Ardından Gökhan "Ben bakarım." diyerek kapıyı açtığında, yeni başlamadığı belli olan atışma sesleriyle abimler içeri girdi.

"Selim, beş dakika daha bekleyemedin değil mi? Adamın dükkânı açmasını bekleseydik, ne güzel o çiçekli saksıyı alacaktık. Her şeye bir acele, her şeye bir telaş!"

Yengem, elindeki çantayı hırsla düzelterek yanımızda belirirken; arkasından da abim, ellerindeki bir yığın paketle ve yüzünde bıkkın ama alışkın bir ifadeyle belirdi. Hemen ardından da Ertan baba ve Nergis anne, bu manzaraya gülümseyerek eşlik ediyorlardı.

"Valla kusura bakmayın." dedi nefes nefese abim.

"Sevda'nın bu aralar yine heyheyleri üzerinde. Saksı diyor, çiçek diyor. Sanırsın evin içi ormana dönmedi de bir o eksik kaldı. Bir saattir bu yüzden azar yiyorum."

Yengem ona gözlerini devirirken, Erdem ve Gökhan da bu hallerine kahkahalarla karşılık verdiler. Ardından erkekler kendi aralarında şakalaşarak selamlaşırken, kadınlar da içten kucaklaşmalar eşliğinde hal hatır sormaya başladılar.

Fakat ben evin her köşesine yayılan bu tatlı gürültüye rağmen, dış dünyadan soyutlanmış bir şekilde tüm o kalabalığın ve hareketliliğin arasında, en arkada sessizce duran anneme odaklanmıştım.

Her zamanki vakur ve dik duruşuyla orada, kalabalığın biraz uzağında bekliyordu. Ve görebiliyordum ki, aylardır olduğu gibi yine gözlerindeki canlı ışık, yerini hüzünlü bir buğuya bırakmıştı. Hızlıca aradaki mesafeyi katettim ve yanına vardığımda hiç beklemeden ellerine sarılarak, hasretle yanaklarından öptüm.

"Hoş geldin annem."

"Hoş bulduk kızım." dedi annem usulca.

Sadece üç kelimeydi ama o kısacık cevap bile yüreğime dokunmaya yetiyordu. Onu her izlediğimde ve bakışlarının ardındaki yorgunluğu gördüğümde içim cız ediyordu. Babamın ölümünden sonra üzerine çöken o ağır durgunluk, aylar geçmesine rağmen gitmek bilmemişti.

Mesela eskiden olsa yengem ve abimin bu atışmalarına en çok o güler, ardından da "Aman oğlum az bekleseydiniz, ne olacaktı?" diye araya girerdi. Şimdiyse asla müdahale etmiyor, sadece baygın bakışlarla izliyordu. Sanki bedeni buradaydı ama ruhunun bir yarısı babamla birlikte o toprağın altında kalmıştı. Artık hareketleri yavaşlamış ve o canlı, her şeye yetişen kadın gitmiş yerine de her şeyi uzaktan sessiz bir film gibi seyreden bu mahzun kadın gelmişti. Ve annemin bu hâlleri, babamın yokluğunun en gürültülü kanıtı gibiydi.

"Anne, gel Bahar'ın kızı Müjgan'la tanıştırayım seni. Görsen ne kadar güzel bir bebek." diyerek onu hayatın içine çekmeye çalıştım.

Annem hafifçe gülümseyip teklifime uyunca, evin içindeki o canlı kalabalığa karıştık. Ardından da bir yandan sıcak sohbetler evi doldururken, bir yandan da bu güzel atmosferi sofrayla taçlandırmak üzere mutfağa yöneldik. Ve hazırlıkların sonuna gelindiğinde, hep bir elden salondaki büyük masaya servis açıp tabakları birer birer yerleştirmeye başladık.

***

Sonunda herkes sofranın etrafında toplanıp ilk açlıklar yatıştırıldığında, yengem meraklı gözlerle Müjgan'a bakıp sessizliği bozdu.

"Ee Bahar, Müjgan ismini koymaya nasıl karar verdiniz? Hiç bahsetmedin." dedi yengem, tabağındaki yemeğinden bir çatal alırken.

Yengemin sorusuyla birlikte Bahar, kucağında uyuyakalan bebeğine şefkatle baktı. Ardından sofradakilere gülümseyerek anlatmaya başladı:

"Aslında her şey çok farklı planlanmıştı. Biz Erdem ile en başından beri isminin Nazlı olacağını düşünmüştük. Hatta dokuz ay boyunca ona hep Nazlı dedik ve öyle sevdik."

Erdem de araya girerek başıyla Bahar'ı onayladı.

"Evet. Nazlı bizim için sadece bir dost değil, aynı zamanda bir kardeşte. O yüzden kızımız da onun gibi zarif ve güçlü olsun istedik, onun ismini koymayı düşündük. Sonuçta o şu an hayattaysa, Nazlı sayesinde hayatta."

Erdem'in bu sözleri üzerine masaya kısa bir sessizlik çöktü. Ardından gözleri dolarak bana bakmaya devam etti.

"Hastaneye geldiğinde ona bu fikrimizi söyledik ve iznini istedik." diyerek sözü devraldı sonra da elini hafifçe masanın üzerindeki elimin üzerine koydu Bahar.

"Ama biz o an, buna çok sevineceğini sanırken, Nazlı bizi durdurdu sonra gözlerimizin içine bakıp 'Onun kaderi bana benzemesin, o kendi ismiyle kendi tertemiz sayfasını açsın.' dedi. Ve bunu öyle bir kararlılıkla söyledi ki, itiraz bile edemedik." dedi yüzündeki kederli gülümsemeyle.

"Tabii biz de bir anda ne yapacağımızı şaşırdık. Sonuçta dokuz aylık hazırlığımız bir anda boşa düşmüştü."

Ardından Bahar kıkırdayarak kucağındaki Müjgan'ın saçlarını okşadı.

"Sonra o şaşkınlıkla isim aramaya başladık. Tam o sırada da Gökhan tabletiyle oynarken, birden bir şarkı çalmaya başladı; 'Sen gitmiş bir Müjgan'sın, değil mi?' diyordu şarkıda. O an sanki evren bize bir işaret göndermiş gibiydi. O an Erdem ile aynı anda birbirimize baktık ve 'Tamam. Kızımızın adı Müjgan.' dedik. Sonuçta hem anlamı güzeldi hem de kulağa çok naif geliyordu."

Erdem gülerek başını salladı.

"İşte Müjgan ismi böyle ortaya çıktı. Biz kara kara düşünürken, aslan parçam farkında bile olmadan meseleyi hemencecik çözüverdi. Nazlı'nın o kararlı 'hayır'ından sonra da açıkçası Müjgan ismi ilaç gibi geldi hepimize."

Gökhan bıyık altından gülümseyerek araya girdi.

"Ama ismi de yakıştı küçük hanıma, tam bir İstanbul hanımefendisi edası var üzerinde."

Bahar'ın kucağındaki Müjgan'ın minik parmaklarına dokunurken, içimdeki o büyük yükün biraz daha hafiflediğini hissettim.

"Adıyla yaşasın." dedim ardından usulca.

"Benim adımı taşıyıp benim gölgemde kalmasındansa, kendi hikayesi olan bir isimle büyümesi çok daha güzel oldu."

Bahar duygulanarak elini elimin üzerine koydu.

"Canım benim. Biz sadece senin gibi iyi kalpli olmasını istemiştik ama sen onu bizden çok daha fazla düşündün." dedi ve Ertan baba araya girip, ortamdaki o duygusal havayı babacan bir tavırla dağıttı.

"Nazlı kızım haklı. Her isim ağırdır, bir ruhu vardır. Bu minik kız da belli ki kendi ismiyle, kendi kısmetiyle geldi."

Ardından Gökhan, masanın altından elimi tutup başparmağıyla elimi okşadı.

"E hadi o zaman." dedi abim, elindeki ayran bardağını hafifçe havaya kaldırarak.

"Madem Müjgan hanım ismini kendi seçti, bize de bu güzel akşamın ve yemeğin tadını çıkarmak düşer. Soğutmayalım bu güzel sofrayı!"

Abim cümlesini bitirdikten sonra herkes tabağına döndü. Ve bir süre sonra yemeklerin sonuna gelinirken, enerjileri iyice taşan çocuklar birbirlerine kaş göz işareti yapmaya başladılar. Ve ilk hamleyi Gökhan yaparak tabağını hafifçe ileri itip babasına baktı.

"Baba, biz kalkabilir miyiz artık? Bahçede yarım kalan bir meselemiz var da." dedi, göz ucuyla Aytaç'a meydan okuyarak.

Aytaç da geri durmayarak hemen atıldı:

"Evet anne, bahçeye çıkabilir miyiz? Gökhan'la şu yarım kalan maçı bitirmemiz lazım." dedi ama anne kelimesi dudaklarından döküldüğü an, zaman benim için o saniyede durdu kaldı.

Ardından dudaklarım aralandı ama sesim boğazımda düğümlendi kaldı. Cevap vermek istiyordum ama kelimeler bir türlü dışarı çıkmıyordu.

Ona her baktığımda birbirimizden ayrı geçen kayıp yılları ve onun başka bir kadınla, başka bir çatının altında büyüdüğü gerçeğini hâlâ bir sızı gibi içimde taşıyordum. Ve henüz bu bağın tazeliğine, onun bana bu kadar doğal bir şekilde "anne" demesine alışamamıştım. Her kelimesinde ruhumun bir yanı bayram yerine dönerken, diğer yanı ince ince sızlıyordu.

O sırada dalgınlığımı ve gözlerime çöken o karmaşık duyguyu fark eden Gökhan, anında imdadıma yetişti ve elini hafifçe masaya vurup çocuklara gülümsedi.

"Tabii ki gidebilirsiniz beyler." dedi Gökhan, sesindeki o neşeli otoriteyle.

"Ama kavga etmek yok ona göre." dediğinde, onun sesiyle birlikte daldığım o derin düşüncelerden irkilerek çıktım.

Aytaç ise, babasının onayını alınca yüzündeki gururlu gülümsemeyle ayağa kalktı. Ve kapıya doğru yönelmişken, gitmeden önce bana kısa bir an baktı. O bakışta, aradaki yılları kapatmaya çalışan samimi bir çocuğun yüreği vardı.

Onlar heyecanla bahçeye doğru fırlarken, Gökhan masanın altından elimi bulup sanki o anki tüm karmaşayı dindirmek ister gibi parmaklarımı sımsıkı kavradı.

"Alışacaksın Nazlı." diye fısıldadı ardından usulca.

"Zamanla o kelime canını yakmayacak, sadece içini ısıtacak."

Gözlerim buğulanırken başımı hafifçe sallayıp önümdeki tabağa döndüm. Fakat aniden bakışlarımı geri çevirip Aybüke'ye izlemeye başladım. Onlar gibi yerinden fırlamayan Aybüke, önce elindeki çatalı tabağını usulca bıraktı sonra da sandalyesinde dikleşip gidenlerin arkasından uzun uzun baktı. Gitmek istediği her halinden belliydi ama ayakları sanki yere çakılmış gibi hareket etmiyordu. Gökhan da benim gibi Aybüke'nin o tereddütlü bakışlarını fark ettiğinde, bakışları hızla yumuşadı. Ardından eğilip Aytaç'ın boş kalan sandalyesine kolunu yasladı ve Aybüke'nin saçlarını sevgiyle okşadı.

"Hadi prensesim, sen niye duruyorsun? Git de bizimkiler kavga etmeden yetiş." dedikten sonra Aybüke Gökhan'a bakıp gülümsedi.

"Gidebilir miyim gerçekten?"

"Tabii ki gidebilirsin. Koş hadi!"

Aybüke sevinçle babasının yanağına bir öpücük kondurup bahçeye doğru süzülürken, ben olduğum yerde donup kalmış gibi onları izliyordum. Ve elimdeki bardağı öyle sıkı tutuyordum ki parmak boğumlarım beyazlamış, içimdeki o görünmez el; yine boğazıma sarılmıştı.

Koşma, demek istedim. Yorulma, dikkat et, kalbin...

Fakat dilimin ucuna gelen o onlarca uyarıyı zorlukla yuttum. Aylardır bu evde, bu hayatın içindeydik ama ben hala kızımın sağlıklı olduğuna ve göğsündeki kalbin artık yorulmadan atabileceğine bir türlü alışamamıştım. Zihnim hala o hastane koridorlarında, monitördeki sesler arasındaydı. Ve Aybüke ne zaman hızlansa, ne zaman heyecanlansa ben hala o eski, korku dolu kuralları uygulamaya çalışırken buluyordum kendimi. İçimdeki annelik içgüdüsü yaşanmış o kadar acıdan sonra kulağıma fısıldamaya devam ederken, ona "koş" demek; benim için hala dünyanın en cesur eylemiydi.

***

Çaylar taze taze doldurulmuş, salondaki o huzurlu ağırlık yerini koyu bir sohbete bırakmıştı. Ancak bu huzur, bahçe kapısının hızla çarpılması ve içeri dalan Arda'nın nefes nefese kalmış sesiyle bıçak gibi kesilmişti.

"Hala! Enişte! Çabuk gelin, eve polis geldi!"

Arda'nın korkuyla büyümüş gözleri ve titreyen sesi, salondaki herkesi bir anda ayağa dikmişken Gökhan'la göz göze geldik. Ve o an ikimizin de zihninden aynı soruların geçtiğine emindim.

"Ne polisi bu saatte?" diye düşünürken, dış kapının ağır metal sesi evin içinde yankılandı.

Ardından önde Gökhan, hemen arkasında ben olmak üzere nefesimizi tutmuş bir şekilde kapının ardında bizi bekleyen bilinmeze doğru yürümeye başladık. Dış kapıya varıp Gökhan usulca kapıyı araladığında ise, karşımızda duran iki üniformalı polis memuruyla karşı karşıya geldik.

"Nazlı Hanım'ın evi burası mı?" dedi polislerden biri, sesinde resmiyetin getirdiği bir soğukluk vardı.

Gökhan beni sezgisel bir hamleyle hafifçe arkasına aldıktan sonra kapıyı biraz daha açtı.

"Evet buyurun memur bey, bir sorun mu var?"

Polis memuru elindeki not defterine kısa bir göz atıp, bakışlarını doğrudan Gökhan ile bana dikti.

"Üzgünüm ama pek iyi bir haber için burada değiliz. Yapılan incelemeler ve DNA tespiti sonucunda, Serdar Şendal'ın yani Nazlı Hanım'ın eski eşinin cansız bedenine ulaşıldı."

O an kulaklarımda uğultulu bir ses yükseldi ve zemin ayaklarımın altından kayıyor gibi hissettim. Ardından içimi garip bir hafifleme ve beraberinde de büyük bir dehşet kaplarken polis memuru konuşmaya devam etti:

"Cesedi şehir dışındaki metruk bir arazide, bir inşaat temeline gömülmüş halde bulundu. Adli tıp incelemelerine göre ölüm üzerinden aylar geçmiş. Ayrıca vücudunda ağır işkence izleri vardı, belli ki ölmeden önce üzerinde oldukça vahşi yöntemler denenmiş."

Arkada annemin "Tövbe yarabbim, ne diyorlar?" diyen titrek sesini hayal meyal duyarken, Gökhan'ın elini belimde hissettim. Ardından polislerden yaşça büyük olanı, elindeki deftere birşeyler not alırken bakışlarını Gökhan ve bana dikti.

"Serdar Bey'in bir süredir başının dertte olduğuna ve tehdit edildiğine dair duyumlar aldık." dedi yaşça büyük olan polis, doğrudan Gökhan'ın gözlerinin içine bakarak.

"Sizin bu konuda bir bilginiz var mı? Gerçekten de tehdit ediliyor muydu?"

Gökhan, beni korumak ister gibi bir adım daha öne çıktı.

"Biliyorduk memur bey." dediğinde, sesinde en ufak bir tereddüt yoktu ama gözlerinde o eski meselelerin yorgunluğu okunuyordu.

"Uzun zaman önce, Serdar'ın oldukça büyük bir kumar borcu olduğunu ve peşinde tehlikeli insanların olduğunu öğrenmiştik. Hatta bizzat kendisi de bu durumu birkaç kez dile getirip köşeye sıkıştığını söylemişti."

Polis memuru kaşlarını çatarak not aldı.

"Peki, bu borçlar nedeniyle sizden para istedi mi? Ya da size ulaşan birileri oldu mu?"

Ellerimin titremesini dizginlemek için Gökhan'a tutunarak araya girdim.

"Aylar önce bana ulaştı ve bir telefon konuşmamız oldu. O konuşmada kumar borcu yüzünden onu öldüreceklerini söyleyip yüklü miktarda paraya ihtiyacı olduğunu söyledi. Ama biz onu önemsemedik açıkçası."

Polis memuru notlarını tazeledi.

"Anlıyorum. Peki, son birkaç hafta içinde evin çevresinde ya da iş yerlerinizde şüpheli birilerini gördünüz mü? Serdar'ın alacaklıları size ulaşmaya çalıştı mı?"

Gökhan başını iki yana salladı.

"Hayır. Ki zaten biz adamların kim olduğunu ya da Serdar'ın tam olarak ne kadar borcu olduğunu bilmiyorduk."

Genç olan polis memuru, elindeki dosyayı kapatırken soğuk bir ifadeyle ekledi:

"Bulduğumuzda tanınmayacak haldeydi. Öyle bir öfke ve işkenceyle öldürülmüş ki, bu sadece bir alacak verecek meselesi olamaz. Bir ibret operasyonu gibi duruyor. Belli ki o borç meselesi sandığınızdan çok daha karanlıkmış."

Polisin cümleleri buz gibi bir rüzgar gibi aramızdan geçip evin içine süzüldü. Ardından zihnimizde Serdar'ın son anlarına dair korkunç sahneler canlanırken, memurların elindeki dosyanın kapanma sesiyle kendime geldim. Ve polisler; verdiğimiz bu bilgilerden sonra kısa birer imza alıp evden ayrıldıktan sonra, koridordaki sessizlik daha da ağırlaştı. Ardından Gökhan derin bir nefes verip bana döndü. Bakışlarında "Biliyorduk ama engel olamazdık." der gibi bir ifade vardı.

"Söylemiştik Nazlı." dedi Gökhan, omuzlarımdaki yükü hafifletmek istercesine.

"O, karanlığın tam ortasına yürüyordu ve o karanlık sonunda onu yuttu. En sonunda da kendi seçimlerinin bedelini en ağır şekilde ödedi."

Gökhan'ın cümleleri koridorda yankılanıp asılı kalırken, evin içinden ve dışından gelen zıt sesler gerçeği bir bir yüzüme çarpıyordu. İçeriden bizimkilerin kontrol edemediği meraklı ve endişeli fısıltıları yükselirken, aynı anda da dışarıdan çocukların tüm bu olan bitenden habersiz, dünyadaki tek dertleri oyunmuş gibi gelen şamatası kulaklarıma doluyordu. Ve ben hayatın bu tuhaf zıtlığı içinde sarsılsam da Gökhan'ın haklı olduğunu biliyordum. Bu bizim değil, Serdar'ın kendi kendine yazdığı bir sondu.