14 BAHAR kitap kapağı

43. bölüm / 48

14 BAHAR

BÖLÜM 42: İlk Tanışma

Vaveyla Yazarı: Loki'nin Tesseractı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 42: İlk Tanışma
  1. 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
  2. 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
  3. 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
  4. 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
  5. 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
  6. 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
  7. 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
  8. 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
  9. 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
  10. 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
  11. 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
  12. 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
  13. 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
  14. 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
  15. 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
  16. 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
  17. 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
  18. 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
  19. 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
  20. 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
  21. 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
  22. 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
  23. 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
  24. 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
  25. 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
  26. 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
  27. 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
  28. 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
  29. 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
  30. 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
  31. 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
  32. 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
  33. 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
  34. 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
  35. 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
  36. 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
  37. 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
  38. 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
  39. 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
  40. 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
  41. 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
  42. 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime · Okuduğun bölüm
  43. 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
  44. 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
  45. 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
  46. 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
  47. 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
  48. 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime

Nazlı'dan...

Araba toprak yolun sonunda, dalların arasına gizlenmiş köhne yapının uzağında durduğunda kalbim göğüs kafesimi delip geçmek istiyor ve bu sarsıcı sessizliğin içinde, dışarıdaki polis arabasının tepe lambalarından yayılan mavi ve kırmızı ışıklar yol kenarındaki ağaç gövdelerinde tekinsiz bir şekilde dans ediyordu

Bense Gökhan’ın yanındaki koltukta kaskatı kesilmiş, parmaklarımı canımı yakarcasına dizlerime gömmüştüm. Dışarıdaki hareketliliğin aksine arabanın içindeki o ağır sessizlik beni boğuyordu. Tam o sırada polisler araçlarından birer gölge gibi süzülüp silahlarını kılıflarından çıkarırken, Kemal Komiser bize "Burada kalın." işareti yaptı. Fakat bacaklarım artık hiçbir komutu dinlemiyordu. Zihnim durmamı söylese de kalbim o kapıya doğru çekiliyordu. Çünkü biliyordum ki o ahşap kapının ardında sadece bir çocuk yoktu; orada benim dokuz yılım, çalınmış hayatım, Aytaç’ım vardı.

"Gökhan, oğlum içeride, Aytaç içeride. Ben böyle elim kolum bağlı bekleyemem." diye fısıldadım, yalvarır bir tonda.

"Biliyorum Nazlı, biliyorum. Ama-."

"Aması yok Gökhan dokuz yıl bekledim ben daha fazla beklemeye gücüm yok." dedim tükenmiş bir şekilde araya girerek.

"Tamam. Tamam ama şimdi hata yapma lüksümüz yok. Onların hemen arkasından ilerleyeceğiz ve bunu yaparken sakin olacağız ki onlara engel değil, destek olalım. Ben eminim ki polisler oğlumuzu sağ salim alıp çıkacaklar oradan." Dedi ve elimi öyle bir güvenle sıktı ki, o an koca dünyada ayakta kalmamı sağlayan tek şey avucundaki o sarsılmaz sıcaklık oldu.

Ardından polisler bahçe kapısından usulca süzülürken, biz de nefesimizi tutarak arkalarından ilerledik ve tam o sırada bakışlarım kapıya kilitlendi. Karşımızda yükselen bağ evi, dev bir mezar taşı gibi tüm heybetiyle önümüzde duruyordu. Bu ürkütücü atmosfere adım attıkça yükselen rutubet ve çürümüş yaprak kokusu genzimi yakarken, içeriden gelen o sesle hepimiz olduğumuz yere çivilendik. Önce keskin bir cam kırılma sesi geldi hemen ardından da Neslihan’ın o tiz, kontrolünü tamamen kaybetmiş çığlığı yükseldi:

"Nerede bu telefon! Çağan, buraya gelir misin lütfen?"

O an içimdeki anne aslan uyandı ve korku, yerini yakıcı bir öfkeye bıraktı. Ardından polislerin "sakin ol!" uyarılarına rağmen ileri atılmak istedim ama Gökhan beni belimden yakalayıp bir ağacın gövdesine bastırdı.

"Dur Nazlı, şu an çok tehlikeli!" diye uyardı nefes nefese kalırken.

Ve tam o sırada evin üst katındaki küçük, tozlu pencerede bir karaltı belirdi. Aytaç'tı bu, benim küçük dev adamımdı. Pencerenin önünde durmuş, hüzünlü gözlerle dışarıya bakıyordu. O an göz göze geldik mi bilmiyorum ama ben ruhumun onun yanına yavaşça süzüldüğünü hissettim ve sesimi çıkarmamaya çalışarak usulca ismini fısıldadım.

"Aytaç.... Annen burada oğlum, korkma kurtaracak seni."

Ve tam o an Kemal Komiser kapıya sertçe vurdu:

"Neslihan Sancaktar! Polis! Kapıyı aç, etrafın sarıldı. Kaçacak yerin yok!"

Birkaç saniye sonra kapının kilidi ağır ağır dönüp kapı gıcırdayarak açıldığında, eşikte Neslihan belirdi. Saçları darmadağın, gözleri kan çanağına gibiydi. Elinde hiçbir silah yoktu ama bakışlarında dünyayı ateşe verebilecek bir delilik vardı.

"O benim oğlum!" diye bağırdı dışarıdaki polis ordusuna karşı.

"Onu benden alamazsınız! Onu ben büyüttüm, hasta olduğunda yanında ben vardım, onun annesi benim! Benim!"

Ardından bakışları polislerin arasından sıyrılıp beni bulduğunda duraksadı ve o an aramızdaki görünmez ip gerildi ve koptu. Sonra adımlarım benden bağımsız bir şekilde yavaşça öne çıktı.

"Sen sadece bir hırsızsın Neslihan." dedim ve sesimdeki buz gibi sakinlik beni bile korkuttu.

"Benim kucağımdan çaldığın o bebeği, şimdi kendi ellerinle geri vereceksin."

"Hayır, hayır o benim oğlum. Anladın mı, benim oğlum!

"Dokuz yıl. Koskoca dokuz yıl boyunca her gün bir mezar taşına sarılıp ağladım ben! Sen hangi annelikten bahsediyorsun?"

Neslihan bir an için sarsıldı ve dudakları titredi. Tam o sırada arkasından, merdivenlerin yukarısından bir ses duyuldu:

"O yalan söylüyor."

Ardından hepimiz başımızı yukarı, sesin geldiği yöne kaldırdık. Aytaç merdivenlerin başında duruyor, bizi izliyordu.

Bir süre olduğu yerde, merdivenlerin başında durduktan sonra yavaş ve kararlı adımlarla aşağı indi. Ardından Neslihan’ın yanından, sanki o bir yabancıymış ve orada hiç yokmuş gibi geçip doğrudan bana doğru yürümeye başladı. Neslihan, "Çağan, dur! Gitme!" diye feryat ederek ona uzanmaya çalışsa da Kemal Komiser ve diğer memurlar anında araya girip onu etkisiz hale getirdiler.

Onun bu gürültülü yıkılışının aksine, Aytaç ise sanki başka bir dünyadaymış gibi sessizce tam önümde durdu ve o an dünya üzerindeki tüm sesler kesildi. Hızla dizlerimin üzerine çöktüm ve kollarımı titreyerek sonuna kadar açtım. Aytaç ise bir an duraksadı; ardından gözlerimin içine derin, anlam dolu bakışlarıyla baktı ve dudaklarını usulca araladı:

"Sen... Sen benim gerçek annemsin, değil mi?"

Hıçkırıklarım boğazımda düğümlenirken sadece başımı sallayabildim. Aytaç ise daha fazla beklemeden boynuma atıldı ve o an burnuma gelen kokusu, bana çektiğim tüm acıları unutturdu.

Dokuz yıl önce hastane odasında hayalini kurduğum o an, şimdi gerçeğe dönüşmüştü.

"Aytaç'ım, canım oğlum, annem."dedim ve kollarımı ona, sanki bıraksam yine uçup gidecekmiş gibi daha sıkı sardım.

O sırada Gökhan yanımıza gelip ikimizi de devasa kollarıyla sardığında, gökyüzündeki yıldızların bile bizim için parladığını hissettim. Artık arkada Neslihan’ın kelepçelenen elleri ve polis arabasına bindirilişi bir fon gürültüsü gibi kalmıştı. Çünkü eksik bir parçamız daha tamamlanmıştı. Evet, yolumuz uzundu ve yaralarımız derindi ama artık bir aradaydık.

"Gidelim mi?" diye sordu Gökhan, gözyaşlarını silerek.

Aytaç başını omzumdan kaldırdı, önce bana sonra Gökhan’a baktı. Küçük elini elimin içine bıraktı.

"Gidelim." dedi.

Kemal Komiser Neslihan’ı ekip otosuna doğru bindirirken, geriye dönüp attığı o son bakış hafızama bir mühür gibi kazınmıştı. O gözlerde pişmanlığın zerresi yoktu, sadece elinden oyuncağı alınmış hırçın bir çocuğun öfkesi parlıyordu.

Ben bu karanlık bakıştan ürpererek gözlerimi kaçırdığımda, Gökhan zaten Aytaç’ın başını göğsüne yaslamış ve onu dış dünyadaki tüm bu gürültüden sakınmaya başlamıştı bile. Tam o sırada Kemal Komiser, yüzünde yorgun ama rahatlamış bir ifadeyle bize doğru yaklaştı.

"Nazlı Hanım, Gökhan Bey şimdi emniyete geçmemiz gerekiyor. İfadeler, prosedürler ve asıl önemlisi Neslihan Sancaktar’ın geçmişine dair önümüze düşen yeni dosyalar var."

Gökhan, Aytaç’ı biraz daha kendine çekerek konuşmaya başladı:

"Komiserim, çok uzun sürer mi?" diye sordu yorgun bir sesle.

"Çocuk perişan oldu, eve gitsek ve daha sonra halletsek olmaz mı?"

Kemal Komiser, bakışlarını Gökhan’ın kollarındaki Aytaç’a çevirdi ve sesini yumuşatarak sorusuna cevap verdi:

"Biliyorum Gökhan Bey ve emin olun sizi çokta iyi anlıyorum. Ama işlerimizi ne kadar kısa sürede halledersek o kadar iyi olur bizim için."

Bense o an sadece Aytaç’ın ellerine bakıyordum.

"Onu bizden almayacaklar değil mi?" diye fısıldadım, korkum sesimden taşıyordu.

"Yani tekrar bir ayrılık olmayacak?"

Kemal Komiser hafifçe gülümsedi, bu kez sahici bir güven vardı yüzünde.

"Emin olun bunun için elimizden ne geliyorsa yapacağız."

Ardından geldiğimiz araca ilerleyip Aytaç’la beraber arka koltuğa yerleştik ve araba hareket edipte o karanlık bağ evinden uzaklaşırken, dikiz aynasında küçülen bağ evine son bir kez baktık.

***

Emniyetin bahçesine giren ekip otolarının siren sesleri yavaş yavaş susarken, yengem kapının önünde bir heykel gibi dikilmiş gelen her araca dikkatle bakıyordu. Ve bizim olduğumuz araba durup Gökhan kapıyı açtığında ve kucağında Aytaç'la indiğinde yengem olduğu yerde dondu kaldı. Ardından elindeki telefon parmaklarının arasından kayıp yere düştü ama yengem o an bunu fark etmedi bile.

Rengi saniyeler içinde kireç gibi beyazladı ve dudakları titremeye başladı ama tek bir kelime bile dökülmedi ağzından.

"Nazlı." diye inledi, sesi boğazında boğulur gibi çıktı.

"O... O mu?"

Bakışları Aytaç’ın yüzünde, o tanıdık ama bir o kadar da yabancı hatlarda gezindi. Göz pınarlarından boşalan yaşlar yanaklarını ıslatırken, yüzünde hem büyük bir dehşet hem de tarif edilemez bir mutluluk vardı.

"Allah'ım." dedi hıçkırıklarının arasından, sanki gördüğüne inanmak için kendine yalvarır gibi.

"Rüya değil bu. Nazlı, yaşıyor. Oğlun yaşıyor!"

Aytaç; Gökhan’ın boynuna biraz daha sıkı sarılıp bu hıçkıra hıçkıra ağlayan kadına ürkekçe baktığında, yengem hıçkırıklarını yutmaya çalışarak elini ağzına kapattı. Gökhan, Aytaç’ı biraz daha yukarı çekip göğsüne bastırırken hep birlikte emniyetin girişine yöneldik ve dışarıdaki o kaosun geride kalmasıyla birlikte binanın ağır havası üzerimize çöktü.

Ardından emniyetin o tanıdık ama bu sefer daha az ürkütücü gelen koridorlarından geçerek Kemal Komiser’in odasına yöneldiğimizde dışarıdaki o kaosun yerini ağır bir resmiyet ve yorgunluk almıştı. O
sırada Kemal Komiser yavaşça masasına oturdu ve önündeki o kabarık dosyayı sanki içindeki sırlar üzerine yıkılacakmış gibi açıp derin bir nefes aldı.

"Neslihan’ın telefonunda ve evindeki bilgisayarda yapılan ilk incelemeler, bu işin sadece anlık bir cinnet olmadığını gösteriyor." dedi Kemal Komiser ardından bakışlarını dosyadan kaldırıp doğrudan gözlerimin içine dikti.

"Nazlı Hanım, sizin doğum yaptığınız o geceye dair hastane kayıtlarında çok garip bir detay var. O gece nöbetçi olan tek doktor Neslihan değilmiş. Ancak sizin dosyanızda sadece onun imzası var. Üstelik o gece hastanenin kamera kayıtlarının o saat dilimine ait kısmının 'teknik arıza' nedeniyle silindiği rapor edilmiş. Ama silinmeyen bir şey bulduk: Bir ödeme kaydı."

Gökhan sinirden kasılmış çenesiyle öne doğru eğildi.

"Neslihan’ın o dönemki banka hesap hareketlerinde, sizin doğumunuzdan tam üç gün sonra o zamanki parayla oldukça yüklü bir giriş var. Gönderen kişi ise tahmin ettiğiniz üzere Neslihan'ın ta kendisi. Yani Neslihan sadece evlat acısıyla yanıp tutuşan bir kadın değilmiş; o gece orada bir 'takas' ya da 'satış' dönmüş olabilir."

Duyduklarım karşısında mideme bir yumruk yemiş gibi hissettim. Serdar gerçekten de oğlumu satmıştı.

"Neslihan’ın eski eşinin de bu işten haberdar olduğu, hatta boşanma sebeplerinden birinin bu 'sahte evlat' meselesi üzerine çıkan bir şey olduğu şüphesi üzerindeyiz."

"Serdar..." diye hayal kırıklığıyla fısıldadım.

O sırada kapı açıldı ve genç bir memur içeri girdi.

"Komiserim, Neslihan Sancaktar konuşmaya ikna oldu. Ama tek bir şartı var, Nazlı Hanım ile yalnız görüşmek istiyor."

Gökhan anında ayağa fırladı.

"Asla! O kadınla aynı odada bulunmasına bile izin vermem!"

Elimi onu sakinleştirmek istercesine Gökhan’ın koluna koyduğumda oarmak uçlarım zapt edemediğim bir şiddetle titriyordu. Ama bu korkudan değil, dokuz yıllık o karanlığın perdesi aralanırken gerçeği duymanın verdiği o yıkıcı meraktandı.

"Gökhan, gitmeliyim. Dokuz yılın hesabını yüzüne bakarak sormalıyım. Aytaç’ın hayatından neleri çaldığını kendi ağzından duymam ve onunla yüzleşmem lazım."

Gökhan önce itiraz etmek istercesine dudaklarını araladı ardından elleriyle omuzlarımı sıkıca kavrayıp beni durdurmaya çalıştı.

"Nazlı, yapma. Zaten her şey bitti, o kadın artık bir ölüden farksız. Kendini daha fazla yıpratmana gerek yok." dedi sesi titreyerek.

Bakışlarında beni o zehirli dilden korumak isteyen, neredeyse yalvaran bir ifade vardı. Ama biliyordum ki gözlerimin içine baktığında, içimdeki o dinmek bilmeyen fırtınayı görüyordu. Bir süre daha beni ikna etmeye çalışarak baktıktan sonra derin bir nefes alıp omuzlarını yavaşça düşürdü. Ardından elleri omuzlarımdan kollarıma doğru kaydı ve pes edercesine yanına düştü.

"Pekala." diye fısıldadı, başını hafifçe yana eğerken.

"Eğer bu sana iyi gelecekse git. Ama bil ki, kapının hemen ardında seni bekliyor olacağım."

Onun bu sessiz desteğini kalbime gömüp arkamı döndüm ve her adımda yankılanan ayakkabı seslerimle birlikte nihayet o soğuk ve gri sorgu odasına girdim.

Ben içeriye doğru ilk adımımı atarken Neslihan elleri kelepçeli bir şekilde masanın diğer ucunda oturuyor ama yine de o mağrur duruşundan ve sahte asaletinden ödün vermemeye çalışıyordu. Beni gördüğü an yüzünde acı bir gülümseme yayıldı.

"Geldin demek." dedi sesi kısık bir şekilde.

"Onu benden aldın Nazlı. Ama şunu bil ki, o hiçbir zaman senin oğlun olmayacak. Onun her anısında, her gülüşünde, her hayalinde ben olacağım."

"Onu benden çaldın Neslihan." dedim karşısına dikilip, kaçıncı kez dile getirdiğimi bilmediğim cümleyi tekrar dile getirerek.

"Sadece bebeğimi değil onun ilk adımlarını, ilk kelimelerini, bana anne diyeceği binlerce anı da çaldın sen. Ama her şeyden önce bana o geceyi anlat. O gece ne oldu?"

Neslihan arkasına yaslandı ardından gözlerinde tuhaf bir zafer parıltısı vardı.

"Ben çalmadım Nazlı. Ben onu satın aldım. Senin o çok güvendiğin, çocuğumun babası dediğin Serdar'daj satın aldım. O gece sana bebeğinin ölü doğduğunu söyleyebilmem için benden ne kadar istedi biliyor musun? Tam üç yüz bin."

Duyduklarım karşısında mideme bir yumruk yemiş gibi hissettim ve dizlerimin bağı çözülürken hızla masanın kenarına tutundum.

"Devam et."

"Kendi öz evladını bir kumar borcuna takas etti. Ben kendi bebeğimi kucağıma alamadan kaybetmiştim ve dünyam başıma yıkılmıştı. Serdar ise kapıda bekliyordu, çaresizdi, borç batığındaydı. Ona bir teklif sundum. 'Bebeği bana ver, hayatın kurtulsun.' dedim. Bir saniye bile düşünmedi Nazlı. O imzayı atarken eli bile titremedi. Kendi öz evladını bir kumar borcuna takas etti. " dedi Neslihan, sesindeki buz gibi bir sakinlikle.

Gözlerimden yaşlar süzülürken öfkeden titriyordum.

"Sen... Siz, siz nasıl bir canavarsınız!"

"Ne canavarlığından bahsediyorsun sen. Ben o çocuğa bir hayat verdim! Sen bunu verebilir miydin Nazlı? Veremezdin!" diye bağırdı Neslihan aniden, masaya doğru atılarak.

"Ben ona gerçeği verecektim Neslihan! Ben ona sahte bir sevgi değil, kanımdan canımdan gelen o bağı verecektim."

"Hadi be oradan. O çocuk senin sefil hayatınla o adamın borçları arasında heba olup gidecekti. Ama ben ne yaptım? Ona soyadımı verdim, geleceğini kurdum. Serdar parayı alıp kaçarken arkasına bile bakmadı. Şimdi bana katil muamelesi yapma. Ben sadece bir boşluğu doldurdum. Sen asıl o kocan olacak herife bak. Sen o gece baygın bir şekilde yatarken, seni ve çocuklarını terk eden oydu."

"Sen sadece bir hırsızsın Neslihan." dedim, sesimdeki acıyı öfkeye dönüştürerek.

"Serdar’ın şerefsizliği seni haklı çıkarmaz. Sen bir annenin feryadını parayla susturabileceğini sandın. Ama bak, ben şimdi buradayım. Dokuz yıl sonra o parayla kurduğun kale yerle bir oldu."

Neslihan aniden sustu ve bakışları boşluğa daldı.

"O hep bana 'Anne' diyecek Nazlı. Sen ne yaparsan yap, onun zihnindeki o ilk şefkat benim ellerimden geçti." dedi, ardından odanın kapısı aniden açıldı ve Kemal Komiser içeri girip beni Neslihan'dan uzaklaştırdı.

Dışarı çıktığımda Gökhan koridorda beni bekliyordu. Aytaç ise yengemin dizine başını koymuş, emniyetin o kasvetli havasında uyuyakalmıştı. Beni gören Gökhan hızla yanıma gelip sarsılan omuzlarımdan tuttu.

"Ne dedi? Ne anlattı o kadın da seni böyle üzdü?"

"Serdar." diyebildim sadece.

"Neslihan parayı ona vermiş. Gerçekten de Aytaç'ı satmış Gökhan."

"O şerefsizi bulacağım Nazlı. Dünyanın öbür ucuna da kaçsa yaptıklarının hesabını verecek. Ama şimdi..." dedi Aytaç’a bakarak.

"Şimdi bu çocuğu bu pislikten uzaklaştırmamız lazım."

Gökhan’ın sesi, öfke ve şefkat arasında gidip gelen o boğuk tınıyla odada yankılanırken bakışları, gerçeklerin ağırlığından habersizce uyuklayan Aytaç’a takıldı.

"Evet, bitti." dedim yavaşça yumruk olmuş elini çözüp parmaklarımı avucuna bırakırken.

"Artık o adamın hesabını adalet görecek Gökhan. Bizim önceliğimiz ailemiz."

Gökhan derin bir nefes alıp omuzlarındaki o devasa yükü silkelemeye çalışırken, az önceki o sert, intikam dolu bakışları yerini hüzünlü bir kabullenişe bıraktı. Ardından birkaç adım atıp Aytaç'a doğru ilerledikten sonra onun hizasına indi ve elini usulca saçlarına uzattı ama dokunup dokunmamak arasında kısa bir an tereddüt etti. Ve yavaşça elini geri indirdi.

***

Emniyet Müdürlüğü’nün koridorları hâlâ bitmek bilmeyen bir hareketlilik içindeyken Gökhan’ın Eskişehir'de yaşayan ve eski bir arkadaşı olan Metin Bey, haberimizi alır almaz yanımıza gelmiş ve dosyaları inceleyip Kemal Komiser ile kısa bir toplantı yaptıktan sonra yanımıza gelmişti.

"Bak Nazlı, durum sandığınızdan biraz daha karmaşık." dedi anlayışlı bir sesle.

"Neslihan Sancaktar sıradan bir kadın değil, arkasında ciddi bir nüfuz var. Aytaç’ın şu anki nüfus kaydı tamamen sahte belgeler üzerine kurulu ama hukuken hâlâ onun üzerine görünüyor. Bu kaydı sildirmek ve senin üzerine geçirmek bizim için bir savaş demek."

Gökhan hızla araya girdi:

"Peki, ne yapmamız gerekiyor Metin? Bu çocuk dokuz yıl sonra annesini bulmuş, hâlâ neyin hukuku bu?"

Metin Bey, anlayışla Gökhan’ın omzuna elini koydu.

"Bakın, ikinizin de düzeni belli. Ama mahkeme, çocuğun üstün yararını gözetir. Aytaç’ın sarsılmış ruh halini ve yaşadığı bu travmayı en hızlı şekilde onaracak şey, ona sunacağınız o sarsılmaz aile tablosudur. Neslihan’ın avukatları yarın öbür gün 'Nazlı Hanım bekâr bir anne, çocuğun düzeni bozulmasın.' ya da 'Neslihan Hanım ona dokuz yıl boyunca tam bir aile ortamı sundu.' gibi iğrenç savunmalar yapabilirler."

Bir an duraksadı ve ikimizin de gözlerinin içine anlamamızı ister gibi baktı.

"Şu an en güçlü hamleniz, bu süreci bir aile olarak göğüslemek olur. Eğer resmen evlenirseniz hem mahkeme karşısına sarsılmaz bir kale olarak çıkarsınız hem de Aytaç’ın soyadı değişikliği ve senin velayet davan, evli bir çiftin koruması altında çok daha hızlı sonuçlanır."

Kemal Komiser de yanımıza yaklaşıp Metin Bey’in sözlerini desteklercesine başını salladı.

"Metin Bey haklı. Bu tip davalarda aile bütünlüğü her şeydir. Neslihan’ın elindeki tek koz, Aytaç’a sunduğu o sahte ama düzenli hayattı. Siz ona gerçeği ve daha güçlü bir düzeni vaat etmelisiniz."

Metin Bey dosyayı koltuğunun altına sıkıştırdı.

"Ankara’ya döner dönmez işlemleri başlatalım derim. Ne de olsa yıldırım nikahı için gerekli mazeretimiz hazır."

Gökhan bana döndü. Gözlerinde ne bir tereddüt ne de bir zorunluluk ifadesi vardı, sadece saf bir kararlılık görüyordum.

"Nazlı." dedi Gökhan, ellerimi avuçlarının içine alarak.

"Metin’in ne demek istediğini anlıyorsun değil mi? O kapıdan içeri girdiğinde soyadlarımızın aynı olması, ona vereceğimiz en büyük güven mesajı olur. Zaten kalben biriz. Üstelik nikah günü de almıştık, gel bunu erkene çekelim."

Gökhan’ın gözlerine bakıp hafifçe başımı salladım.

"Tamam." dedim sessizce.

"Aytaç için, bizim için en iyisi bu. Ankara’ya döndüğümüzde bu işi hızlıca bitirelim."

Derin bir nefes alıp başımı hafifçe salladıktan sonra bu gerici ortamdan biraz olsun sıyrılmak isteyerek alt kattaki kantine indik. Ama o telsiz seslerinin yankılandığı koridorlarından uzaklaştığımızı sansak da burada da hayat durmamıştı. Etrafta koşturan memurlar, ellerinde dosyalarla hararetli şekilde tartışan insanlar vardı. Fakat benim dünyam, karşımda oturan ve önündeki meyve suyu kutusuna dalgınca bakan o küçük dev adamdan ibaretti.

Gökhan ve yengem bize biraz olsun alan tanımak ve nefes almamıza izin vermek için sessizce yan masaya geçmişken, onların uzaklaşmasıyla aramızda ağır ama kıymetli bir sessizlik kalmıştı. Aytaç, önündeki meyve suyu kutusuna dalgınca bakarken parmaklarıyla pipetiyle oynuyor, sanki zihnindeki karmaşayı o küçük hareketle dindirmeye çalışıyordu. Bakışları hâlâ biraz mesafeli ama bir o kadar da merak doluydu.

Eğilip ellerini tutmak, saçlarını koklamak için yanıp tutuşuyordum ama onu ürkütmekten korkuyordum. Aramızdaki bu görünmez duvarı yıkmak, o buzdağını eritmek için ilk adımı atmam gerekiyordu. Masanın üzerinden ona doğru yavaşça uzandım ve elimi elinin hemen yanına bıraktım ama dokunmadım. Kararı ona bırakmak istedim.

"Biliyor musun Aytaç?" dedim içimdeki tüm şefkati sesime yükleyerek.

"Benim adım Nazlı."

Aytaç, adımı duyduğunda duraksadı.

"Nazlı..." diye mırıldandı, sanki bu ismi zihnindeki eski bir raftan indirmeye çalışıyordu.

Bakışlarını meyve suyu kutusundan çekip doğrudan gözlerimin içine dikti.

"Peki." dedi sesi biraz kısılarak.

"Neden bana öyle sesleniyorsun?"

Yanlış bir şey yaptığımı düşünerek dudaklarım titredi.

"Nasıl birtanem?" diye fısıldayabildim sadece.

"Aytaç dedin." dedi, sesi biraz kısılmıştı.

"Neden bana hep Aytaç diyorsun? Benim adım Çağan. Çağan Sancaktar. Sen neden bana başka bir isimle hitap ediyorsun? Aytaç kim?"

Boğazıma dev bir yumru oturdu. Dokuz yıl boyunca ona giydirilen o sahte kimlik, şimdi aramızda aşılması gereken son engel gibi duruyordu. Elini bu kez yavaşça kendi avcumun içine aldım am geri çekilmedi, aksine parmakları hafifçe elime tutundu.

"Çünkü Aytaç, senin gerçek adın." dedim, gözlerimden bir damla yaşın süzülmesine engel olamayarak.

"Işık saçan, ay gibi parlak bir çocuk ol istedim."

Aytaç bir süre sustu. "Ay-taç..." diye tekrar etti, ismin tadına bakıyor gibiydi.

"Kulağa tuhaf geliyor ama... Sanki daha doğru gibi."

Dudaklarımda buruk ama huzurlu bir gülümseme yayıldı.

"Ruhun hatırlıyor oğlum." dedim elini hafifçe sıkarak.

"Ruhun gerçeği hep biliyordu. Hatta o kadar biliyordu ki, seni bekleyen bir yarın olduğunu da hissetmişsindir belki. Biliyor musun senin bir ikizin var."

"İkizim mi var? Bana mı benziyor? O da mı Aytaç?" derken bu kez gözleri parladı.

Gözyaşlarımın arasından hafifçe güldüm.

"Sana çok benziyor ama o bir kız."

"Peki adı ne?"

"Aybüke." dedim, sesimdeki şefkati gizleyemeyerek.

"O şu an Ankara'da ve bizi bekliyor."

Aytaç başını daha da kaldırıp gözlerimin içine baktı.

"Siz Ankara'da mı yaşıyorsunuz ki?"

"Evet, orada yaşıyoruz. Hem artık sen de bizimle birlikte Ankara'da yaşayacaksın."

"Anladım. Peki, senin yanındaki adam? O... benim babam mı?"

Boğazıma dev bir yumru oturdu ve Serdar’ın adını bile anmak istemediğim o karanlık geçmiş, bir gölge gibi aramıza sızdı. Ama Aytaç’ın yanında olan, onu kurtarmak için canını dişine takan ve mezar başında ona babalık yapan adam Serdar değil Gökhan’dı. Gözlerinin içine bakıp elini daha sıkı tuttum.

"Bak Aytaç." dedim, sesimdeki titremeyi bastırıp her kelimenin üzerine basarak.

"Bazen birinin babası olmak için aynı kandan gelmek gerekmez. Gökhan, senin biyolojik baban değil ama o hep, ikizin gibi seni de kendi canından bir parça bildi."

Aytaç’ın bakışlarındaki kafa karışıklığı, yerini derin bir dikkate bıraktı. Eğilip saçlarını usulca okşadım.

"Ankara'daki evimize gittiğimizde, biz hep beraber bir aile olacağız. Ama şunu bil, ona baba deyip dememek tamamen sana kalmış. Biz seni hiçbir şey için zorlamayacağız."

Aytaç, Gökhan’a tekrar baktı. Bu kez bakışlarında sadece çekingenlik değil, sanki sırtını yaslayabileceği dev bir çınarı ilk kez keşfeden bir çocuğun hayranlığı vardı.

"Anladım." diye fısıldadı, sesi bu yeni gerçeği hazmetmeye çalışır gibiydi.

"Çok... Çok büyük görünüyor. Sanki beni her şeyden koruyabilirmiş gibi."

"Öyledir." dedim gözyaşlarımın arasından gülümseyerek.

"Seni korumak için canını bile verir."

Aytaç, bir süre sustu sonra titreyen bir sesle sordu:

"Peki ya şey... Ona ne olacak?" dedi utangaç bir şekilde.

Kimden bahsettiğini anlayarak yüzüme anlayışlı bir ifade yerleştirdim.

"Adalet yerini bulacak. Kimse bir anneyi evladından koparıp cezasız kalamaz. Ama artık senin korkmana da endişelenmene de gerek yok. Artık biz varız."

Aytaç derin bir nefes aldı ve sanki üzerindeki o ağır yükü kantinin tozlu zeminine bırakmak ister gibi derin bir nefes verdi. Tam o sırada Gökhan ve yengem masaya doğru yaklaştılar. Gökhan’ın yüzünde o her zamanki güven veren, sarsılmaz ifade vardı.
Yengemin ise gözleri hâlâ nemliydi ama yüzünde kocaman bir zafer gülümsemesi vardı.

"Selam aslan parçası." dedi Gökhan, sesi öyle derinden ve samimi geliyordu ki kantindeki uğultu bir anlığına kesildi sanki.

"Ben Gökhan."

Aytaç, uzatılan o devasa ele bakarken bir an duraksadı sonra küçük parmaklarını Gökhan’ın avucuna bırakıp çekingen ama meraklı bir sesle karşılık verdi:

"Ben de Çağan... Aytaç."

"Tanıştığımıza memnun oldum küçük bey."

Aytaç hafifçe gülümsedi.

"Ben de memnun oldum büyük bey."

Gökhan, Aytaç'a anlamlı bir bakış atarken yengem daha fazla dayanamadı ve içindeki o taşan şefkatle Aytaç’ın küçük elini iki avucunun arasına aldıktan sonra sanki bir daha hiç bırakmayacakmış gibi sıktı.

"Canım benim ben de Sevda yengen! Hoş geldin evine, hoş geldin hayatımıza."

"Hoşbuldum."

Aytaç; yengemin o sıcak enerjisi karşısında biraz daha rahatlamışken, Gökhan bana bakıp göz kırptı.

"Hadi." dedi Gökhan ayağa kalkarak.

"Tanıştığımıza göre artık eve gidebiliriz. Sonuçta yolumuz uzun ve Ankara'da bizi bekleyen küçük bir prenses var."

Gökhan'ın bu sözleriyle birlikte masadan kalkarken üzerimizdeki o ağır yorgunluk, yerini eve dönmenin verdiği o telaşlı huzura bırakmıştı.
Kantin kapısından çıkıp emniyetin o metalik, isli havasından açık havaya adım attığımızda, Eskişehir’in dondurucu ayazı yüzümüze bir kamçı gibi çarptı. Ama bu sefer üşütmüyordu, aksine bizi uyandırıyor ve hayata döndürüyordu.

Otoparka ulaştıktan sonra Gökhan, Aytaç’ın oturması için arka kapıyı açtığında cebimdeki telefonun ısrarlı titreşimiyle duraksadım ve ekranda gördüğüm "Bahar" adıyla kalbim bir anlığına tekledi. Ardından bu sevincimi paylaşmadan bir adım bile atamayacağımı hissettim.

"Siz geçin, ben geliyorum." dedim Gökhan’a bakarak.

Gökhan, halimi anlayıp hafifçe gülümsedi ve başıyla onaylayıp Aytaç’ın kemerini bağlamak için içeri eğildi. Ardından ben de telefonun yeşil tuşuna bastım. Fakat daha "Alo" dememe fırsat bile kalmadan Bahar’ın nefes nefese kalan sesi duyuldu:

"Nazlı? Saatlerdir bekliyorum, çatladım burada! Bir haber var mı? Ne yaptınız, bulabildiniz mi?"

Gözlerimden süzülen bir damla yaş, yanağımda donmak üzere olan o soğuk havaya karıştı. Ama bu kez sesim titremedi, aksine dokuz yılın en dik duruşuyla fısıldadım:

"Bahar... O yanımda."

Telefonda bir anlık sessizlik oldu.

"Ne?" diye sordu ardından kısık bir sesle.

"Nazlı, şaka yapmıyorsun değil mi? Gerçekten... O mu?"

"O Bahar. Aytaç yanımda. Birazdan yola çıkacağız, Ankara’ya geliyoruz."

Bahar’ın telefondan yükselen sevinç çığlığı, sessiz otoparkında yankılandı.

"İnanmıyorum! Allah'ım şükürler olsun!"

"Neyse Bahar herkes beni bekliyor. Döndüğümüzde görüşürüz."

"Peki görüşürüz Nazlı. Hadi, hayırlısıyla sağ salim gelin." dedikten sonra telefonu kapattım ve derin bir nefes aldım.

Ardından arabanın kapısını açıp yanlarına yerleştiğimde, Gökhan motoru çalıştırdı. Artık Ankara’ya doğru giderken sadece bir şehre değil; yarım kalmış hayallere, bekleyen bayramlara ve dokuz yıllık bir hasretin küllerinden doğan yeni hayata doğru yola çıkıyorduk.