14 BAHAR kitap kapağı

31. bölüm / 48

14 BAHAR

BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek

Vaveyla Yazarı: Loki'nin Tesseractı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek
  1. 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
  2. 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
  3. 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
  4. 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
  5. 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
  6. 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
  7. 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
  8. 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
  9. 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
  10. 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
  11. 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
  12. 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
  13. 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
  14. 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
  15. 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
  16. 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
  17. 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
  18. 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
  19. 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
  20. 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
  21. 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
  22. 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
  23. 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
  24. 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
  25. 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
  26. 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
  27. 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
  28. 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
  29. 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
  30. 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
  31. 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime · Okuduğun bölüm
  32. 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
  33. 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
  34. 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
  35. 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
  36. 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
  37. 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
  38. 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
  39. 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
  40. 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
  41. 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
  42. 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
  43. 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
  44. 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
  45. 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
  46. 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
  47. 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
  48. 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime

12 yıl önce...
İlahi bakış açısıyla...

Hastane koridorları, gece yarısı sessizliğine bürünmüşken bu sessizliği sadece havalandırma sisteminin monoton uğultusu ve Erdem’in bitmek bilmeyen adımları bozuyordu.

Erdem; Gökhan’ın çocukluk arkadaşı, şu anda da olduğu gibi her zor anında yanında olan tek sığınağıydı ve bugün de bir dostun yapması gerekeni yapıp aldığı telefonla, Gökhan'ın peşinden bir an olsun ayrılmamıştı.

Nihayet ameliyathane kapısının üzerindeki kırmızı ışık sönüp metal kapı gıcırtıyla açıldığında, Erdem hızla yerinden fırladı ve maskesini boynuna indirmiş, alnındaki teri silerek dışarı çıkan doktorun yanına ilerledi.

"Gökhan Bey'in yakını siz misiniz?" diye sordu doktor, sesi yorgun ama ciddiyet doluydu.

"Kardeşi sayılırım doktor bey. O nasıl? Durumu iyi değil mi?" dedi Erdem, ellerini umutla birbirine sürterek.

Doktor, Erdem’in gözlerine derin bir kederle baktı.

"Hayatını kurtardık. Kanama çok fazlaydı ama müdahale tam zamanında yapılmış. Eğer zamanında müdahale edilip yarasına baskı yapılmasaydı, şimdi burada bu konuşmayı maalesef ki yapamıyor olurduk."

Erdem derin bir "Oh" çekti ve dizlerinin bağı çözülür gibi oldu. Ama doktorun cümlesi henüz bitmemişti. Asıl önemli olan kısım şimdi başlıyordu.

"Ancak." dedi doktor, sesini biraz daha alçaltarak.

"Darbenin şiddeti ve yerinin o kadar talihsiz bir noktada olması, bölgedeki damarların ve dokuların ağır hasar görmesine neden olmuş. Biz ameliyatla kanamayı durdurduk ve organ bütünlüğünü korumaya çalıştık. Ama..."

"Ama ne doktor bey? Sorun ne, ne oldu Gökhan'a?" diye araya girdi Erdem, içindeki kötü hissin büyümesine engel olamayarak.

"Şimdiden kesin bir şey söylemek çok zor ama şu anki tabloda, Gökhan Bey'in ileride doğal yollarla çocuk sahibi olma ihtimali maalesef çok düşük görünüyor. Hatta tıbbi olarak neredeyse imkansız diyebilirim. Kendisi uyandığında bunu ona da uygun bir dille açıklayacağız."

"Yani hiç mi yolu yok?" diye fısıldadı Erdem, sesi boğazında düğümlenerek.

"Mucizelere her zaman yer vardır ama tıbbi gerçeklik şu an bunu söylüyor." dedi doktor üzüntüyle.

Erdem duyduklarıyla sarsılmıştı. Gökhan; mahallenin çocuklarıyla çocuk olan, her bayram cebinde şekerle gezen o koca yürekli adamıydı ve çocukları bu kadar çok seven bir adam kendi evladını kucağına alamayacak mıydı?

Tam ağzını açıp tekrar bir şey soracaktı ki, koridorun sonundan yükselen feryat sesleri hastanenin sessizliğini bir bıçak gibi kesti.

"Gökhan! Oğlum nerede? Nerede benim evladım!"

Gökhan’ın annesi Nergis Hanım, üzerinde düğün için giydiği elbiseyle, üstü başı dağılmış bir halde koridorda koşuyordu. Arkasından gelen Ertan Bey'de ondan farksız dağılmış bir haldeydi. O dağ gibi adam gitmiş; yerine omuzları çökmüş, beti benzi atmış bir vaziyette karısını tutmaya çalışan bir adam gelmişti. Nergis Hanım doktorun önünde durup, hızla önlüğüne yapıştı.

"Doktor bey, kurbanın olayım bir şey söyle. Oğlum yaşıyor mu? Durumu nasıl?"

Erdem, kendisine verilen o korkunç haberi henüz sindirememişken, şimdi bu yaşlı insanların yüzüne nasıl bakacaktı? Doktor, durumu toparlamaya çalışarak konuşmaya başladı:

"Oğlunuz hayatta, merak etmeyin." dedi.

"Ameliyat bitti, şimdi yoğun bakıma alacağız."

Nergis Hanım şükür duaları ederek ağlarken, Ertan Bey usulca Erdem’in yanına yaklaştı ve elini Erdem’in omzuna koydu, sesi endişeden titriyordu.

"Doğruyu söyle Erdem. Başka bir şey mi var? Doktor ne dedi sana az önce?"

Ertan Bey’in bakışları, Erdem’in ruhunun en derin köşelerini eşeliyor ve gerçeği görüyor gibi kederle kısılıyordu.

"Yok amca." dedi Erdem, sesinin titrememesi için dişlerini birbirine kenetleyerek.

"Yok bir şey. Doktor sadece çok kan kaybettiğini, eğer zamanında müdahale edilmeseydi durumun çok daha kötü olacağını söyledi. Ona üzüldüm ben ama şükür ki hayatta. Şimdi yoğun bakıma alacaklar, biraz dinlenmesi lazımmış."

Ertan Bey, bir süre daha Erdem’in gözlerinin içine baktı. Evladını kaybedecek olmanın verdiği o saf korku, bu cevabı sorgulamasını sağlıyordu. Ama nihayet ikna olup derin, sarsıntılı bir nefes verip omuzlarını biraz daha düşürdü.

"Şükür." diye fısıldadı yaşlı adam.

"Şükür Rabbime. O yaşasın da, gerisi varsın eksik olsun."

Fakat "Eksik olsun" cümlesi, gerçeği bilen Erdem’in kalbine bir bıçak gibi saplanmıştı. Ertan Bey farkında değildi ama bilmeden en büyük eksiği söylemişti. Erdem, bakışlarını kaçırıp koridorun köşesindeki hastane tabelasına dikti gözlerini. Gökhan uyandığında ona bu haberi kim verecekti? Her bayram mahalledeki çocukları kucağına alıp, Nazlı'ya rağmen bir umutla "Darısı başımıza be Erdem" diyen o adamın yüzüne kim bakabilecekti?

"Hadi amca." dedi Erdem tüm düşüncelerini bir kenara itip, Ertan Bey’in koluna girerek.

"Nergis teyzeyi oturtalım. Hemşireler birazdan çıkarır Gökhan'ı, bir anlık da olsa görürsünüz siz de geçişte."

Erdemler hala ellerini göğe açmış, dua ederek ağlayan Nergis Hanım'ın yanına ilerlediler ve onu sakinleştirmeye çalışarak koridordaki sandalyelerden birine oturttular.

Dakikalar saat gibi geçerken, ameliyathanenin o ağır kapısı nihayet açıldı ve üzeri beyaz çarşafla örtülü, burnunda oksijen maskesi olan bir sedye birkaç görevli eşliğinde koridora çıktı. Nergis Hanım anında fırladı yerinden.

"Gökhan! Yavrum!" diye inledi.

Gökhan’ın yüzü bembeyazdı. Narkozun derin uykusunda, dünyadan ve kendisinden çalınan gelecekten habersiz yatıyordu.

***

Narkozun o ağır, sisli perdesi yavaş yavaş aralanırken Gökhan önce boğazındaki o kupkuru yanmayı hissetti ve ardından göz kapaklarını zorlukla araladı. Tavanın beyazlığı gözlerini sızlattı. Hafızası, bir yapbozun parçaları gibi yavaşça birleşiyordu; düğün salonundan gelen oyun havası, koşan o gölge ve kasıklarına inen o balyoz gibi acı birer birer doldu zihnine. Ardından oda kapısı sessizce açıldı. İçeri giren, dün geceki ameliyatı gerçekleştiren doktordu. Elindeki dosyaya bir şeyler karalarken Gökhan’ın uyandığını fark edip yanına yaklaştı.

"Gökhan Bey, kendinize geliyorsunuz nihayet." dedi doktor, sesi mesafeli ama nazikti.

"Şu an ağrınızın olması çok normal ama siz merak etmeyin biz ağrınızı ilaçlarla kontrol altına alacağız."

Gökhan’ın kurumuş dudakları kıpırdadı.

"İyiyim çok ağrım yok." diye fısıldadı sesi kısılmış bir halde.

"Sadece... bacaklarım çok ağır gibi hissediyorum."

Doktor derin bir nefes aldı. Erdem dışarıda bekliyor, anne ve babası kantinde oğulları için dua ediyordu. Bu haberi vermek için en sakin ama en zor andı. Dosyayı yatağın kenarına bıraktı ve Gökhan’ın hizasına eğildi.

"Gökhan Bey, ameliyatınız çok kritikti ve çok ciddi bir kanamanız vardı. Maalesef ki saldırı, vücudunuzun en hassas bölgelerinden birine gelmiş ama biz damar yollarını onardık, çok şükür ki hayati bir tehlikeniz de kalmadı."

Gökhan, doktorun sesindeki o duraksamayı fark etti.

"Ama bir şey var." dedi Gökhan, gözlerini doktorunkilere dikerek.

"Bir şey eksik gibi konuşuyorsunuz doktor bey. Ne oldu, bir problem mi var yoksa?"

Doktor, bakışlarını kaçırmadan onu gerçeklerle yüzleştirdi.

"Alınan darbe, üreme fonksiyonlarınızı sağlayan dokularda geri dönülemez bir tahribata yol açmış. Biz elimizden geleni yaptık ama ne yazık ki tıbbi olarak ileride doğal yollarla çocuk sahibi olma şansınız neredeyse kalmadı Gökhan Bey. Çok üzgünüm."

O an, odadaki o düzenli "bip" sesleri Gökhan’ın kulaklarında devasa bir uğultuya dönüştü ve sanki dünya, altındaki yataktan kayıp gidiyormuş gibi hissetti. Bir anlığına Nazlı’yı düşündü, o gece kollarında ağlayan Nazlı’yı. Ardından kurmaya cesaret edemediği, ama hep aklının bir köşesinde ihtimal olarak sakladığı o küçük yuva hayalini düşündü. Fakat tek bir cümleyle tuzla buz olmuştu hepsi. Doktor, Gökhan’ın omzunu destek olmak istercesine hafifçe sıktı.

"Şu an odaklanmanız gereken tek şey iyileşmeniz Gökhan Bey. Diğer her şeyi zamanla halledilir."

Gökhan cevap vermedi. Doktor odadan çıktıktan sonra, bakışlarını tekrar tavandaki o soğuk beyazlığa dikti. Tek bir damla yaş, şakağından aşağı süzülüp yastığa karıştı. Kendi canının yandığına değil de, bir gün kucağına alıp doya doya seveceği o hayali çocuğun hiç doğmayacak oluşuna yandı. Ellerini yorganın altında yumruk yaptı. Boğazındaki o kuru yanma, şimdi tüm ruhunu sarmıştı. Gökhan artık sadece yaralı bir adam değil; geleceği, o sokağın tozunda çalınmış bir gölgeydi artık.

Bir süre bakışları tavandaki beyaz boşlukta asılı kaldı. Doktorun az önce dudaklarından dökülen "çocuk sahibi olma şansınız kalmadı" cümlesi, odadaki cihazların ruhsuz seslerine karışıp dev bir gürültüye dönüştü zihninde. Ardından içindeki o büyük boşluk yavaşça genişledi, genişledi ve en sonunda tüm hayallerini içine çekip yuttu. Ama buna rağmen o karanlığın ortasında, zihninde parlayan tek bir görüntü vardı. Kan revan içinde asfaltın üzerindeyken yüzüne dokunan o el, burnuna çalınan o tanıdık koku...

Tam düşündüğü anla heyecana kapılırken kapı yavaşça aralandı ve içeriye gözleri kan çanağına dönmüş bir halde Erdem girdi, adımlarını parmak uçlarında atarak usulca içeri süzüldü ve Gökhan’ın uyandığını görünce yüzünde buruk bir aydınlanma belirdi.

"Kardeşim." dedi Erdem, yatağın yanındaki sandalyeye çökerken.

"Uyandın ha, şükürler olsun. Korkuttun bizi be oğlum."

Gökhan’ın dudakları kuruluktan birbirine yapışmıştı. Erdem’in uzattığı suyu birkaç yudumda içtikten sonra, bakışlarını arkadaşının gözlerine dikti. Sesi, derinden gelen bir uğultu gibiydi.

"Erdem. O buradaydı."

Erdem kaşlarını hafifçe çattı, anlamamış gibi sordu:

"Kim buradaydı kardeşim? Babanlardan mı bahsediyorsun? Evet, kantindeler, istersen hemen çağırayım gelsinler."

"Hayır, hayır." dedi Gökhan, elini yatağın kenarına sıkıca bastırarak.

"Nazlı... Nazlı buradaydı Erdem. Ben yerde yatarken yanıma geldi, diz çöktü, elleriyle yarama bastırdı. 'Dayan Gökhan' dedi bana. Hatta ağlıyordu, gözyaşları yüzüme düştü. Hissettim ben."

Erdem’in yüzündeki o sevinç kırıntısı bir anda yerini derin bir keder ve endişeye bıraktı. Arkadaşının elini sıkıca tuttu, sesi yatıştırıcı bir tondaydı:

"Gökhan, ne olur yapma kardeşim. Sen çok kan kaybettin sonra tansiyonun düştü, bilincin gitti geldi. O acıyla ne hayaller kurdun kim bilir. Nazlı burada olur mu hiç? Kaç yıl oldu o gideli. Ne olur yapma bunu kendine."

"Hayal değildi Erdem!" diye yükseldi Gökhan, yarasının sızısını unutup yatakta hafifçe doğrulmaya çalışarak.

"Saçlarını gördüm. Kapüşonu düştü ve benim ezbere bildiğim saçları rüzgarda uçuştu. Dokundu bana diyorum sana! O dokunmasa ben o ambulans gelene kadar biterdim, biliyorum."

O sırada pansuman için içeri giren hemşire ve yanındaki doktor, Gökhan’ın heyecanlandığını görünce araya girdi.

"Hocam, Gökhan'ın hayal görme ihtimali var mı? Buraya gelmesi imkansız birinden bahsediyor bana." dedi Erdem fısıltıyla.

Doktor, Gökhan’ın nabzına bakarken anlayışla gülümsedi.

"Çok normal Gökhan Bey." dedi yumuşak bir sesle.

"Vücudunuz aşırı travma ve şok geçirdi. Üstüne bir de narkozun yan etkileri eklendiğinde, zihniniz en çok özlemini duyduğunuz ya da o an sığınmak istediğiniz hatıraları gerçeğe dönüştürebilir. Biz buna 'halüsinasyon' diyoruz. Beyniniz acıyı bastırmak için size böyle bir oyun oynamış olmalı."

Gökhan, doktorun bu bilimsel açıklaması karşısında sustu ve doktorun acıyan bakışlarıyla Erdem'in anlayışlı bakışları altında ezildi kaldı.

"Hayal değildi." diye mırıldandı Gökhan kendi kendine.

Bakışlarını pencereye, dışarıdaki gri gökyüzüne çevirdi.

"Benim beynim bana oyun oynamaz Erdem. O buradaydı. Beni o kurtardı, biliyorum."

Doktorun onları yalnız bırakmak isteyerek odadan çıkmasıyla birlikte odanın sessizliği daha da ağırlaştı. Erdem, az önce doktorun Gökhan’a verdiği o korkunç haberi kapı aralığından duymuş, omuzlarına binen bu yükle içeri girmişti fakat Gökhan ise hala pencereye bakıyor, dudaklarının arasından "Nazlı buradaydı" cümlesini düşürmüyordu.

Erdem’in içindeki o saatlerdir biriken korku, üzüntü ve çaresizlik bir anda kontrolsüz bir öfkeye dönüştü. Arkadaşının yatağının yanındaki sandalyeyi gürültüyle geriye iterek ayağa kalktı.

"Yeter Gökhan! Gerçekten yeter!" diye bağırdı Erdem.

Sesi koridorda yankılanmasın diye dişlerini sıkarak konuşuyordu ama öfkesi gözlerinden taşıyordu.
Gökhan şaşkınlıkla arkadaşına döndü.

"Ne diyorsun Erdem? Geldi diyorum sana, gördüm."

"Ulan ne Nazlı’sı! Ne görmesi!" diyerek yatağın demir korkuluğuna sert bir yumruk attı.

"Adam az önce sana ne dedi duymadın mı? 'Çocuğun olmayacak' dedi! 'Baba olamayacaksın' dedi! Senin hayatın kararmış, geleceğin çalınmış, sen hala yıllar önce her şeyi bırakıp giden kadının hayalini mi kuruyorsun?"

Gökhan’ın yüzündeki ifade dondu.

"Erdem, düzgün konuş."

"Konuşmayacağım düzgün falan! Bak bana!"

Erdem Gökhan’ın üzerine eğildi, yüzü kıpkırmızıydı.

"Sen... Sen kucağında bir evlat tutamayacağın gerçeğine üzüleceğine, sana dokunduğunu sandığın bir hayaletin peşinden gidiyorsun! Yazıklar olsun be! Bu kadar mı bitirdin kendini onun için?"

Gökhan, kasıklarındaki o fiziksel acının üzerine binen bu ruhsal darbeyle sarsıldı. Gözleri doldu ama öfkeyle Erdem’e bakmaya devam etti.

"O bir hayalet değildi! O an ölüyordum ben Erdem! O gelip elleriyle yaramı tutmasa, kanımı durdurmasa ben şu an o toprakta yatıyor olacaktım!"

"Keşke gelmeseydi!" diye haykırdı Erdem, sonra söylediği şeyin ağırlığıyla duraksadı ama yine de geri adım atmadı.

"Keşke gelmeseydi de sen de bu hayallere sığınmasaydın. Bak şu haline! Geleceğin bitti senin Gökhan. Hiçbir zaman senin kucağına babam diye koşacak bir çocuğun olmayacak. Bunu o kadın mı yapacak sana? O mu verecek sana o hayatı? Hayır! O gitti ve iki yıl önce bir daha açılmamak üzere kapandı o defter!"

Gökhan, yarasını unutup yatakta bir hışımla doğrulmaya çalıştı ama acı çığlığı boğazında düğümlendi.

"Git buradan." dedi sesi titreyerek.

"Çık dışarı Erdem. Git!"

"Gidiyorum!" dedi Erdem, kapıya doğru yürürken.

"Ama şunu unutma; o hayallerin sana mutlu bir hayat vermeyecek, o hayaller seni baba yapmayacak. Sen bugün sadece yaralanmadın Gökhan, sen bugün öldün ve hala katiline aşık kalmaya devam ediyorsun!"

Erdem, kapıyı çarpıp hızla odadan çıktı fakat içindeki o yakıcı pişmanlıkla koridorda sadece birkaç dakika dayanabildi. Duvara yaslanıp derin nefesler alırken, içeride bıraktığı o yaralı adamın bakışları zihnine çakılmıştı. Gökhan zaten her şeyini kaybetmişti; bir de en yakın dostunun darbesini yemesine gönlü el vermedi. Hastanenin o ağır, ilaç kokulu havasını son bir kez ciğerlerine çekip yavaşça kapıyı tekrar araladı.

Gökhan ise az önceki fırtınadan sonra yatağında küçülmüş gibi duruyordu. Bakışları hala tavandaki o ruhsuz beyazlıktaydı ama yastığının kenarının ıslaklığı, dökülen sessiz yaşların kanıtıydı. Erdem usulca yaklaştı, sandalyeyi bu kez gürültü yapmamaya özen göstererek yatağın yanına çekti.

"Gökhan." dedi, sesi bu kez mahcubiyetle titreyerek.

Gökhan cevap vermedi, sadece gözlerini kapattı.

"Kardeşim, özür dilerim. Ben... Ben sadece çok korktum. Seni o halde görünce, doktor o lafları edince tepem attı. Biliyorum hıncımı senden çıkardım, söylememem gereken ne varsa kustum suratına. Affet beni be oğlum. Affet şu kardeşini."

Gökhan derin bir iç çekti. Omuzlarındaki o kaskatı gerginlik, dostunun sesindeki samimiyetle biraz olsun gevşedi. Yavaşça başını Erdem’e doğru çevirdi. Gözlerindeki o parlak ışık sönmüş; yerini kabullenmiş bir keder almıştı.

"Önemli değil Erdem." dedi fısıltıyla.

"Sen doğruları söyledin. Söylediklerin canımı yaktı ama yalan değildi."

Erdem, Gökhan’ın elini tuttu.

"Bak, doktorun dediği gibi belki de gerçekten şokun etkisiydi o gördüklerin. Nazlı'nın gelmiş olması... Mantıklı değil be kardeşim. Bir anda Ankara'nın göbeğinde, senin en zayıf anında bitivermesi... Mucize olurdu bu."

Gökhan bir süre sustu. Zihninde dün geceyi, Nazlı’nın saçlarının kokusunu, elinin sıcaklığını tekrar mantık süzgeçten geçirdi. Ama Erdem’in öfkesi ve doktorun açıklamaları, kalbindeki o son kaleyi de düşürmüştü. Eğer Nazlı gelmiş olsaydı, şimdi burada olmaz mıydı? Eğer o kadar yakınındaysa, neden ambulans sesini duyunca kaçıp gitmişti ki?

Kendi kendine acı bir tebessüm etti. Belki de beyni, ölmek üzereyken ona en güzel yalanını söylemişti.

"Haklısın." dedi Gökhan, sesi boşlukta asılı kalarak.

"Hayaldi herhalde. Acı o kadar büyüktü ki, zihnim beni kurtarmak için onu çağırdı. Nazlı gelmedi Erdem, Nazlı gelemez zaten. Ben sadece... ben sadece ölürken onu yanımda görmek istedim herhalde."

Erdem dostunun bu teslimiyetini görünce içi sızladı. Gökhan’ın o sarsılmaz inancının kırılması, aslında onun tamamen iyileşmekten vazgeçmesi gibiydi.

"Böylesi daha iyi." dedi Erdem, Gökhan'ın elini destek verircesine sıkarak.

"Gerçek olmayan bir umudun peşinde yanacağına, önündeki hayata bakarsın. Biz varız Gökhan. Annen, baban, ben. Hepimiz senin yanındayız."

Gökhan başını salladı ama gözlerindeki o derin kuyu hiç dolmayacak gibiydi.

"Hayaldi." diye tekrarladı, sanki kendi kalbini ikna etmeye çalışır gibi.

"Güzel bir hayaldi ama gerçek değildi."

O an Gökhan, hayal gördüğünü tamamen kabullenmişti. Nazlı bir hayaletti ve o hayalet, Gökhan’ın bir yaşama sevincini daha alıp karanlığa karışmıştı.