8. bölüm / 48
14 BAHARBÖLÜM 8: Keşke
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 8: Keşke
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“İnsan tahammül edemeyeceğini
zannettiği şeylere
pek çabuk alışıyor ve katlanıyor.”
-Sabahattin Ali ŞENYUVA-
(Gökhan’dan...)
Sırtımı kapıya yaslamış, elimi de tam kalbimin üstüne koymuş düşünüyordum. Geçmişimi, on dört yılımı, geleceğimi... Doğduğum günden bugüne kadar olan her şeyi düşünüyordum. Ama konu hislerime gelince, nasıl hissetmem gerektiğini bilmiyordum. Resmen karmakarışıklaşmaktaydım.
Hızla ayağa kalktım ve üzerimdeki emanet, iğreti duran takım elbiseyi sanki bir esaretten kurtulur gibi hırsla çıkarıp kenara attım. Fakat ceket yere düştüğünde bile içimdeki o daralma, nefes alamama hissi hâlâ geçmiyordu. Nazlı’yı o hâlde, yanında bir çocukla gördüğümden beri göğüs kafesim dar geliyordu sanki bana.
Odanın ortasında, karanlığın içinde öylece durdum bir süre. Zihnimde Aybüke'nin “Büyük bey” deyişi yankılanıyordu. Sonra nefesim her daraldığında, dünya üstüme üstüme geldiğinde yaptığım gibi beni tek anlayacak olanın huzurunda durmaya karar verdim ve titreyen ellerimle hızlıca abdestimi aldım. Ardından seccademi serdim. İçimdeki kor ateşle namazımı kıldım ve bitişinde ilk önce sağıma, sonra da soluma selam verip ellerimi semaya açtım. Ne kadar istemesemde, gözyaşlarım seccadenin üzerine damlarken fısıltıyla dua etmeye başladım. Derdim ağlamakla değildi, insan olan herkes ağlardı zaten. Benim derdim, Allah’ın huzurunda böyle dünyevi meseleler için ağlamaktı.
“Allah’ım sen benim namazımı kabul et Ya Rabbim. Yanlış kıldıysam doğruya çevir, doğru kabul et, doğru kılmam için yardım et. Sen en affedicisin, en bağışlayıcısın, en merhamet sahibisin. Ne olur bizim günahlarımızı affet, bize cennetine girmeyi nasip et Ya Rabbel Alemin.”
Sesim hıçkırıklarımın arasında kayboluyordu ama yine de duama devam ettim. Darda olanlara, şifa bekleyen masum çocuklara, hastalara, borçlulara hayırlar diledim. Vatanı, milleti, askerlerimizi koruması için yalvardım. Ama sıra içimi yakan asıl meseleye; kalbimi yıllardır bir kor gibi yakan o kadına gelince dudaklarım titredi, kelimelerim boğazıma dizildi.
“Allah’ım ben o kızla evlenmeyi kabul ettim ve ettim bir hata. Sen beni affet ne olur. Sen benim kalbimden geçeni biliyorsun. Ne kadar doğru olur bilemem ama eğer o benim kaderimde varsa, onu benim için hayırlı kıl Ya Rabbim.” dedim, fakat aklıma Aybüke ve o adam gelince dilimin ucunu ısıracak gibi oldum. “Yıllarca bir umutla, hiç şikayet etmeden onu bekledim ama eğer benim için hayırlı değilse de, ben senden gelen her şeye razıyım. Ne olur artık onu kalbimden söküp atmama yardım et, bana bunu için güç ver Allah'ım.”
Nazlı uzaktayken onu sevmek daha kolaydı benim için. Sevdiği biri olduğunu, kendi yuvasını kurduğunu göz ardı edebiliyordum böylece. Ama artık öyle değildi çünkü yıllarca kaçtığım bu gerçeklerle artık yüz yüzeydim. Bu yüzden onu unutmalı, hayatıma bir şekilde devam etmeliydim. En azından bunu ilk defa kendim istiyordum.
Yerden kalkıp seccademi usulca topladım. O sırada telefonumun tiz sesi odadaki sessizliği böldü. Arayan en yakın arkadaşım ve sırdaşım Erdem’di.
“Efendim kardeşim.” dedim, sesimdeki o sarsılmış hâli toparlamaya çalışarak.
“Oo, sonunda bir kardeşin olduğunu hatırladın yani.” diye takıldı Erdem, sesi her zamanki gibi hayat doluydu ama bilmiyordu ki benim içim kış kıyametti.
“Kusura bakma ya, kafam çok dolu şu sıralar. Seninle de hiç konuşamadık, haberleşemedik.”
Erdem gülerek cevap verdi:
“Ben aldım haberlerini merak etme. Kız istemeye gidiyorsun, koca mahalle duyduğu hâlde kardeşine hiç haber vermiyorsun.”
Acı bir tebessüm yayıldı yüzüme. Ardından camdan dışarı, Nazlı’nın yanan cılız ışığına baktım.
“O haberi uçuran kişiye söyle.” dedim kararlılıkla. “Yok kız isteme falan. Kapandı o defter.”
Tam o sırada hattın öbür ucundan Bahar’ın meraklı fısıltısını duydum:
“Neden yokmuş sorsana! Ne olmuş da vazgeçmiş?”
Erdem’in “Neden isteme yokmuş... yani neden isteme yok?” diye Bahar’ın sorusunu toparlamaya çalışmasına gülerek karşılık verdim. Fakat Bahar buna oldukça kızmış olacak ki ilk önce telefonun el değiştirdiğini belli eden hışırtılar sonra da Bahar’ın oldukça rahat gelen sesi duyuldu.
“Gökhan madem isteme falan yok, bize gelsene. Börek yapmıştım, sıcak sıcak yeriz. Hem Gökhan da sürekli seni soruyor, özledi çocuğum seni.”
“Kıymalı mı bari?” diye sordum, bir anlık da olsa o ağır havadan sıyrılmak isteyerek.
“Kıymalı tabii! Çocuğumu nasıl kendine benzettiysen kıymalı börekten başka börek yemiyor ki. Eh ben de başka börek yapamıyorum senin yüzünden.”
“Aslanım benim, aynı amcası.” dedim kısa bir an her şeyi unutarak. “Neyse, madem kıymalı börek de var. Çayı koyun, geliyorum o hâlde.” deyip kapattım telefonu.
***
Kapı zili tiz bir sesle içeride yankılanırken, hızla gelen bir ayak sesinin heyecanla kapıya doğru koştuğunu duyumsadım. Ardından Gökhan’ın, neredeyse evi titretecek kadar güçlü sesi yükseldi.
“Amcam geldi! Amcam geldi!”
Gökhan hızla kapıyı açıp da içeri girdiğimde, Bahar elinde dumanı tüten tabaklarla mutfaktan çıkıyordu. Erdem ise koltukta oturmuş, oğlunun kapıya bu iştahlı koşuşuna hem gülüyor hem de sitem ediyordu.
“Görüyorsun değil mi Bahar?” dedi Erdem, sahte bir kızgınlıkla karısına bakarak. “Bana böyle açmıyor kapıyı sıpa. Amcasına gelince kapıyı kıracak neredeyse.”
“Ee boşuna adını almadı ya.” diyerek cevapladı onu Bahar.
Ben de onların bu konuşmasına gülümseyerek bir adım daha içeri girdim.
“Selamün aleyküm.” dedim ardından üzerimdeki ağır yükü kapının eşiğinde bırakmaya çalışarak.
“Aleyküm selam kardeşim, hoş geldin.” diyerek ayağa kalktı Erdem ve sıkıca sarıldı yanıma gelerek.
Bense o güven verici ve anlayışlı dost eli sırtıma değince, bir an için nefes alabildiğimi hissettim. Güvenli alanımdı o benim. Ne zaman derdim olsa anlattığım, ne yaşarsam yaşayayım paylaştığım kardeşimdi. Anne babamdan bile iyi tanır, onların bilmediğini bilirdi Erdem.
“Hoş buldum.” dedim ama sesimdeki o yorgunluğu Erdem’in hemen fark ettiğini, gözlerindeki o anlayışlı bakıştan anlamıştım.
Biz Erdem ile aramızda kısa bir bakışma yaşarken Gökhan, daha ceketimi çıkarmama bile izin vermeden pantolonumun paçasından çekiştirmeye başladı.
“Amca hadi, hadi oyun oynayalım!”
Erdem hızla araya girdi:
“Oğlum bir dur, daha yeni girdi amcan içeri. Biraz soluklansın, çayını içsin, ondan sonra ne oynuyorsanız oynarsınız.”
Gökhan ise babasının bu kesin konuşmasıyla omuzlarını düşürdü ve bakışlarını kabullenmişlikle yere indirdi. O an bu hareketine karşı kalbim sızladı ve nedenini anlamadığım bir şekilde, bugün tanıştığım Aybüke’yi anımsadım.
Çocukların üzülmesine, gözlerindeki o parlayan ışıkların sönmesine hiç mi hiç tahammülüm yoktu. Yavaşça dizlerimin üzerine çöktüm ve küçük adaşımın seviyesine indim.
“Sen babana bakma aslanım.” dedim, saçlarını şefkatle karıştırarak. “Zaten amcanın da hiç soluklanmaya niyeti yok. Sen söyle bakalım, biz ne oynayalım?”
Gökhan’ın gözleri bir anda tekrar parladı ardından hüzün, yerini büyük bir heyecana bıraktı.
“Askercilik!” diye bağırdı.
Ciddiyetle ayağa kalktım, topuklarımı birbirine vurdum ve ona asker selamı verdim.
“Emredersiniz komutanım!”
Erdem ve Bahar bizim bu hâlimize gülerek bakarken, ben de kendimi oyunun içine bıraktım. Ardından bir süre koltukların arkasını siper aldık, hayali düşmanlara karşı omuz omuza savaştık. Ve ben ne kadar istemesemde, Gökhan’ın kahkahaları her odayı dolduruşunda, onun her bakışında Nazlı'nın kızını düşündüm.
Aradan geçen dakikaların ardından Bahar sofrayı kurup, “Hadi askerler, mola vakti!” diye seslendiğinde, Gökhan’la beraber büyük bir açlıkla masaya doğru hücum ettik. O geride oyuncaklarını bıraktı, bense düşüncelerimi...
(Nazlı’dan...)
Akşam hep birlikte yemeğimizi yemiş, yedikten sonra da Aybüke’nin ilaçlarını içirmiştim. Şimdi ise erkenden odamıza çekilmiş gözlerimiz açık bir şekilde yatakta uzanıyorduk. Odanın içindeki tek ses, eski duvar saatinin monoton tıkırtısı ve kızımın bazen derinleşen, bazen de kesikleşen nefesiydi.
“Anne, babamla siz nasıl tanıştınız?” diye Aybüke aniden merakla sordu.
Fakat sorusuyla boğazıma devasa bir yumru oturdu. On dört yıl önce peşinden gidip hayatımı mahvettiğim o adamın adını bile anmak istemezken, şimdi kızıma bir masal uydurmak zorundaydım. Derin bir nefes aldım, sesimi titretmemeye çalışarak sanki çok güzel bir anıdan bahsediyormuş gibi anlatmaya başladım:
“Babanla tanıştığımızda henüz lise son sınıftaydım anneciğim. Havanın çok güneşli bir gün aceleyle okula giderken, onunla tesadüf eseri yolda çarpıştık. Bütün kitaplarım yere düşmüştü, o da hemen yanıma çömelip toplamama yardım etmişti. İşte o anda göz göze geldik ve birbirimizden etkilendik. Ondan sonraki günlerde de baban hiç peşimden ayrılmadı. Bakkalda, durakta, okul çıkışında bir şekilde hep karşıma çıktı. Zamanla birbirimizden çok hoşlandık ve evlendik. Sonra da,” dedim ve burnunun ucuna dokundum hafifçe. “Senin gibi bir pamuk şekerim oldu.”
Ardından cevabımın altındaki o büyük yıkımı, o kaçışın pişmanlığını görmesin diye onu öpücüklere boğmaya başladım. Gıdıkladım, boynuna küçük buseler kondurdum ve Aybüke’nin o zayıf ama dünyalara bedel kıkırtısı odayı doldurdu.
“Anne, anne dur artık! Gıdıklanıyorum, yapma!” diyerek minik elleriyle beni durdurmaya çalıştı.
Ben de daha fazlasının ona zarar vereceğinin bilincinde olarak yanağına son bir öpücük kondurdum ve durdum. Ardından odada yeniden o hüzünlü sessizlik hâkim oldu. Aybüke düşüncelere dalmış bir şekilde tavana bakıyordu ve biliyordum ki zihnindeki o hayali, hiç görmediği baba portresini benim yalanlarımla tamamlamaya çalışıyordu.
“Peki.” dedi sesi iyice kısılarak. “Babam neden bizi hiç aramıyor anne? Hasta olduğum için mi? Hasta olduğum için beni sevmiyor mu?”
Aybüke’nin sorusuyla birlikte, sanki birisi göğsüme paslı bir bıçak saplamış ve yavaşça onu çevirmiş gibi hissetmiştim. Bir cevap ararcasına gözlerimi kaçırdım, ellerini ellerimin arasına aldım.
“Aybüke, bu konuyu konuşmuştuk ama kızım. Baban çalışmak için çok uzak bir ülkeye gitti ve orada çok ama çok meşgul. Senin hasta olmanla bir alakası yok ki bunun. Hem zaman buldukça sana mektup yazıyor, sen de biliyorsun bunu. Seni sevmese hiç mektup yazar mı?”
Kendi ellerimle yazdığım o sahte mektuplar geldi aklıma, ardından da onun bir babası varmış gibi hissetmesi ve o boşluğu yalanlarla da olsa doldurması için yazdığım o kahredici cümleler: Seni seviyorum babacığım... Seni çok özledim kızım... En kısa sürede yanınıza gelmek istiyorum prensesim...
“Ama ne zamandır yeni bir mektup göndermedi.” dedi Aybüke, kırgınlıkla dudağını bükerek.
“Belki çok işi vardır, belki postada bir gecikme olmuştur. Ya da şimdi dedenlerde olduğumuz için adresi karıştırmıştır.” diyerek toparlamaya çalıştım çaresizce. “Hem istersen bu sefer sen ona bir mektup yazabilirsin. Hatta hemen yarın yazabiliriz, ister misin?”
“Çok isterim!” dedi Aybüke, gözleri karanlıkta bile görebileceğim kadar parlayarak.
“O zaman bir an önce uyuyalım ve sabah erkenden kalkıp o mektubu yazalım, olur mu?”
“Olur.” diyerek nihayet gözlerini yumdu ve uykuya daldı kızım.
Bense bir süre onun düzenli nefes alışlarını dinledim ve ilaçların etkisiyle tamamen uyuduğuna emin olduktan sonra da, kendimi daha fazla tutamadım. Elimi ağzıma bastırdım; hıçkırıklarımın odanın dışına çıkmasından ya da babamların duymasından ölesiye korkarak sessizce ağlamaya başladım. Yıllar önce bir adama inanıp bu evden bir mektupla kaçarken, faturanın sadece bana kesileceğini sanmıştım. Ama hiçte öyle değildi. Kızıma söylemek zorunda kaldığım her yalan, ikimizin de ruhunda daha büyük bir yara açıyordu.
“Affet beni Aybüke.” diye fısıldadım karanlığa doğru. “Sana gerçek bir baba veremediğim için, seni bu yalanlarla uyutmak zorunda kaldığım için ne olur affet beni.”
Fakat şu an bilmediğim ve sonraları öğreneceğim bir şey vardı ki, Aybüke benim tüm yalanlarımın zaten farkındaydı. Çünkü ona ilk defa anlattığımı düşündüğüm tanışma hikayemizi daha önce farklı bir şekilde anlatmıştım. Ve o, beni buna rağmen çoktan beni affetmişti.
(Gökhan’dan...)
Gökhan’ın masum kahkahaları ve bağırışları gecenin ilerlemesiyle yerini derin esnemelere bırakırken, odadaki oyuncak askerler ve arabalar da bir bir köşeye çekilmeye ve sanki evin içindeki o çocuksu neşe de yavaşça perdesini indirmeye başlamıştı.
Bahar, oğlunun neredeyse olduğu yerde uyukladığını görünce yumuşak bir sesle “Hadi bakalım komutan, kışlaya çekilme vakti.” dedi ve onu kucağına alıp yatırmak üzere odasına götürdü.
Onlar gittikten sonra ise odada sadece televizyonda dönen filmin sesi ve benim içimdeki, sadece kendimin duyduğu, fırtınanın uğultusu kalmıştı. Ben anlatmak için kendimi hazırlamaya çalışırken, Erdem de bana zaman tanımak istercesine çayları tazeleyip geldi ve bakışlarını usulca televizyona çevirdi. Ekrandaki görüntüler aramızda sessiz birer gölge gibi akıp gidiyor, kısık sesi ise ortamda öylesine bir gürültü oluşturuyordu.
O an ikimiz de ekrana bakıyorduk ama biliyordum ki Erdem’in zihni de en az benimki kadar bulanıktı.
“Duyduğuma göre,” dedi Erdem, temkinlikle bardağını sehpaya bırakırken. “Nazlı geri dönmüş. Doğru mu?”
Erdem direkt konuya girerken, bende boğazımdaki düğümü çözmeye ve ona bir cevap vermeye çalıştım:
“Doğru.” dedim, sesimdeki kuruluğu gizleyemeyerek. “Ben de bugün karşılaştım.”
Erdem kısa bir an duraksadı ve bakışlarını usulca bana çevirdi. Sanki bir şeyler düşünüyor ve bunu dile getirip getirmemek arasında kararsız kalmış gibi duruyordu.
“Peki, şeyi gördün mü?”
“Neyi?” dedim, aslında neyi kastettiğini çok iyi bilerek.
Sadece o gerçeği bir başkasının ağzından duymaya hazır mıydım, emin değildim.
“Şeyi işte be oğlum, hani...”
O nasıl anlatacağını bilemez bir şekilde kalakalırken, acı bir gülümseme yayıldı yüzüme.
“Kızını mı?” dedim.
Ardından Erdem sessiz kalınca devam ettim:
“İlk onunla karşılaştım zaten. Ben daha Nazlı’yı görmeden, bir kedinin peşinden bizim bahçeye geldi. Orada tanıştık, Aybüke’ymiş adı. Maşallah çok da tatlı bir kız Erdem. Gözleri, bakışlarındaki o ürkeklik aynı Nazlı gibi. Ama daha masum, daha savunmasız sanki.”
Erdem, bakışlarını benden kaçırıp bardağına odaklandı.
“Ne hissettin peki onu yani onları görünce?”
İşte bu soru, içimdeki tüm korları harlamaya yetmişti. Ellerimdeki titremeyi durdurmak istercesine dizlerimin üzerinde sıktım ve içimden geçen, kendime bile doğru düzgün itiraf edemediğim gerçekleri dile getirdim.“Yeminle çok özendim be Erdem. Öyle bir özendim ki içim yandı. Sanki biri kalbimi söküp yerine bir avuç kor bıraktı.”
Kısa bir sessizlik oldu aramızda, ardından odanın içindeki hava sanki daha da ağırlaştı. Ve bir an nefes alamadığımı hissettim, gözlerim doldu.
“O an.” dedim yutkunarak. “O çocuğun babasının ben olmasını çok istedim Erdem. Keşke dedim; onun elini ben tutsaydım, o bizim bahçeye bir misafir gibi değil de kendi evine girer gibi girseydi. Ama işte, istemekle de kaldım. Kendi ellerimle kuramadığım o yuvayı, onun kurup sonra da böyle karşıma çıkması...”
Kendi çaresizliğime bıraktığım o kısa, buruk gülüş odada yankılanırken Erdem; hiçbir şey söylemeden elini omzuma götürdü ve destek verircesine sıktı.
“Çok koyuyor be Erdem, çok koyuyor. Sevdiğim kadın başkasıyla evli, üstelik çocukları bile var. Benimse hiçbir şeyim yok, baba bile olamayacak biriyim ben Erdem.”
“İstemeye de o yüzden mi gitmedin?”
“Biraz öyle oldu.” dedim başımı ağır ağır sallayarak. “Ama bu iş zaten olmazdı kardeşim. Gönlümde bu yangın varken başka bir eve huzur götürebilir miydim ki? Ha bugün ha yarın, o kızın ahı eninde sonunda beni bulurdu. En azından böyle kimsenin günahına girmemiş oldum.”
Erdem onaylarcasına sıktı omzumu.
“Ben biliyordum zaten senin gitmeyeceğini, ki sen böyle en iyisini yaptın kardeşim. İçindeki sevda ateşiyle böyle yanarken, başkasını da yakmaman en iyisi. Ama Gökhan bu çocuk meselesi... Nazlı? Ne olacak böyle?”
“Bilmiyorum be Erdem, bilmiyorum. Ben kendimi de bıraktım artık Nazlı'yı düşünüyorum. Neden bilmiyorum ama gözlerinin feri sönmüş gibi. O eski neşesinden eser kalmamış sanki.”
Erdem sıkıntıyla derin bir iç çekti.
“Ama sen yine de dikkat et kardeşim. Böyle yaparak kendini daha da fazla ateşe atma. Benim bir tane kardeşim var, ona göre.”
“Ben zaten yıllardır o ateşin içindeyim Erdem. Biraz daha yanmak bana koymaz artık.” dedim ve biraz yerimde toparlandım. “Neyse ben artık gideyim. Saat de geç oldu, annem şimdi meraktan bin tane senaryo kurmuştur kafasında. Zaten biraz olaylı bir gün oldu.”
Erdem anlayışla başını salladı ve ayağa kalktı, beni kapıya kadar geçirdi.
“Her zaman buradayım biliyorsun. Bir şeye ihtiyacın olursa, bir şey gerekirse hemen beni arıyorsun.”
Kısaca başımı sallayarak onu onayladıktan sonra Erdem ile vedalaşıp kapıdan dışarıya ilk adımımı attım. Ve anında gecenin keskin ayazı yüzüme yüzüme çarpmaya başladı. Fakat benim içimdeki ateşin sönmeye hiç niyeti yoktu ki, ayaklarım beni yine ilk önce Nazlı'nın evinin önüne götürüyordu.
Ama artık alışmıştım ben kendi evime girmeden önce, bir an durup onların sönmeye yüz tutmuş ışıklarına bakmaya. İşte bugün de o günlerden biriydi işte. Fakat bugünü o günlerden ayıran iki şey vardı: Nazlı ve Aybüke içerideydi. Ama aynı olan bir şey vardı ki o da, benim yine hayatımın en büyük keşkesiyle sokağın ortasında tek başıma olmamdı.
(İlahi bakış açısıyla...)
Kahvehanenin içi günün her saatinde olduğu gibi yine, o kesif tütün dumanının kokusuyla yıkanıyor ve sonra yeni bir tanesi ekleniyordu. Etrafta ise oldukça gürültülü ve hararetli konuşmalar dönüyordu.
Fakat köşedeki eski masada, tüm bu gürültünün uzağında, tek başına oturan Muhittin Bey’in etrafında sanki görünmez bir duvar örülmüştü. Önündeki çay çoktan buz kesmiş, elindeki küçük çay kaşığını parmaklarının arasında dalgınca evirip çeviriyordu. Gözleri de masanın yıllanmış, yer yer çatlamış tahta dokusuna sabitlenmişti. Zihni ise evde, odasında sessizce eriyen torununda ve yıllar sonra boynu bükük şekilde kapısına sığınan kızındaydı. Kızıyla yaptığı konuşma saatlerdir kulaklarında yankılanıyordu. Anlaşılacağı üzere içindeki keder, ocağındaki yangından daha da harlıydı.
O an Muhittin Bey, çevresinde olan birçok şeyin farkında değildi. Mesela birkaç masa ötede oturan Ahmet ve yanındaki Mehmet’in, bir süredir gözlerini Muhittin Bey’e dikerek kendi aralarında fısır fısır konuşmalarının farkında değildi.
En sonunda daha fazla fark edilmemeye dayanamayan Ahmet, oturduğu sandalyeyi gıcırdatarak geriye doğru çekti ve sesini kahvehanedeki diğer masaların da duyabileceği bir perdeden yükseltti.
“Muhittin ağabey, sana hiç yakıştıramadım valla.” dedi, sesine sahte bir teessüf yerleştirerek.
Muhittin Bey, adının geçmesiyle daldığı o derin ve karanlık kuyudan ağır ağır sıyrıldı. Ardından başını merakla sesin geldiği tarafa kaldırdı. Karşısında gördüğü iki adamın yüz hatları da oldukça tanıdıktı. Bunlar; geçen gün sokakta Nazlı’ya o çirkin, yargılayıcı cümleleri kuran kadınların kocası olan kardeşlerdi.
Yaşlı adamın alnındaki damarlar bir anda gerildi ve bakışları bulutlandı.
“Hayırdır Ahmet?” dedi, sesi fırtına öncesi bir sessizlik gibi hırıltılı çıkmıştı. “Neyi yakıştıramadın bana?”
Mehmet, sanki mahallenin ahlak bekçiliğini o omuzlamış gibi bilmiş bir tavırla araya girdi:
“Sen de yani Muhittin ağabey. Neyi olacak, senin kızı diyoruz. Herkesin diline düştü ya.”
Ahmet de yanındaki kardeşinden aldığı cesaretle sözü devraldı ve onun gibi zehrini kusmaya başladı:
“Kız zamanında laf dinlemeyip kaçıp gitmiş, kendi bildiğini okumuş. Sonra da kucağında bir çocukla çıkıp geri dönmüş. Ama sen hiçbir şey olmamış gibi kapını açıp onu eve alıyorsun. Yakışıyor mu senin gibi delikanlı adama? Olacak iş mi şimdi bu? Mahallenin de bir nizamı var sonuçta.”
Duyduğu sözlerle birlikte Muhittin Bey’in parmakları arasındaki çay kaşığı masaya sertçe düştü.
“Ahmet! Mehmet!” dedi, sesini basbayağı bastırmaya çalışarak ama içindeki titremeyi gizleyemeyerek. “Bakın bana. Ben bu yaşa kadar ne yapıp yapmayacağımı, kapıma gelen evladıma ne diyeceğimi sizin gibilere sormadım. Soracak da değilim! Kimsenin icazetine de, aklına da ihtiyacım yok benim!”
Mehmet, geri adım atmaya niyetli olmadığını gösterircesine ellerini iki yana açtı:
“Biz senin iyiliğin için diyoruz Muhittin ağabey, yanlış anlıyorsun. Sonuçta sen bizim mahallemizin büyüğüsün, yeri geliyor her gün yüz yüze bakıyoruz-”
“Başlatma ulan mahallene de, büyüklüğüne de!” dedi Muhittin Bey ardından daha fazla dayanamayarak ayağa fırladı, elini sertçe masaya vurdu. “Haddinizi bilin!”
Fakat Ahmet, ortamı yatıştırıyormuş gibi yapıp sinsiliğini sürdürmeye devam etti:
“Yahu ağabey, biz senin kötülüğünü mü istiyoruz? Sonuçta arkandan konuşan, dedikodunu yapan çok. Milletin ağzı torba değil ki büzesin. Yarın öbür gün lafın sözün önünü alamazsın, biz uyaralım dedik. Senin iyiliğini düşündüğümüzden yani.”
Tam o sırada, kahvehanenin diğer ucundaki masada oturan ve başından beri bu hadsiz konuşmaya sessizce tanıklık eden Ertan Bey hızla yerinde doğruldu. Ahmet’in o zehirli, bir babanın haysiyetine dil uzatan sözleri bardağı taşıran son damla olmuştu onun için. Çay bardağını masaya sertçe bıraktı ve oturduğu sandalyeden bir ok gibi fırlayarak iki adamın masasına doğru adımladı. Adımları o kadar ağır ve heybetliydi ki, kahvehanedeki tüm sesler bir bıçak gibi kesilmişti.
“Ulan terbiyesizler!” diye gürledi Ertan Bey, sesi kahvehanenin alçak tavanında yankılanırken. “Siz kimsiniz de bir babanın evladına açtığı ocağı, kucağı sorguluyorsunuz?”
Ahmet ve Mehmet, Ertan Bey’in bu öfkeli ve sarsılmaz duruşu karşısında neye uğradıklarını şaşırarak yerlerinde küçülebildikleri kadar küçüldüler. Ertan Bey ise Ahmet’in tam karşısında durdu ve doğrudan ona bakmaya başladı. Gözleri adeta bir namlu gibi adama çevrilmişti.
“Milletin ağzı torba değilmiş. O dedikoduyu yapan çenelerinizi önce siz bağlayacaksınız, siz!” dedi, parmağını tehditkarca sallayarak. “Bir anne, kucağında evladıyla gelmiş babasının ocağına sığınmış siz de gelmiş burada mahalle nizamından, laftan sözden bahsediyorsunuz! İnsanlığınız, vicdanınız nerede ulan sizin?”
Konuşması bittikten sonra gözlerini iki adamın üzerinde nefretle gezdirdi.
“Zaten siz konuşmazsanız başka da kimse konuşmaz!” diye gürledi en sonunda Ertan Bey. “Açtırmayın şimdi benim ağzımı!”
Mehmet, Ertan Bey’in bu bükülmez öfkesi karşısında ezilip büzülse de, kahvedeki diğer gözlerin üzerinde yarattığı baskıyla omzunu dikleştirmeye çalıştı.
“Ayıp ediyorsun Ertan ağabey.” diye mırıldandı, sesindeki o haksız sitemi gizlemeyerek.
“Asıl ayıbı siz ediyorsunuz ulan!” Ertan Bey, bir adım daha öne atarak adamın nefesini kesecek bir mesafede durdu. “Sizin ne haddinize el kadar sabinin, günahsız kızın arkasından laf söz etmek? Kimsiniz siz?!”
Mehmet, kimseye fark ettirmemeye çalışarak Ahmet’in arkasına sığınır gibi bir hamle yaptı ama laflarıyla üste çıkmaktan da geri durmadı.
“Ağabey bizim de çocuklarımız var sonuçta. Etkileniyorlar böyle şeylerden. Mahallede örnek olacak insanlar lazım bize.”
Tam o sırada, kahvehanenin aralık olan tahta kapısı sertçe açıldı ve içeri Gökhan girdi. Yaşanan o isteme faciasından ve Nazlı’yla karşılaşmasından sonra bir türlü kendini toparlayamıyordu ve bu yüzden de dükkanı erkenden kapatmış, babasının yanına gelmişti. Şimdi içeriye doğru attığı adımları ise babasının gürleyişini sokaktan duyduğunu belli edercesine hızlı ve öfkeliydi.
Koridor gibi uzanan masaların arasından bir ok gibi sıyrılıp, babasının yanında, Ahmet ve Mehmet’in tam karşısında durdu. Gözleri çakmak çakmaktı. Nazlı’nın adının bu kirli ağızlarda meze yapılması, onun göğüs kafesinde sakladığı o on dört yıllık kutsal emanete doğrudan baltayla vurulması demekti.
“Ulan sen değil misin her gün pavyon pavyon gezen?” dedi Gökhan, sesi sert ve muhatabını yerin yedi kat dibine sokacak kadar keskindi.
Mehmet’in gözlerinin içine dik dik bakmaya başladı.
“Eğer senin çocukların her gece sarhoş bir şekilde eve gelen senden etkilenmiyorsa Nazlı’dan hiç etkilenmezler, merak etme! Ki, senin gibi biri olacaklarına Nazlı gibi bir insan olsunlar. En azından dünyaya daha hayırlı bir insan olurlar.”
Ahmet, Gökhan’ın sözleriyle bozguna uğrarken yüzü kıpkırmızı kesildi. Ardından parmağını Gökhan’a doğru sallayarak üste çıkmaya çalıştı:
“Ayıp ediyorsun Gökhan! Küçüksün, küçüklüğünü bil! Karşında senin ağabeylerin var!”
“Ben kendimi çok iyi biliyorum,” dedi Gökhan, istifini bir an bile bozmadan ve o heybetli duruşunu daha da dikleştirerek. “Ama siz de biraz kendinizi, kendi haddinizi bilseniz çok iyi olur.”
Mehmet hırsla ayağa kalkıp Gökhan’ın üzerine doğru atılacakken, Ahmet durumun daha da büyüyeceğini ve altından kalkamayacakları bir rezilliğe doğru gittiğini sezerek arkadaşının göğsüne elini siper etti. Onu sıkıca tuttu ve dişlerinin arasından, “Sakin ol, yürü gidelim.” diye fısıldayarak Mehmet’i kahvehanenin dışına doğru sürükledi.
Onlar gidip kapı arkalarından sertçe kapandığında ise kahvehanedeki o ağır sessizlikte, sadece Gökhan’ın hırslı nefes alıp verişleri kaldı.
“Şuna bak, dünkü ahlaksızlar başımıza ahlak bekçisi kesilmiş.” dedi Ertan Bey öfkesi dinmezken.
O ana kadar fırtınanın ortasında kalmış gibi sessizce olduğu yerde bekleyen Muhittin Bey, oturduğu sandalyeden ağır ağır doğruldu. Ardından Gökhan’a hafifçe ve minnet dolu bir saygıyla başını salladı. Ve ceketinin önünü ilikleyerek vakur adımlarla kahvehaneden çıkıp evine, kızının ve torununun yanına doğru yol aldı.
Ertan Bey ise gururla parıldayan gözlerini oğluna çevirdi. Adımını atıp Gökhan’ın omzunu sıvazladı. O koca avucuyla oğlunun omzuna vurduğu her darbe, “Arkandayım aslanım, helal olsun” der gibiydi.
