14 BAHAR kitap kapağı

10. bölüm / 48

14 BAHAR

BÖLÜM 10: Kaçış

Vaveyla Yazarı: Loki'nin Tesseractı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 10: Kaçış
  1. 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
  2. 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
  3. 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
  4. 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
  5. 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
  6. 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
  7. 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
  8. 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
  9. 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
  10. 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime · Okuduğun bölüm
  11. 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
  12. 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
  13. 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
  14. 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
  15. 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
  16. 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
  17. 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
  18. 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
  19. 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
  20. 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
  21. 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
  22. 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
  23. 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
  24. 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
  25. 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
  26. 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
  27. 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
  28. 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
  29. 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
  30. 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
  31. 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
  32. 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
  33. 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
  34. 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
  35. 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
  36. 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
  37. 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
  38. 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
  39. 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
  40. 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
  41. 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
  42. 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
  43. 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
  44. 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
  45. 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
  46. 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
  47. 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
  48. 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime

“Bazen aklım almıyor;
onu yalnızca ben,
hem de öylesine içten,
öylesine dolu dolu severken,
ondan başka hiçbir şey görmez,
bilmezken,
ondan başka hiçbir varlığım yokken,
nasıl olur da onu bir başkası da sever,
sevebilir?”
-J. W. Von Goethe-

(14 yıl önce...)
(İlahi bakış açısıyla...)
Güneş, mahallenin üzerine her zamankinden daha parlak ama Nazlı için de bir o kadar yabancı doğmuştu bugün. Gece boyu gözüne tek damla uyku girmemiş; zihninde sadece Serdar’a verdiği söz ve odasındaki küçük çantaya sığdırdığı koca bir hayat, kırık dökük anılar dönüp durmuştu.
Şimdi bulunduğu kahvaltı sofrası ise dün geceki o kıyametvari fırtınadan sonra sessiz ama ağır bir sükunetle kurulmuştu. Havada asılı kalan o gerginlik yerini, hüzünlü bir teslimiyete ve sessizliğe bırakmıştı. Zeliha Hanım, Nazlı’nın en sevdiği kahvaltılıkları masaya dizmiş, gül reçelini sanki bir şifa niyetine sofranın tam ortasına yerleştirmişti.
Ellerini önlüğüne silerek yerine geçtiğinde, göz ucuyla kızına bakıyor ve solgun yüzünde dün geceki kavganın izlerini arıyordu. Sanki bir şeyleri telafi etmek, o kopan bağları geri bağlamak ister gibiydi.
Evin büyük oğlu Selim; dün geceki o hırçın ağabeylik rolünden sıyrılmış şimdi suçlulukla başını önünden kaldırmıyor ve sessizce yemeğini yiyordu. Onun yanındaki küçük Mustafa da olan bitenden habersiz, evdeki bu alışılmadık sessizliği bozmamaya çalışıyor ve annesinin önüne koyduğu patateslerini yiyordu.
Muhittin Bey ise sessizce her zamanki yerinde, masanın başköşesinde oturuyordu. Ama bu sabah omuzları, sanki üzerine görünmez bir dağ devrilmiş gibi her zamankinden daha fazla çökmüştü. Bir süre sonra tabağındaki kızartmayla uğraşmayı bırakıp derin bir nefes aldı ve usulca aynı onun gibi tabağıyla uğraşan kızına döndü, bakışları pişmanlıkla doluydu.
“Nazlı.” dedi ama sesi, dün geceki gibi evi inleten bir gök gürültüsü değil de bir sonbahar yaprağının yere düşüşü kadar yumuşak ve kırılgandı. “Biz seninle bahçeye çıkalım da çayımızı orada içelim olur mu? Hem seninle biraz baba-kız dertleşiriz.”
Muhittin Bey’in konuşmasıyla Nazlı’nın yüreği, korkuyla ağzına geldi. Babası dün onu Serdar ile görmüş olabilir miydi? Gördüyse de kaçacaklarını duymuş muydu acaba? Düşünceler kurnaz bir tilki gibi üşüştü usulca zihnine.
“Olur baba.” diyebildi sadece fakat sesi boğazındaki o koca yumrunun arasından ancak bir fısıltı olarak çıkabilmişti.
Ardından ellerine bardaklarını aldılar ve bahçedeki, zamanla boyaları dökülmüş olan tahta sandalyelere oturdular. Ve Muhittin Bey bir süre uzaklara, Nazlı’nın çocukken top oynadığı yollara baktı. Nazlı ise bakışlarını dizlerinin üzerine kenetlediği ellerinden bir an olsun ayırmadı. Sanki babasının sözleriyle alacağı darbeyi bekler gibi tetikteydi.
“Dün gece... Çok ileri gittim, biliyorum.” diye söze başladı Muhittin Bey ve bu kızının şaşkınlıkla kafasını kaldırmasına neden oldu.
Babasından özür duymaya, onun o sarsılmaz gururunun eğildiğini görmeye hiç alışık değildi. Ama onu asıl şaşırtan şey, beklediği gibi babasının onları görmemesiydi.
“Seni kırmak, o nazlı canını yakmak istemem ben. Sen benim tek kızımsın, gözümün nurusun. Ama biraz olsun anla beni be güzel kızım, en azından anlamaya çalış babanı.” dedi ardından kızının titreyen eline uzandı ama dokunmaya cesaret edemeden sanki ona zarar vermekten korkar gibi elini geri çekti. “Ben o Serdar’a neden güvenmiyorum, neden onu gördüğümde göğsüm daralıyor biliyor musun? Çünkü ben bu hayatta dili şekerli ama eli iş tutmayan, ilk fırtınada toz olan çok adam gördüm. O çocuk da seni sadece şimdi sever Nazlı; dünya toz pembeyken, her şey yolundayken sever. Ama yarın bir gün başın sıkışsa, sofranda ekmek olmasa... İşte o zaman yanında bir omuz, bir dayanak olarak bulamazsın onu. O çocuk, fırtına koptuğunda gemiyi ilk terk edenlerden olur. Ben babayım kızım, ben çocuklarıma rüzgarın nereden eseceğini bilirim.”
Nazlı’nın dolmuş gözlerinden bir damla yaş usulca yanağından süzülüp hırkasına düştü.
“Baba, o öyle biri değil. Beni seviyor Serdar.” dedi, ama sesi kendisi için bile oldukça zayıf kaldı.
“İnşallah öyledir kızım.” diye kesti onun sözünü Muhittin Bey, sesi derin bir kederle harmanlanmıştı. “İnşallah ben yanılırım ve bu hikayenin kötü adamı ben olurum.”
Ardından bakışlarını kızından çekti ve karşıya dikti. Kızı hâlâ düşüncelerinin arkasındaydı ve anlaşılan o ki böyle de devam edecekti.
“Ama bil ki benim korkum, senin canının yanması. Ben bu yaşa kadar senin saçının tek bir teline zarar gelmesin diye çalıştım, canımı dişime taktım. Şimdi seni bir belirsizliğe, sonu görünmeyen bir boşluğa ellerimle nasıl teslim edeyim? Ben yarın ölür giderim Nazlı, arkamda sana gerçekten sahip çıkacak, seni en az benim kadar koruyacak bir adam kalsın istiyorum. Benim derdim seninle değil, senin yarınlarınla. Senin o gülen gözlerinin solmasından korkuyorum ben sadece.”
“Baba-” diyerek konuşmaya çalıştı ama ciğerleri sökülürcesine derin bir iç çekerek sözünü kesti Muhittin Bey.
“Eğer sana bir gün bir şey olursa, benim ciğerim yanar Nazlı. Sırf bu yüzden o serseriye bu kadar karşıyım. Senin iyiliğin için. Sadece senin mutlu olman, bir ömür başını huzurla yastığa koyman için benim bu inadım. Gel, babanı affet. Bize sırtını dönme, biz senin için en iyisini düşündük hep. Sen bizim evimizin neşesisin, bizi o neşeden mahrum etme.”
Nazlı hıçkırığını bastırmak için dudağını kanatırcasına ısırdı. Muhittin Bey ise kızının sessizce sarsılarak ağladığını görünce daha fazla dayanamadı ve kollarını ardına kadar açarak kızına sarıldı.
Nazlı, babasının ceketinden gelen o tanıdık baba kokusunu doya doya içine çekti. Bu koku onun sığınağıydı, çocukluğuydu, bugüne kadar bildiği tek mutlak doğruydu. Kollarını son kez babasının beline doladı ve sanki ruhu bu sarılmaya tutunup kalmak istiyormuş gibi sımsıkı sıktı.
“Beni affet baba.” diye geçirdi içinden, dudaklarını babasının ceketinin omzuna bastırarak. “Beni affet çünkü ben bu gece bu kokuyu, bu huzuru ve sizi arkamda bırakacağım. Bu benim senin kokunu son kez içime çekişim, son kez böyle korkusuzca sarılışım olacak.”
Muhittin Bey kızının bu denli sıkı sarılmasını bir barışma nişanesi sanarak elini usulca Nazlı’nın saçlarında gezdirdi.
“Tamam güzel kızım, geçti. Ağlama artık. Ben senin iyiliğinden başka ne isterim ki? Sen benim canımsın, Nazlı çiçeğimsin benim.” dedi babacan bir tavırla, kızının saçlarını öperken.
Nazlı ise o an babasının göğsündeki kalp atışlarını dinlerken her bir hatırasıyla tek tek, sessizce vedalaştı. İlk önce çocukken koştuğu yollarla, sonra bahçedeki ağacın gölgesiyle, en sonda da babasının o sert ama aslında pamuk gibi olan nasırlı elleriyle...
Muhittin Bey de nazikçe kızından ayrılıp alnından şefkatle öptü ve Nazlı onun gözlerine son kez onun küçük kızı olarak bakarken, içi rahatlamış bir şekilde arkasını dönüp eve doğru yürümeye başladı. Nazlı ise olduğu yerde buz kesmiş bir hâlde kalakaldı. Ardından omuzlarına binen o devasa, ezici suçluluk duygusuyla birlikte; giden babasının geniş sırtına bakarken dudakları belli belirsiz kıpırdadı:
“Hoşça kal baba. Seni hayal kırıklığına uğratacağım için şimdiden özür dilerim. Ama gitmezsem, bu evde her gün öleceğim.”
O an içinden bir ses, “Gitme Nazlı, bak baban seni ne kadar çok seviyor. Burası senin için en güzel yer.” diye fısıldıyordu kulağına. Ama diğer yanı da Serdar'ın vaat ettiği o macera dolu, özgür ve yepyeni hayatın cazibesine doğru çekiliyordu. Ve hissediyordu ki, bu yanı diğerine göre daha ağır basıyordu.

***

Gökhan’ın kalbi bu akşam, göğüs kafesine sığmayan vahşi bir kuş gibi hızla çarpıyordu. Her kanat çırpışında da kaburgalarına çarpan o sızı, tüm bedenini uyuşturuyordu. Odasında, aynanın karşısında durmuş sanki kendine ait değilmiş gibi titreyen elleriyle gömleğinin yakasını düzeltmeye çalışıyordu. Fakat düğmelerini iliklerken parmakları birbirine dolanıyor ve nefesi boğazında düğümleniyordu.
Erdem ise yatağın kenarına oturmuş, heyecandan olduğu yerde titreyen Gökhan’a bakarken gülmemek için kendini zor tutuyordu.
“Oğlum, amma heyecan yaptın ha! Alt tarafı bir gömlek giyip iki kelam edeceksin. Az sakin olsana.” dedi Erdem, elindeki saati huzursuzca kontrol ederek. “Bak, akşam ezanı okunalı da çok oldu. Nazlı şimdi odasına çekilmiştir bile, anlayacağın tam zamanı Gökhan.”
Gökhan bir süre Erdem’e cevap vermeden aynadaki yansımasına baktı. Yüzü kireç gibi bembeyazdı, gözlerindeki o derin korku sanki aynadan dışarı taşıyordu.
“Erdem, ne yapayım kontrol edemiyorum ki kendimi. Çok heyecanlıyım.” dedi Gökhan boğukça. “Dilim damağım kurudu. Ya yanlış bir şey söylersem? Ya gözlerine baktığımda her şeyi unutursam? Ya ‘hayır’ derse ve ben her şeyi mahvedersem?”
“Mahvetmeyeceksin!” dedi Erdem ayağa kalkıp Gökhan’ın önünde dikilerek. “Bak bana, bugün o gün. Ertelediğin her saniye, Nazlı’nın o herife bir adım daha yaklaşması demek. Gözlerindeki o çocuksu korkuyu sil artık. Sen Nazlı’nın çocukluk arkadaşı, yarası olduğunda ilk koştuğu adamsın. Şimdi o arkadaşlığı bir ömürlük sevgiyle taçlandırma vakti. Biraz güven be kendine kardeşim.”
Gökhan; kardeşi yerine koyduğu adamın sözleriyle biraz olsun rahatlayarak yatağın üzerine özenle hazırladığı küçük, kadife pakete uzandı. İçinde Nazlı için aldığı, ince gümüş bir bileklik vardı. Yıllar önce annesiyle gittiği bir dükkanın camekanında görmüş ve o an Nazlı canlanmıştı zihninde. Üzerinde narin bir papatya motifi olan bu bileklik, aynı Nazlı’nın o hiç solmamasını istediği çocuksu neşesine ve saflığına benziyordu. Bu yüzden annesinin yanında almaya ve açıklama yapmaya çekinmiş olsada, hemen ertesi gün o dükkana tekrar giderek bilekliği satın almış ve Nazlı’ya vereceği güne kadar saklamıştı.
“Bunu ona vereceğim ve eğer o gözlerinde bana dair ufacık bir ışık görürsem, bunu kendi ellerimle bileğine takacağım.”
Erdem Gökhan’ın yanına geldi ve omzuna güven verircesine dostane bir yumruk attı.
“Bahar’a açılırken sen de böyle mi hissediyordun?” dedi Gökhan geçmişi düşünüp gülümserken.
Onun sözleriyle de Erdem’in yüzüne huzur dolu bir gülümseme yayıldı.
“Emin ol daha beterdim kardeşim. Kalbim ağzımda atıyordu, nefesim kesiliyordu resmen.” dedi ve yüzüne minnet dolu bir gülümseme yerleştirdi. “Ama sen vardın yanımda, beni sen ittirdin o yola ve ‘git korkma’ dedin, cesaret verdin. Şimdi de sıra bende. Ben seni o kapıya kadar götüreceğim ve sana sonuna kadar destek olacağım.”
Gökhan, ona başını sallayarak baktı ve sonra cebindeki paketi varlığını teyit etmek ve güç almak ister gibi sıktı.
“Hazırım.” dedi sesi bu kez daha tok, daha kararlı çıkarak. “Gidip onunla konuşacağım. Ne olacaksa olsun artık. Ya bu gece her şey yeniden başlayacak ya da ben bu ateşte yanıp gideceğim.”
Ardından beraber odadan çıktılar ve dış kapıya doğru ilerlediler. Gökhan, Erdem'le birlikte merdivenleri inerken her basamakta kalbinin ritmi biraz daha hızlı atıyor ve nefesleri sıkılaşıyordu.
Nihayet birkaç adım sonra dışarı çıkıp Nazlıların evine doğru yürümeye başladıklarında, sokak her zamankinden daha ıssız görünüyordu. Rüzgar; sokağın tozunu kaldırıyor, çöp tenekelerini hafifçe tıkırdatıyor ve bu da ortamda bir ses oluşmasına neden oluyordu. Hava ise yağmur öncesi bir ağırlıkla doluydu, sanki her an daha da kararacak ve damlalarını dökecek gibiydi.
Nazlı’nın evine yaklaştıkça Gökhan’ın adımları daha da ağırlaştı ve nihayet durdu. Ardından bakışlarını yukarı, evin ikinci katına kaldırdı ve Nazlı’nın odasından sızan o cılız ışığı gördü. Pencere hafifçe aralıktı, perde ise rüzgarla birlikte usulca dalgalanıyordu. Gökhan derin bir nefes aldı ve sadece kendisinin duyabileceği bir şekilde kendini sakinleştirmeye çalıştı.
“Git hadi.” diye fısıldadı bir süre sonra Erdem, ardından arkasını dönmeden geri geri yürümeye başladı. “Sakin ol ve kendine güven, her şey iyi olacak..”
Gökhan; başını sallayarak onu onayladı ve “Her şey iyi olacak” diyerek tekrarladıktan sonra elini cebindeki gümüş bilekliğe atıp, bahçe kapısına doğru bir adım attı. O an içinden bir ses ona durmasını ve geri dönmesini söylüyordu ama o, Nazlı'yla konuşmaya oldukça kararlıydı.

***

Güneş yerini gri, sisli bir alacakaranlığa bırakırken mahalle; üzerine çöken o hüzünlü sessizlikle adeta bir yas evine dönüşmüştü. Nazlı ise odasının ortasında bir heykel gibi durmuş, kendisine sığınak olan bu dört duvarla sessizce vedalaşıyordu. Çantasını çoktan büyük bir gizlilikle yatağın altına itmiş, üzerine de babasının geçen bayram aldığı gri hırkasını geçirmişti. Aynadaki aksine baktığında; yüzü kireç gibi solgun, dudakları titrek ama bakışları da geri dönüşü olmayan bir yolun yolcusu kadar kararlıydı.
Adımlarını dışarı çevirip mutfağa girdiğinde, annesi Zeliha Hanım’ın her zamanki gibi büyük bir özenle ve sevgiyle hazırladığı yemek kokuları evi sarmıştı. Bu koku, Nazlı için güven, huzur ve ev demekti. Nazlı bu kokuyu, ömrü boyunca unutmayacağını bilerek son kez en derininden ciğerlerine çekti ve bakışlarını annesine çevirdi.
“Yardım edeyim mi anne?” dedi, sesinin titremesini kontrol etmeye çalışarak.
Zeliha Hanım yeni fark ettiği kızına dönerek anaç bir tavırla gülümsedi. Ardından Nazlı’nın yeni yeni olgunlaşan yüzüne sevgiyle bakıp, elindeki kepçeyi bıraktı ve ıslak ellerini önlüğüne silip kızının yanağından yumuşak bir makas aldı.
“Geç otur güzel kızım, yorma kendini. Bak, bugün içime doğdu sanki en sevdiğin zeytinyağlı sarmayı sardım sana. Parmaklarını yersin artık.” dedi.
Sesi o kadar huzurlu, o kadar sevgi doluydu ki Nazlı o an yer yarılıp da içine girmek istedi ve bir köşeye ilişip annesinin her bir hareketini, yemekleri özenle karıştırışını izlemeye başladı.
“Nazlı, kızım ben salatayı yaparken sen de sofrayı kur yavrum. Babanlar gelir birazdan.” dedi Zeliha Hanım bir süre sonra. Nazlı da annesinin komutunu bir emir gibi telakki ederek ayağa kalktı ve masayı hazırlamaya başladı. Fakat mutfak dolabından tabakları çıkarırken elleri o kadar titriyordu ki, Nazlı bir an her şeyi mahvedeceğini ve açık edeceğini düşündü. Sonra bunu umursamamaya çalışarak işine devam etti. Ardından tabakları masaya koyarken, o masada oturacak kişiye ruhundan kopan bir veda bırakmaya başladı.
İlk veda, hayatının en büyük neşesi olan Mustafa’yaydı. Küçük kardeşi salondaki halının üzerinde eski model kırmızı arabasıyla hayali dünyalar kurarken, Nazlı usulca yanına çömeldi. Ardından Mustafa’nın o mis gibi süt ve sabun kokan saçlarını, kokusunu hafızasına kazımak ister gibi içine çeke çeke öptü.
“Abla?” dedi Mustafa ise o yarım yamalak ama dünyanın en güzel kelimeleriyle dolu konuşmasıyla. “Oynayalım mı?”
“Seni çok seviyorum paşam, hep böyle güzel gül, hep böyle saf kal tamam mı?” dedi ona cevap vermeyerek Nazlı.
Mustafa’nın büyüyeceğini, okula başlayacağını, o küçük ellerinin kalem tutacağını ama kendisinin bu anların hiçbirinde yanında olamayacağın ve kardeşinin başarısında başını okşayamayacağını bilmek; kalbine kızgın bir demir gibi saplandı.
İkinci veda Selim’eydi. Selim, işten yorgun argın gelip ceketini vestiyere astığında, Nazlı ona her zamanki mesafesinden sıyrılıp derin bir şefkatle yaklaştı.
“Ağabey; dediğin gömleği ütüledim, dolabına da astım. Yarın sabah için istemiştin ya.” dedi, her zamankinden farklı bir ses tonuyla.
Selim ise kardeşinin bu beklenmedik ilgisine bir anlam veremeyerek başıyla onayladı onu.
“Sağ ol Nazlı'm, güzel kardeşim” dedi sadece.
Üçüncü ve en dayanılmaz veda ise sofrada gerçekleşti çünkü hayatındaki en önemli kişilere, anne ve babasınaydı. Akşamın karanlığı pencerelere dayandığında, Muhittin Bey her zamanki heybetiyle masanın baş köşesine oturmuştu. Sabah bahçede yaptıkları konuşmanın huzuru ise hâlâ yüzündeydi. Gözlerindeki o sert ifade yerini derin bir dinginliğe bırakmıştı. Nazlı’ya bakıp şefkatle gülümsedi.
“Yemek de çok güzel olmuş, ellerine sağlık Zeliha'm. Soframızın bereketi daim olsun.” dedi Muhittin Bey, ardından herkes eline kaşığını alarak yemeklerine girişti.
Fakat Nazlı kaşığını tabağında boş boş gezdiriyor, bir türlü doldurup da dudaklarına götürmüyordu. Ne iştahı vardı ne de boğazındaki devasa yumruyu yutkunacak gücü. Sanki tek bir lokma yese, içinde biriktirdiği o hıçkırık tufanı dışarı taşacak ve her şeyi berbat edecekti.
“Nazlı, kızım yesene. Bak en sevdiğin yemekleri yaptım diyorum, tabağına dokunmadın bile annem.” dedi Zeliha Hanım, anne yüreğiyle kızındaki o garipliği sezip.
Nazlı, annesinin yumuşak elini masanın altından yakalayıp hafifçe sıktı. Bu el, Nazlı’nın dünyadaki tek limanıydı. Fakat o an bu güzel hissi düşünmek yerine kötü ihtimalleri düşünüyordu Nazlı. Mesela bu eli bir daha ne zaman tutabileceğini düşünüyordu. Belki de Serdar ile gideceği o yol, bu ellere bir daha hiç dokunamayacağı kadar uzaktı. Nazlı daha fazla dayanamayacağını hissederek hızla ayağa kalktı. Fakat bu hâli, aile üyeleri tarafından oldukça tuhaf karşılanmıştı.
“Benim biraz başım ağrıyor. Erken yatacağım müsaadenizle.” dedi Nazlı hızla aklına ilk gelen şeyi söyleyerek.
Muhittin Bey ise kızına bakıp “Yat kızım, dinlen. Yarın daha güzel, daha aydınlık bir gün olacak inşallah.” dedi yarın olacak kızının yokluğundan habersiz.
Kapı eşiğinde durup son kez ailesine baktı Nazlı. Muhittin Bey ve Selim kendi aralarında bir sohbet döndürüyor ve birlikte gülüşüyorlardı. Zeliha Hanım ise bir taraftan hemen yanında oturan Mustafa’ya yemeğini yemesi için yardım ediyor, bir taraftan da kendi tabağıyla ilgileniyordu.
Bu tablo, Nazlı’nın belleğine bir daha asla silinmeyecek şekilde kazıdığı son aile fotoğrafı ve bir ömür boyu bakıp ağlayacağı o tek kareydi.
“Hoşça kal anne.” dedi içinden annesine bakarak. “Seni en çok ben hayal kırıklığına uğratacağım ama biliyorum ki en çok sen anlayacaksın beni. Çünkü sen de bir zamanlar sadece sevmiştin.”
Ardından bakışlarını onlardan çekti ve usulca merdivenleri çıkmaya başladı. Odasına girdiğinde ise kapıyı büyük bir yavaşlıkla kilitledi, sırtını ahşap kapıya yasladı. Artık odada Muhittin Bey’in gözünün nuru olan Nazlı yoktu, sadece kalbinin sesine esir düşmüş ve sevdasının peşinde tüm hayatını ateşe atan bir aşık vardı.
Masasına doğru ilerledi ve loş ışığın altında, titreyen elleriyle eline bir kağıt ile kalem aldı. Ardından da içinden gelenleri kağıda dökmeye başladı. Fakat kalemi kağıda her değdirdiğinde, sanki babasının o geniş sırtına bir hançer saplıyormuş gibi hissetmesine engel olamıyordu.
“Canım Ailem,” diye başladı ve kağıt, damlayan gözyaşlarıyla anında ıslandı. “Bu mektubu okuduğunuzda ben muhtemelen çok uzaklarda yani kendi seçtiğim o bilinmez yolun başında olacağım. Biliyorum, hiçbiriniz benden böyle bir şey beklemiyordunuz. Biliyorum kalbiniz çok kırılacak hatta paramparça olacak ama yalvarırım anlayın beni, ben çok aşığım. Hem de her şeyden vazgeçecek kadar çok...”
Kalemi yavaşça kağıttan kaldırdı ve bir süre durdu, gözyaşlarını dindirmeye çalıştı Nazlı. Fakat aradan dakikalar geçmesine rağmen hâlâ kendini kontrol edemiyor ve yaşlar akmaya devam ediyordu. O an bunu daha fazla umursamamaya karar verdi ve kalemi usulca tekrar kağıda değdirdi.
“Baba, bu sabah bana bahçede sarıldığında dünyanın en ağır yükü omuzlarıma bindi. ‘Sen benim gözümün nurusun’ dedin ya, ben o an o nuru kendi ellerimle söndürdüğümü anladım. Sen bana güvenmiyorsun ama en çok da benim sevdiğim adama güvenmiyorsun baba. Bense evdeki bu ağır sessizlikte, o ‘doğru olan bu’ baskısında boğuluyorum. Belki Serdar senin dediğin gibi zor zamanımda başımı yaslayabileceğim o dağ gibi omuz değildir belki de gerçekten senin dediğin gibi beni yarı yolda, kimsesiz bırakacaktır. Ama bu benim düşüşüm olsun baba. Kendi kanatlarımla uçarken yere çakılmaya da, parçalanmaya da razıyım ben. Yeter ki o gökyüzünü, o özgürlüğü bir kez olsun görebileyim. Ben isterdim ki bunları yaparken ne yaşarsam yaşayayım arkamda duran bir babam olsun, yanlış yaptığımda beni hatalarımla da kabul etsin. Ama ne sen böyle biri gibi gurunu hiçe sayabilirsin ne de ben kalbimin çığlığını susturmayı becerebilirim baba, özür dilerim.”
Nazlı gözyaşlarından dolayı önünü göremez hâle gelirken, ellerini yüzüne götürdü ve gözlerinde biriken yaşları sertçe sildi. Ardından da derin bir nefes aldı ve hıçkırıklarını zorlukla bastırmaya çalıştı.
“Anne; gittiğim her yerde ellerinin kokusu burnumda, verdiği huzur da kalbimde olacak. Mustafa’ya iyi bak, ona ablasını anlatırken sadece güzel şeylerden bahset olur mu? Bu senden en büyük ricam. O daha çok küçük ve beni sadece onunla oyunlar oynayan, saçını okşayan neşeli ablası olarak hatırlasın istiyorum.”
Ardından bakışlarını cama çevirdi ve bir süre kararmış gökyüzünü izlemeye başladı. Bu gece yıldızlar görünmüyordu, anlaşılan her an yağmur yağabilirdi ve bu Nazlı için daha iyiydi. Böylece biriyle karşılaşma, yakalanma ihtimali en aza düşerdi. Hızla daldığı düşüncelerden sıyrıldı ve tekrar önündeki kağıda döndü.
“Ağabey, hepiniz hakkınızı helal edin. Sizi her şeyden çok seviyorum ama artık kendi yolumu çizmem gerekiyor. Beni aramayın, beni sormayın. Ben artık o eski Nazlı olmayacağım. Bu gece bu evden sadece bir çantayla çıkmıyorum; çocukluğumu, en güzel anılarımı ve belki de bir daha asla birleşmeyecek olan kalbimi bu evde bırakıp gidiyorum.
Hakkınızı helal edin. Kızınız Nazlı.”
Nazlı mektubu titreyerek ikiye katladı ve masanın tam ortasına, herkesin görebileceği bir yere bıraktı. Sonra da bakışlarını tekrar dışarı çevirdi ve buluşma saatinin gelmesini beklemeye başladı.
Gökhan’ın tam o anda aşağıda, bahçe duvarının dibinde cebinde bir gümüş bileklikle hayatının itirafını yapmak için beklediğinden; kendisinin ise bir felaketin kucağına, Serdar'ın belirsizliğine doğru yürüdüğünden habersizdi. Nazlı için on dört yıllık o uzun kışın ilk karı kalbine düşmüştü bile.

***

Aradan geçen o asır gibi uzun saatlerden sonra Nazlı; odasının penceresinden dışarıya, gecenin buz gibi koynuna dikkatlice süzüldü. Ve ayakları nemli toprağa bastığında, bağrına vuran o keskin rüzgârla birlikte ilk kez bu kadar özgür ama bir o kadar da sahipsiz hissettiğini düşündü.
Ardından bahçe kapısına doğru temkinli, adeta toprağı incitmekten korkan adımlarla ilerlemeye başladı. O an kalbindeki heyecan ve korku, damarlarında deli bir nehir gibi birbirine karışıyordu. Tam demir kapının ardındaki o zifiri karanlık sokağa doğru adım atacakken beklenmedik bir tıkırtı duydu. Ardından kapının kolu ağır bir gıcırtıyla açıldı.
Nazlı'nın nefesi o an boğazında asılı kaldı. Kimdi bu? Yakalanmış mıydı yoksa? O sert bakışlarıyla babası mıydı karşısında duran, yoksa hayal kırıklığıyla bakan Selim miydi? Kalbi artık kulaklarının içinde, beynini sarsacak kadar şiddetli atıyordu.
“Nazlı?” dedi kısık, çatallı ve dünyanın bütün endişesini içinde taşıyan bir ses.
Bu Selim değildi. Bu, babası Muhittin Bey de değildi. Bu, çocukluğunun tozlu sayfalarından gelen Gökhan’dı.
Nazlı farkında değildi ama karşısındaki genç; cebindeki gümüş bilekliği öyle sıkı tutmuştu ki, normal bir zamanda olsa metalin eline geçtiğini ve kanattığını anında fark ederdi. Fakat şu an hiçte normal bir zamanda değildi. Dünyası başına yıkılmış, yerle yeksan olmuştu resmen.
Buraya gelirken zihninde kurduğu binlerce güzel cümle; Nazlı’nın elindeki o çantayı ve yüzündeki o bakışı görünce, kanatları kırılmış kuşlar gibi boğazına yığılıp kalmıştı. Kalbi de Nazlı daha tek bir kelime bile etmeden bin parçaya bölünmüştü.
Nazlı ise Gökhan’ı karşısında bir duvar gibi görünce şaşkınlık ve yakalanmanın verdiği o dehşet verici korkuyla taş kesilmişti.
“Gökhan?” diye fısıldadı, sesi rüzgârda kaybolacak kadar cılız bir tonla ardından da kekeleyerek devam etti: “Senin, senin burada ne işin var?”
Gökhan konuşmak ve karşısındaki genç kıza bir cevap vermek istedi fakat boğazında düğümlenen kelimeler, bir türlü dudaklarından dökülemedi. Gözleri Nazlı'nın elindeki çantaya, oradan da ağlamaktan şişmiş gözlerine kaydı.
“Ben... Ben sana bir şey söyleyecektim.” diye başladı Gökhan, ama cümlesini tamamlayamadı. “Sen gidiyorsun...”
Sesi oldukça soğuk ve ruhsuz çıkmıştı. Nazlı o an tutamadığı hıçkırıkların arasında ağlamaya başladı.
“Lütfen Gökhan. Yalvarırım, çocukluğumuzun hatırına babamlara haber verme. Yapamam Gökhan, burada kalamam. Serdar beni bekliyor. Biz evleneceğiz, mutlu olacağız.”
Gözlerinde hem bir yalvarış hem de “beni anla.” diyen çaresiz bir ifade vardı. Gökhan’ın kalbi o an, bahçe kapısının önünde sessiz sedasız can verdi. Yıllardır her düştüğünde elini uzatıp kaldırdığı, her gülüşünde nefes aldığı o kadın; şimdi bir başkası için tüm köprülerini yakıyordu. Erdem’in dünkü sözleri zihninde yankılandı usulca:
“Sen olmazsan da o Serdar denen beş para etmez herif olacak.”
İşte o an gelmişti ama atladıkları bir nokta vardı ki, Gökhan Nazlı’yı onu geri çevirecek kadar değil, onun mutluluğunu kendinden bile çok isteyecek kadar fazla seviyordu. Yeterki Nazlı mutlu olsundu, onunla ya da bir başkasıyla olması fark etmezdi.
Cebindeki o ezilmiş bilekliği bir süre daha hırsla sıkmaya devam etti. Ardından avucunun kanamasına aldırmadan çantayı Nazlı’nın titreyen elinden bir çırpıda aldı.
“Dikkatli olalım da ses çıkarıp uyandırmayalım sizinkileri. Yoksa bu sokaktan ikimiz de sağ çıkamayız.” dedi bakışlarını Nazlı’ya çevirmeden etrafta gezdirirken. “Nerede bekliyor o?”
Nazlı, bir süre algılayamadan büyük bir şaşkınlıkla Gökhan’a baktı. Ondan bir engel, bir itiraz beklerken; Gökhan şimdi onun kaçışına yardım ediyordu. Usulca gözlerine bir minnet yerleştirerek karşısındaki adama baktı ve onunla göz göze gelmeyi bekledi.
Onun bu sessizliği karşısında merakla ona dönen Gökhan ise Nazlı’nın gözlerinde beliren o duyguyu görünce, ruhu bir kez daha dağlandı ve gözleri kederle doldu. Nazlı bir an bu ifadeyle duraksadı. Ardından Gökhan’ın gözlerindeki o dipsiz kederi görür gibi oldu ama Serdar’ın vaat ettiği o parlak yalanların büyüsü, gerçeği görmesini engelledi.
“Arka sokakta, büyük çınarın altında.” dedi Nazlı fısıltıyla.
Gökhan başını sessizce salladı ve kendi hayallerini, tüm çocukluğunu, Nazlı’yla kurduğu o imkânsız umutları bahçede bırakarak; sevdiği kadını kendi elleriyle bir başkasına kavuşturmak için yürümeye başladı. Nazlı ise bir gölge gibi hemen arkasından geliyor, duyduğu her sesle korkuyla irkilerek Gökhan’ın ceketinin ucuna tutunuyordu. Gökhan; o küçük dokunuşu hissettikçe yerin ayaklarının altından kaydığını ve dünyanın tersine döndüğünü hissediyordu. Bu; Nazlı’nın ona son sığınışı, son dokunuşuydu.
Sokağın köşesini döndüklerinde Serdar, arabanın önünde sabırsızca bekliyordu gergin olduğu birkaç metre öteden bile belliydi. Nazlı’yı ve yanında çantasını taşıyan Gökhan’ı görünce hızla kaşlarını çattı ve ağzındaki sigarayı yere fırlatıp hızla onlara doğru ilerledi.
“Bunun burada ne işi var Nazlı?” dedi, sesi şüphe ve öfkeyle doluydu.
Nazlı, Gökhan’ın güvenli gölgesinden çıkıp Serdar’a doğru bir adım attı.
“Gökhan sağ olsun bana yardım etti Serdar. O olmasa bahçeden bile çıkamazdım, yakalanırdım.” dedi Nazlı minnet dolu bir sesle.
Serdar duyduklarıyla birlikte kaşlarını havaya kaldırdı ve Gökhan’ın elindeki çantayı kaba bir hareketle çekip aldı.
“İyi, yapmış bir güzellik madem sağ olsun.” dedi küçümseyen bir edayla, ardından da çantayı bagaja sertçe fırlattıktan sonra Nazlı’nın elini sıkıca tuttu. “Hadi, bin artık arabaya. Vakit geçiyor.”
Nazlı, hızlı adımlarla arabanın ön tarafına ilerledi ve kapıyı açıp arabaya binmeden önce son bir kez Gökhan’a döndü.
“Hakkını helal et Gökhan. Sen benim hep en iyi dostum olarak kalacaksın.” dedi.
Duyduklarıyla Gökhan’ın boğazı öyle bir düğümlenmişti ki, konuşmaya yeltense hıçkırıkları sokağı inletecek gibiydi. Bu yüzden sadece başını hafifçe öne eğdi ve belli belirsiz salladı. Nazlı ise Gökhan’ın cevabına bile bakmadan arabaya bindi, kapı tok ve keskin bir sesle kapandı. Ardından o ses; Gökhan’ın gençliğinin, aşkının ve hayallerinin üzerine çakılan son tabut çivisi gibi yankılandı boş sokakta.
Araba çalışıp gaza basıldığında, egzozdan çıkan kara ve zehirli duman Gökhan’ın yüzüne yüzüne çarptı. Ama o yine de buna rağmen arabanın arka camından Nazlı’nın siluetini seçmeye çalıştı. Nazlı ise bir kez olsun kafasını çevirip, arkasında bıraktığı o yıkıntıya bakmadı. Gözleri sadece ilerideki belirsizlikteydi.
Araba dakikalar içinde sokağın sonundaki virajı dönüp, kırmızı stop lambaları karanlıkta kaybolana kadar Gökhan yerinden bir milim kıpırdamadı. Motor sesi tamamen kesilip yerini mahallenin o sağır edici sessizliğine bıraktığında ise elini cebine atıp gümüş bilekliği çıkardı. Ve ay ışığının altında avucunda ezilmiş, kanla kaplanmış metale baktı.
Ardından dizlerinin bağı çözüldü, ruhu bedenine ağır gelmeye başladı. Nazlı’yı kendi elleriyle teslim ettiği o karanlık boşluğa doğru bakarak kaldırıma, bir çöp gibi çöktü ve elleriyle yüzünü kapattı. Ardından o ana kadar içinde tuttuğu devasa volkan, omuzlarını sarsan sessiz ve derin hıçkırıklara yenik düştü.
“Gitti.” diye fısıldadı kendi kendine, gözyaşları parmaklarının arasından süzülürken. “Kendi ellerimle gönderdim onu.”
Bir süre yüzünü elleri arasına alarak ağlarken, kalbindeki acıya daha fazla dayanamadı ve başını çaresizlikle yukarı kaldırdı. O anda da yüzüne damlalar düşmeye ve bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaya başladı. Gökhan ise yağmur damlaları görüşünü engellese de gökyüzüne bakmaya devam etti.
“Allah’ım ben ne yaptım?” diye, yeni yeni farkına vardığı gerçekle fısıldadı karanlığa doğru. “Allah’ım bana yardım et, ne olur bana yardım et!”
Ardından bakışlarını yere indirdi, içi çıkarcasına ağlamaya devam etti. Böylece de geriye gecenin ayazında paramparça olmuş bir genç adamın enkazı kaldı ve gözlerindeki o saf, masum çocukluk ışığı sönerek; yerine on dört yıl boyunca her gün biraz daha ağırlaşacak olan o dilsiz ve derin keder yerleşti.ak kişiye ruhundan kopan bir veda bırakmaya başladı.