5. bölüm / 48
14 BAHARBÖLÜM 5: İsteme
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 5: İsteme
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Bir kardeşi olmalı insanın
kederlendiği zaman derdini
dökebildiği
hayatın çilelerini beraber çekebildiği
akrabaya eşe dosta sevgi tohumları
ekebildiği
kan kardeşi değil can kardeşi olmalı
insanın...”
-Ahmet ZEYTİNCİ-
(Nazlı’dan...)
Yaşanan olaylı gecenin ardından yine hepimiz; hiçbir şey olmamış, ben gitmeye çalışmamışım gibi kahvaltı sofrasında yan yanaydık. Herkes geceki olayı hiç yaşanmamış gibi yok sayıp sessiz kalırken, ben de onların bu oyununa ortak oluyor ve onların sessizliğine ayak uyduruyordum. Fakat bu oyunda iki eksiğimiz vardı, babam ve Mustafa. Babamı kalktığımızdan beri hiç görmemiştim ama Mustafa; salona indiğimde beni görünce, ekmek almayı bahane ederek fırına gitmiş ve bana olan hislerini böylece belli etmişti.
Dış kapıdan yükselen anahtar sesiyle birlikte herkes mutfak kapısına dönerken, içeri hızla Mustafa girdi. Ardından fırından yeni getirdiği, dumanı üstünde tüten ve kokusu neredeyse tüm eve yayılan taze ekmekleri masaya koydu sonra da ellerini birbirine vurdu.
“Ekmekler de geldi, hadi bakalım gençler ve kendini genç hissedenler.” dedi neşeli olmaya çalışarak ama sesindeki o mesafeli tını hâlâ oradaydı.
“Arda, kuzum sen de git de dedeni uyandır hadi oğlum.”
Arda annemden aldığı komut üzerine tam babamı uyandırmaya gidecekken; merdivenlerde babamın ağır, tok ve her basamağı sarsan adımları yankılandı. Ardından nihayet kapının eşiğinde belirdi. Onun gelmesiyle birlikte de salonun havası bir anda ağırlaştı.
“Hayırlı sabahlar.” dedi usulca, bakışlarını yerden kaldırmadan.
Sesi, sanki dünden beri içine gömdüğü o sessizliği hiç bozmamış gibi pürüzlü ve yorgundu. Kimseyle göz göze gelmemeye devam ederek masanın başköşesine oturdu. Onun oturmasıyla birlikte de çatal kaşık sesleriyle, annemin ve yengemin sohbeti birbirine karışmaya başladı. Sanki hayat her zamanki sıradanlığında akıp gidiyormuş gibi bir oyun oynanmaya devam ediyordu masada.
“Anne dün Suzan teyze aradı beni, sana ulaşamamış sanırım.” dedi yengem, bardağına çayı doldururken yeni bir sohbet konusu açarak.
Annem şaşkınlıkla duraksadı.
“Hayırdır, niye aramış ki durup dururken?”
“Oğlu Arif var ya, onun düğünü için aramış. Özellikle davet etti.”
Annem sanki aklına bir şeyler gelmiş gibi kısa bir aydınlanma yaşadı ve elini hafifçe alnına vurdu.
“Doğru ya, geçen gün günde bahsetmişti kadıncağız. Benim de aklımdan çıkmış tamamen. Neyse altınımızı alır gideriz artık, adet yerini bulur.”
Ağabeyim şaşkınlıkla kaşlarını kaldırırken araya girdi:
“Daha geçen gün askere göndermedik mi biz o çocuğu yahu? Ne ara geldi de evleniyor?”
Yengem abimin bu şaşkınlığı karşısında ilk defa gerçek bir neşeyle güldü. Ardından yüzünde ona karşı bir şefkat belirdi.
“Daha geçen gün dediğin bir yıl önceydi Selim! Sen de yani.”
Mustafa ise ağzı dolu bir şekilde kıkırdadı ve yüzündeki o sert ifade bir anlığına dağıldı.
“Ağabey sen de iyice yaşlandın ha. Hafıza da gidiyor ufaktan, yakında evin yolunu da şaşırırsın sen. İstersen evin adresini yazıp cüzdanına koyalım, ne olur ne olmaz.”
Ağabeyim, elindeki zeytin çekirdeğini şakayla karışık Mustafa’ya doğru fırlattı.
“Ne yaşlanması lan! Daha gencim ben. Öyle değil mi Sevda’m?” dedi ağzındaki lokmayı yutmadan.
Yengem ağabeyime göstermeden bıyık altından gülümsedi ve cevap vermedi. Ardından bu sessizlik, masada küçük ama samimi bir kahkaha tufanı kopmasına neden oldu.
“Ağabey bak, yengem bile sessiz kaldı. Çünkü o da bana hak veriyor da sen kırılma diye bir şey demiyor.” diyerek üsteledi Mustafa.
Ağabeyim ise gerçekten alınmış gibi yengeme baktıktan sonra umutla anneme doğru döndü. Annem de evladının bu hâline dayanamayarak savunmaya geçti:
“Neresi yaşlıymış benim oğlumun?” dedi ağabeyimin saçlarını severek. “Daha gencecik o... Ne var yani saçında birkaç tel beyaz çıkmışsa?”
“Anne ya, sen de mi?” dedi ağabeyim, yüzünü çocuk gibi ekşiterek. “Biriniz de benim yanımda olsanız, ölürsünüz.”
Tam o sırada, Aybüke’nin hiç duymadığım kadar gür ve bir o kadar da çocuksu kıkırtısı odayı doldurdu. Öyle saf, öyle kirletilmemiş bir gülüştü ki bu; masadaki herkes bir an sustu ve hayranlıkla onu izlemeye başladı. Hatta başını tabağından hiç kaldırmayan babam bile, sanki bir mucizeye tanıklık ediyormuş gibi aniden kafasını kaldırıp Aybüke’ye baktı.
Aybüke ise dedesinin o sert, mermer gibi duran bakışlarını üzerine çekince bir anda dondu. Ardından gülüşü yüzünde sönmeye yüz tutmuş bir ışık gibi asılı kaldı, yanakları al al oldu. Utançla başını öne eğip parmaklarıyla oynamaya başladı ve sanki bir hata yapmış gibi olduğu yerde küçüldükçe küçüldü. Ağabeyim ise durumu hemen toparlamak istercesine Aybüke’yi kucağına çekti ve usulca sarıldı.
“Sen dayına mı gülüyorsun bakalım küçük hanım, ha?” dedi sevgiyle ona bakarken. “Komiğine mi gitti yoksa benim saçlarım?”
Aybüke fısıldayarak ve adeta bir sır verir gibi cevap verdi ağabeyime:
“Üzüldüysen eğer bir daha gülmem dayı. Hem bence saçındaki beyazlar sana çok yakışıyor, böyle Niloya’nın babasına benziyorsun.”
Odadaki herkes bir kez daha neşeyle gülerken, ağabeyim şefkatle Aybüke’ye bakmaya devam etti.
“Oy, dayın kurban olsun sana! Üzülmedim ki ben hiç yeğenim. Sen şimdi söyle bakayım, yakışıklı mı bu Niloya’nın babası?”
Aybüke bir süre düşünürcesine elini çenesine yasladıktan sonra, sonunda bir karar vermiş gibi gözleri parlayarak ağabeyime baktı ve onaylarcasına başını aşağı yukarı salladı.
“Sana bir sır vereyim mi?” dedi, tekrar konuşmaya başlayan ağabeyim ardından Aybüke’nin kulağına eğilip, bizim de duyabileceğimiz kadar kısık bir sesle devam etti: “Eğer sen hep böyle güleceksen, ben saçlarımın hepsini beyaza boyatabilirim.”
Aybüke neşeyle ortaya bir kıkırtı daha bırakırken, bu ses odada yankılanınca utanarak ağabeyimin ceketine sarıldı. Ve adeta içine girmek istercesine tutundu. O an babam, sandalyesini gürültüyle geri itti. Ardından hiçbir şey demeden, bakışlarını herkesten kaçırarak hızla salondan çıkıp bahçeye yöneldi. Biz arkasından bir enkaz gibi bakakalırken Mustafa, ortamı yumuşatmak için Aybüke’ye kollarını açtı.
“Dayısı, sen asıl benim yanıma gel. Bak ben ağabeyimden daha yakışıklıyım, hem benim saçımda beyaz da yok. Dayıların en yakışıklısı, en genci benim. Johnny Bravo gibi adamım be!”
“Johnny Bravo mu? O kim anne?”
“O da aynı Niloya’nın babası gibi bir çizgi film karakteri anneciğim.” dedim onun merakla çatılan kaşlarına bakarak.
“İyi de amca, benim hatırladığım kadarıyla o adam sarışındı ama sen esmersin.” dedi yaşadığı anlam karmaşasıyla. “Nasıl ona benzeyebilirsin ki?”
Mustafa; kısa bir an duraksadıktan sonra bakışları ona gülerek bakan bize çevrildiğinde, karizmasını toparlamak istercesine sahte bir şekilde öksürdü ve duruşunu dikleştirdi.
“Koçum tip olarak benzediğimi kim söyledi, ben karakterinden bahsediyorum zaten.” dedi fakat o cümlesini bitirdiği an, Arda katılırcasına gülmeye başladı ve Mustafa’nın zaten yerlerde olan karizması, eksilere kadar indi.
“Ama amca o karakter, sürekli kızları rahatsız eden kötü bir karakterdi.” dedi zorlukla gülmelerinin arasından. “Hatta annem onu izlemeyi bize yasaklamıştı.”
Bakışlarımı merakla yengeme çevirdiğimde, sanki aklına bahsedilen çizgi filmin bir sahnesini getirmiş gibi kaşlarını çattığını ve başını iki yana salladığını gördüm. Annem de onun bu hâllerini görmüş olacak ki bakışlarını hızla Mustafa’ya çevirdi.
“Oğlum ne diyor çocuklar öyle, sen benim başıma sapık mı olacaksın?” dedi kaşlarını çatarak. “Sen yeterince anne terliği yemedin herhalde.”
Mustafa, annemin yeterince ciddi olan konuşmasıyla birlikte olduğu yerde resmen hazır ola geçti ve onu ikna etmek istercesine konuşmaya başladı:
“Yok anne olur mu hiç öyle şey? Sen oğlunu tanımıyor musun? Ben hep ne derim; kadınlar bir çiçektir, erkekler ise böcektir.” dedi ve hepimiz ona anlamaz bir şekilde bakmaya başladık.
Ardından Mustafa bizim bakışlarımızı görünce, toparlamak istercesine devam etti sözlerine ama bu işleri daha da batırmaktan başka bir şeye yaramadı.
“Zaten ben kızların peşinden koşmam, genelde onlar kendi ayaklarıyla gelir.”
“Dünkü bebeye de bakın hele!” dedi ağabeyim, aniden başını önündeki tabaktan kaldırıp söze girerek. “Oğlum o da bir şey mi? Ben senin yaşındayken var ya ohoo, mahalledeki tüm kızlar peşimdeydi. Hatta benim için dükkanın önünde sıraya girerlerdi.”
Yengem kaşlarını çatıp “Hangi kızlarmış onlar Selim? Ben niye hiç duymadım?” diye sorunca ağabeyim bir an yutkundu ve bembeyaz kesildi.
“Bilmiyorum ki hatun, o kadar da ilgilenmedim ben onlarla ya. Benim gözüm senden başkasını görmüyordu ki zaten. Gerçi hâlâ öyle.”
Yengem anında yüz ifadesini değiştirip cilveli bir gülümsemeyle “Hadi oradan.” dediğinde, aldığı cevap oldukça hoşuna gitmişti. Fakat onların bu hâlini gören Mustafa için aynı şeyler söylenemezdi. Çünkü gördüğü ‘romantik’ sahne karşısında öğürür gibi ellerini ağzına götürmüş ve gözlerini kısarak yüzüne küçümsercesine bir ifade takınmıştı.
“Ağabey inan şu an hiç orta yaş romantizmi çekemem, lütfen kendinize gelin. Midemi bulandırıyorsunuz sabah sabah ya.”
“Sen sus, pis ergen! Senin yaşın böyle şeylere yetmez.” dedi ağabeyim gülerek.
“Anne bir şey de şuna ya, yine ergen diyor bana!” diyerek, anneme şikayet etti bu sefer de Mustafa.
“Ne oldu ergen? Annenin eteklerinin altına mı saklanmaya karar verdin yoksa?”
Abim konuşmaya devam ederken bakışlarını gülerek yengeme çevirince, yengemin ona düz bir surat ifadesiyle ve susmasını isteyen bakışlarla baktığını gördü. Ardından anında ciddileşti, karısının bakışlarına karşılık teslimiyetle boyun eğdi.
“Anladım karıcığım, sustum.” dedi ve dudaklarına hayali bir fermuar çekti.
Masada kısa bir sessizlik olurken, az önceki anlar içimi ısıtsa da, Aybüke’nin ilaçlarını alması ve benim de dışarı çıkmam gerekiyordu.
“Anne.” dedim sessizce, sesimdeki tedirginliği saklayarak. “Benim bakkala gitmem lazım, birkaç alacağım var Aybüke için. Sen o sırada Aybüke’nin ilaçlarını hazırlar mısın? O da benimle gelir, eve döndüğümüzde de direkt içer.”
Mustafa ve çocuklar anlamazca bakarken, annemin yüzündeki gülümseme de yavaşça soldu ve düz bir yüz ifadesi takındı. Çünkü sokağa çıkmam demek; mahallenin o keskin, zehirli diliyle ve meraklı gözleriyle yüzleşmem demekti. Ve çok iyi biliyordum ki, şu an kimse bunu istemiyordu.
“Hazırlarım, hazırlarım. Ama istersen Mustafa’yı göndereyim kızım, sen yorulma şimdi.” dedi korumacı bir tavırla.
Bakışlarımı Mustafa’ya çevirirken, onun hâlâ önündeki tabağa anlamaz bir şekilde baktığını gördüm. Anlaşılan Aybüke’nin neden ilaç içtiğini sorguluyor ama sormaya da çekiniyordu.
Ben onu izlemeye ve zihnimdeki düşüncelerle boğuşmaya devam ederken, Aybüke’nin koluma sarılmasıyla hızla kendime geldim ve tekrar anneme döndüm.
“Yok anne.” dedim kararlılıkla. “Sürekli böyle saklanarak olmaz. Artık dışarı çıkma vakti geldi. Hem Aybüke de biraz hava alır, ona da iyi gelir.”
Annem kararlı konuşmamdan sonra bana hak vererek sessiz kaldı. Ben de kızımın elinden tuttum ve birlikte hazırlanmak üzere odamıza ilerledik. Gardırobun önüne gelerek birkaç parça kıyafet aldık ve üzerimize geçirmeye başladık. Ama her hareket edişimde, kalbim göğüs kafesimi yırtarcasına zorluyordu. Çünkü uzun zaman sonra, güle oynaya vakit geçirdiğim sokaklarda yürüyecek ve havasını ciğerlerime çekecektim.
Kısa bir süre içerisinde hazırlandıktan sonra, Aybüke’ye belli etmemeye çalıştığım bir heyecanla karışık korku ile kapıdan çıkıp bahçeye adım attığımda, babamın bahçe duvarına yaslanmış ve uzaklara dalmış hâlini gördüm. Dışarı çıktığımızı fark etmiş ama yine de bize bakmamıştı. Umursamamaya çalışarak kızımın elini daha sıkı tuttum ve hızlı adımlarla ilerlemeye devam ettim.
(İlahi bakış açısıyla...)
Ertan Bey’in evinin salonu, mevsim şartlarının aksine öğle güneşinin parlak ışığıyla yıkanıyor ve içeriyi çabasız bir şekilde ısıtıyordu. Ama Nergis Hanım’ın yarattığı telaş rüzgarı, güneşin sıcaklığını gölgede bırakacak cinsten sert ve soğuk esiyordu. Akşamki isteme merasimi için erkenden başladığı hazırlıklar, evin her köşesine yayılan bir telaşa dönüşmüştü. Adeta bir komutan edasıyla evin içinde emirler yağdırıyor, hiçbir şeyin eksik olmaması için çırpınıp duruyordu.
Ertan Bey ve Gökhan ise televizyonun karşısındaki kanepede, dünya yıkılsa umurlarında olmayacakmış gibi duran gibi oturmuş, bir futbol maçının özetini izliyorlardı. Ancak ikisinin de zihni yeşil sahadan oldukça uzakta, farklı alemlerdeydi.
“Ertan!” diye seslendi Nergis Hanım, elindeki bezi sallayarak. “Tatlıyla çikolatayı hallettin değil mi? Bak en iyisinden, en pahalısından olsun. Selma’nın annesi pek titiz kadındır, sakın laf getirtmeyelim kendimize.”
Ertan Bey bıkkın bir nefes vererek, başını yavaşça televizyon ekranından ayırdı ve sabahtan beri başının etini yiyen karısına çevirdi.
“Hallettim, hallettim Nergis. Kemal’e bizzat söyledim sabah. Akşam için en iyisinden çikolataları hazırlayacak, bana haber verecek. Ben de gidip alacağım, meraklanma sen.”
Fakat Nergis Hanım durmamaya kararlıydı.
“Yüzükleri hallettin mi peki? Bak bir sorun çıkmasın sonra. Kuyumcuya ayarını da yaptırdın değil mi?”
“Onu da hallettim hatun.” dedi Ertan Bey, sesini biraz daha yükselterek. “Ben her şeyi hallettim de, sen biraz sakin mi olsan acaba? Alt tarafı kız istemeye gideceğiz yahu, savaşa gitmiyoruz ya!”
“Nasıl sakin olayım Ertan!” dedi Nergis Hanım, ellerini göğsünde kavuşturup biricik oğluna dolu dolu bakarak. “Gökhan’ıma kız isteyeceğiz bugün. Allah’ıma bin şükürler olsun, ölmeden bu günleri de gördüm ya. Mürüvvetini göreceğim aslanımın, daha ne isterim?”
O sırada konuşulanları bile duymayan Gökhan, bakışlarını televizyon ekranına mühürlemişti. Görüntüler renkli birer leke gibi akıp gidiyor ama o ne ekrandaki gol sevincini duyuyordu ne de spikerin heyecanlı sesini. Zihninde; dün gece yarım bıraktığı o ahşap beşiğin üzerindeki kuş figürleri ve sabahın ilk ışıklarıyla birlikte ruhuna çöken o garip, tekinsiz huzursuzluk dolanıyordu.
Nergis Hanım; oğlunun bu heykel gibi duruşundan ve sessizliğinden rahatsız olarak yanına yaklaştı, kolunu hafifçe kendine getirmek ister gibi dürttü.
“Gökhan, annem iyisin değil mi? Hiç sesin soluğun çıkmıyor, heyecan mı yaptın yoksa?”
Gökhan, sanki derin bir uykudan uyandırılmış gibi aniden irkildi. Ardından gözlerini ekrandan çekip annesine çevirdi ve bakışlarındaki o uçsuz bucaksız boşluk bile Nergis Hanım’ın yüreğini sızlatmaya yetti.
“İyiyim annem, iyiyim.” dedi Gökhan, yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirerek. “Gece pek uyuyamadım ya, ondan üzerimde bir yorgunluk var. Ben en iyisi gidip biraz kestireyim odamda, akşama kadar kendime gelmiş olurum. Merak etme sen.”
Ardından oldukça yavaş hareketlerle ayağa kalktı ve omuzları yılların yükünü taşıyormuş gibi her zamankinden daha düşük bir şekilde odasına doğru yürüdü. O salondan çıktığı an, Ertan Bey televizyonun sesini tamamen kıstı. Ve karı-koca; oğullarının arkasından uzun, kederli bir sessizlikle bakakaldılar.
“Böyle sevmediği biriyle, sırf biz istiyoruz diye evlendirerek iyi mi yapıyoruz hanım?” dedi Ertan Bey, sesi bu sefer daha kısık ve vicdan azabı doluydu. “Çocuğun yüzü gülmüyor, görmüyor musun? Bir ömür bu şekilde nasıl geçer? Benim içime hiç sinmiyor, bilesin.”
Nergis Hanım, elindeki bezi parmaklarına dolayarak sımsıkı sıktı. Çok iyi biliyordu ki; Gökhan Nazlı’nın mahalleye geri döndüğünü duyarsa tüm bu hazırlığı yakıp yıkar, evlenmemek için her şeyi yapardı. Fakat bildiği bir şey daha vardı ki, o da bunu engellemek için her şeyi yapmaya hazır olduğuydu. Zaten Selma ile yapılacak bu evlilik, aslında oğlunu geçmişin o sönmeyen hayaletlerinden korumak için aceleyle ördüğü bir duvardı. Çünkü Gökhan Nazlı’yı görürse umutlanırdı, umutlanır ve kendisini yine geri plana atardı.
“Umarım iyi yapıyoruzdur Ertan.” diye mırıldandı Nergis Hanım, sesi kendi kendine verdiği bir teselli gibiydi. “Hem belki zamanla sever, alışır. Yeter ki aklı karışmasın, yeter ki o eski yaralar deşilmesin.”
Ve sessizce, sadece kendisinin duyabileceği bir tonda ekledi:
“Umarım... Umarım yanılmıyoruzdur.”
(Nazlı’dan...)
Dışarıdan döndükten sonra Aybüke’ye ilaçlarını içirmiş ve onu kuzenlerinin yanına bırakmıştım. Şimdi ise aklımdaki düşüncelerle yukarı kata çıkıyordum. Fakat adımlarım merdivenleri çıkarken, kalbimdeki o ağır taş biraz daha büyüyordu. Artık bazı başlangıçları yapmanın, bazı kalp kırıklıklarını düzeltmenin vaktiydi. İlk adımı dışarı çıkarak kendime atmıştım, ikinci adımı ise bana en çok kırgın olanlardan birine yani Mustafa’ya atacaktım.
Birkaç dakika sonra nihayet kapının önüne geldiğimde, içeriden gelen boğuk telefon sesi; onun kendi dünyasında olduğunu söylüyordu. Derin bir nefes aldım ve kendime konuşmanın iyi geçeceğine dair telkinler vermeye çalıştım. Ardından kapıyı hafifçe tıklattım ve cevap beklemeden içeri süzüldüm.
“Mustafa, gelebilir miyim?”
Fakat cevap vermedi ve sadece başını, elindeki telefondan ayırmadan hafifçe aşağı yukarı salladı. Aldığım onayla yatağın bir ucuna, sanki her an kovulacakmışım gibi eğreti bir şekilde oturdum.
O ise parmaklarıyla ekranı kaydırmaya devam etti. Meşgul görünmeye çalışıyor, kafasını telefondan kaldırmıyordu ama ellerinin hafifçe titrediğini görebiliyordum. Bir süre ikimizde konuşmadık ve sadece odadaki eski duvar saatinin acımasız tıkırtılarını dinledik.
“Biliyorum, bana çok kızgınsın.” diye başladım söze daha fazla sabredemeyerek. “Yıllar önce sizi terk ettim ve gittim. Büyük bir hata ettim hem de telafisi olmayan bir hata. Üstelik bir kez bile olsun, sizi arayıp sormadım. Suçluyum, en ağır cezayı da hak ediyorum biliyorum. Ama daha çok küçüktüm Mustafa. Senden sadece birkaç yaş büyüktüm ben o gece o kapıdan çıktığımda. Yani neyin ne olduğunu, hayatın insanı ne kadar acımasız bir şekilde hırpalayabileceğini bilmiyordum. Sandım ki sevdiğim adamla gidersem her şey o okuduğum masallardaki gibi olur, sonunda mutlaka mutlu olurum.”
Omuzlarımı çaresizlik içinde kaldırıp indirdim. Gözyaşlarım artık saklanamayacak kadar birikmiş, görüşümü bulandırmaya başlamıştı. Hatta çoktan birkaç damlasının aktığını da hissedebiliyordum.
“Olamadım Mustafa. Mutlu falan olamadım. Ama bunu anlamak için çok geç kalmıştım. Tam her şeyi göze almış, ‘Giderim, babam yüzüme tükürse de kapılarında yatarım, kendimi affettirene kadar gitmem’ deyip geri dönecekken hamile olduğumu öğrendim. O an geri dönme şansımı da sonsuza dek kaybettiğimi düşündüm. ‘Bu lekeyle babamın karşısına nasıl çıkarım, onu bir kez daha nasıl utandırırım?’ dedim kendi kendime. Evet, bunlar oldukça yersiz düşüncelerdi ama o an bunun doğru olduğunu düşündüm.”
Mustafa, başını yavaşça telefondan kaldırdı. Gözlerinde yıllarca biriktirdiği, her geçen gün katmerlenen o soğuk ve keskin öfke vardı.
“Madem şansını sonsuza dek kaybettiğini düşündün, şimdi neden geldin o zaman?” diye sordu, sesi bir bıçak kadar keskindi. “Neden şimdi, bunca yıl sonra geri döndün? Alışmıştık artık biz yokluğuna, biraz daha gelmeseydin unutuyorduk hatta seni! Neden şimdi geldin ve her şeyi tekrar berbat ettin?”
“Çünkü artık mesele ben değilim Mustafa!” dedim hıçkırıklarımın arasından fırlayan bir feryatla. “Aybüke’yi kucağıma aldığım o ilk gün, daha kokusunu bile tam içime çekemeden hasta dediler bana. Kalbinde sorun varmış. Küçücük bir bebekken başladı koca koca ilaçları içmeye. Yıllarca o zayıf, yorgun kalbiyle hayata tutunmaya çalıştı ama artık... artık kalbi dayanmıyor Mustafa. Doktorlar nakil olmazsa ölecek dediler.”
Mustafa’nın sinirle kıracak kadar sıktığı telefon yatağın üzerine düştü. Ardından kaskatı kesilen, bir duvar kadar sert duran yüzü bir anda darmadağın oldu ve yerini şaşkın bir çocuk aldı.
“Ne!?” diye fısıldadı. “Ne diyorsun sen? Ne demek hasta? Nasıl hasta?”
“Ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilemedim.” diye peş peşe sorduğu sorularını görmezden geldim ve anlatmaya devam ettim, hıçkırıklarımı artık serbest bırakarak. “Yıllarca tek başıma hem para kazanmaya hem de kızıma nefes olmaya çalıştım. Ama artık yetmiyor, gücüm tükendi benim Mustafa. Aybüke; bırak baba sevgisini, aile sevgisini bilmeden ve yıllarca bundan mahrum kalarak büyüdü. Çünkü o hep dört duvar arasındaydı ve yanında yalnızca ben vardım. Buraya da işte tam da bu yüzden geldim. Kendim için tek bir günahın affını bile istemiyorum. Babam yüzüme tükürse ‘haklıdır’ der başımı eğerim. Ama istiyorum ki... en azından kızım, bu dünyadan göçüp gitmeden önce gerçek bir aile sıcaklığı tatsın. Kuzenleriyle bahçede oyunlar oynasın, dayılarını tanısın ve başkaları tarafından sevilsin istedim.”
Mustafa’nın gözleri doldu, dudakları titredi.
“Sen… bütün bunları tek başına… bunca yıl boyunca…” dedi, fakat kelimeler boğazında takıldı devamı gelmedi. “Ben bunları bilmiyordum. Bütün zaman boyunca ben kendi öfkeme, kendi kırgınlığıma kapılmışım.”
Kendime birkaç saniye nefes payı tanırken, yüzümü elimin tersiyle silmeye ve durdurmaya çalıştım ama göz yaşlarım akmaya devam ediyor, bir türlü durmuyordu.
“İstersen beni hiç affetme Mustafa. İstersen gördüğün yerde yüzünü çevir, bana dünyadaki en yabancı insanmışım gibi davran. Ama kızıma bunu yapma, Aybüke senin yeğenin. Ona iyi davran olur mu? Ben her şeye dayanırım, her şeye göğüs gererim; babamın öldüren suskunluğuna da, senin bu yakıcı öfkene de. Ama onun o masum gözlerinin üzüntüyle dolmasına, siz tarafından yok sayılmasına dayanamam. O daha çok küçük Mustafa. Ve de çok masum. Dediklerimi bir düşün olur mu?”
Ardından dizlerim beni taşıyamayacak kadar titrerken ayağa kalktım. Arkamı dönüp kapıya doğru ağır bir adım attım. Fakat tam odayı terk edecekken kalbimin en derinine dokunan, ruhumu yıllar öncesine ve o eski huzurlu günlerimize götüren o tek kelime yankılandı odada:
“Abla!”
Mustafa hızla yerinden fırladı. Özlemi, sakladığı öfkesi ve en önemlisi de pişmanlığıyla gelip boynuma sarıldı. Ardından kollarımın arasında sarsıla sarsıla, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ben de ona onun gibi, hiç bırakmayacakmışım gibi sımsıkı sarıldım.
“Ablacığım!” dedim, sesim Mustafa’nın hıçkırıklarında net duyulmayarak.
“Asıl sen affet beni abla!” dedi Mustafa, omuzları sarsılarak. “Seni dinlemedim, geldiğinden beri seni bir düşman gibi gördüm, üzdüm seni. Bilmiyordum abla. Yemin ederim Aybüke’nin bu kadar hasta olduğunu, senin bu kadar yaralı olduğu bilmiyordum. Hiçbirini bilmiyordum özür dilerim, ne olur affet beni abla.”
İçimde yükselen şefkatle ve mutlulukla, yüzünü avuçlarımın arasına aldım ve usulca ıslak yanaklarını sildim.
“Olur mu hiç öyle şey ablacığım? Sen beni hiç üzmedin ki, hem ablalar kardeşlerine ne yaparsa yapsın küsmezler. Ben de sana bir an bile küsmedim. Sadece bu anı çok bekledim ve seni çok özledim Mustafa. Kardeşimi çok özledim.”
O an, aramızda duran devasa buz dağı eriyip gitti. Ve ben; Mustafa’nın hıçkırıkları yavaş yavaş dinerken, artık bu evin içinde tek başıma olmadığımı ve omuzlarımdaki yükün biraz daha hafiflediğini hissettim. Artık Aybüke’nin sığınabileceği güçlü bir dayısı, benimse yaslanabileceğim bir kardeşim vardı.
