15. bölüm / 48
14 BAHARBÖLÜM 15: Hastane
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 15: Hastane
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime · Okuduğun bölüm
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Yağmur olsan binlerce damla
arasından bulur
tutardım seni
çünkü korkarım,
toprak aldığını vermiyor geri.”
-Cemal SÜREYA-
(Nazlı’dan...)
Aybüke yığılıp kalırken feryadım da; düğün salonunun tavanında yankılanıp tüm neşeyi, müziği ve fısıltıları bir cam kırılması gibi kesmişti. İnsanlar şaşkın bir şekilde bir bana bir kızıma bakarken, mesafeyi nasıl katettiğimi bile anlamadan hızla Aybüke’nin yanına vardım ve dizlerimin bağı çözülmüş bir hâlde hemen yanına çöktüm.
“Aybüke! Anneciğim! Hadi uyan anneciğim.” dedim başını ellerim arasına alarak. “Aç gözlerini!”
Ama Aybüke cevap vermiyordu. O hayat dolu, her şeyi merak eden gözleri sımsıkı kapanmış ve yüzü bir mermer kadar beyazlarken; elleri de kış ayazı yemiş gibi buz kesmişti.
Etrafımız bir anda mahşer yerine dönerken, az önce arkamızdan konuşan insanlar şimdi başımıza üşüşmüş ve hem meraklı hem de korku dolu gözlerle tepemizde dikiliyorlardı. Onların sesleri ise birbirine karışıyor, uğultuları beynimin içinde git gide büyüyordu.
Çaresizlikle anneme döndüm, sesim hıçkırıklarımın arasında parçalanırken konuştum:
“Anne! Ambulansı arayın! Kalbi, kalbi duracak.” dedim yalvarır bir tonda. “Ne olur ambulansı arayın!”
Bakışlarımı yardım dilenircesine etrafta gezdirirken, bu kaosun ortasında Gökhan’ın kalabalığı bir fırtına gibi yararak yanımıza geldiğini gördüm. Ve yüzündeki o sarsılmış, paramparça olmuş ifade acımı ikiye katlamaya yetti.
“Nazlı, ambulansı bekleyemeyiz! Erdem’in arabası kapıda bekliyor onunla gidelim!” diye bağırdı Gökhan ve sesindeki o otorite, beni bir anlığına girdiğim karanlık kuyudan çekip çıkardı. “Vakit kaybediyoruz, hadi!”
Başımı aşağı yukarı sallayarak onu onayladığımda Bahar hemen yanımızda bitiverdi, Erdem’in arabayı çoktan çalıştırdığını ve sokağın başında bizi beklediğini söyledi. Konuşacak, itiraz edecek hâlim kalmamıştı. Bir kez daha çaresizce başımı salladım. Gökhan ise onay verdiğim an, Aybüke’yi incitmekten korkarak ama sımsıkı bir şekilde de sararak kucağına aldı. Ve hızlı adımlarla arabaya ilerledi.
O andan sonra da arabaya nasıl bindiğimizi, Erdem’in gaza nasıl bastığını ve motorun o can havliyle nasıl gürlediğini bile anlayamadım.
Arka koltukta çaresizce otururken Aybüke’nin başını dizlerime yatırdım. O sırada Gökhan da ön koltukta otururken, gövdesini tamamen arkaya çevirerek bir eliyle Aybüke’nin bileğinden nabzını kontrol etti. Ardından da diğer eliyle boşlukta duran elimi destek verircesine sıktı. Bakışlarımız kesiştiğinde ise başını destek olurcasına aşağı indirip kaldırdı ve ben hâlâ ona bakmaya devam ederken geri önüne döndü.
Onun ardından da ben, bakışlarımı yanımda oturan ve beni sakinleştirmeye çalışan Bahar’a çevirdim.
“Merak etme Nazlı, çok yaklaştık. Bir şey olmayacak.” diye sayıklıyordu fakat ben yine de sessizce, içim sökülürcesine ağlamaya devam ediyordum ve akan yaşlarım usulca kızımın yanaklarına akıyor ardından da kendine bir yol çiziyordu.
“Lütfen Allah’ım.” diye yalvardım içimden, gökyüzünün karanlığına bakarak. “Onu benden alma. Gerekirse benim kalbim dursun, benim nefesim kesilsin ama onunki atsın. O daha çok küçük Allah’ım, ne olur kızımı iyileştir, ona şifa ver.”
Aradan dakikalar hızla geçip giderken hastane kapısına vardığımızda Gökhan; araba tam durmadan aşağı indi ve hızla arka kapıyı açtıktan sonra Aybüke’yi kucağına aldığı gibi, acil servisin beyaz ışıklarına doğru atıldı.
“Doktor yok mu! Çocuk bayıldı!” dedi ve haykırışı hastane koridorlarında yankılandı. “Kalp hastası, aort kapak yetmezliği var! Yardım edin!”
Sağlık görevlileri onun bağırışlarından sonra sedyeyi getirdiğinde, Gökhan onu yavaşça üzerine yatırdı. Ardından da elini yüzüne götürdü ve yaşadığı anın şokunu atlattıktan sonra bakışlarını bana çevirdi.
“Sakin ol Nazlı. Bak, zamanında getirdik. Aybüke artık emin ellerde.”
Kafamı giden sedyeden kaldırıp ona çevirdiğimde, boğazıma bir yumru daha oturdu. Gökhan’ın tertemiz gömleğinde, tam göğsünün üzerinde Aybüke’nin tozlu ayakkabılarının izi kalmıştı. Ve o iz, benim tüm direncimi kırmaya yetti. Kendimi tutamadım, hıçkırıklara boğularak Gökhan’ın açtığı kolları arasına girdim ve başımı göğsüne yaslandım.
“Benim yüzümden,” dedim, kelimeler ağzımdan zorlukla dökülürken. “İzin vermemeliydim Gökhan. Oynamasına, yorulmasına izin vermemeliydim. Ben nasıl bir anneyim? Nasıl bir anneyim ki bunu düşünemedim?”
Gökhan bir taraftan beni daha da sıkı sararken, bir taraftan da çenesini saçlarıma yaslayıp, korumak ister gibi kapandı üzerime.
“Sakın, sakın böyle düşünme. O bir çocuk Nazlı; sadece mutlu olmak, oyun oynamak istedi.” dedi ve fısıltı gibi bir sesle devam etti: “Suçlama kendini, biz buradayız yanındayız. Aybüke iyi olacak, en kısa sürede ayağa kalkacak.”
Ben elimi tam Aybüke’nin ayak izine yaslayıp Gökhan’ın göğsünde ağlamaya devam ederken, genç bir doktor hızla Aybüke’nin olduğu odaya girip elindeki stetoskobu yavaşça inip kalkan göğsüne dayadı. Ardından ben de onunla birlikte sedyede yatan kızıma doğru ilerledim ve doktorun kaşlarının çatılışını, yüzündeki o bıçak sırtı ciddiyetini okumaya, kendi zihnimde iyiye yormaya çalıştım.
“Nabız 48’e düşüyor! Satürasyon azalıyor,” dedi hemşire, gözlerini bir saniye bile monitörden ayırmadan. “Hipoksi başlıyor!”
Doktor ise onun sözleriyle birlikte Aybüke’nin küçük, hareketsiz yüzüne eğildi ve onunla konuşmaya çalıştı.
“Canım? Beni duyuyor musun?” dedi ama ses yoktu, sadece derin ve korkutucu bir sessizlik vardı. “Oksijen maskesi, çabuk! Adrenalin hazırlayın!”
Hemşire doktorun sözleriyle birlikte hızla maskeyi Aybüke’nin küçük yüzüne taktığında, ruhumun bir parçasının bedenimden ayrılıp Aybüke’ye doğru ilerlediğini hissettim ve kızımın soğuk elini sımsıkı tuttum. Parmakları öyle ince, öyle güçsüzdü ki; hayat ondan her saniye biraz daha çekiliyor gibiydi.
Tam diğer elimi de Aybüke’nin solgun yüzüne uzatmak üzereyken, hemşire nazikçe ama kararlı bir şekilde kolumdan tuttu ve beni dışarıya yönlendirdi.
“Sizi dışarı alalım hanımefendi. Lütfen zorluk çıkarmayın, müdahale için alan açmamız gerekiyor.”
“Bırakamam onu! Gitmem!” diye feryat ettim. “O korkar yanında ben olmazsam!”
Onu bu ilaç kokulu, yabancı insanların arasında bırakma fikri benim için ölmekten daha zordu. Ama Gökhan araya girerek müdahale edip, ellerini de omuzlarıma bir mengene gibi kenetlediğinde ve beni geriye doğru çektiğinde, biraz olsun uzaklaştım sedyeden.
“Nazlı kurban olayım, bırakalım işlerini yapsın insanlar. Şu an ona, en çok onlar yardım edebilir.” dedi ve biraz daha geriye çekti beni. “Gel, biz kapıda bekleyelim ve ona dışarıda destek olalım. Hadi.”
Gökhan’ın sesindeki şefkate, güven kokan limana istemeyerek de olsa teslim oldum ve beni koridorun sonundaki soğuk, metal sandalyelerden birine oturtmasına izin verdim. Ardından dizlerimin bağı çözülürken, kendimi bir boşluğa bırakır gibi yeniden Gökhan’ın göğsüne bıraktım. O da gözyaşlarım gömleğini sırılsıklam ederken, kollarını etrafıma sardı.
O sırada hastane girişinde, ailemin geldiğinin habercisi bir şekilde sesleri yükseldi. Annem, babam, ağabeyim, Mustafa... Hepsi darmadağın bir hâlde içeri daldılar ve en önde ilerleyen annem, perişan bir hâlde dizlerimin dibine çöktü.
“Nazlı, kızım? Aybüke nasıl? Ne dediler kurban olduğum, hadi iyi bir şey söyle bana!”
“Bilmiyorum anne, bilmiyorum.” dedim bitkin bir şekilde. “Müdahale ediyorlar içeride.”
Dakikalar bir asır gibi geçerken, beyaz kapı nihayet açıldı ve doktor eldivenlerini çıkararak yorgun bir adımla dışarı çıktı. Ardından hepimiz tek bir vücut gibi üzerine çullandık ve bizden önce davranan babam, titreyen sesiyle sordu:
“Durumu nasıl doktor hanım? İyi olacak mı torunum?”
Doktor derin bir nefes alırken yüzünde, yorgun ama bir nebze olsun insanın içini ferahlatan bir ifade vardı.
“Şu an için krizi atlattık, durumu stabil. Müdahale ile nabzını da dengeledik ancak söylemeden geçemeyeceğim ki, kalbi beklediğimizden çok daha yorgun. Aort kapağı, bu tip ani yüklenmeleri kaldırmıyor maalesef. Bu yüzden onu bir süre müşahede altına alacağız ve uyutmaya devam edeceğiz. Değerlerini takip etmemiz şart. Kritik eşiği geçtik ama yine de tedbirli olmak durumundayız.”
Doktorun konuşmasını bitirip gitmesiyle beraber kapı tekrar aralandı ve sedye üzerinde; ağzında büyük maske, kolunda serum, göğsünde de monitör kablolarıyla Aybüke çıktı. İçimden şükrederek hızla kızımın yanına ilerledim ve müşahede odasına doğru götürülürken elini bir an olsun bırakmadım, küçük parmaklarını avcumun içinde bir nebze olsun ısıtmaya çalıştım.
Kısa sürede odaya ulaşıp içeri girdiğimizde, ortamda ağır bir sessizlik vardı ve bu sessizliği sadece monitörden gelen o düzenli, ritmik sesler bölüyordu. Bu ses ise kızımın kalbinin hâlâ bu dünyada tutunduğunun, benim için hâlâ nefes aldığının bir kanıtıydı.
Bitkinlikle Aybüke’nin yatağının ucuna oturdum ve alnındaki terle karışmış saçlarını şefkatle okşadım. Bakışlarımı kapıya doğru çevirdiğimde ise Gökhan ile karşılaştım. Kapının eşiğinde öylece duruyor ve içeri gelmeye çekinir gibi ama oradan ayrılmaya da asla niyeti yokmuş gibi, kapının eşiğinden bizi izliyordu.
(İlahi bakış açısıyla...)
Hastanenin ağır, genzi yakan dezenfektan kokusuyla harmanlanmış koridoru; akşamın çökmesiyle birlikte daha da ıssızlaşmıştı. O sırada, bu sessizlikte kafeteryaya doğru ilerleyen Mustafa’nın adımları da; sanki kendi iradesi dışında hareket ediyor gibi düzensizdi. Kafası o kadar doluydu ki önündeki beyaz zemini bile görmüyor, zihnindeki cevapsız soruların arasında kayboluyordu.
O böyle düşünceli bir şekilde koridorda ilerlemeye devam ederken, karşı yönden yavaş adımlarla genç bir kız yaklaşmaya başlamıştı. Üzerindeki hastane önlüğü vücuduna bol gelip omuzlarından düşmek için an kollarken, dökülen saçlarının yerini alan ince kumaş örtü de, savaştığı o amansız hastalığın izlerini sessizce haykırıyor gibiydi. Adımları ise bitkindi ve yorgunluğu her hareketinden de oldukça belliydi. Bakışlarını bir an olsun elindeki telefonun ekranından ayırmıyor, sanki yaşadığı dünyadan bir anlığına kopmak istiyor gibi de dikkatini başka bir şeye vermiyordu.
İşte tam o an iki farklı dünya, dikkatsizliğin ve kaderin tam ortasında birbirini buldu ve sertçe çarpıştı.
“Ah!” diye bir ses döküldü ardından kızın dudaklarından.
Narin ve hassas bedeni çarpışmanın etkisiyle sarsılırken, elinde sıkı sıkıya tuttuğu telefon da neredeyse yere düşecek gibi oldu. Kız kendini toparlamaya çalışırken, Mustafa ise sanki bir uykudan uyanmış gibi telaşla kafasını yukarı kaldırmıştı.
“Çok özür dilerim, çok özür dilerim!” dedi, elleri havada asılı kalmışken sesi titreyerek. “İyi misin? Bir yerin acıdı mı?”
Kız başını yavaşça kaldırdı ve o an yüzüne yerleştirdiği o naif, sarsılmaz gülümseme; Mustafa’nın bütün dünyasını bir anlığına durdurmaya yetti.
“İyiyim, iyiyim sakin ol.” dedi kız, huzur dolu sesiyle.
Fakat Mustafa o an onu duymuyor, hareketsizce durmaya ve şaşkınlıkla kıza bakmaya devam ediyordu. Hayatında hiç bu kadar berrak, bu kadar canlı bir mavi göz görmemişti. Ve kızın hastalığı ne kadar aşikarsa, gözlerindeki o yaşama tutkusu da o kadar belirgindi. Mustafa bu gözlere bakmaya devam ederken kalbi, daha önce hiç hissetmediği bir ritimle çarpmaya başladı.
“Sen iyi misin peki?” diye sordu kız, Mustafa’nın şaşkınlığını fark ederek. “Hey! Sana diyorum, iyi misin?”
“Ha?” diye mırıldandı Mustafa ise dalgınlıkla. “Ne?”
O an bu şaşkınlığı kızın komiğine gitti ve istemsizce hafifçe kıkırdamaya başladı, ardından zarif kıkırtısı sessiz koridorda kısık bir şekilde yankılandı.
“Diyorum ki iyi misin?” dedi gülmeye devam ederken. “Çarpan sensin ama benden daha kötü görünüyorsun.”
Mustafa kızın konuşmasıyla birlikte sarsılarak kendine geldi ve onun cümlelerini yeni yeni algıladığında da, kulakları yaşadığı utançla yanmaya başladı.
“Şey, iyiyim. Tekrardan çok özür dilerim, ben gerçekten çok dalgındım. Seni fark edemedim.”
“Önemli değil.” dedi kız, bakışlarını ondan ayırmayarak. “Hem ben de önüme bakmıyordum zaten. İkimiz de suçluyuz yani, fifty fifty.”
Kız tam cümlesini bitirdiği an, gülüşü solmaya ve yüz ifadesi de acı dolu bir hâl almaya başladı. Ardından gözlerinin önünü kararırken, dünya etrafında hızla dönmeye başlamış gibi gözlerini sıkıca yumdu ve hafifçe olduğu yerde sendeledi. Onun bu hâlini gören Mustafa ise büyük bir refleksle ileri atılıp kızın kollarından kavradı, onu dengede tutmaya çalıştı.
“Başım dönüyor da,” diye fısıldadı kız, sesi aniden bitkinleşirken. “Oturmam için yardım eder misin?”
Mustafa; başını salladı ve büyük bir panikle kızı koridordaki boş banklardan birine doğru yönlendirdi, en küçük sarsıntıdan bile korumak istercesine nazikçe kızı oturttu.
“İyi misin? Birisini çağırmamı ister misin? Doktor, hemşire?” diyerek, panikle cümlelerini sıraladı Mustafa. “Hemen gidip birini bulabilirim.”
Kız derin bir nefes alıp başını arkasına, soğuk ve sert duvara yasladı ardından gözlerini kapalı tutarak cevap verdi:
“Merak etme iyiyim. Birazdan geçer. Alışkınım ben zaten.”
Mustafa; emin olamayarak kızın yanına iliştiğinde, ne yapacağını bilemez bir hâlde beklemeye başladı. Sonra da usulca ve istemsizce bakışlarını kızın üzerinde gezdirdi.
Yüreği titreyerek solgun tenine, dökülmüş saçlarına, incecik bileklerine ve birkaç metre öteden bile damarlarının belli olduğu bembeyaz tenine baktı. Ardından da “Nasıl bu kadar güzel ama aynı zamanda da bu kadar yorgun gözükebilir bir insan?” diye geçirdi içinden.
Fakat kız aniden gözlerini açıp ona doğru dönünce, suçüstü yakalanmış bir hırsız gibi telaşla bakışlarını kaçırdı. Ve ne yapacağını bilemeyerek ellerini incelemeye, karşı duvardaki yangın tüpünü sanki ilk defa görüyormuş gibi bakmaya başladı. Ama ne yaparsa yapsın kızın bakışlarını üzerinde hissettikçe yerinde duramıyor, rahatsızca yerinden kıpırdanıyordu.
“Kan kanseri,” dedi kız yüzüne bir gülümseme yerleştirerek. “Dördüncü evre.”
Mustafa duyduklarıyla olduğu yerde taş kesildi ve kısık bir sesle adeta fısıldadı:
“Ne?” dedi, beyni bu iki cümleyi anlamlandırmayı reddederken.
Onun bu hâlini gören kız ise, sanki çok sıradan bir şeyden bahsediyormuş gibi rahat bir tavırla omuz silkti ve cümlesini tekrarladı:
“Hastalığım diyorum. Dördüncü evre kan kanseri.” dedi ve ardından sadece kendisinin duyabileceği bir sesle ekledi: “Kaçınılmaz sonun bir adım öncesi yani.”
Mustafa’nın boğazı düğümlendi, bir süre ne kadar uğraşsa da yutkunamadı. Ve karşısındaki bu mavi gözlü kızın böyle bir gerçekle bu kadar barışık olması, hatta bunu bir espriymiş gibi dile getirmesi kalbine bir iğne gibi battı.
“Şey... Çok geçmiş olsun. Ben ne diyeceğimi bilemiyorum.” diyebildi kelimeler ağzında anlamsızca dağılırken, ardından da hemen ekledi: “Eğer bakışlarımla seni rahatsız ettiysem özür dilerim”
Kız ise, Mustafa’nın bu mahcup ve üzgün hâline bakıp bir kez daha gülümsedi. Sonra da zayıf ama zarif elini, aralarındaki mesafeyi kapatmak istercesine Mustafa’ya doğru uzattı.
“Önemli değil, alışkınım zaten insanların bakışlarına. Neyse, tanışmaya ne dersin? Belki böylece kafandaki o dalgınlıktan biraz olsun uzaklaşmış olursun. Ben Yasmin.”
Mustafa az önce adının Yasmin olduğunu öğrendiği kızın uzattığı zayıf ama güven veren eli tereddütle, canını yakmaktan korkarak sıktı.
“Mustafa.” dedi ardından sesi hafifçe titreyerek. “Mustafa benim adım da.”
Yasmin, duyduğu isimle birlikte yüzündeki gülümsemeyi biraz daha derinleştirdi ve karşısındaki bu ince düşünceli çocukla kısa süreli bir arkadaşlık kurmaya karar verdi.
“Tanıştığımıza memnun oldum Mustafa. Ee söyle bakalım, sen neden buradasın?” dedi ve meraklı bakışlarını Mustafa’nın üzerinde gezdirdi, ardından da bir dedektif titizliğiyle ama hiç de rahatsız etmeyerek onu incelemeye başladı. “Anladığım kadarıyla hasta olan sen değilsin. Rengin yerinde, kolların da kuvvetli görünüyor. Bir yakınını mı ziyarete geldin yoksa?”
Mustafa, bu soruyla beraber zihninin derinliklerine ittiği o ağır gerçekle tekrar yüzleşti ve bir anlık duraksamanın ardından zorlukla konuşmaya başladı:
“Evet.” dedi boğazını temizleyerek. “Yeğenim hasta, onu bekliyoruz. Zor bir süreçten geçiyor.”
Yasmin’in bakışlarındaki ışık yerini derin bir anlayışa ve hüzne bırakırken, başını yavaşça aşağı yukarı salladı.
“Anladım, çok geçmiş olsun.”
Mustafa tam “Sağ ol” demek için ağzını açmışken, koridorun ucundan gelen hızlı ayak sesleri ikilinin konuşmasını böldü. Ve beyaz önlüğü rüzgar gibi savrulan bir hemşire, telaşla yanlarına geldi.
“Yasmin!” diye seslendi hemşire, sesi hem kızgınlık hem de derin bir endişe barındırıyordu.
Yasmin ise omuzlarını çocuksu bir suçlulukla yukarı kaldırıp indirdi ve sonra da hemşirede olan bakışlarını geri Mustafa’ya çevirerek, hızlıca bir göz kırptı.
“Tüh,” dedi oyuncu bir sesle. “Yakalandık!”
Mustafa; ne olduğunu anlamaya çalışarak şaşkın bir ifadeyle bir Yasmin’e bir de nefes nefese kalmış hemşireye bakarken, hemşire de ellerini beline koyup tam Yasmin’in önünde durdu.
“Kaç saattir seni arıyorum! Neredesin sen?” dedi, soluk soluğa. “Bütün hastaneyi ayağa kaldırdım seni bulacağım diye.”
Yasmin, hemşirenin telaşı karşısında bankta hafifçe geriye yaslanıp sanki çok doğal bir şeyden bahsediyormuş gibi bir rahatlıkla cevap verdi:
“E karşındayım işte. Sadece biraz hava değişimine ihtiyacım vardı.”
“Yasmin!” dedi hemşire, sesindeki otoriteyi korumaya çalışarak. “Şakanın sırası değil. Daha kaç defa diyeceğim sana bizden habersiz, tek başına odadan çıkmak yok diye! Artık biraz ciddi ol ve hastalığının farkına ver lütfen”
Yasmin’in yüzündeki o neşeli maske hemşirenin konuşmasıyla birlikte bir anlığına düştü ve gözlerine hüzünlü bir ifade çöktü. Ardından sesinin tonunu düşürerek konuşmaya başladı:
“Ama ziyaret saatiydi ve gelen kimse olmayınca tek başıma odada oturup tavanı izlemek canımı sıktı.” dedi bozulmuş moraliyle. “Ayrıca hastalığımın ne kadar ciddi olduğunun da farkındayım.”
Hemşirenin yüzündeki o sert ifade, bu konuşmayla beraber yerini şefkatli bir yumuşamaya bıraktı.
“Tamam, tamam.” dedi alçak bir sesle, ardından kolundaki saatini gösterdi. “Zaten ziyaret saati bitti hatta ilaç saati bile geldi.”
Yasmin, yüzünü hafifçe buruşturarak ayağa kalktı ve yüzündeki ifadeyi silmeden bıkkınlıkla konuştu:
“Oo, oldu mu o kadar ya?”
“Oldu tabii canım. Hadi artık, dinlenme ve iyileşme vakti.” diyerek, hemşire Yasmin’in koluna hafifçe dokundu.
Yasmin ise başını aşağı yukarı sallayarak onu onayladı ve gitmeden önce son bir kez Mustafa’ya döndü. Bakışlarında, bu kısa tanışmanın verdiği o buruk ama tatlı huzur vardı.
“Tekrar tanıştığımıza memnun oldum Mustafa.” dedi ve yine aynı samimiyetle ekledi: “Umarım yeğenin de bir an önce iyileşir ve bekleyişiniz güzel bir haberle son bulur.”
Mustafa, yerinden doğrulurken boğazındaki düğümü zorlukla yuttu ve ardından aynı onun gibi samimiyetle karışık bir umutla konuştu:
“Ben de tekrar memnun oldum. Ayrıca umarım sen de bir an önce iyileşirsin ve her şey senin için çok güzel olur Yasmin.”
Yasmin, karşısındaki çocuğun son cümlesini duyduğu an sadece buruk bir tebessüm göstermekle yetindi ve sanki imkansız bir şeyden bahsediliyormuş gibi Mustafa’ya baktı. Ardından dökümlü önlüğünün içinde kaybolan bedeniyle birlikte, yavaş adımlarla koridorda ilerlemeye başladı.
O sırada sessizlikle bu konuşmanın bitmesini bekleyen hemşire, bir süre hüzünle bu iki genci süzdü. Ve Mustafa’nın Yasmin’in arkasından bakan o hayranlık dolu bakışlarını fark ettiği an, içindeki profesyonel zırhın yerini bir hüzün dalgası aldı. Ardından ilk önce Yasmin’in arkasından üzüntüyle baktı sonra da Mustafa’nın yanından geçerken omzunu hafifçe, teselli edercesine sıvazladı ve geldiği yere geri yürümeye başladı.
Mustafa ise sanki hemşirenin dokunuşuyla kendine gelmiş gibi bir an yerinde silkelendi ve onu kaçırmak istemiyormuş gibi bir iki adım attı ve aniden durarak hemşireye seslendi.
“Bakar mısınız? Bir şey sorabilir miyim?”
Hemşire, adımlarını durdurup arkasını döndü ve soran gözlerle kendisine doğru telaşla gelen gence baktı.
“Tabii canım, sor.” dedi hemşire, Mustafa’nın gözlerindeki o yoğun merakı ve heyecanı görerek.
“Şey,” dedi Mustafa utana sıkıla da olsa. “Yasmin neden ziyaret saatinde tek olduğunu söyledi? Gelecek kimsesi yok mu?”
Hemşire derin bir iç çekip elindeki dosyayı göğsüne bastırdı ve bakışlarını, az önce Yasmin’in kaybolduğu koridora çevirdi.
“Bak canım, bunu söylemek ne kadar doğru olur bilmiyorum ama,” dedi hemşire, sesi hüzünlü bir kabullenişle titreyerek. “Yasmin’in kimsesi yok, yetiştirme yurdunda büyüdü o. Bu amansız hastalık kapısını çaldığından beri de, onunla burada tek başına savaşıyor.”
O an Mustafa’nın kalbine bir ağırlık çöktü. Az önce gördüğü o ışıl ışıl mavi gözlerin ardındaki ıssızlık, canını tahmin ettiğinden bile daha çok yakmıştı.
“Anladım.” dedi, bakışlarını kısa bir an yere indirip geri kaldırarak. “Peki, bir şey daha sormak istiyorum. Ziyaret saatleri ne zaman?”
Hemşire, karşısındaki bu gencin neden bu konuya bu kadar ilgili olduğunu anlamaya çalışır gibi bir süre onu süzdü. Ve bunun ne kadar yanlış olduğunu bilse de, içinden gelen sese kulak vererek cevapladı sorusunu.
“Haftada üç gün.” dedi sonra da ekledi: “Pazartesi, Çarşamba, Cuma. Ya gündüz 13.00 - 15.00 ya da akşam 19.00 - 20.00 saatleri arasında oluyor ziyaretler.”
Mustafa, utanarak parmaklarıyla ceketinin ucunu çekiştirdi.
“Peki, şey... Ben onu ziyarete gelebilir miyim?”
Hemşire kaşlarını hafifçe kaldırdı duyduğu soru karşısında.
“Neden ki?” dedi anlamayarak. “Neden böyle bir şey istiyorsun?”
Mustafa, hemşirenin sorusuyla birlikte verecek mantıklı bir cevap bulamadı ve sadece omuzlarını silkti.
“Öyle işte, gelmek istiyorum sadece. Bir nedeni yok.”
Hemşirenin yüzünde, hayatın tüm zorluklarına rağmen hâlâ iyi insanların varlığına dair ince bir tebessüm belirdi. Ardından gülümsemeye devam ederken, başını aşağı yukarı salladı.
“Peki, ben hem doktorla hem de Yasmin ile konuşurum-”
“Yasmin’e söylemeseniz olur mu?” diye atıldı Mustafa, hemşirenin sözünü heyecanla keserek. “Yani sürpriz olsun istiyorum.”
Hemşire; bir süre emin olmak isteyerek Mustafa’nın gözlerinin içine baktı ve o saf niyeti, samimiyeti gördüğü an sözlerine gerçekten ikna oldu.
“Peki öyle olsun.” dedi, yumuşak bir sesle. “O hâlde haftaya onkoloji bölümüne geldiğinde görüşürüz.”
Mustafa, yüzünde minnet dolu bir gülümsemeyle başını aşağı yukarı sallayarak onu onayladı.
“Görüşürüz, çok teşekkür ederim.” dedi büyük bir minnetle ve heyecanla. “Gerçekten çok teşekkür ederim.”
Hemşire, son bir kez başıyla selam verip Yasmin’e yetişmek üzere hızla uzaklaşırken Mustafa da, onların gidişini sanki bir mucizeyi izler gibi seyretti. Ve aradan daha dakikalar bile geçmemişken, birden omzunda bir el hissetti.
“Mustafa?”
Mustafa, o derin dalgınlıktan sanki soğuk bir suya girmiş gibi sıçrayarak kurtuldu ve hızla elin sahibine yani ağabeyine doğru döndü.
“Ağabey?”
“Ne yapıyorsun koçum sen burada? Hani kafeteryaya gidecektin? Yarım saattir seni bekliyoruz biz.” dedi Selim, kardeşinin bu garip hâline anlam vermeye çalışarak. “İyi misin sen?”
Mustafa, ağabeyinin konuşmasıyla birlikte Yasmin’le olan o büyülü anın etkisinden çıkmaya çalıştı ve hızla yerinde hareketlendi.
“Hemen gidiyorum ben şimdi abi, unutmuşum ya!” dedi ardından tam gitmek için bir hamle yapmışken, Selim kolundan tutup onu durdurdu.
“Boş ver şimdi kafeteryayı, eve gidiyoruz zaten.”
Mustafa’nın kaşları hızla çatıldı, ardından da içinde bir endişe dalgası baş gösterdi.
“Eve mi? Niye ki? Yoksa Aybüke çıktı mı? Bir şey mi oldu?”
“Yok çıkmadı ama Gökhan siz gidin dedi.” dedi Selim, yorgun bir ifadeyle. “Zaten bizim burada yapabileceğimiz bir şey de yok. Beklemekten başka bir şey gelmiyor elimizden.”
“Olsun, kalsaydık yine de.” diye itiraz etti Mustafa. “En azından ablama destek olurduk.”
Aklı bir yandan yeğeninde, bir yandan da az önce tanıştığı o mavi gözlü kızdaydı. Ve sanki o an hastaneden ayrılmak, o ince umut bağını koparmak gibiydi.
“Biliyorum, biliyorum.” dedi Selim, kardeşinin omzunu sıkarak. “Ben de hiç gitmek istemiyorum ama hem çocuklar var evde hem de babamlar zaten yaşlılar, dayanamazlar. O yüzden gitmek en iyisi koçum.”
Mustafa, kararsızlıkla bakışlarını son bir kez koridora doğru çevirdi ve son bir umut parçasıyla ağabeyinin gözlerinin içine baktı.
“Ben kalsaydım en azından.” diye mırıldandı ardından.
Selim; kardeşinin yüzündeki o gitmekle kalmak arasındaki sıkışmış ifadeyi gördüğü an, sesini biraz daha yumuşatarak ama yine aynı kararlılıkla sözünü kesti.
“Mustafa, hadi kardeşim. Israr etme daha fazla, böyle olması hepimiz için daha iyi. Gökhan zaten burada kalacak, bir haber olursa arar bizi. Şimdi eve gidip biraz güç toplamamız lazım.”
Mustafa, bir süre abisinin gözlerindeki yorgun ama sarsılmaz ifadeye baktı. Sanki içindeki o tuhaf huzursuzluk ve az önce koridorun soğuk bankında bıraktığı mavi bakışlar, gitmesine engel olmak için ayaklarına pranga vuruyordu. Ancak Selim’in haklı olduğunu da biliyordu. Derin bir iç çekerek, omuzlarındaki tüm yükle birlikte başını yavaşça aşağı yukarı salladı.
“Tamam abi, gidelim.” dedi fısıltı gibi bir sesle, ardından birlikte hastanenin her köşesi ayrı bir hikaye barındıran koridorunda yürümeye başladılar.
Ve tam koridorun sonuna geldiklerinde, Mustafa içindeki sese karşı koyamayarak sanki görünmez bir el onu omuzlarından tutup geriye çevirmiş gibi son bir kez, küçük bir umutla arkasını döndü.
Ardından hızla gözlerini kısarak ilerideki boşluğu taradı fakat koridor artık tamamen sessiz ve ıssızdı. Ne Yasmin vardı orada, ne de ona eşlik eden hemşire. Sadece florasan lambaların soğuk ışığı ve hastanenin o değişmeyen, donuk yalnızlığı kalmıştı geriye.
“Hadi Mustafa.” diye seslendi o sırada Selim ileriden.
Ardından Mustafa, kalbinde tarif edemediği bir sızı ve zihninde Yasmin’in gülümsemesiyle önüne döndü.
Belki kaderin onu bu koridora neden attığını henüz bilmiyordu ama haftaya çarşamba günü olduğunda, hayatının en önemli gününü yaşayacağını şimdiden bariz bir şekilde hissediyordu.
(Nazlı’dan...)
Müşahede odasının o keskin hastane kokusu ve cihazların ruhsuz, tekdüze sesi gecenin zifiri karanlığında daha da belirginleşirken; odanın duvarları da adeta üzerime üzerime geliyordu. Bakışlarımı içimdeki sıkıntıyla yatağa çevirdiğimde, Aybüke’nin minik yüzü; bembeyaz yastığın üzerinde neredeyse kaybolmuş gibiydi. Sanki bir kar tanesiydi de dokunsam eriyip gidecekti.
Titrek ellerimle, o küçük ve hâlâ bir kış ayazı kadar soğuk olan elini sımsıkı tuttum. Ardından sanki o bağı gevşetsem monitördeki yaşam belirtisi de kesilecek, kızım ellerimin arasından kayıp sonsuz bir boşluğa düşecekmiş gibi bir an olsun tutmayı bırakmadım.
Arada dakikalar geçip dualarım dudaklarımda belirsiz bir mırıltıya, kalbimde ise sessiz bir feryada dönüşmüşken; avcumun içindeki minik parmakların hafifçe kımıldadığını hissettim. Heyecanla Aybüke’ye doğru döndüğümde, saniyeler sonra da kirpikleri üzerindeki yorgunluğu atmaya çalışarak ağır ağır havalandı.
“Anne.” dedi mırıltıyla.
Fakat sesi o kadar kısık ve o kadar derinden geliyordu ki; eğer odadaki cihazların gürültüsü biraz fazla olsaydı ya da uyandığını görmeseydim, uyandığını fark etmezdim bile.
“Canım? Buradayım bir tanem, yanındayım.” dedim üzerine eğilerek. “Korkma sakın.”
Alnına düşen, terle karışmış olan ipek gibi bir tutam saçını titreyen dudaklarımla öptüm. Ardından engel olamayarak gözümden süzülen damlanın, onun solgun yanağına düşmesine izin verdim.
“Neredeyiz?” diye sordu buğulu gözlerle etrafını süzerek, karmaşık kablolar ve yanındaki serum askısı onu ürkütmüş gibiydi.
“Hastanedeyiz bir tanem. Sen düğünde biraz yorulunca bayıldın. Biz de seni hemen buraya getirdik. Hatırlamıyor musun?”
Aybüke bir süre tavana baktı ve zihnindeki o darmadağın parçaları birleştirmeye çalıştı. Ardından yüzü aydınlanarak konuştu:
“Şimdi hatırladım. Zeybek oynamıştınız, çok güzeldiniz.” dedi, yüzünde belli belirsiz bir tebessüm açıp hemen solarken. “Ne zaman çıkacağız peki? Evimize gidelim anne. Burada kalmak istemiyorum.”
“Burada kalmak istemediğini biliyorum ama maalesef bir süre burada durmak zorundayız canım. Doktorlar senin dinlenmeni istiyorlar.” dedim, neşeli tutmaya çalıştığım bir sesle. “Sen kendini hiç yorma, olur mu? Biraz daha uyu, güç topla. Ben başucundan bir saniye bile ayrılmayacağım, hep elini tutacağım. Söz veriyorum.”
Göz kapakları, sanki üzerine kurşun dökülmüş gibi son cümlemle birlikte tekrar kapandı ve ilaçların etkisiyle kısa sürede yeniden derin bir uykuya daldı. O an da ise kapı, menteşelerinden gelen hafif bir gıcırtıyla aralandı. Başımı merakla gelen kişiye çevirdiğimde, koridorun parlak ışığı altında elinde iki plastik bardakla duran Gökhan’ı gördüm. Büyük cüssesine rağmen adımlarını parmak uçlarında atıyor ve içerideki sessizliği bozmamak için, çocuksu bir gayret gösteriyordu.
“Selam.” dedi fısıltıyla, yanıma sokulurken. “Hava iyice soğudu dışarıda, hastanenin içi de serinledi. Ben de biraz içimiz ısınır diye çay getirdim.”
“Teşekkür ederim. Sana da çok zahmet oldu Gökhan, mahcup ediyorsun beni.” dedim, sesimi en alt perdeye çekerek ve uzattığı bardağı da parmak uçlarımız birbirine değerken aldım.
“Estağfurullah, ne zahmeti. Lafı bile olmaz Nazlı. Keşke elimden daha fazlası gelse.”
İkimiz de bir süre bakışlarımızı kaçırıp sessiz kalırken, saniyeler sonra Gökhan’ın hâlâ ayakta durduğunu fark ettim ve çayımdan hızlı bir yudum aldıktan sonra başımla boş sandalyeyi göstererek konuştum:
“Otursana, ayakta kaldın.”
“Olur, oturayım.” dedi ve yavaşça yanımdaki boş sandalyeye, aramızda biraz mesafe bırakarak ama buna rağmen yine de varlığını hissettirerek ilişti ardından bardağından bir yudum alıp ciğerlerini yakacak kadar derin bir nefes verdi. “Bu arada, biraz zorluk çıkardılar ama herkesi eve gönderdim. Merak etmeyesin diye söyleyeyim dedim.”
“Gökhan gerçekten çok sağ ol. Sen olmasan o hengamede ne yapardım inan bilmiyorum.” dedim sesime kadar yansıyan bir minnetle. “Ama keşke sen de gitseydin bizimkilerle birlikte, saatlerdir mahvoldun zaten burada.”
Gökhan bardağını dizlerinin üzerinde sabitleyip, bakışlarını doğrudan gözlerimin içine dikti.
“Olur mu öyle şey Nazlı? Ne olursa olsun ben buradayım. Hem Aybüke benim için sadece senin kızın değil ki, o benim için de çok kıymetli.”
Son cümlesiyle birlikte boğazımda bir düğüm oluşurken ona sadece buruk, minnet dolu bir gülümsemeyle karşılık verebildim. Ardından odada yeniden o uzun, derin ve sadece monitör seslerinin duyulduğu sessizlik oluştu. Ve aramızdaki bu sessizlik devam ederken, Gökhan’ın bakışları yatakta cihazlara bağlı uyuyan Aybüke’ye kaydı.
“Çok güçlü bir kız.” dedi fısıldayarak. “Sana benziyor. Savaşmayı, dirençli durmayı biliyor.”
Gözyaşlarımı saklamak ve o an hıçkıra hıçkıra ağlamamak için çayımdan büyük bir yudum aldım. Ardından plastik bardağın tadı dilime bulaşırken, aynı onun gibi fısıldayarak konuştum:
“Öyle, güçlü ama zamanında Defne için de aynı şeyleri söylüyorduk Gökhan.” dedim ve Gökhan sessiz kalırken, dudaklarım titreyerek konuşmama devam ettim: “O benim her şeyim Gökhan. Aldığım nefes, günümü aydınlatan ışık. O olmazsa, bu dünyada benim de yerim kalmaz.”
Gökhan elini koltuğun sandalyenin kenarında koydu ve parmakları elime doğru milim milim yaklaştı, dokunmakla dokunmamak arasında kaldı. Ve benim fark etmediğimi sandığı dakikalarda, sonunda elini yavaşça geri çekti ama bakışları hâlâ üzerimde durmaya devam etti.
***
Gecenin o bitmek bilmeyen karanlığı, hastane odasının perdelerinden sızan kirli beyaz bir ışıkla dağılmaya başlamıştı. O sırada ben de; Aybüke’nin elini bir an bile bırakmadan sandalyenin üzerinde iki büklüm, yarı uyur yarı uyanık bir hâlde duruyordum. Arada engel olamadan gözlerim kapandığında ise kendimi o düğün meydanında, Aybüke’nin yere yığıldığı saniyede buluyor ve sıçrayarak geri uyanıyordum.
Saatler böyle böyle geçerken, avcumun içindeki minik elin hafifçe kıpırdadığını hissettim ve ruhumun çekildiğini sandığım o an, başımı hızla Aybüke’ye doğru kaldırdım.
“Anne? Anne?”
Sesi bir kuş kanadı kadar hafif ve bir o kadar da kırılgandı. Gözlerini tam açamamıştı hâlâ uykunun ve ilaçların ağırlığı altındaydı.
“Buradayım bir tanem. Buradayım canım, yanındayım.” dedim, sesimdeki hıçkırığı bastırmaya çalışarak. “Söyle.”
“Anne, çok susadım.”
Hemen komodinin üzerindeki su şişesini elime aldım ve sırtından destekleyerek içmesine yardım ettim. Ardından o birkaç yudum alıp içmeyi bıraktığında, başımı rahatlamışlıkla yan tarafa çevirdiğim ve kapının aralığından bizi izleyen Gökhan’la göz göze geldim. Gözleri kan çanağına dönmüken, göz altları de belli ki uykusuzluktan torba torba olmuştu. Onu fark ettiğimi anladığı an kapıyı hafifçe tıklatıp içeri girdi ve yatağa doğru ilerledi.
“Günaydın küçük hanım.” dedi Gökhan Aybüke’ye doğru fakat sesini her ne kadar neşeli çıkarmaya çalışsa da, yaşadığı o korku gözlerinden okunuyordu. “Bakıyorum da erkencisiniz. Biz burada annenizle sizi beklemekten ağaç olduk.”
Aybüke, Gökhan’ın sözleriyle birlikte dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi ve bu gülümseme içimi bir nebze olsun ısıttı.
“Günaydın Gökhan ağabey. Sen gitmedin mi?”
Gökhan yatağa doğru birkaç adım daha yaklaştı ve Aybüke’nin üzerine örtülü olan çarşafı düzelttikten sonra yüzündeki gülümsemeyi silmeden konuştu:
“Gidebilir miyim hiç? Sen buradayken ben eve gidip yastığa başımı koyabilir miyim sandın sen?” dedi ve yalancı bir alınganlıkla devam etti: “Ayıp ediyorsun ama, hiç tanımadın mı sen Gökhan ağabeyini?”
“Biliyorum ama beni bekleyerek üzülmenizi de istemiyorum. Ben iyiyim sadece biraz uykum var.” dedi bakışlarını Gökhan’la benim aramda gezdirip.
Tam itiraz edercesine konuşacağım sırada kapı açıldı ve doktorun içeri girmesiyle bu çabam yersiz kaldı. Ardından doktor bize küçük bir baş selamı verdikten sonra Aybüke’nin genel kontrollerini yapmaya başladı. Ve biz o andan itibaren nefesimizi tutmuş, ağzından çıkacak tek bir olumlu kelimeye muhtaç hâle geldik.
“Aybükeciğim gayet iyisin.” dedi doktor, yüzüne profesyonel bir gülümseme yerleştirerek. “Hatta o kadar iyisin ki, bugün seni taburcu edebiliriz. Evinde dinlenmen senin için daha iyi olacak.”
Aybüke sevinçle yattığı yerde hareketlendi ve gözleri parlayarak bize baktı. Ona gülümseyip, başını okşadıktan sonra bakışlarımı tekrar doktora çevirdim ve doktorun dışarıyı işaret etmesiyle birlikte korkuyla karışık bir endişeyle dışarı çıktım. Benim ardımdan da Gökhan da dışarı çıktı ve arkasından da kapıyı kapattı.
O an da doktorun yüzündeki iyimser maske yerini karanlık bir ciddiyete bıraktı ve saniyeler sonra da o korkunç cümleleri kurdu:
“Nazlı Hanım, sizinle açık konuşacağım.” dedi net bir sesle. “İçeride gerçekleri söyleyerek Aybüke’nin moralini bozmak istemedim ama maalesef durumu hiç de parlak değil. Hastalığı gün geçtikçe daha da ilerliyor ve artık ilaçlar da yardımcı olamayacak hâle geliyor. Yani kalbi her an pes edebilir ve bu da demektir ki nakilden başka bir yolumuz kalmadı. Zamanımız gittikçe daralıyor.”
O an dizlerimin bağı tamamen çözüldü ve koridordaki metal banka kendimi bıraktım. Doktorun ağzından dökülen her kelime “Yalnız bırakılmamalı, yorulmamalı, kalbi dayanmıyor...” kalbime saplanan birer kızgın iğne gibiydi.
Doktor bilgilendirmeyi yapıp uzaklaştıktan sonra koridorun ortasında bir başıma, kızıma yetememenin, onu kurtaramamanın verdiği korkunç eziklikle baş başa kaldım. Ardından ağzımı ellerimle kapatarak, hıçkırıklarımın odaya gitmesini engellemeye çalıştım.
“Yapma Nazlı, yapma ne olur.” dedi Gökhan boğuk bir sesle, yanıma çöküp omuzlarımdan tutarken. “Aybüke için güçlü durmalısın. Eğer seni böyle görürse o da bırakır kendini.”
“Ölüyor Gökhan.” diye fısıldadım inanmayarak. “Gözlerimin önünde bir mum gibi eriyor ve ben bir anne olarak hiçbir şey yapamıyorum. Bir anne, evladının her nefesinde ölüme biraz daha yaklaştığını izler mi Gökhan? Bu nasıl bir imtihan, bu nasıl bir sınav? Hangi insan evladı buna dayanabilir?”
Gökhan, parmaklarıyla hızla akan gözyaşlarımı sildi ve yüzümü sıcak avuçlarının içine aldıktan sonra gözlerindeki sonsuz şefkatle bana bakmaya başladı.
“Ölüm yok Nazlı! Allah büyük.” dedi, umut taşıyan tüm cümlelerini sıralayarak. “Bir kapı kapanır, bin kapı açılır. Sen sadece inan, ne olur böyle bırakma kendini.”
Fakat o an Gökhan’ın bu sarsılmaz duruşu, bitmek bilmeyen tesellileri bir merhem değil de açık yaraya basılan bir kor gibi geliyordu bana. Her kelimesi, her sabret deyişi içimdeki o devasa çaresizliği daha da harlarken; kendi yetersizliğimin acısını ondan çıkarmak istedim ve omzumdaki elini sertçe ittim. Ardından da gözlerimdeki yaşlar yanaklarımı bir asit gibi yakarken, hızla ayağa fırladım.
“Sen ne anlarsın!” diye bağırdım ve sesim boş hastane koridorunda bir feryat gibi yankılandı. “Sen ne anlarsın Gökhan? Senin bir çocuğun var mı? Sen hiç çocuğunun nefes alış verişini sabahlara kadar dinleyerek ve o nefes durursa dünyam da durur diyerek bekledin mi?”
Gökhan sözlerimle birlikte donup kalırken, bakışlarındaki o şefkatli ifade de sanki bir kurşun yemiş gibi aniden dağıldı. Yerini derin, dehşet verici bir şaşkınlığa bıraktı. Ama ben buna rağmen yine de durmadım ve kelimeler ağzımdan birer zehirli ok gibi yılların birikmişliğiyle, hiç günahı olmayan birine dökülmeye devam etti:
“Oradan konuşması ne kolay! ‘Allah büyük’ demek, ‘Sabret’ demek ne basit değil mi?! Benim ciğerim yanıyor burada ciğerim! Benim kızım, o küçücük bedeniyle bir makinenin ucunda hayata tutunmaya çalışıyor. Sense gelmiş bana içi boş teselliler veriyorsun.” dedim ve devamında söylediğim sözler benim bile canımı yaktı. “Ama sen sadece dışarıdan izleyen, uzaktan bize acıyan bir yabancısın Gökhan! Benim çektiğim bu yetememe duygusunun, bu her an evladını kaybetme korkusunun zerresini bile hissedemezsin. Bu yüzden neni anlıyormuş gibi yapma, çünkü anlamıyorsun! Hiçbir zaman da anlayamayacaksın!”
Gökhan, duyduğu cümlelerle birlikte bir adım geri çekildi. Yüzü sanki ruhu bedeninden çekilmişçesine kireç gibi bembeyaz olmuştu. O an bakışlarımı yüzünden gözlerine çevirdiğimde gözlerinde öyle bir kırılma, öyle bir cam kırığı gördüm ki; lanet ettim kendime ve söylediklerime.
Ardından utançla kaçırdım bakışlarımı ondan, o ise başını hafifçe yere eğdi ve kendi kendine bir şeyler mırıldandıktan sonra benim de duyabileceğim bir sesle konuştu:
“Evet, haklısın. Benim bir çocuğum yok Nazlı, bir babanın evladı için nasıl yanacağını tam olarak bilemem belki.” dediğinde sesi, buz gibi bir soğuklukla ama derinden de gelen ve insanın içine işleyen bir sızıyla çıkmıştı.
Titreyen sesiyle cümlesini bitirdiğinde bir an duraksadı ve ağırca yutkundu. Sonra da gözlerini yerden kaldırıp kısa bir an bana baktı ve orada gördüğüm şey, utancıma utanç kattı.
“Ama ben Aybüke’yi gördüğüm ilk andan beri, onu kendi kızım yerine koydum Nazlı. Senin gibi ben de onun için dün geceden beri bin kez ölüp ölüp dirildim.” dediğinde, sesi iyice durgunlaştırmıştı. “Sadece bunu bil, olur mu?”
Ardından arkasını dönüp, ağır adımlarla uzaklaşmaya başladı. O giderken de ben, havaya savurduğum haksız kelimelerin ağırlığı altında ezilmeye başladım ve koridorun ortasında bir anda çırılçıplak ve yapayalnız kalmış gibi hissettim. Halbuki Gökhan dün geceden beri koruyucu bir melek gibi önümüzde durmuş ve her an yanımızda olmuştu. Ama ben bu yaptıklarına kör olmuş ve onu en hassas yerinden, hiç tadamadığı o babalık duygusundan vurmuştum.
“Gökhan.” diye fısıldadım, o yürümeye başlarken.
İsmini seslenmemle birlikte Gökhan olduğu yerde durdu ama yine de bana dönmedi, sırtı bile kırgındı bana. Pişmanlık göğüs kafesimi yırtacak kadar büyümeye devam ederken, hızla yanına koştum ve titreyen elimi bir anlık cesaretle omzuna koydum.
“Gökhan, özür dilerim. Ben... Ben ne dediğimi bilmiyorum. Canım o kadar yanıyor ki kimi yakacağımı, kime saldıracağımı şaşırıyorum. Çok özür dilerim, kendi acımın içinde boğulurken seni de aşağıya çekmeye çalıştım.” dedim yalvarır bir tonda. “Lütfen. Lütfen affet beni. Ben gerçekten seni kırmak istemedim.”
Gökhan yavaşça bana döndü ve dolan gözleriyle bir süre bakışlarını gezdirdi yüzümde. Ardından da oldukça acı bir şekilde gülümsedi.
“Önemli değil Nazlı.” dedi ama sesi hâlâ o cam kırığı tınıyı taşıyordu. “Sinirle söyledin, biliyorum. Haklısın da zaten. Ben senin yaşadığın o annelik duygusunu, o derin bağı tam olarak bilemem. Ama ben de bu yolda en az senin kadar can vermeye hazırım Nazlı, bunu bil yeter.”
“Gitme.” dedim fısıltıyla, eline sarılarak. “Lütfen gitme.”
Gökhan, cebinden çıkardığı mendili bana doğru uzattı fakat almadığımı görünce kendi elleriyle sildi gözyaşlarımı. Ve bu hareketi, gözyaşlarımı dindirmek yerine daha da hızlandırdı.
“Bir yere gittiğim yok Nazlı. Ben sadece senin için değil, Aybüke için de buradayım. Sen şimdi git elini yüzünü yıka da Aybüke’nin karşısına böyle bir enkaz gibi çıkmayalım.” dedi ve benim de konuşmama izin vermeden devam etti: “Ben buradayım merak etme, kapıda beklerim sen gelene kadar.”
Kabullenerek başımı isteksizce salladıktan sonra lavaboya giderek buz gibi suyla yüzümü defalarca kez yıkadım. Ardından ellerimi lavaboya dayayarak aynadaki hâlime baktığımda, on dört yılın yorgunluğunu değil de sanki bir asrın yükünü taşıyan bir yabancı gördüm karşımda.
Fakat şu an düşündüğüm tek şey aynadaki bu perişan hâlim değildi, az önce koridorda Gökhan’a söylediklerimdi. Yaşadığım çaresizlik farkında olmadan beni zehirli bir sarmaşık gibi sarmış ve bana siper olan adamı sokmama sebep olmuştu ve o sözler, yüzüme çarptığım sudan daha çok yakıyordu canımı.
Daha fazla bunları düşünmek istemeyerek, ellerimi ve yüzümü peçeteyle kurulayıp koridora çıktığımda, Gökhan’ı bıraktığım yerde buldum. Yerinden bir milim bile kıpırdamamış, başını ellerinin arasına almış öylece beni bekliyordu.
O an tekrar yaşadığım utançla, kalbimdeki sızı Aybüke’nin acısıyla yarışır hâle geldi ve bununla birlikte yanına usulca yaklaştım, sesimi çıkarmadan yanına iliştim.
“Gökhan.” dedim tekrar utançla fısıldayarak. “Ben gerçekten çok özür dilerim. Az önce söylediklerim için kendimi affedemiyorum. Sen bizim için bir yabancı değilsin. Sadece... Sadece Aybüke’nin kalbi tekledikçe, benim dünyam yerinden oynuyor. Nereye tutunacağımı, kime saldıracağımı şaşırıyorum.”
Gökhan, başını kaldırmadan konuştu.
“Haklıydın Nazlı. Bir evlat sahibi olmanın ne demek olduğunu, o bağın kutsallığını ben sadece kitaplardan, filmlerden ya da dışarıdan izlediğim hayatlardan biliyorum.”
Sözlerine daha fazla dayanamazken, hızla kestim sözünü ve yapabileceğim tek şeyi yaparak özür diledim.
“Özür dilerim.”
“Önemli değil Nazlı. Ben seni de acını da anlıyorum. Sözlerinde ciddi olmadığını da biliyorum merak etme.” dedi ayağa kalkarak. “Şimdi bir an önce toparlanalım da Aybüke’yi daha fazla bekletmeyelim.”
Ardından birkaç saniye toparlanmak adına ikimizde kendimize süre tanıdık ve yüzümüze maskelerimizi yerleştirdikten sonra da yavaş adımlarla Aybüke’nin yanına girdik. Yüzüme bir gülümseme yerleştirerek bakışlarımı beyaz zeminden kaldırdım ve yatakta uzanmakta olan kızıma çevirdim. Fakat çevirdiğim gibi de şoka uğramam bir oldu çünkü Aybüke kollarını göğsünde birleştirmiş, çatık kaşlarla bana bakıyordu.
“Anneciğim, ne oldu?” dedim ben de onun gibi kaşlarımı çatarak. “Neden öyle bakıyorsun bana?”
“Kavga mı ediyordunuz, Gökhan ağabeye neden bağırdın?”
Sorusuyla birlikte kısa bir an duraksadıktan sonra bakışlarımı çaresizce Gökhan’a ve ardından da tekrar kızıma çevirdim. Tam ağzımı açıp bir şeyler söyleyecekken ise Gökhan ileri doğru bir adım attı. Ve benden önce davranarak kendince bir açıklama yapmaya çalıştı.
“Kavga mı?” dedi, birkaç adımda Aybüke’nin yanına ulaşarak. “Onu da nereden çıkardın prenses?”
“Bana yine yalan söylemeyin, duydum sizi işte. Annem sana bağırıyordu.”
“Evet ama önemli bir mesele değildi.” dedi Gökhan, ona bunu inandırmak isteyerek. “Zaten aramızda da hallettik, değil mi nazlı?”
Aybüke bir cevap isteyerek bakışlarını bana çevirdiğinde, bir ne diyeceğimi bilemeyerek kalakaldım. Benim bu hâlimi gören Gökhan ise kaşlarını çatarak yanıma geldi ve koluma hafifçe dokunarak beni daldığım rüyadan uyandırdı.
“Nazlı?” dedi, başını yana eğerek Aybüke ile olan göz temasımızı kesip. “Hallettik değil mi?”
“Evet, aramızda bir problem oldu ama biz kendi aramızda çözdük problemi anneciğim.”
Aybüke bir süre emin olmak isteyerek bana baktıktan sonra, doğru söylediğime karar vermiş olacak ki çatmış olduğu kaşlarını düzeltti ve göğsünde bağladığı kollarını da çözerek, yüzüne bir gülümseme yerleştirdi.
Ardından onun gülümsemesiyle birlikte ben de gülümsedim ve içimdeki gerginliğin biraz olsun hafiflediğini hissederek Aybüke’nin yanına ilerledim. O bana aşağıdan bakarken bedenini kollarımın arasına aldım, sıkıca sarıldım. Kızım da aynı sevgiyle bana karşılık verdi ve ben o an bu anı, ne olursa olsun korumak istediğimi düşündüm.
Çünkü biliyordum ki bazı anlar, insanın hayatında bir daha asla aynı şekilde yaşanmıyordu ve ben de maalesef ki bunu tecrübe ederek öğrenmiştim.
