14 BAHAR kitap kapağı

6. bölüm / 48

14 BAHAR

BÖLÜM 6: Yüzleşme

Vaveyla Yazarı: Loki'nin Tesseractı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 6: Yüzleşme
  1. 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
  2. 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
  3. 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
  4. 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
  5. 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
  6. 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime · Okuduğun bölüm
  7. 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
  8. 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
  9. 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
  10. 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
  11. 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
  12. 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
  13. 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
  14. 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
  15. 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
  16. 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
  17. 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
  18. 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
  19. 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
  20. 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
  21. 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
  22. 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
  23. 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
  24. 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
  25. 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
  26. 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
  27. 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
  28. 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
  29. 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
  30. 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
  31. 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
  32. 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
  33. 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
  34. 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
  35. 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
  36. 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
  37. 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
  38. 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
  39. 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
  40. 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
  41. 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
  42. 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
  43. 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
  44. 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
  45. 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
  46. 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
  47. 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
  48. 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime

“Kendi başının çaresine bakmış
bir kızın gözleri
yumuşak ve kibar olmaz...”

-Jack LONDON-

(İlahi bakış açısıyla...)

Muhittin Bey bugün dükkana gitmemiş ve sabahtan beri bulunduğu bahçeden da bir an olsun ayrılmamıştı. Börekçiyi ise bir günlüğüne oğlu Selim’e devretmişti. Bir taraftan elindeki küçük çapa ile toprağı; sanki içine gömdüğü eski öfkesini eşeler gibi hırsla karıştırırken bir yandan da aklındaki düşüncelerle boğuşuyordu. Hatta bunları yaparken o kadar odaklıydı ki tepesinde dikilen minik, ürkek gölgeyi bile daha yeni fark etmişti.
Aybüke; annesinin yanından ayrılmasıyla bir süre kuzenleriyle oynamış, canı sıkılınca da ilgisini farklı şeylere çevirmişti. İlk önce mutfağa giderek anneannesi ve yengesine bakmış, onların ne yaptığını izlemişti. Fakat sonra ilgisini çekmediğini hissettiği için yavaş adımlarla geri salona dönmüştü. Ardından bir süre de oturduğu yerde annesini beklemiş, gelmeyeceğini anlayınca da bahçeye yönelmişti. Ama umduğunun aksine bahçe ıssız değildi, dedesi bahçenin bir köşesinde eğilerek toprakla uğraşıyordu. Hızlı adımlarla ona doğru ilerledi ardından da ellerini arkasında birleştirerek, büyük bir merak ve biraz da çekinceyle dedesinin hareketlerini izlemeye başladı.
Fakat Aybüke geldiği an huzur verdiğini düşündüğü sessizlik Muhittin Bey’i rahatsız etmiş, olduğu yerde kıpırdanmasına neden olmuştu. En sonunda da daha fazla dayanamayarak ve onca yılın nasırlaştırdığı sertliği sesinde korumaya çalışarak, başını bile kaldırmadan mırıldanmıştı:
“Niye geldin yanıma? Gitsene eve. Neredeyse akşam olmak üzere hava iyice soğudu, üşürsün burada.”
Aybüke ise dedesinin bu soğuk sesinden ve sert çıkışından hiç korkmadı. Aksine, onun konuşmasından destek alarak hemen yanına bir adım daha yaklaştı.
“O zaman sen niye buradasın? Sen de soğuktan üşümez misin?”
Muhittin Bey küçük kızın sözleriyle ilk önce duraksadı. Ardından da elindeki çapa toprağın bağrında asılı kaldı.
“Bana bir şey olmaz kız çocuğu.” dedi, sesiyle kendi içindeki sızıyı bastırmaya çalışarak.
“Neden olmaz ki? Yoksa sen süper kahraman mısın? O yüzden mi üşümezsin?”
Muhittin Bey, istem dışı bir tebessümün eşiğine geldi ama dudakları bu yabancı duyguya direnerek hemen kendini topladı.
“Aynı annen gibisin.” dedi, sesi bir fısıltıya dönüşüp geçmişin izleriyle yükselerek. “O da böyle her şeyi didiklemeden, her cevabın altını deşmeden duramazdı. Küçükken de başımın etini yerdi sürekli böyle sorularla.”
“Annem gibi mi?” dedi Aybüke inanamayarak ve gülüşünü elleriyle gizleme çalışarak. “İyi de annem o kadar soru sormaz ki.”
“Hadi oradan! Benim kızımı benden iyi mi bileceksin?” dedi hiddetle.
Fakat bu hiddeti Aybüke’nin konuşmasına değildi, olamazdı da. Çünkü Muhittin Bey, bile isteye bir çocuğun kalbini kıracak vicdansız biri değildi. Onun hiddeti, Aybüke’nin o masum ve saf güzellikteki gülüşünü saklamasınaydı. Ama ne yazık ki karşısındaki kız bunu anlamamış ve ona kızdığını düşünmüştü. Gözleri an be an dolarken hızla bakışlarını kaçırmış, ellerini utançla önünde bağlamıştı.
O an farkında değildi ama onun bu hâlleri, birini hatırlatmıştı Muhittin Bey’e. Hatta hatırlatmakla da kalmamış yıllar öncesine götürmüş ve yüzünde huzurla karışık kederli bir gülümseme oluşmasına neden olmuştu.
“Sadece Nazlı’ya değil O’na da benziyorsun sen. Sanki ikisinin birleşimi gibisin.” dedi Muhittin Bey, Aybüke’nin yüzüne bakarken dalmış bir şekilde.
Dedesinin az öncekine kıyasla sakin ve kısık olan konuşmasıyla birlikte temkinle bakışlarını kaldırdı Aybüke. Ardından onun dolmuş gözlerine, kederle durağanlaşmış yüzüne baktı ve merakla sordu:
“O kim?” dedi fakat Muhittin Bey o an bu konuyu konuşmak için kendinde yeterli gücü bulamadı ve sessiz kaldı.
Ardından aralarında kısa bir sessizlik oldu ve rüzgar, kurumuş yaprakları süpürüp ayaklarının dibine kadar getirdi. Birkaç saniye sonra Muhittin Bey, konuyu değiştirmek isteyerek onun az önceki sorusuna cevap verdi:
“Çünkü ben büyüğüm, öyle kolay kolay hasta olmam.”
Onun bu konuyu değiştirme çabasını anlayan Aybüke de ona ortak oldu ve bir süredir içinde tuttuğu soruyu nihayet dile getirdi.
“Peki. Sen şu an ne yapıyorsun?” dedi, ardından da dedesinin elinde olan ve daha önce görmediğini düşündüğü alette bakışlarını gezdirdi. “Ayrıca o elindeki ne?”
“Bu elimdeki, çapa. Bununla ağacın etrafındaki otları temizliyorum. Bak, iyice çoğalmışlar. Eğer temizlemezsem de, daha da fazla çoğalırlar.”
Aybüke dikkatle izledi, Muhittin Bey’in yılların emeğini ve izini taşıyan nasırlı ellerini.
“Anladım.” dedi ve bakışlarını bahçenin daha önce görmediği bir kısmına dikti. “Aa onlar hercai menekşe değil mi?”
Muhittin Bey, ezbere bildiği köşeye kısa bir an baktıktan sonra dikkatli bakışlarını geri Aybüke’ye çevirdi.
“Öyle ama sen nereden biliyorsun? Pek bilindik değildir bu çiçekler.”
“Annem çok sever bunları, her 19 Mart’ta da alır. Bizim için özel bir anlamı var.” dedi bu sefer dedesi yerine o durağanlaşırken.
Muhittin Bey kızının çiçekleri sevdiğini de hercai menekşenin anlamını da biliyordu. Fakat 19 Mart ayrıntısına bir türlü anlam veremiyordu, üstelik karşısında bir anda hüzünlenen kıza sormaya da çekiniyordu. Acaba kızı ve torunu kimi unutamıyordu, kimi akıllarından çıkaramıyordu? Tam kendinde bunu soracak cesareti bulup konuşacakken, Aybüke ondan önce davrandı. Anlaşılan ikisinin ortak özelliklerin biri de, konuşmak istemedikleri zaman anında konuyu değiştirmeleriydi.
“Peki sana bir şey daha sorabilir miyim? Biliyorum çok soru sordum ve seni bunalttım ama söz veriyorum bu son olacak.” dedi ve ikna etmek istercesine dedesine baktı, dedesi ise belli belirsiz başını salladı. “Ama kızmayacaksın.”
O an Muhittin Bey; zihnindeki her şeyi unutup bu küçük çocuğun gözlerindeki derin, yaşından büyük olgunlukta boğulacak gibi hissetti. Bir çocuğun gözleri nasıl bu kadar hüzünlü bakabilirdi ki? Aklı bunu almıyor, nefesi sanki boğazında düğümleniyordu.
“Sorma desem sormayacak mısın sanki?” dedi Muhittin Bey hızla kendini toparlayarak.
“Sorma dersen sormam. Annem, bana hep ‘büyüklerin sözü dinlenir’ der.”
Bu itaatkar ve tertemiz cevap, Muhittin Bey’in ördüğü o aşılmaz duvarda bir delik daha açtı. Fakat o, henüz bunun farkında değildi.
“Tamam, tamam. Sor hadi, neyi bu kadar çok merak ediyorsun söyle bakalım.”
Aybüke dedesinden aldığı cesaretle hemen dibine, nemli toprağın üzerine oturdu. Üzerindeki beyaz elbisenin tozlanmasını ya da vücudunun kirlenmesini zerre kadar umursamıyordu. Zaten o böyle şeyleri genelde de umursamazdı, keza annesi Nazlı da öyle. Mesela Aybüke, bir gün bile annesinin ona kıyafetleri kirlendiği için kızdığını hatırlamıyordu. Çünkü annesi, çocukların düşe kalka büyümesi gerektiğini düşünen birisiydi ve Aybüke’ye de hep bu şekilde davranmıştı.
“Sen bizi burada istemiyor musun?”
Muhittin Bey göğsüne sanki mahallenin tüm ağırlığı binmiş gibi bir baskı hissederken, elindeki çapayı usulca tekrar bıraktı.
“O da nereden çıktı şimdi?”
“Çekinmene gerek yok. Sen söylemesende ben biliyorum, bizi burada istemiyorsun. Geldiğimizden beri yüzün hep asık. Mutsuzsun.” dedi Aybüke, sesi bir yetişkinin kabullenişi kadar durgun ve sakindi. “Ama anneme kızma olur mu? O söylemese de ben biliyorum; benim için, sadece benim iyiliğim için buraya geldi o.”
Muhittin Bey, büyük bir merak ve içini saran ince bir korkuyla torununa döndü.
“Neden senin iyiliğin için gelsin ki? Seninle ne alakası var bu konunun?”
Aybüke; sanki havanın durumundan bahseder gibi doğal bir tavırla elini göğsüne, tam kalbinin üzerine koydu.
“Çünkü kalbim hasta benim. Çok çabuk yoruluyor.”
Muhittin Bey’in dünyası o an, sanki bir depremle sarsılmış gibi durdu. Sanki geçmiş tekrar yaşanıyor, o kötü günler tekrar gün yüzüne çıkıyordu.
“Ne... Ne hastalığı?”
“Annem doktorla gizli gizli konuşurken duydum. ‘Daha fazla dayanamaz’ dedi benim için. ‘Vakti azalıyor’ dedi. Ama benim bunları bildiğimi bilmiyor, sen de ona söyleme olur mu? Yoksa çok üzülür.”
Muhittin Bey farkında olmadan başını sallayarak onayladı onu. Aldığı cevapla memnun olan Aybüke ise elini yanındaki çiçeğe attı. Az önce dedesinin temizlediği o narin, hayata tutunmaya çalışan yaprakları okşadı.
“Benim babam yok. Annem ne kadar tersini söylese de o, annemle beni bırakıp gitti. Ama annem bana her babanın kötü olmadığını, senin dünyanın en güzel babası olduğunu söyledi. Ben eğer gidersem, ona yine çok güzel babalık yapar mısın? Onu bir daha hiç yalnız bırakmaz mısın?”
Muhittin Bey, ömrü boyunca ne böyle bir yükün altında kalmıştı ne de böyle bir imtihanla sınanmıştı. On dört yıldır Nazlı’ya beslediği o yakıcı öfke, o ihanete uğramış baba gururu, küçük bir çocuğun avuçları arasında anında un ufak olup savrulmuştu.
Aybüke; minik ve buz gibi elleriyle dedesinin o taş kesilmiş, sert yüzüne uzandı. Gözyaşlarını tek tek, sanki dünyanın en nadide mücevherlerini topluyormuş gibi sildi. Ve hastalığından bahsederken bile takınmadığı yüz ifadesini, dedesinin gözyaşlarını görünce takındı.
“Üzdüm mü yoksa seni dede?”
Muhittin Bey hıçkırığını boğazına gömmeye çalıştı ama yine de omuzlarının sarsılmasını gizleyemedi.
“Yok... Yok, üzmedin beni. Benim gözüme toprak kaçtı da ondan yaşardı. Bahçe işi işte.”
Ardından hızla gözyaşlarını sildi ve gürültüyle burnunu çekti.
“Bak daha akmıyor. Neyse benim içeride biraz işim var sen de geliyor musun?” diye sordu bir şey fark ettirmemeye çalışarak.
Aybüke ise önce bakışlarını etrafta gezdirdi, ardından da dudaklarını üzgünce bükerek konuşmaya başladı:
“Ben biraz daha burada kalıp etrafı incelemek istiyorum, olur mu?”
Muhittin Bey hızla başını aşağı yukarı salladı ve onu onayladı. Zaten gelmemesi ikisi içinde daha iyi olurdu. İçeride bir yüzleşme yaşanacaktı ve ne Muhittin Bey torunun onu kızgın bir şekilde görmesini isterdi ne de Aybüke dedesini o hâlde görmek isterdi.
“Sen burada uslu uslu otur, sakın bir yere kıpırdama. Ben de hemen geleceğim tamam mı?”
“Tamam ama çabuk gel olur mu? Ben sıkılırım hem de karanlıktan biraz korkarım.”
Muhittin Bey, tekrar başını aşağı yukarı salladıktan sonra titreyen bacaklarına rağmen sanki bir yangına yetişiyormuş gibi hızla ayağa kalktı. Ardından da bahçeden eve doğru koşar adımlarla ilerledi. İçindeki o kor ateş şimdi tüm bedenini saran bir vicdan yangınına dönüşmüştü.
Kapıdan içeri fırtına gibi girdi. Ve gözü ne işten gelmiş olan Selim’i gördü ne de Mustafa’yı. Doğruca mutfağa, Nazlı’nın sesinin geldiği yöne doğru ilerledi. Artık susma vakti bitmiş, hesaplaşma vakti gelip çatmıştı.

(Nazlı’dan...)
Mustafa ile yaptığımız duygusal ve yorucu konuşmadan sonra ağzımın kuruduğunu hissederek, su içmek için aşağıya indim ve mutfağa doğru hızlı adımlarla ilerledim. Ancak duyduğum oldukça kısık konuşma sesleriyle, adımlarım mutfağın eşiğinde çakılıp kaldı.
“Ben de duyduğumda kulaklarıma inanamadım. Sonuçta bunca zaman mahallede bir konuştuğu, görüştüğü olsa mutlaka kulağımıza gelirdi.” diyordu yengem, sesi bazı olayları anlamlandırmaya çalışıyor gibiydi.
“Allah Allah, kimi istiyorlarmış peki böyle apar topar?” diyerek sordu annem, elindeki bezi masaya bırakıp.
“Bizim küçük Selma’yı. Akşam söz kesilecekmiş herhalde, öyle duydum. Acaba geldiğini duydu da-”
Daha fazla bu konuşmalara dayanamadım ve merakla içeri girdim. Yengemse benim geldiğimi görünce konuşmayı kesti, cümlesinin devamını getirmedi.
“Hayırdır? Kime istiyorlarmış Selma’yı?”
O an sorumla birlikte annem ve yengem arasında kısa bir bakışma geçti. Ardından yengem yutkunarak soruma cevap verdi:
“Gökhan’a.”
“Gökhan’a mı? Hâlâ bekar mı o ya?” diye sordum.
“Öyle.” dedi yengem, kısık ve bir o kadar da hüzünlü bir sesle.
“Nergis teyzelerle aranız kötü mü?” dedim merakla anneme dönerek.
“O da nereden çıktı şimdi?” dedi annem tedirginlikle kaşlarını çatarak. “Yoksa bugün biri bir şey mi dedi?”
“Hayır demedi. Sadece, en son bıraktığımda can ciğer kuzu sarmasıydınız. Ben Gökhan'ın istemesinde siz de olursunuz diye düşünürken, siz haberi yeni almış gibi davranıyorsunuz.”
“Oldu bir şeyler ama sen boş ver bunları.” dedi hüzünle elini havada sallayarak.
Sesinin ve bakışlarının neden nu kadar hüzünlü olduğunu anlamasamda, o an bunu önemsememeyi seçtim ve mutfak dolabının üst rafından bir bardak aldım.
“Neyse. Allah mesut etsin diyelim o zaman.” dedim ve elime aldığım bardağa su doldurmak için tezgaha yöneldim.
Tam o sırada mutfak kapısı, menteşelerinden sökülecekmiş gibi bir hışımla açıldı. Ardından içeriye babam girdi. Gözleri kan çanağına dönmüş, yüzü kireç gibi solmuştu. Onu böyle sarsılmış görünce elimdeki bardağı bırakıp öylece kalakaldım. Ve babamın sesi, mutfaktaki havayı bir anda dondurdu:
“Çıkın dışarı! Herkes çıksın!”
Annem ve yengem, babamın bu hâlinden dehşete düşerek hiç ikiletmeden kapıya yöneldi. Fakat annem dışarı çıkmadan önce babamın kolunu sıkıca tutup ağlamaklı ve benim de duyabileceğim bir sesle fısıldadı:
“Muhittin, ne olur biraz sakin ol. Unutma o senin kızın. Sakın yanlış bir şey yapıp onu da kaybetmemize sebep olma.”
Ve ardından kapı sertçe kapandı. Geride babamın o kesik kesik, ağır nefes alışları ve benim kaburgalarımı döven kalbimin gürültüsü kaldı.
“Otur şuraya Nazlı.” dedi babam, masanın önündeki sandalyeyi işaret ederek.
Sesi hem emir veriyor hem de yalvarıyor gibi titriyordu. Dediğini yaparak titreyen dizlerimle, işaret ettiği sandalyeyi geriye çekerek oturdum.
“Baba? İyi misin?” dedim korkuyla ve çekinerek.
Fakat babam cevap vermedi, tam karşıma geçti. Ardından hiç beklemediğim bir anda, omuzları hıçkırıklarla sarsılmaya başladı. Onu hayatım boyunca sayılı kez ağlarken görmüştüm.
“Nazlı.” diyerek yıllar sonra bana seslendi ve ben o an kalbinin durduğunu, nefesim kesildiğini hissettim.
Ardından bana doğru bir adım attı ve o aşılmaz gurur duvarlarını tek bir hamleyle devirerek, bana sımsıkı sarıldı. Ben de daha ne olduğunu, bu mucizenin nasıl gerçekleştiğini anlayamadan babamın kolların arasında bir çocuk gibi ağlamaya başladım.
“Doğru mu Nazlı?” dedi babam, hıçkırıklarının arasından başını omzuma gömerek. “Doğru mu o sübyanın, o masum yavrunun söyledikleri? Söyle bana. Yavrunun kalbi mi duracak gerçekten?”
Kelimelerin boğazımda dizildiğini hissederken sessiz kaldım ve sorusunu cevapsız bıraktım. O da bu sessizliği bir cevap olarak kabul etti.
“Senin kocan olacak o it herif nerede?” diye sordu bir anda konuyu değiştirerek.
Sesi ilk baştaki sakinliğini yitirmiş, ne kadar dizginlemeye çalışsada, yavaş yavaş öfkeyle yükselmeye başlamıştı. Ve ben ses tonundan, içindeki volkanın yakında patlamak üzere olduğunu biliyordum.
“Bilmiyorum baba.” dedim, başımı utançla öne eğerek. “Aybüke doğduktan sonra boşanmıştık. Uzun zamandır görüşmüyoruz. Nerede, ne yapıyor bilmiyorum.”
Babam bir süre sustu, konuşmadı. Sanki zihnindeki bir boşluğu doldurmaya çalışıyordu. Sonra benim için o en can alıcı soruyu sordu:
“Mutlu musun peki? Değdi mi her şeye?” dedi, sesini olabilecek en yumuşak tona çekerek.
“Baba, ben...”
“Mutlu musun Nazlı! Bana bunu söyle.” diye kükredi aniden ve sesi duvarlarda yankılanıp kalbime çarptı. “Mutlu musun? Ardında bir mektup, önünde bir belirsizlikle çekip gittin. Peki gittin de ne oldu? Rahata mı erdin o itin yanında? Değdi mi bizi bir kalemde silip atmana, onca yıl bizi evlatsız bırakmana?”
Hıçkırıklarım boğazımda birer düğüm oldu. Ve konuşmak, duygularımı dile getirmek isteyerek ağzımı açtım fakat anında geri kapattım. Çünkü yaptıklarım, birçok şey gibi bu hakkımı da elimden almıştı. Ne söylesem, ne yapsam haksız çıkacaktım onların gözünde ama yine de bir umut konuşmaya çalıştım:
“Baba ne olur bir dinle beni.”
“Ben senin neyini dinleyeceğim artık!” diye bağırdı babam sözümü keserek ve ellerini masaya vurarak. “Hadi bize acımadın, o taş kalbin bize sızlamadı. Peki o sabiye, o masum yavruya hiç mi acımadın Nazlı? Madem o heriften kurtuldun, neden dönmedin? Bu kadar mı nefret ettin bizden? Bu kadar mı sildin bizi kalbinden? Söylesene, babanın ekmeği o kadar mı acı geldi sana Nazlı?”
Söylediği her kelime bir bıçak olup göğsüme saplanıyor, hatta saplanmakla da kalmayıp, acımadan içimde çeviriyordu o bıçakları. Ben onları hiçbir zaman kalbimden çıkarmamıştım ama kendimi, onların yanından silmiştim. Mesela ne zaman bir aile fotoğrafımıza baksam, kendimi yok sayıyor ve onlarla hiç zaman geçirmemişim gibi davranıyordum.
Ama bu onlara olan kızgınlığımdan ya da kırgınlığımdan değildi. Bu benim kendime kestiğim bir ceza ve onları korumaya çalıştığım bir yöntemdi. Çünkü ben yıllarca pişmanlığını taşıyacağım bir hata yapmıştım ve bununla da ailemi, kendimden bile korumak isteyecek kadar üzmüştüm.
“Karşınıza çıkacak yüzüm, bakacak gözüm yoktu baba.” dedim, hıçkırıklarımın arasından. “Çok utandım. Sizi bir kez daha hayal kırıklığına uğratmaktan çok korktum.”
“Utandın ha. Utandın öyle mi!?” dediğinde, sesi bu sefer derin bir acıyla kısılmıştı. “Peki o sabiyi kendi yarattığın yalnızlıkta büyütmeye hiç mi utanmadın sen Nazlı? Ölümün kıyısındaki o minicik kızı, annesinin iyiliği için dedesine yalvartırken hiç mi için sızlamadı? Ha Nazlı?”
Duyduğum o son cümle ile sanki dünyam başıma yıkılmış gibi sarsılmıştım. Çünkü o cümle, benim için bir son nokta ve bir anne için de gelinebilecek en kötü yerdi.
“Ne?! Aybüke ne dedi sana baba?” dedim dehşetle.
Babam; gözlerindeki yaşlar sicim gibi süzülmeye devam ederken, zorlukla konuşmaya çalıştı.
“Az önce bahçede yanıma geldi çocuk. ‘Ben ölürsem anneme yine çok güzel babalık yapar mısın?’ dedi bana. Nazlı, ben o sözden sonra yerin bin kat dibine girdim. Kendi kendime sordum; Muhittin dedim, sen bu kızı bu kadar mı korkuttun, bu kadar mı kötü bir adam oldun da bu sabi senden bu kadar çekiniyor? Söyle bana, ben seni çok mu sevgisiz büyüttüm Nazlı? Ben sana iyi bir baba olamadım mı Nazlı çiçeğim?”
Tek kelime edemedim ve hızla babamın dizlerine kapandım. Ardından bir süre sadece ikimizin hıçkırıkları duyuldu sessiz mutfakta. Ve sonra babam elleriyle başımı kaldırdı; o eski, özlediğim şefkatle baktı gözlerime.
“Ama... her şeye rağmen iyi ki geldin Nazlı. Çok geç kaldın, canımızı çok yaktın ama iyi ki yuvana geri döndün kızım.”
O an kendimi tutamadım babama bir daha, sanki hiç ayrılmayacakmışız gibi sarıldım.
“Baba! Beni affet ne olur!” dedim kesik kesik. “Ne olur! Ben yemin ederim çok pişmanım. Yanınıza gelmeyi çok istedim ama hamile olduğumu öğrenince gelemedim baba. Utandım hem de çok utandım. Sizi tekrar hayal kırıklığına uğratacağımı düşündüm ve vazgeçtim. Ama bir an olsun unutmadım sizi, yıllarca hep aklımdaydınız.”
Babam sakinleştirmek istercesine beni kollarının altına aldı ve usulca, tıpkı çocukken yaptığı gibi, sırtımı okşamaya başladı.
“Kızım. Nazlı çiçeğim benim. Ağlama artık, geçti.”
“Özür dilerim baba, binlerce kez özür dilerim! Ne olur affet beni!” dedim ve o sırada babam, beni hafifçe kendinden uzaklaştırıp yüzümü avuçları arasına aldı.
“Şimdi vakit ağlama vakti değil Nazlı’m. Anlat bana, nedir bu hastalık meselesi? Aybüke’nin kalbi neden hasta?”
Kızımın adını duyunca içimdeki o karanlık korku yeniden uyandı ve diğer şeyleri düşünmeyi bırakarak sadece ona odaklandım.
“Doğuştan aort kapak yetmezliği var baba. Kalbi artık büyümüyor, bedeni büyüdükçe de kalbi yetmiyor. Yıllarca ilaçlarla, hastane köşelerinde direndi ama artık olmuyor.”
“Başka doktorlara gideriz kızım, gerekirse paramız pulumuz neyimiz varsa dökeriz ortaya!” dedi babam, bir umuda sarılarak.
Bense umutsuzca başımı iki yana salladım. Konu zevk ve eğlence olunca çeşitli yollar bulan teknoloji, söz konusu kızım olunca bir çare bulamıyordu.
“Nakilden başka yolu yok baba. Sadece bir kalp ama o da bir mucize demek.” dedim ardından isyan edercesine devam ettim. “Neden kızımla sınanıyorum ben baba? Sizi çok mu üzdüm de bu dert geldi beni buldu? Siz mi ah ettiniz bana, ondan mı kızım bunları yaşıyor?”
Babam omzumu sıkıca, güç verircesine tuttu.
“Öyle deme yavrum, isyan etme. Senin de, bizim de sınavımız buymuş demek ki. Allah’tan ümit kesilmez, bir kapı kapanırsa bir başkası açılır.”
Tam o sırada mutfağın kapısı, sanki bir felaketi haber verir gibi hızla açıldı. Ve annem içeri daldığında yüzünde öyle bir dehşet, öyle bir korku vardı ki babamla birbirimizden koptuk.
“Muhittin!” dedi annem nefes nefese ve elleri tir tir titreyerek. “Aybüke yok!”
Ben babama, babam da şaşkınlıkla anneme baktı.
“Ben bıraktığımda bahçedeydi ya hanım! ‘Otur burada’ dedim, bekle beni dedim. Nereye gider?”
“Bahçede yok! Mustafa her yere baktı, Selim da şimdi sokağa fırladı. Banyo, mutfak, üst kat... Hiçbir yerde yok Muhittin! Aybüke yok!”
O an beynimden aşağı kaynar sular döküldü ve kalbimdeki ince sızı adeta devasa bir çığlığa dönüştü.
“Aybüke!” diye bağırdım ve kendimi bir delinin hızıyla bahçeye attım. Ciğerlerime dolan akşam ayazı, boğazımı bir bıçak gibi kesiyor ama canımın yanmasını hissetmiyordum bile. Tek hissettiğim, Aybüke’nin hasta kalbinin bu soğukta, bu karanlıkta korkuyla çarpıyor olma ihtimaliydi.
“Aybüke!” diye bağırdım.
Sesim mahallenin dar sokaklarında yankılandı fakat bir cevap gelmedi ve boş duvarlara çarpıp bana geri döndü.
“Aybüke, anneciğim! Neredesin?”
Babam hemen arkamdan yetişti, elinde bir el feneriyle bahçenin her köşesini tarıyordu. Mustafa ve ağabeyim ise çoktan sokağın iki ayrı ucuna dağılmış, sessizce onu aramaya başlamışlardı bile.
“Nazlı, sakin ol kızım! Fazla uzaklaşmış olamaz, daha yeni yanımdaydı.” dedi babam.
Onun da sesi korkuyla titriyordu ama yine de beni ayakta tutmaya çalışıyordu.
“Nasıl sakin olayım baba? Kalbi, onun kalbi heyecana gelmez. Biliyorsun!”
Hıçkırıklarım artık nefesimi kesmeye başlarken, hızla bahçe kapısından dışarı fırladım. Ardından bakışlarımı umutla etrafta gezdirmeye başladım ve o an, yan evin bahçesinde bir hareketlilik fark ettim. Umutla oraya doğru ilerledim.