1. bölüm / 48
14 BAHARBÖLÜM 1: Yeniden...
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 1: Yeniden...
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“İnsan, başladığı yere
döndüğünde artık aynı insan
değildir.”
-Anonim-
(Nazlı’dan...)
(Saatler önce...)
Hastanenin poliklinik katı; sabahın erken saatlerinde koridora sızan cansız ışıkla yıkanırken, ben de dakikalardır kapının önünde adeta zamanın buz tuttuğu o eşikte bekliyordum.
Aradan dakikalar geçip ben bir süre daha bu şekilde beklemeye devam ederken, nihayet önünde beklediğim beyaz kapı yavaşça aralandı. Ardından doktor, elindeki dosyayı sıkıca tutmuş ve omuzları çökmüş bir vaziyette dışarı çıktı. Yanındaki hemşirenin yüzünde de aynı ifade vardı; hüzünlü, anlayışlı ve keder dolu...
O an korku; ayak bileklerimden sinsi bir sarmaşık gibi tırmanıp bir anda bütün gövdemi esir alırken, adımlarım benden bağımsız olarak onlara doğru yöneldi.
“Kızım nasıl? Aybüke nasıl?”
Doktor gözlerini gözlerime sabitledi ve dudaklarından sadece derin bir iç çekişle karışık, “Nazlı...” kelimesi döküldü. Fakat adımı öyle bir tonla söyledi ki, arkasından gelecek olan yıkımı o tek kelimede hissettim. Ve dehşet içinde sarsıldım. Ardından gözlerim kontrolden çıkmış gibi etrafta, boş koridorda, doktorun elindeki kağıtlarda gezindi. Kendimi toparlamak, tutunabileceğim güvenli bir dal aramak ister gibi kelimeler ağzımdan ardı ardına dökülmeye başladı:
“Bir anda ne oldu, ben anlamadım. İlaçlarını da düzenli alıyordu aslında. Hatta ben telefonuma alarm kurmuştum ne olur ne olmaz diye. Yemin ederim bir dakika bile geciktirmedim saatini! Düzenli aldı, hiç aksatmadı-”
Doktor, benim bu çırpınışlarımı daha fazla dinlemeye dayanamayarak elini hafifçe kaldırdı ve sözümü kesti.
“Nazlı, bu ilaçlarla alakalı bir şey değil.” dedi, sesi kulaklarımda uğuldarken. “Aybüke ile alakalı bir şey.”
Duyduğum cümlenin ağırlığı altında adeta yere çakıldım. Zihnim sanki kelimeleri bir araya getirip bir anlam çıkartmayı reddediyordu. Olduğum yerde kalakaldım, gözlerimi yüzüne dikip anlamayarak baktım.
“Nasıl yani? Ben anlayamıyorum. Biraz daha açık olur musunuz lütfen?”
Doktor, elindeki dosyayı biraz daha sıktı.
“Aybüke artık hastalıkla mücadele edemiyor.” dedi, her kelimesi kalbime çakılan birer çiviydi. “İlaçlar onun için şu an zaman kazandırmaktan, acılarını dindirmekten başka bir işe yaramıyor.”
“Ben hâlâ anlamıyorum neden böyle oldu?” diye mırıldandım, sesim bana bile yabancı ve hissiz çıkmıştı.
“Üzgünüm Nazlı ama artık yapabileceğimiz bir şey yok.”
O andan sonra benim için dünya durdu; zamanın akışı, koridordaki sesler, pencerelerin dışındaki o sabah gürültüsü... Her şey bir anda silindi.
Doktorun dudakları hareket etmeye devam ediyordu, bir şeyler anlatıyor, bana talimatlar veriyordu ama ben hiçbirini duymuyordum. Her şey, derin bir suyun altındaymışım gibi boğuk, uğultulu bir sese dönüşmüştü.
“Eğer durumu ağırlaşırsa ya da bir kriz geçirirse anında buraya getiriyorsun. Serum bittikten sonra gidebilirsiniz.”
Doktor konuşmasını bitirdikten sonra karşısında bir heykel gibi dikilen, bakışları boşluğa kenetlenmiş benden bir cevap, bir reaksiyon alamayacağını anlayınca derin bir hüzünle yanımdan ayrıldı. Ve koridorun o soğuk yalnızlığında, geriye sadece hemşireyle ben kaldım. Fakat hemşire de bir süre daha üzgünce baktıktan sonra kelimelerin hiçbir şeyi iyileştirmeyeceğini bildiğinden, sessiz adımlarla gözden kayboldu. Bense loş ışığın altında tek başıma yapayalnız kaldım.
Ayaklarım hastanenin soğuk zeminine çakılmış, ellerim iki yanıma düştü. Usulca etrafıma baktım; koskoca koridorda bir tek tanıdık yüz, elini tutabileceğim tek bir insan yoktu. Hayatımda kimse yoktu zaten. Ne arkamı yaslayabileceğim bir ailem, ne arayıp yetişin diyebileceğim bir babam, ne de annem vardı...
Sabahın bu kör saatinde, kızım ateşler içinde fenalaştığında onu tek başıma kucağıma alıp buraya koşmuştum. Şimdi ise aldığım bu amansız darbeyle, bu dünyada ne kadar kimsesiz olduğumu fısıldayan anla baş başaydım. Kulaklarımdaki o uğultu gitgide büyüdü, büyüdü ve en sonunda kalbimin o düzensiz, korkak atışlarına karıştı.
“Yapabileceğimiz bir şey yok.”
Bu kadar kolay mıydı yani? Birkaç kelimeyle bir annenin dünyasını başına yıkmak, bir çocuğun geleceğini elinden almak bu kadar zahmetsiz miydi? Benim canım gidiyordu içeride. Benim her sabah kokusunu içine çekerek uyandığım, saçının tek bir teline zarar gelse dünyayı yakacağım minik mucizem; o küçücük yatakta tek başına kolundaki serumla savaşıyordu. Ve bana savaşı kaybettiğimizi söylüyorlardı. Kimse duymuyordu çığlığımı. Yapayalnızdım. Kızımın acısıyla kahrolan tek bir kişi vardı, o da bendim.
“Hayır,” diye fısıldadım kendi kendime, fakat sesim o kadar çaresiz ve o kadar sessiz çıktı ki bunu sadece ben duyabildim. “Hayır, kabul etmiyorum.”
Zorlukla duvara tutunarak, sarsak adımlarla ayağa kalktım ve Aybüke’nin odasına doğru yürüdüm. Kapının koluna uzandığımda parmaklarımın zangır zangır titrediğini gördüm. Derin bir nefes aldım, gözlerimdeki yaş bulutlarını geriye itmeye çalıştım. Ardından yüzüme, hayatımın en zor, en sahte tebessümünü yerleştirdim. Çünkü o kapıdan içeri girdiğimde, kızımın karşısında yıkılmış bir anne olamazdım. Onun, benim güçlü duruşuma ihtiyacı vardı.
Kapıyı yavaşça açıp içeri süzüldüm. Aybüke, yatağın ortasında küçücük kalmıştı. Ve koluna bağlanan serum hortumu onun o incecik bileğinde o kadar eğreti duruyordu ki; gidip o hortumu söküp atmak, kızımı kucağıma alıp bu lanet hastaneden kaçırmak istedim. Ama yapamadım. Adımları mühürlenmiş gibi yatağın kenarına yaklaştım.
Beni görünce o solgun, bitkin yüzünde dünyaları aydınlatacak kadar güzel bir gülümseme açtı.
“Anneciğim.” dedi; sesi o kadar kısık, o kadar yorgundu ki içim çıkarcasına ağlamak istiyordum. “Doktor amca ne dedi? Gidebilir miyiz artık? Evimizi özledim.”
O an göğsüme koca bir bıçak saplandı, saplandı ve yavaşça döndü. Hayatımız darmadağındı, sığınacak kalıcı bir yuvamız yoktu, bir düzenimiz bile yoktu. Ama şimdi kızım benden evimizi istiyordu ve ben ona huzurlu bir çatı, güvenli bir gelecek bile sunamamışken elimden tamamen kayıp gideceğini öğreniyordum.
Boğazımda düğümlenen o hıçkırığı yutmak için dişlerimi birbirine kenetledim. Usulca yanına oturdum ve serum takılı olmayan minik, sıcak elini avuçlarımın arasına aldım. Ardından dudaklarımı parmak uçlarına bastırdım uzun uzun ve kokusunu içime çektim.
“Gideceğiz bir tanem,” dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. “Bu serum bitsin, hemen çıkacağız buradan. Söz veriyorum.”
“Anne ama canım çok acıyor,” diye mırıldandı gözlerini tavana dikerek. “Bir daha buraya gelmeyelim, olur mu?”
Bu soru içimi paramparça etti. Çünkü ona “bir daha gelmeyeceğiz” diyemezdim, keza o da bunun farkındaydı.
“Geçecek annecim.” diyebildim sadece, saçlarını şefkatle okşarken. “Hadi sen biraz daha uyu, serum bittikten sonra ben seni uyandırırım.”
“Tamam.” dedi hiç itiraz etmeden ve gözlerini yavaşça kapattı.
O gözlerini kapatır kapatmaz, yüzümdeki o sahte maske un ufak oldu. Başımı yatağın kenarına, onun minik dizlerinin üzerine koydum ve hıçkırıklarımı çarşafa gömdüm. Sessizce, ciğerim sökülürcesine ağlamaya başladım.
Allah’ım, diyordum içimden, bana yardım et. Ben bu dünyada tek başımayım. Kapısını çalabileceğim kimsem yok, bu acıyı paylaşabileceğim, yükümü hafifletecek tek bir omuz yok. Şimdi bu koca, amansız gerçeği tek başıma nasıl sırtlayacağım? “Aybüke ölüyor” cümlesini kalbime nasıl kabul ettirecektim? Bir annenin, evladının ölüme yürüdüğünü kendine bile itiraf edemezken, sığınacak bir gölgesi bile olmadan bu fırtınanın ortasında kalması nasıl bir sınavdı?
***
Sabah ayazı yüzümüze vururken, hastaneden çıkıp zorlukla bir taksi çevirdikten sonra eski, iki odalı evimize geldik. Ve kapıyı açıp içeri girdiğimizde; evin o rutubetli, soğuk sessizliği doğrudan üstümüze çöktü. Burası bizim sığınağımızdı güya; darmadağın hayatımdan kurtardığım, kızımla kendime kurduğum o küçücük kaleydi. Ama bugün, o duvarlar üstüme üstüme geliyordu.
Aybüke’yi yavaşça yatağına yatırdım. Gözleri yorgunluktan küçülmüştü ama yüzündeki o masumiyet hiç değişmiyordu.
“Anne,” dedi, sesi duyabileceğim en cılız hâldeydi. “Çok soğuk burası.”
“Hemen ısıtacağım anneciğim, hemen.” dedim ve mutfağa koşup Kettle’a su koyduktan sonra elektrikli sobayı odaya taşıdım.
Bir süre sonra sobanın cılız turuncu ışığı odayı aydınlatırken, Aybüke de gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı. Bense onu orada yalnız bırakıp, uzaktan da görebileceğim bir yere, mutfağa geçtim. O sırada doktorun o kurşun gibi sözleri zihnimde yankılanıp duruyordu:
“Yapabileceğimiz bir şey yok Nazlı... Artık hastalıkla mücadele edemiyor.”
Gözlerim usulca tezgâhın üzerindeki ilaç kutularına, ardından buzdolabının üzerindeki faturalara kaydı. İlaçların bir kısmı bitmek üzereydi, faturaların günü yaklaşmıştı ve ev sahibi dün kirayı sormuştu. Ama bunların dışında en acısı, telefonu elime aldığımda yüzüme çarpan o mutlak ıssızlıktı.
Merakla telefonumu elime aldım ve rehbere girdim. Yukarı kaydırdım, aşağı kaydırdım. Listede sadece birkaç resmi numara, taksici ve ev sahibi vardı. Bir anne, evladının öleceğini öğrendiğinde kime koşardı? Kimi arardı? “Kızım ölüyor, bana yardım edin!” diye kime haykırırdı?
Benim arayacak tek bir kimsem yoktu. Kendi aptallığım yüzünden arkama bakmadan çıktığım bir baba evi ve yıllardır utancımdan adlarını bile anmadığım bir ailem vardı. Fakat şu an gururumu da, öfkemi de, geçmişin bütün kırgınlıklarını da un ufak eden bir evlat acısıyla baş başaydım. Tek başıma bu yükün altında eziliyordum, nefes alamıyordum. Aybüke’nin benden başka kimsesi yoktu, benim de bu dünyada tutunacak hiçbir dalım kalmamıştı.
“Ne tek başıma bu yükün altından kalkabilirim,” diye fısıldadım, gözyaşlarım tezgaha damlarken. “Ne de seni tek başına bu kimsesizlikte ölüme bırakabilirim anneciğim.”
Yatağında masumca uyuyan kızıma baktım. Onun için gerekirse dünyayı yakardım, gerekirse o çok korktuğum, öfkeyle terk ettiğim o geçmişin karşısında diz çökerdim. Benim gururum, kızımın hayatından daha değerli değildi. Eğer ömrü azaldıysa; son günlerini böyle soğuk, rutubetli ve kimsesiz bir evde geçirmeyecekti. Onun etrafında dolanan dayıları, onu koruyan bir dedesi, onunla oynayacak bir anneannesi olmalıydı. Kalabalık olmalıydık. Bizim bir aileye ihtiyacımız vardı.
Kararımı verdiğim o an içimdeki o ürkek kadın gitmiş, yerine sadece çaresiz ama kararlı bir anne gelmişti. Hızla odaya girip birkaç parça eşyamızı ve Aybüke’nin en sevdiği oyuncakları bir çantaya tıkıştırdım. Ardından Aybüke’yi uyandırmamaya çalışarak usulca kucağıma aldım. Başı omzuma düşmüşken, sıcak nefesi de boynuma değiyordu.
Yıllar önce ağlayarak, öfkeyle çıktığım o kapıya şimdi dizlerim titreyerek, bir sığınmacı gibi geri dönüyordum. Ama biliyordum ki; ne olursa olsun, o evde babam vardı. Annem, abim, Mustafa vardı. Ne kadar kırgın olursak olalım, o çatı bizim son çaremizdi. Ve kızım için, Aybüke’m için baba evine geri dönmeliydik.
(Saatler sonra...)
İnsan en çok nereye aittir? Doğduğu yere mi, yoksa en çok mutlu olduğu yere mi? Yıllardır sırtımda bir kambur gibi taşıdığım bu ağır yükle yolları aşarken, zihnimde sadece annemin o kadife gibi yumuşak sesi yankılanıyordu:
“Kızım, yuva dediğin yer; dizin kanadığında değil ruhun kanadığında koştuğun yerdir.”
Ancak benim ruhum artık sadece kanamıyordu; sanki kurumuş bir yaprak gibi parça parça dökülüyordu.
Aybüke’nin minik, narin eli avcumun içindeyken; Ankara’nın o kemik donduran ayazı sanki yüzüme değil de doğrudan on dört yıl önce dondurduğum geçmişime çarpıyor gibiydi.
“Anne.” diye fısıldadı Aybüke.
Sesi, rüzgarda titreyen ince bir dal gibiydi.
“Burası mı?”
“Burası bebeğim.” dedim fakat sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışsam da başarılı olamıyordum.
Boğazımda koca bir yumru, gözlerimde ise sönmek üzere olan bir umut ışığı vardı. Ve içimden, Aybüke’nin duyamayacağı bir sessizlikle ekledim:
“Burası her şeyin başladığı ve artık biteceği yer.”
Kendi doğduğum, her köşesinde çocukluk anılarımın saklı olduğu evin kapısında şimdi bir yabancı, bir davetsiz misafir gibi duruyordum. Ve parmağım o paslı zile doğru giderken sanki bir tetiğe basıyor gibiydim. Ya tüm geçmişimi tek bir hamlede havaya uçuracak ya da beni bu enkazın altından çekip çıkaracak o tetiğe.
Zilin o keskin sesi içeride yankılandığında, tanıdık bir uğultu kapıya yaklaştı. Ardından kapı gıcırdayarak açıldı ve karşımda yengemi buldum. Yüzündeki o donuk, ifadesiz maske bir anda çatladı. Yerini usulca şaşkınlık, dehşet aldı.
“Kim acaba gelen? Bir de ben bakayım şuna.” dedi annem arkadan.
Onun sesini duyduğum an, kalbim göğüs kafesimi parçalamak istercesine çarpmaya başladı. On dört yıllık hasret; o iki saniyelik sesle göğsüme oturmuş, annem eşikte belirdiği ansa resmen dünya durmuştu.
Bakışları önce benim yorgunluktan çökmüş yüzümde, sonra dizlerime bir sığınakmış gibi yapışmış Aybüke’de gezindi. Ardından elleri gayriihtiyari ağzına gitti ve saniyeler sonra yıllardır içinde biriktirdiği o feryat evi inletti:
“Hih! Kızım! Yavrum benim!”
Annem bana öyle bir sarıldı ki, kemiklerimin sızladığını, ruhumun yerinden oynadığını hissettim. O hüzünlü ama sıcak anne kokusu burnuma dolduğunda ise, yıllardır dik tutmaya çalıştığım “ben güçlüyüm” diye dünyaya meydan okuyan omuzlarım bir anda çöktü.
“Oy benim kınalı kuzum. Oy benim canımın parçası. Annem benim, yavrum!” diye hıçkırıyordu.
Ben ise sadece “Anne...” diyebildim.
Gerisi boğazımda birer cam kırığı gibi bekliyordu. Konuşsam kanayacak, sussam öldürecekti. Tam o sırada, evin içinden bir gölge gibi ama bir fırtına kadar gürültülü o ses yükseldi:
“Ne kızı ulan, ne kızı!?”
Babamın sesi, duvarları bile titretecek kadar sert ve merhametsizdi. İçeriden ağır, otoriter adımlarla geliyordu. Öfkesi; odanın az önceki o sıcak kavuşma havasını bir anda çekip almış, yerine buz gibi bir gerginlik bırakmıştı.
Onun arkasından ağabeyim fırladı ve babamın kaskatı kesilmiş kolunu tutmaya çalıştı:
“Baba! Dur, sakin ol kurbanın olayım, bak tansiyonun çıkacak!”
Ama babam ne ağabeyimi duyuyordu ne de bizi ne de diğerlerini görüyordu. Gözleri tam üzerimdeydi. Bir zamanlar bana dünyanın en güvenli limanıymış gibi sevgiyle bakan o gözler; şimdi bir düşmana, bir haine bakar gibi kısılmıştı. Gözyaşlarımın, kucağımdaki Aybüke’nin ipek saçlarına damladığını hissettim.
Babam daha fazla bakmadı yüzüme. Sanki orada değilmişim, sanki hiç var olmamışım gibi hışımla montunu askıdan aldı ve o kapıyı öyle bir çarptı ki; ev temelinden sarsıldı. Gidişiyle birlikte geride sadece on dört yılın soğuk rüzgarı kaldı.
“Mustafa, ablanın valizlerini al hadi yavrum.” dedi annem, sesi titreyerek.
Gözlerim en arkada duran Mustafa’ya kaydı. Bıraktığımda daha çocuktu, şimdi ise koca bir adam olmuştu. Bana bakarken gözlerindeki o kırgınlığı gördüm. Umutla bir adım attım ona doğru.
“Mustafa...”
Ama yüzüme bakmadı. Valizleri sanki yerdeki çöp poşetlerini taşıyormuş gibi büyük bir soğuklukla aldı, içeri bıraktı ve tek kelime etmeden adımlarını odasına yönlendirdi.
Aybüke ile birlikte salondaki o buz gibi havadan ve Mustafa’nın yarattığı o ağır sessizlikten annemin işaretiyle kaçıp yukarı, eski odama çıktık. Ardından Aybüke, yatağın bir köşesine sinerek yabancısı olduğu bu odanın duvarlarını incelemeye başladı. Ben de o sırada çantamdaki ilaç poşetini yatağın üzerine bıraktım ve onun gibi bakışlarımı etrafta gezdirmeye başladım.
Aradan yıllar geçmesine rağmen hiçbir yerde en ufacık bir toz tanesi yoktu. Ya oda sık sık temizleniyordu ya da kaderin cilvesi, geri döneceğimi hissetmişler ve etrafı toparlamışlardı. Bu düşünce yüzümde kederli bir gülümseme oluşmasına neden olurken, hızlıca toparlanarak kendime gelmeye çalıştım.
“Aybüke, bir tanem.” dedim ardından sesimi normal tutmaya çalışarak. “Hadi, ilaçlarını alma vaktin geldi. Şunları iç de biraz dinlen, tamam mı?”
Aybüke itiraz etmeden küçücük avucuna bıraktığım hapları, sanki şeker yutuyormuş gibi birer birer içti. Ve yönlendirmemle birlikte usulca yatağa uzandı, gözlerini kapatarak uyumaya çalıştı.
Bir süre sonra kapı yavaşça aralandı, içeri annem girdi. Yüzünde, yılların yorgunluğu ve dinmeyen bir hasret vardı. Gelip yanımıza, yatağın kenarına oturdu ve bir süre uyuyan Aybüke’yi izledikten sonra şefkatle ellerimi tuttu.
“Anlat Nazlı.” dedi sesi titreyerek. “Neden gittin? Neden böyle döndün? Seni bu hâle getiren, seni bu kapıya bu kadar yaralı döndüren neydi kızım? Neler yaşadın sen?”
Başımı annemin dizine yasladım. Yıllarca bu anın hayaliyle, bu kokunun özlemiyle yaşamıştım ve şu an gerçek oluyordu.
“Çok yoruldum annem.” diye fısıldadım sessiz hıçkırıklarımın arasından. “Bir gün bile dinlenemedim. Hayat beni öyle bir hırpaladı ki, kendimi kapının önüne nasıl attım bilmiyorum. Kaçarken her şeyin güzel olacağını sanmıştım ama tam tersine, mutsuzluğun içine her gün daha çok batmışım da haberim yokmuş. Aybüke doğduğunda, onun o zayıf kalbiyle baş başa kaldığımda anladım. Dünya sandığımdan çok daha acımasızmış.”
Annem eğilip alnımdan öptü. Dudaklarının sıcaklığı, buz tutmuş ruhuma biraz olsun can suyu oldu.
“Geçti kızım.” diye fısıldadı, sesi titreyen bir kandil alevi gibiydi. “Geçti. Artık buradasın. Biz varız.”
“Babam da var mı anne?” diye sordum aniden, başımı dizinden kaldırıp gözlerinin içine bakarak. “O kapıyı çarpıp gidişi. Gözlerindeki o nefret... Sanki, sanki artık onun için yokmuşum gibiydi.”
Annem çaresizlikle gözlerini kaçırdı benden.
“Babanın.” dedi ardından duraksayarak. “Babanın öfkesi mermer gibidir Nazlı. Serttir, soğuktur ama bir vurdun mu tuzla buz olur. Anlayacağın onun sadece biraz zamana ihtiyacı var. Senin döndüğüne inanması, o yaralı kalbini yeniden sana açması kolay olmayacak. Biraz sabretmen gerek.”
Annem ayağa kalktı ve beni yatağa yatırdıktan sonra usulca üzerimi örttü.
“Sen biraz dinlen yavrum. Yorgunsunuzdur.” dedi kapıya doğru yönelirken.
Kapı kapandığında odada yalnızca Aybüke’nin düzenli nefes alışları ve benim düzensiz hıçkırıklarım kaldı.
(İlahi bakış açısıyla...)
Bu duygu karmaşasının ve kavuşmaların yaşandığı evin diğer yanında; zamanın dışına taşan, insanın üzerine toprak gibi çöken ağır bir durağanlık vardı. Salonda televizyonun cılız, cızırtılı sesi duvarlara çarpıp yankılanıyor, ekranla çeşitli görüntüler dönüyordu ama odadaki kimsenin zihni o ekrandaki renkli dünyada değildi.
Evin babası Ertan Bey; bakışlarını bir saniye bile ekrandan ayırmadan, sanki dünyanın en mühim haberini izliyormuş gibi kaskatı oturuyordu. Ancak boş bakan gözleri, aslında sadece kendi içindeki yorgunluğu seyrediyordu. Evin annesi Nergis Hanım ise elindeki meyve tabağına odaklanmış, bir elmayı titizlikle soyuyordu. Ve bıçağın elmanın kabuğuna her değişi, odadaki sessizliği yırtan tek sesti. Ancak aklı ne elindeki meyvelerde ne de karşısındaki dizideydi. Göz ucuyla yan koltukta, elindeki telefonla meşgul olan oğlu Gökhan’ı süzüyor ve sakin bir anı pusuda bekleyen bir avcı gibi an kolluyordu.
Aradan geçen birkaç dakikanın ardından elindeki elma dilimini kocasına uzatırken, odadaki sessizliği bozacak ilk taşı attı.
“Bizim Saliha’yı hatırlıyor musun?” dedi; sesi, sanki sıradan bir konuşma başlatıyormuş gibi yapay bir merakla doluydu. “Hani şu benim amcamın kızı olan.”
Ertan Bey, televizyondaki sahnelerin arkasına sığınarak “Hatırladım, hatırladım.” diye mırıldandı. “Bizim düğüne de gelmişti. Hayırdır, nereden geldi aklına birden gecenin bu vakti?”
“Geçen gün pazarda gördüm.” dedi Nergis Hanım, asıl niyetine giden o dolambaçlı yolu taş taş döşeyerek. “Geliniyle beraberdi. Yeni doğum yapmış o da. Kucaklarında minicik bir bebek, görsen nasıl tatlı.”
İşte o an Ertan Bey’in içtenlikle söylediği “Maşallah, Allah analı babalı büyütsün.” sözü, Nergis Hanım’ın beklediği o açık kapıydı. Beklemeden, zehirli bir ok gibi hazırladığı cümleyi oğluna doğru fırlattı:
“Amin, amin. Bir gün Allah bize de nasip eder inşallah! Belki biz de ölmeden önce bir mürüvvet görürüz!”
Gökhan, bu cümlenin doğrudan ona hitaben söylendiğini anlayarak elindeki telefonu yavaşça koltuğa bıraktı. Yorgundu. Hem de çok yorgundu. Üstelik bu konuşmaların bitmek bilmeyen döngüsünün içinde boğulmaktan da oldukça bıkmıştı.
“Yine mi aynı konu anne?” dedi, sesi yorgun bir teslimiyetle kısılarak. “Daha kaç kez konuşacağız bunu? Evlenmek dediğin, kendine uygun bir eş bulmak pazardan meyve almakla bir mi? ‘Hadi al da gel’ deyince oluyor mu?”
Nergis Hanım, Gökhan’ın konuşmasıyla birlikte elindeki bıçağı tabağa sertçe bıraktı.
“Meyve değil elbet ama nasip de beklemekle ayağına gelmez ki oğlum! Bak çevrene, akranların çoluk çocuğa karıştı. Sen neyi bekliyorsun? Kimin gelmesini bekliyorsun da bu ömrü böyle kurutuyorsun?”
“Ben kimseyi beklemiyorum anne.” dedi Gökhan. “Sadece... Sizin torununuz olacak diye sevmediğim bir kadının günahına mı gireyim? Bunun hesabını mahşerde kim verecek anne, siz mi vereceksiniz? Hiç sanmıyorum anne. Çünkü onun hesabını mahşerde ben vereceğim, ben! Ne yapayım yani, sırf siz bebek seveceksiniz diye yalan üzerine bir yuva mı kurayım?”
Gökhan kendine gelmeye ve sakinleşmeye çalışırken artık sesi bir isyandan çok, beyaz bayrak çekmiş bir askerin teslimiyetine benziyordu.
“Daha kaç kez konuşacağız bunu? Ben evlenmek istemiyorum, anlayın artık. Sizin de torununuz olmayıversin, ne olacak? Dünyanın sonu mu gelecek sanki?”
“Yahu ben de bunu anlamıyorum.” dedi Nergis Hanım sitemle sesini yükselterek. “Oğlum böyle yalnız başına ömür mü geçer hiç? Evlensen, yanında hayat arkadaşın olsa, çocuğun olsa onlarla mutlu mesut yaşasan fena mı olur? Bak yarın bir gün ölürsem gözüm açık giderim. Ben şimdiden söylüyorum, haberin olsun!”
“Tövbe, tövbe.” diye fısıldadı Gökhan.
Ardından annesinin bu duygusal kuşatmasına daha fazla dayanamadı ve yerinden kalkıp ağır adımlarla annesinin dizlerinin dibine çöktü. Az önceki kaskatı adam gitmiş, yerine annesinin o şefkate muhtaç küçük oğlu gelmişti. Kadının yaşlanmış, pamuk gibi yumuşak ellerini avuçlarının içine aldı. Kutsal bir emaneti tutar gibi öptü.
“Anneciğim, canım benim. Neden anlamak istemiyorsun?” dedi, sesi bir yalvarışa bürünerek. “Ben birini sevmeden, aşık olmadan evlenmek istemiyorum? Sevmediğim bir kadınla aynı yastığa baş koyarsam, o kadına yazık olmaz mı? Ben onun vebalini nasıl öderim? Ha benim güzel annem, ha benim elleri cennet kokulu annem?”
Odadaki gerilim bir anlığına yerini hüzünlü, insanın içini sızlatan bir sessizliğe bıraktı. Ertan Bey de oğlunun gözlerindeki o çaresizliği görüp dayanamayarak araya girdi:
“Gökhan haklı hanım, boşuna zorlama sen de. Gönül ferman dinlemez. Bırak nasıl istiyorsa, kiminle mutlu olacaksa öyle olsun.”
Ancak bu müdahale, Nergis Hanım’ın yıllardır biriktirdiği sabrını taşıran son damla oldu. Kocasına dönüp hırsla çıkıştı:
“Hep senin yüzünden zaten! Sen böyle arkasında durup şımarttın bunu! Adam kırkına geldi, hâlâ bir yuvası yok!”
Gökhan, anne ve babasının arasında yükselen bu klasik ama yıpratıcı kavgayı bitirmek için hızla söze girdi:
“Anneciğim, bak son kez söylüyorum. Sevmediğim biriyle evlenip hem kendi hayatımı hem de o kızın hayatını karartmak, günahına girmek istemiyorum. Ne olur artık bu konuyu kapatalım, birbirimizin kalbini kırmayalım.”
Nergis Hanım bu cümleyi, bekliyormuş gibi heyecanla atıldı:
“O zaman Selma’yla evlen! Bak kız ne olursa olsun, seninle evlenmek için can atıyor. Kapımızda bekliyor resmen!”
Gökhan’ın sesi bu sefer salonun duvarlarında yankılanan, camları titreten bir tona ulaştı:
“Anne kız benden kaç yaş küçük Allah aşkına! Ben o kızın çocukluğunu biliyorum, elime doğdu sayılır. Onu kardeşim gibi görürken nasıl karım derim, yatağıma alırım? Hiç mi insafınız yok sizin? Olmaz o iş, asla olmaz!”
Nergis Hanım’ın yüzündeki ifade bir anda değişti. O şefkatli anne maskesi düştü ve yerine gerçeği bir tokat gibi yüzüne vurmaya hazırlanan o sert kadın geldi. Sesindeki ton da artık buz kesmişti.
“Ben biliyorum senin asıl derdini ya, neyse.”
Gökhan kaskatı kesildi. Kanının çekildiğini hissetti.
“Neymiş benim derdim?” dediğinde sesi, uçurumun kenarında duran birinin titrek ama soğuk merakıyla çıkmıştı.
“Ne olacak? Hâlâ imkansız olanı, Nazlı’yı bekliyorsun! Ama bilmiyorsun ki boşa be oğlum. On dört yıl oldu Gökhan! On dört koca yıl! O gitti, belki çoktan çocukları oldu. Sen ise burada bir hayalin peşinde, sönmüş bir ocağın başında bekliyorsun. Yazık değil mi sana? Yazık değil mi bize? Anla artık bir daha geri dönmeyecek Nazlı. O kendi hayatını kurdu be oğlum. Sen de artık kendi hayatına bak, ne olursun! Ben bunu kendim için değil senin için söylüyorum.”
Gökhan’ın omuzları ilk kez bu kadar ağır bir yenilgiyle çöktü, bakışları karardı. Ertan Bey “Yeter hanım, ileri gittin!” diye müdahale etmeye çalışsa da artık olan olmuştu. Her şey paramparçaydı.
“Anne yeter!” diye bağırdı Gökhan, ayağa fırlayarak. “Nazlı’nın adını ağzına alma artık!”
“Alırım!” dedi Nergis Hanım da onun gibi ayağa kalkarak. “Çünkü senin bu hâlinin sebebi o! Sen eğer o defteri kapatmazsan, ben de bu konuyu kapatmam. Bak Gökhan, son kez söylüyorum. Karar senin ama eğer evlenmezsen, hakkımı sana helal etmem. Bunu da böyle bilesin!”
Gökhan, içinde yıllardır bir kutsal emanet gibi sakladığı o umut kırıntısının, en yakını tarafından böyle pervasızca ve acımasızca çiğnenmesine dayanamadı; olduğu yerde kaskatı kesildi. Annesinin hak helal etmeme tehdidi de sırtına inen en ağır kırbaç darbesiydi. Omuzları çöktü, bakışları karardı.
“Evlenirsem eğer kapatacak mısın artık bu Nazlı defterini?”
Nergis Hanım şaşkındı ama büyük bir zafer kazandığını biliyordu. Gözleri parlayarak atıldı:
“Yeter ki sen evlen, yeter ki Selma’ya ‘evet’ de!”
Gökhan artık bu odada nefes alamıyordu. Duvarlar üzerine üzerine geliyordu. Askıdan montunu kapıp kapıya yöneldi. Arkasına bakmadan, tükenmişlikle konuşmaya başladı:
“Tamam.” dedi, sesi sanki ruhu bedeninden çekilmiş gibi ruhsuz ve boş çıkarak. “Madem tek derdiniz bu. Madem benim ne hissettiğim umurunuzda değil. Belli ki Selma da bu kadar hevesli, senin de tek derdin bu. İstediğiniz gibi olsun. En kısa zamanda gidelim, isteyelim ailesinden.”
Kapıyı çekip kendini gecenin o bıçak gibi keskin ayazına attı. Ardından ciğerleri yanana kadar soğuk havayı içine çekti. El alışkanlığıyla cebinden sigarasını ve çakmağını çıkardı. Sigaradan aldığı ilk nefesi ciğerlerinin en derin köşesine kadar çekerken, gözleri -her gece olduğu gibi- iradesi dışında yine o noktaya kaydı: Yan eve, Nazlı’nın on dört yıldır karanlığın ve sessizliğin esiri olmuş odasına.
Fakat o an bir şey oldu ve Gökhan’ın dünyası başına yıkıldı. Kalbi duracak, damarlarındaki kan donacak gibi oldu.
Işık yanıyordu... Nazlı’nın odasının ışığı yanıyordu...
Gökhan, elindeki sigarayı parmaklarının arasında unutup öylece bakakaldı. Yıllardır bir gece bile aydınlanmayan, toz tutmuş o pencereden sızan cılız sarı ışık; onun sönmek üzere olan umuduna can suyu verir gibiydi.
Bir süre öylece aynı noktaya bakarken, pencerenin önünden bir gölge geçti ve birinin varlığı odanın soğuk duvarına bir siluet gibi yansıdı. O an Gökhan’ın kalbi göğüs kafesini delmek istercesine vurmaya devam ederken usulca nefesini tuttu. Sonra aniden sanki bir cinayet işlerken yakalanmış gibi suçlulukla gözlerini kapattı, başını yere indirdi. Bu bir hayal olmalıydı. Zihninin, annesinin sözlerinden sonra ona oynadığı en zalim, en kanlı oyundu bu.
“Yapma be oğlum.” diye fısıldadı kendi kendine.
Sesi, rüzgarın uğultusunda kaybolup giden bir fısıltı gibiydi.
“Yapma be Gökhan. Boşuna ümitlenip de kendine yazık etme yine.”
Ardından sigarasını hırsla bitirip, izmaritini sanki kendi hayallerini öldürür gibi çöp kutusunun kenarına bastırdı ve söndürdükten sonra da usulca boşluğa bıraktı. Eve doğru adımlarken son bir kez, son bir umutla başını kaldırdı. Işık sönmüş, karanlık ise pencereyi ve o odayı tekrar amansızca teslim almıştı. Hayal kırıklığına alışmış gibi o acı gülümsemesini yüzüne yerleştiren Gökhan, son bir kez derin bir nefes aldı ve yavaş adımlarla kapıdan içeri girdi.
Fakat bilmiyordu ki, o sönen ışık aslında hayatının en büyük yangınının habercisiydi.
