26. bölüm / 48
14 BAHARBÖLÜM 26: Oğlum
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 26: Oğlum
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime · Okuduğun bölüm
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Nazlı'dan...
Güneş; mutfağın perdesinden sızıp masadaki kahvaltılıklara düştüğünde, sanki hiçbir şey olmamış gibi hala parlaktı. Oysa benim için, çay bardağındaki kaşığın tıkırtısı bile beynimin içinde bir balyoz gibi yankılanıyordu. Sanki her ses, Serdar'ın sesine karışıp geliyordu kulağıma.
Babam, bir kaç gündür olduğu gibi bu sabahta tabağındaki peynire dokunmadan öylece uzaklara bakıyordu; bakışları donuk, omuzları her zamankinden daha düşüktü. Mustafa; ekmeğini tabağındaki reçele hırsla banıyor, yerken çenesini sıkıyordu. Abim sabah erken çıkmış, işe gitmişti. Yengem ise bir yandan çocukların yumurtasını soyuyor, bir yandan da masadaki bu ağır sessizliği dağıtmak için çırpınan gözlerle anneme bakıyordu. Masada her şey tamdı ama biz sanki bir kişi eksik, bir ömür fazla gibiydik.
Annem, daha fazla dayanamayarak elindeki çaydanlığı masanın üzerine bırakırken derin bir nefes aldı ve ellerini önlüğüne silip hepimizin üzerinde gezdirdi bakışlarını. En son bana döndü. Gözlerinde sadece benim görebileceğim bir "dik dur" uyarısı vardı.
"Nazlı, kızım." dedi, sesi her zamankinden daha kararlı ama bir o kadar da şefkatliydi.
"Böyle olmaz. Biz bu evi yas evine çevirdik kaç gündür. O adamın istediği de bu ya zaten annem. Ağzımızın tadını bozmak, bizi böyle mutsuz etmek."
Yutkundum. Boğazımdaki o düğüm bir türlü çözülmüyordu.
"Öyle de olmadı mı zaten anne? Bozacağı kadar bozmadı mı huzurumuzu? Baksana kaç gündür ne haldeyiz, huzur mu kaldı evde?"
"Hayır." dedi annem, itiraz edercesine sandalyeyi çekip tam yanıma oturarak.
Ellerimi ellerinin arasına aldı.
"Biliyorum zor zamanlardan geçiriyoruz ama biz nelerin üstesinden geldik güzel kızım, bunun mu üstesinden gelemeyeceğiz?" dedi ve yanağımdan akan tek damla gözyaşını o pamuk gibi elleriyle sildi.
"Biz bunun da üstesinden geleceğiz Nazlı'm, buna da o adamın huzurumuzu bozmasına izin vermeyerek başlayacağız."
Ardından aklına kötü bir şey gelmiş gibi yüzü düştü.
"O gece de her şey yarım kaldı. Senin, benim, hepimizin hevesi kursağında kaldı. O insanlara da ayıp oldu. Ama yine de onlar yaşanan onca şeye rağmen bizi bir an olsun yalnız bırakmadılar."
Babam başını hafifçe kaldırdı, annemi onaylarcasına derin bir iç çekti.
"Diyorum ki," diye devam etti annem, sesini biraz daha yükselterek.
"Bugün Nergisleri akşam yemeğine çağıralım. Şöyle güzel bir sofra kuralım. O geceki o kötü anları bu masada el birliğiyle silelim. Bizim artık gerçek bir aile olduğumuzu, birbirimize tutunarak nasıl ayağa kalktığımızı görsünler. En çok da Gökhan görsün. Çocuğun yüzü kireç gibiydi giderken. Kim bilir ne kuruyor, ne fırtınalar kopuyor içinde."
Annemin son cümlesi kalbime bir bıçak gibi saplandı. Gökhan'ın o geceki bakışlarını hatırladım; o her an gidecekmişim, her an elinden kayıp düşecekmişim gibi bakan korku dolu gözlerini. Onu o karanlık düşüncelerle baş başa bıraktığım, bunu düşünemediğim için kendime kızdım.
"Haklısın anne." dedim ve sesimin titremesini engelleyerek ayağa kalktım.
"Çok haklısın. Onlara bir teşekkür borçluyuz, en çok da bir özür."
"Özür dileyecek bir şeyin yok kızım, suç senin değil." dedi babam aniden.
Sesi hala biraz kısıktı ama bakışları ilk kez canlanmıştı.
"Sen Gökhan'a söyle, akşam mutlaka gelsinler."
Ben onu başımı sallayarak onaylarken içeriye heyecanla Aybüke girdi ve hızla masanın altındaki elimi tuttu. Gözlerinde çocuksu bir heyecan vardı.
"Gökhan abi bize mi gelecek anne?" diye sordu masumca.
"Gelecek bitanem." dedim, eğilip saçlarını uzun uzun öperek.
"Gökhan abin gelecek."
O "Yaşasın" diyerek kahvaltı sofrasını toplamaya başladım. Ardından kararlılıkla telefonuma uzandım. Annemin dedikleri sürekli kulağımda çınlıyordu. Gökhan'ın kalbindeki o şüpheyi bugün öldürecektim.
"Gökhan, mesajı aldığında parka gelebilir misin? Seninle biraz konuşmak istiyorum." yazdım ve gönderdim.
Mesajı gönderdikten sonra mutfaktaki hareketlilik artmıştı. Annem ve yengem hummalı bir hazırlığa girişmişlerdi bile. Ama benim içimdeki o huzursuzluk, yerini başka bir ihtiyaca bırakmıştı. Mesaj atmak yetmiyordu; onu görmem, o buz gibi korkuyu gözlerinden silmem gerekiyordu.
Telefonu cebime koyup salona geçtim. Aybüke, kuzenleriyle birlikte oyuncaklarıyla oynuyordu. Arda ve Salih; Aybüke'nin moralini düzeltmek için ellerinden geleni yapıyor, onu bir an olsun yalnız bırakmıyorlardı. Aybüke de onların bu çabasına karşılık veriyor ve odaya oldukça neşeli kahkahalarını bırakıyordu.
"Yenge." dedim mutfağa doğru.
"Benim kısa bir işim var, hemen döneceğim. Aybüke'ye göz kulak olur musun?"
Yengem elindeki işi bırakıp bana anlayışla baktı.
"Git tabii Nazlı'm, git. Merak etme sen, çocuklar burada, biz buradayız. Gözüm hep üzerlerinde."
Annem de arkadan seslendi:
"Nazlı, bak geç kalma kızım. Yapılacak çok iş var, ona göre!"
"Tamam anne gecikmem!" diyerek içeriye seslendim ve dış kapıya doğru ilerledim.
Evden çıktığımda Aybüke'yi güvendiğim ellere bırakmış olmanın huzuruyla adımlarımı hızlandırdım. Gökhan'a gitmeliydim. O gece sessizliğe gömülen o adamın elini tutmalı ve ona "buradayım" demeliydim.
Sonunda parkın girişinde tanıdık omuzları gördüğümde nefesim düzeldi. Gökhan oradaydı her zaman olduğu gibi...
Yaklaştığımı hissettiğinde omuzları gerildi, yavaşça bana döndü. Yüzü yorgundu. Gözlerinin altındaki o hafif morluklar, son birkaç geceyi uykusuz geçirdiğinin sessiz tanığıydı. O an anladım; o da en az benim kadar bu karşılaşmaya açtı. Gözlerindeki o "ya gidersen" sorusu hala oradaydı ama ben o soruyu bugün sonsuza dek cevaplamaya gelmiştim.
"Nazlı." dedi, sesi rüzgarda dağılan bir fısıltı gibiydi.
"Gökhan." dedim ve aramızdaki o birkaç adımlık mesafeyi kapatıp tam karşısında durdum.
"Mesajımı alır almaz gelmişsin anlaşılan."
"Gelmeyecek miydim?" dedi, acı bir gülümseme dudaklarına yerleşirken.
"Sen 'gel' desen, ben cehennemin ortasına yalın ayak yürürüm, bilmiyor musun?"
Gözlerinin derinliklerine baktım.
"Biliyorum." dedim usulca.
"Ama o gece. Serdar geldiğinden beri gözlerini benden kaçırıyorsun Gökhan. Sanki her an avuçlarından kayıp gidecekmişim gibi bakıyorsun bana."
Gökhan derin bir nefes aldı, bakışlarını yere indirdi.
"O adam senin geçmişin Nazlı. Ne yaparsam yapayım söküp atamadığım, Aybüke'nin her gülüşünde, her bakışında izini gördüğüm o adam." dedi ve kısa bir sessizlik oluştu, ardından da içini dökmek istercesine devam etti.
"Onu kapıda gördüğümde bir an için kalbim durdu sandım. Yalan yok, içimden 'Ya Nazlı yine onun yalanlarına kanarsa' diye çok dedim. 'Ya Aybüke'nin hatrına, sırf o babasız kalmasın diye yine ona bir şans verirse' dedim."
Adım atıp ellerini tuttum. Elleri buz gibiydi.
"Bana bak Gökhan. Gözlerimin içine bak ve benim gerçeğimi gör."
Biraz umutla ve biraz da korkuyla başını kaldırdı.
"Ben o gece o adamın yüzünde sadece karanlık gördüm. Ama senin yüzüne her baktığımda, sığınabileceğim o tek limanı görüyorum Gökhan." dedim gözlerinin içine bakarak.
"Aybüke'nin o gece senin arkana saklanması, sana sığınması tesadüf değil ki. O çoktan babasını kapıda beklemiyi bıraktı. Çünkü hayalindeki babayı senin gölgende buldu."
Gökhan'ın parmakları ellerimi sıktı, sanki bir gerçeğe tutunur gibiydi.
"Öyle mi dersin?" dedi umutla ve rahatlamışlıkla.
"Ben sadece korkuyorum Nazlı. Seni ve Aybüke'yi bir kez daha kaybetmekten ölesiye korkuyorum. On dört yıl bekledim ben seni. Bulduğum her köşeye adını kazıyarak, her gece pencerene bakarak bekledim. Döneceğini bilsem, yemin ederim ki bir on dört yıl daha beklerim." dedi ve aklına kötü bir şey gelmiş gibi yüzü düştü.
"Ama... Ama bir daha o adamla gidersen, bu sefer yapamam. Bu sefer ayağa kalkamam ben Nazlı."
Yüzümü yüzüne yaklaştırdım. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, sıcak nefesini tenimde hissedebiliyordum. Elimden birini kurtarıp yanağına koydum; sakalları parmak uçlarımı sızlattı.
"Gitmiyorum." dedim kararlı bir sesle.
"Sen beni istemeyene kadar da gitmeyeceğim. Serdar benim için sadece bir yara izi, ama sen öyle değilsin Gökhan. Sen benim aldığım nefesim, hayata tutunma sebebim, yıllarca ettiğim duaların mükâfatısın."
Gökhan en sonunda dayanamayıp diğer elini belime doladı ve beni kendine çekti. Göğsü göğsüme değdiğinde, kalbinin bir kuşun kanat çırpışı kadar delicesine attığını hissettim. Alnını alnıma dayadı ve gözlerini kapattı. Sanki sadece bu ana inanmak, bu ana tutunmak istiyordu.
"Nazlı." diye fısıldadı.
"Seni o kadar çok, o kadar derinden seviyorum ki. Bazen bu sevgi göğüs kafesimi daraltıyor. Seni koruyamamaktan, seni mutlu edememekten ödüm kopuyor."
Gözlerim doldu, bir damla yaş yanağımdan süzülüp Gökhan'ın parmaklarına düştü.
"Korumana gerek yok ki Gökhan, sen benim yanımda ol yeter." dedim.
Yutkundum ve içimdeki patlamak üzere olan volkanla devam ettim.
"Ben bugüne kadar hep sustum. Hep içimde yaşadım. Ama artık saklamak istemiyorum."
Gökhan gözlerini açtı, merakla ve umutla bana baktı.
"Seni seviyorum Gökhan." dedim.
"Seni, bu karşılıksız aşkını, Aybüke'ye olan o koca yürekli babalığını... Seni her şeyden çok seviyorum."
Gökhan duyduklarına inanamıyormuş gibi bir an donup kaldı. Yüzündeki o yorgun ifade, bir anda güneş açmış gibi aydınlandı. Gözlerindeki o son şüphe kırıntısı da o an yok oldu. Beni daha sıkı sardı, sanki kemiklerimi kıracakmış gibi sıkıydı.
"Bir daha söyle." dedi fısıltıyla.
"Lütfen bir daha söyle, buna çok ihtiyacım var."
"Seni seviyorum." dedim tekrar, bu sefer gülümseyerek.
"Seni çok seviyorum koca yürekli adam." dedim daha yüksek bir sesle.
Gökhan, eğilip saçlarımı öptü, kokumu içine çekti.
"Bu iki kelime..." dedi, sesi titreyerek.
"Bu iki kelime benim yıllardır süren orucumun iftarı oldu Nazlı. Artık dünya başımıza yıkılsa korkmam. Bu saatten sonra değil Serdar, tüm dünya gelse bizi ayıramaz."
Parkın ortasında birbirimize kenetlenmiş bir halde öylece durduk. O an ne geçmişin gölgesi ne de geleceğin korkusu vardı. Sadece biz vardık. Nazlı ve Gökhan vardı.
Aradan geçen dakikaların ardından artık eve dönmemiz gerektiği için Gökhan'la el ele, mahallenin o tanıdık yokuşunu tırmanmaya başladık. Ama adımlarımız ilk kez bu kadar hafifti.
Parktaki o itiraftan sonra, ikimizin de göğsündeki o koca taş kalkmış, yerini ılık bir bahar esintisine bırakmıştı. Mahalleli meraklı gözlerle bize bakıyordu belki, belki arkamızdan ileri geri konuşuyorlardı ama umrumuzda bile değildi. Çünkü biz artık bir aile olmuştuk. Kime neydi ki?
Geçirdiğim o güzel anların ardından sonunda evimizin önüne geldiğimizde, o tanıdık ahşap kapının önünde durduk. Bahçeden burnumuza kadar gelen yemek kokusu, akşam yemeğini hatırlattı bana.
"Gökhan." dedim, kapının kulpunu tutmadan önce ona dönerek.
"Ben sana onca şeyin arasında söylemeyi unuttum, akşam sizi yemeğe bekliyoruz. Babam 'mutlaka gelsinler.' dedi."
Gökhan gülümsedi. O gülüşte onca yılın yorgunluğu silinip gitti.
"Tamam. Annemlere söylerim, geliriz." dedi.
Tam ayrılmak için elini bırakacakken, bir anlık cesaretle yaklaştım ona. Sokaktan geçen biri var mı, pencerelerden bakan olur mu diye düşünmedim bile. Çektiğimiz tüm o çilenin inadına, parmak uçlarımda yükseldim ve dudaklarımı yumuşakça yanağına kondurdum.
O an Gökhan'ın nefesinin kesildiğini hissettim. Beklemediği bu küçük temasla gözleri fal taşı gibi açılmış sonra yerini sonsuz bir şefkate bırakmıştı. Eli usulca belime gitti, beni kendine daha da sabitlemek ister gibiydi.
Bugün kaçıncı kez söylüyordum bilmiyordum ama onların arasına bir yenisini daha ekledik ve yine "tamam" dedim içimden, "biz, gerçekten biz olduk."
"Akşama görüşürüz." diye fısıldadım, yüzümdeki utangaç ama kendimden emin gülümsemeyle geri çekilirken.
Gökhan sersemlemiş gibiydi, elini yanağına, öptüğüm yere götürdü.
"Görüşürüz." diyebildi sadece, sesi her zamankinden daha derinden geliyordu.
"Görüşürüz güzelim."
Arkamı dönüp bakmasam da, ben içeri süzülürken arkamdan onun hala orada durup, elini yanağında tutarak gülümsediğini biliyordum.
***
Akşamın karanlığı nihayet mahallenin üzerine çökerken, sokaktaki sarı ışık etraftaki ağaçları aydınlatıyordu.
Bahçede tüm soğukluğu unutturmak istercesine kurulan o muazzam sofra, bir barış ve yeniden doğuş sofrasıydı bizim için. Nergis teyze, Ertan amca, Erdem, Bahar, küçük Gökhan... Hepimiz bu geniş masanın etrafında toplanmıştık.
Annemin elleriyle sardığı sarmalar, dumanı tüten çorba ve fırından yeni çıkmış tepsi böreğinin kokusu, o gecenin pasını silip süpürmüştü. Masanın başköşesinde babam ve Ertan amca oturmuş, anılarına dalmışlardı.
"Hatırlıyor musun Ertan?" dedi babam, bıyık altından gülerek.
"Gökhan daha on yaşındaydı. Sizin bahçedeki dut ağacından düşüp kolunu incittiğinde, Nazlı günlerce ağlamıştı 'başına bir şey geldi' diye. O zaman anlamıştım bu ikisinin birbirinden kopmayacağını."
Ertan amca kahkaha atarak Gökhan'ın omuzuna vurdu.
"Hiç sorma Muhittin. Kolu alçıdayken bile Nazlı'nın peşinden ayrılmıyordu. Hatta 'Nazlı'ya dut toplayacağım' diye alçılı kolla ağaca tırmanmaya kalkmıştı da zor durdurmuştuk."
Gökhan'la göz göze geldik. Gülümsedi, masanın altından elimi bulup sıktı.
"İyi ki geldiniz." dedim sessizce masadakilere.
Nergis teyze uzanıp elimi okşadı.
"Canım benim, aile dediğin çınar ağacı gibidir. Fırtına ne kadar güçlü olursa olsun o ağacın kökleri sağlam olunca hiçbir şekilde devrilmez. Biz de artık o çınar ağacı gibiyiz. Ne yaşarsak yaşayalım hep böyle birbirimize kenetlenerek onların üstesinden geleceğiz" dedi bakışlarını masadakilerin üzerlerinde gezdirerek.
Her şey o kadar güzel, o kadar masalsıydı ki. Ama bu bizim kaderimiz miydi, yoksa bizim imtihanımız mı, bilinmez; o huzur bir kez daha keskin bir bıçakla bölündü.
Bahçe kapısının o gıcırtılı sesi duyuldu önce. Sonra ağır, ritmik adımların sesi yanımıza ulaştı. Sofra bir anda buz kesti. Çatal bıçak sesleri sustu, huzurlu gülümsemelerimiz yüzümüzde asılı kaldı. Babamın yüzündeki o taze renk bir saniyede soldu ve bembeyaz kesildi.
Serdar yine o iğrenç sakinliğiyle kapı eşiğinde belirmiş, yine bir mutlu günümüzü daha katletmişti. Cebine soktuğu elleri ve yüzündeki o dipsiz, karanlık bakışıyla tekrar karşımızdaydı.
Yavaşca bahçedeki kalabalığı, kurduğumuz o mutlu tabloyu süzdü. Bakışları masanın üzerindeki birleşmiş ellere değdiğinde yüzü nefretle büzüldü.
"Ne güzel bir manzara." dedi Serdar.
Sesi bir yılanın tıslaması gibi nefret doluydu.
"Eski dostlar, yeni birliktelikler. Herkes mutlu bakıyorum da."
Gökhan yerinden fırlayacakken babam elini onun koluna koydu. "Dur." der gibi baktı. Ama Serdar'ın durmaya niyeti yoktu. Bir adım daha attı, bakışlarını doğrudan benim gözlerime dikti. O an, o bakışta hiçbir insanın taşımaması gereken bir kötülük gördüm.
"Mutlusun değil mi Nazlı?" dedi, hiçbir duygu barındırmayan bir sesle.
"Bendeki de soru, tabii ki mutlusundur. Ne de olsa bunca şeyi unutup, bu sofrada kahkaha atabiliyorsun. Eh sende haklısın. Baksana Aybüke'ye yeni bir baba buldun, kendine yeni bir eş."
Biraz daha yaklaştı. Erdem ve Mustafa ayağa kalkmıştı ama o sanki onları görmüyordu bile. Sadece bana bakıyordu.
"Peki ya unuttuğun o şey ne olacak Nazlı?" dedi sesi birden alçalarak.
"Bu sofrada her şey tam, herkes burada ama biri eksik değil mi?"
Dudaklarım titredi. Bu kadar kötü olmamalıydı. İkimizinde ortak acısından vuracak kadar düşmemeliydi.
"Git buradan Serdar." diyebildim sadece.
"Lütfen git. Bana bu iyiliği yap ve lütfen git."
Serdar, sanki bir sır veriyormuş gibi masaya doğru eğildi.
"Oğlumuzu diyorum Nazlı. Toprağın altına gömdüğün o küçük canı. Sen burada bu sofrada Gökhan'ın elini tutarken, o soğuk mezarda yatan oğlumuzu hiç mi düşünmüyorsun?" dedi.
Aybüke'nin neşeli sesi kesildi. Gökhan'ın eli elimden kaydı. Serdar, o kapanmayan en büyük yaramı, toprağa verdiğimiz o küçük meleği, bir silah gibi çekip kalbimin ortasına ateş etmişti.
"Sen burada yeni bir yuva kurduğunu sanıyorsun." dedi Serdar, kapıya doğru geri geri giderken.
"Ama benim toprağa verdiğim o çocuk, senin bu sofradaki her lokmanda boğazına dizilecek." dedi, gözden kaybolmadan hemen önce
Serdar nihayet karanlığın içinde kaybolurken, masanın üzerindeki her şey o küçük mezarın karasıyla örtüldü. Ben ise sadece, kollarımda son nefesini veren o bebeğin ağırlığını yeniden omuzlarımda hissederek hıçkırıklara boğuldum.
