14 BAHAR kitap kapağı

4. bölüm / 48

14 BAHAR

BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi

Vaveyla Yazarı: Loki'nin Tesseractı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi
  1. 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
  2. 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
  3. 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
  4. 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime · Okuduğun bölüm
  5. 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
  6. 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
  7. 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
  8. 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
  9. 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
  10. 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
  11. 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
  12. 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
  13. 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
  14. 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
  15. 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
  16. 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
  17. 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
  18. 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
  19. 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
  20. 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
  21. 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
  22. 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
  23. 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
  24. 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
  25. 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
  26. 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
  27. 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
  28. 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
  29. 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
  30. 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
  31. 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
  32. 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
  33. 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
  34. 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
  35. 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
  36. 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
  37. 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
  38. 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
  39. 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
  40. 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
  41. 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
  42. 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
  43. 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
  44. 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
  45. 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
  46. 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
  47. 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
  48. 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime

“İçimizde öyle kelimeler vardır ki;
söylenmedikçe bizi,
söylendikçe karşımızdakini öldürür.”
-Sabahattin Ali ŞENYUVA-

(Nazlı’dan...)
Salondaki televizyonun ışıkları duvarlara vuruyor, ekranda oynayan görüntüler ve renkler eşyaların üzerindeki gölgeleri uzatıp kısaltıyordu. Fakat ekranda akan görüntüleri kimsenin gerçekten izlediğini sanmıyordum. Annem ve yengem ellerindeki işlerle meşgulmüş gibi davranıyor, kendilerince küçük bir oyun oynuyorlardı ama bakışlarının sık sık bana kaydığını, sonra aceleyle başka bir yere çevrildiğini görebiliyordum. Zaten birkaç gündür gözlerin bana değip de üzerimde fazla durmaması için gösterilen o tuhaf çabanın pek tabii farkındaydım.
Sanki yokluğumda yeni bir düzen kurulmuş ama bu düzen beni içine alacak şekilde değil de, beni kenarda tutacak şekilde yeniden kurulmuş gibiydi.
Bu düzenin dışında kalan bense; son günlerde olduğu gibi yine camın kenarındaki kumaşı eskimiş, kol dayanakları yılların getirimiyle kararmış olan koltuğa sığınmış dışarıyı izliyordum. Mesela mahalleye bakıyordum, değişen pek fazla şey göremiyordum. Sanki aradan yıllar geçmemiş, onca olay yaşanmamış gibi her şey yerli yerindeydi. Sanırım zaman, mekandan çok insanları değiştiriyordu.
Mustafa'ya baktığımda ya da diğer aile üyelerine baktığımda, yılların acımasızlığı daha fazla çarpıyordu yüzüme. Her şey aynıydı ama hiç kimse bıraktığım gibi değildi. Ve ben, bunları düşünmek istemeyecek kadar çok yorgundum. Fakat bu fiziksel bir yorgunluk değildi. Daha çok insanın içine çöken, kemiklerinin arasına kadar sızan bir ağırlık gibiydi. Sanki buraya gelmek için topladığım cesaret, attığım her adımda beni biraz daha tükenmiş ve biraz daha yormuş gibiydi.
Daldığım düşüncelerden, bacağımdaki kıpırtıyla ayrıldım ve bakışlarımı merakla aşağıya indirdim. Aybüke, elindeki küçük bez bebeğiyle oynarken uyuya kalmış ve başı hafifçe yana düşmüştü. Belli ki gün boyu maruz kaldığı yeni yüzler, sesler onu yormuştu. Kirpikleri ağır ağır kapanıp açılıyor ve uykuya direnmeye çalışıyordu ama gücü kalmamıştı.
“Aybüke.” dedim fısıltıyla.
Sesimin tonunu, sanki biraz yüksek konuşsam onu bu dünyada tutan o ince ipten koparacakmış gibi hissederek yumuşattım. Ve elimi saçlarına götürüp usulca okşadım.
“Uykun geldiyse odamıza gidelim mi anneciğim?”
Gözleri hâlâ yarı kapalıyken bana baktı ve cevap vermeye çalıştı ama mecali olmadığından sadece başını minik bir hareketle salladı. O an, ona karşı içimde tarifi imkansız bir koruma isteği kabardı. Dünyadaki herkes bana sırtını dönebilirdi ama ben bu başı öne eğilmiş küçük bedeni asla yarı yolda bırakamazdım. En azından onun için bunu yapamazdım.
Yavaşça yerimden doğrulurken salondakilere döndüm.
“Biz artık odamıza gidelim.” dedim. “Hepinize iyi geceler.”
Annem hemencecik yerinden fırladı. Ardından Aybüke’nin diğer yanına geçti ve bir taraftan yanağına sevgi dolu öpücükler kondururken, bir taraftan da onu ürkütmeyecek bir şekilde sarılmaya çalıştı.
“İyi geceler canımın içi.” dedi Aybüke’ye. “Allah rahatlık versin.”
Sonra bakışlarını bana çevirdi.
“Bir şeye ihtiyacınız olursa seslen Nazlı.” diye ekledi. “Hemen kapıdayım, biliyorsun.”
Bu cümleyi söylerken sesinde yalnızca şefkat yoktu, bir şeyleri telafi etme çabası da vardı. Belki söylenememiş cümlelerin, belki de yarım kalmış sarılmaların yüküydü bu. Hâlbuki bunu benim yapmam, telafileri benim yerine getirmem gerekiyordu.
Anneme kederli bir gülümsemeyle cevap verip yukarı yönelirken, yengem de salondaki çocukları toparlamaya başladı. Sesi, anneminkine göre daha neşeliydi ve daha kararlıydı.
“Hadi bakalım beyler.” dedi. “Oyun bitti, saat de geç oldu. Artık yatma vakti.”
Annesinin sesini duyan Arda, hemen koltuğun arkasına saklandı.
“Ama anne, yarın tatil! Biraz daha oynayalım, lütfen.” diye itiraz etti.
“Tatil olması geç yatacağınız anlamına gelmez.” diyerek son noktayı koydu yengem ve ardından Salih’e dönüp ekledi: “Hadi, Salih sen de topla şu oyuncakları bakalım.”
Onlar oyuncakları toplamaya başlarken, yengem de bu sefer elindeki telefona gömülmüş videolar izleyen Mustafa’ya baktı.
“Sen de yardım et yeğenlerine Mustafa.”
Mustafa, yengemin konuşmasıyla elindeki telefonu ağır ağır cebine koydu. Fakat başını kaldırıp bizden taraf bakmadı ve Salih’in ensesine hafifçe dokunup, sesini yumuşatarak konuşmaya başladı:
“Hadi bakalım gençler.” dedi. “Ellerinize kuvvet.”
Onun bu hâlini izlerken içimde ince bir sızı dolaştı. Sertti ama korumacıydı. Mesafeliydi ama tamamen kayıtsız değildi. Beni görmezden gelişi, yok saymaktan çok; bakmaya cesaret edememesinden gibiydi. Ama önemli değildi ben onu da beklerdim.
Merdivenleri çıkarken adımlarımı yavaşlattım. Kollarımda uyuyakalan Aybüke iyice gevşemiş ve başı hafifçe omzuma düşerken, nefesi de düzenli bir ritme girmişti. Sanki küçük bedeni, günün bütün ağırlığını artık bana devretmiş gibiydi. Her basamakta onun sıcaklığını daha fazla hissediyor ve hissettikçe de içimde, tarif edemediğim bir korkuyla karışık şefkat büyüyordu.
Odanın kapısını açarak içeri girdiğimde ışığı yakmadan direkt yatağa doğru ilerledim. Ardından usulca onu yatırdım ve ayakkabılarını çıkardıktan sonra da üstünü örttüm. Yorganı çenesine kadar çekerken bir an durup yüzüne baktım. Elimi şefkatle saçlarında gezdirdim. Uykusunda bile kaşları hafifçe çatılıydı sanki o da benim gibi huzuru tam olarak tanımıyordu.
“Her şey geçecek anneciğim.” diye fısıldadım. “İyileşeceksin ve bunu biz birlikte başaracağız.”
Ama ne kadar dile getirirsem getireyim, kelimelerim hep havada asılı kalıyordu çünkü kendim bile buna tam olarak inanamıyordum.
Kendimi dizginlemek ve endişemi uzaklaştırmak isteyerek ayağa kalktım, odanın ortasında öylece durdum. İlk önce bakışlarımı etrafta gezdirdim, sanki daha önce görmemişim gibi inceledim eşyaları. Ardından bir süre odadaki sessizliği, alt kattan gelen boğuk sesleri, kapı gıcırtılarını, uzaktan geçen bir arabanın uğultusunu dinledim. Hepsi zihnimde birleşiyor ve birbirine karışarak saçma sapan bir gürültü oluşturuyordu.
Tam kızımın yanına, yatağın kenarına oturacakken kapım hafifçe tıklandı. Ardından içeriden yükselen sesimle birlikte yavaşça açıldı. Gelen ağabeyimdi. Elinde iki bardak çayla içeri süzülmüş, bakışlarını ilk önce uyuyan Aybüke’ye çevirdikten sonra da bana dönmüştü.
“Uyandırmadım değil mi?” diye sordu kısık bir sesle.
“Yok ağabey, henüz uyumamıştım. İçeri gel istersen.” dedim, yatağın kenarına ilişerek.
Ağabeyim çayın birini bana uzattıktan sonra, kendisini yavaş hareketlerle pencerenin önündeki sandalyeye attı. Ardından da çayın buharı aramızda ince bir perde oluştururken, bakışlarını pencereye çevirdi ve dışarıdaki karanlığa baktı.
“Sevda bana Aybüke’nin durumunu anlattı Nazlı. Tedavisinin olmadığını da söyledi ama yine de bir şeye ihtiyacın olursa, çekinmeden gel söyle olur mu?” dedi bakışlarını camdan ayırmadan. “Bunca yıl yanında olamadık, en azından şimdi olalım.”
Başımı aşağı yukarı salladıktan sonra boğazımdaki düğümü yutkunmakta zorlanarak, elimdeki çayı dudaklarıma götürdüm. Ve oldukça büyük bir yudum aldım. Fakat çayın sıcaklığı ağzımı yaksada, düğüm hâlâ yerli yerindeydi. Konuşma isteğiyle bakışlarımı abime çevirdiğimde, onun da benden aşağı kalır yanı olmadığını fark ettim. Buradan bile görebileceğim şekilde gözleri dolmuş, elleri kederle titriyordu. Aybüke geçmişi hatırlatmıştı ona, hem de hiç olmaması gereken bir şekilde.
“Ağabey, sence babam beni affedecek mi? Bunun için küçükte olsa bir umut var mı?” dedim ikimizi de toparlamak için.
“Sana açık olacağım Nazlı, bazı şeylerin zor olacağını ikimizde biliyoruz. Babamın inadı, suskunluğu bir süre dağ gibi aranızda duracak. Ama sen bu süreçte sadece Aybüke’ye odaklan. Diğer her şeyi biz zamanla, sabırla hallederiz.”
Çayımdan bir yudum aldım. Sıcağı boğazımı yakarken, içimdeki o düğüm de biraz olsun yumuşadı. Fakat bunu yapan çay değil abimin sözleriydi.
“Ağabey.” dedim bu sefer, sesimin titremesine engel olamayarak. “Peki babamı biliyorum ama Mustafa neden bana bu kadar soğuk? Bakışlarını bile benden kaçırıyor?”
Ağabeyim derin bir nefes verirken, bakışları hüzünle doldu.
“Mustafa, babamın yıkılışını en çok görenlerden biriydi ve bununla büyüdü sayılır Nazlı. Babam kahroldukça, Mustafa’nın içindeki o özlem yerini öfkeye bıraktı. Yani seni sevmediğinden ya da nefret ettiğinden değil bu hâli. Sadece zamanla açılan yarayı nasıl kapatacağını, o öfkeyi nereye koyacağını ve ne yapacağını bilemediğinden.”
“Peki benim ne yapmam gerekiyor? Susarak, görmezden gelinerek bedel mi ödemem gerekiyor?” dedim.
Ağabeyim hızla başını iki yana salladı ve bakışlarını bana çevirerek güven verircesine bakmaya başladı.
“Hayır Nazlı.” dedi. “Sadece biraz zamana ihtiyacı ver. Hepimizin buna ihtiyacı var, onun da bizim de.”
Kabullenmişlikle pencereye doğru döndüm. Karşı binadaki ışıklar birer birer sönüyor, mahalle sessizliğe bürünüyordu.
“Ben sadece kızım için buradayım ağabey.” dedim, kararlılıkla gözlerimi Aybüke’nin huzurlu yüzüne dikerek. “Kim ne düşünürse düşünsün, babam ne kadar susarsa sussun. Aybüke’nin için, gerekirse bu evde yokmuş gibi bile davranırım ben.”
Ağabeyim destek verircesine elimi sıktı. Ardından da usulca ayağa kalktı ve yanıma gelerek, başımın üzerine yıllar sonra bir öpücük kondurdu. Ağabeyimin bir zamanlar nefret ettiğim öpücüğünü bile özlemiştim.
“Biliyorum güzel kardeşim. Sen şimdi bunları boş ver de biraz dinlen, yarın uzun bir gün olacak.”
Kapıdan çıkmadan önce son biz kez arkasını döndü ve gülümsedi.
“Ama Nazlı.” dedi yüzündeki güven dolu bakışla. “Yalnız değilsin, bunu sakın unutma.”
Ağabeyim son sözlerini söyleyip odadan çıkarken, ben de yavaş hareketlerle bardağı masaya bıraktım. Ve Aybüke’nin düzenli nefes alış verişlerini dinleyerek yanına uzandım. Kendimi huzursuz bir uykunun kollarına bırakıp, gözlerim kapanmaya ve karanlık beni içine çekmeye başlarken aklımdan geçirdiğim tek şey; Aybüke’nin bir an önce iyileşmesi ve sağlıklı bir hayata kavuşmasıydı.

(Gökhan’dan...)
Odanın içi bir süredir olduğu gibi yine ahşabın o tanıdık, keskin ama sakinleştirici kokusuyla doluydu. Normalde bu koku beni susturur, içimdeki uğultuyu bastırırdı. Ama bu gece hiçbir şey işe yaramıyordu. Elimdeki keskiden çıkan ses bile zihnimdeki gürültüyü bastırmaya yetmiyordu.
Beşiğin kenarına oyduğum küçük kuş figürü neredeyse bitmişti ama ben hâlâ aynı noktayı düzeltiyor, aynı çizginin üzerinden defalarca kez geçiyordum. Sanki ahşabı değil de kendi içimdeki pürüzleri törpülüyor gibiydim.
Tam o sırada kapım hafifçe tıklatıldı.
“Anneciğim, müsait misin?” dedi annem.
Sesi her zamankinden daha yumuşak, daha temkinli geliyordu. Anlaşılan bir konuşma gerçekleşecekti ve bu, benim hiç hoşuma gitmeyecekti.
“Müsaidim tabii annem, buyur gel.” dedim sanki gözlerimi ahşaptan ayırırsam, o kuş figürünün uçup gideceğinden korkar gibi elimdeki işi bir an bile bırakmadan
Annemse bunu umursamadan içeri girdi, yatağın kenarına ilişti ve gözleri bir süre ellerimin arasında hayat bulan beşiğe takılı kaldı. Kafamı ona çevirdiğimde bakışlarında, anlam veremediği bir merakın ve gizli bir hüznün izleri vardı.
“Hâlâ mı o beşikle uğraşıyorsun oğlum?” diye sordu kısık bir sesle. “Birden nereden geldi aklına beşik yapmak anlamıyorum.”
Annemin sözleriyle duraksadım ve keskiyi ahşabın üzerinde, tam o minik kuşun kanadında öylece bıraktım. Ardından gözlerimin önüne usulca gördüğüm o rüya geldi. Günlerdir zihnimin dehlizlerinde yankılanan, beni uykularımdan uyandıran o küçük kızın sesi doldu sonra kulaklarıma.
“Geçenlerde rüyamda bir kız çocuğu gördüm anne.” dedim, sesimin titremesine engel olamayarak. “Koşarak yanıma geliyordu, ‘Baba’ diye sesleniyordu bana. O ses, o kadar gerçekti ki, uyandığımda hâlâ kulağımdaydı. Bir ihtimal ya işte anneciğim, içimden bu beşiği yapmak geldi. Belki bir gün lazım olur.”
“Anlıyorum seni ama günlerdir elinden düşmüyor be oğlum. İşe gidiyorsun aynı şeyi yapıyorsun, eve geliyorsun yine aynı şeyi yapıyorsun. Bırak biraz dinlen, kafanı topla annem.” dedi.
Ellerimi dizlerimin üzerine koydum.
“Bırakamıyorum anne.” dedim. “Bırakınca düşünmeye başlıyorum.”
“Zaten düşünüyorsun.” dedi hızla annem. “Geceleri odanda volta atıyorsun. Duymadığımızı sanıyorsun ama ben duyuyorum Gökhan. Ayak seslerini, iç çekişlerini, hepsini biliyorum. Bir anne evladının bu hâllerini görüp uyuyabilir mi sanıyorsun sen?”
Başımı suçlulukla öne eğdim. Haklıydı hem de çok haklıydı, bunu onlara yaşatmamalıydım ama elimden hiçbir şey gelmiyordu. Ben de isterdim vazgeçmek, unutup hayatıma devam etmek ama olmuyordu işte.
“Anne.” dedim. “Bazen içimde bir boşluk varmış gibi hissediyorum. Ne yaparsam yapayım dolmuyor o boşluk. İşe gidiyorum, çalışıyorum, yoruluyorum ama akşam olunca yine aynı yere dönüyorum sanki.”
“Bu beşik,” dedi, annem. “O boşluğu doldurmak için mi?”
Sözlerine karşılık sessiz kaldım. Alışmıştım ben bu hâllerime ama yine de canımı yaktığı da bir gerçekti. Annem ise sessizliğim üzerine oturduğu yerden yavaşça kalkıp yanıma geldi. Kollarını boynuma dolayıp saçlarımdan öptü.
“Gökhan. Oğlum, hâlâ geç değil biliyorsun değil mi? Hâlâ rüyanın kanlı canlı bir gerçeğe dönüşme ihtimali var. Biliyorsun değil mi?” dedi.
“Biliyorum anneciğim, biliyorum. Ama ben bir hayal uğruna yanlış bir hayatın içinde uyanmaktan korkuyorum.” diye mırıldandım, rüyamdaki o sesle annemin bahsettiği gerçeklik arasında aşılmaz uçurumlar ve bitmek bilmez yollar vardı sanki.
Annem bir süre sustu, elleri omuzlarımda varlığını sürdürmeye devam etti. Kendi içinde kelimeleri bir teraziye koyduğunu, asıl konuya girmek için en doğru anı kolladığını biliyordum. Ki beni yanıltmadan nihayet, omuzlarıma biraz daha yük bindiren o cümleyi kurdu:
“Gökhan. Annem, ben de aslında bu konuyu konuşmak için gelmiştim yanına. Sen bana demiştin ya, ‘Haber ver, en kısa sürede istemeye gidelim’ diye. Ben Selma’nın annesiyle konuştum. Yarın bizi bekliyorlar, hazırlıklarını yapmışlar.”
Boğazımda koca bir düğüm oluşmuştu. Yarın, artık geri dönüşü olmayan o yola girmek üzereydim. Kendi ellerimle çizdiğim bu hayat senaryosunun içinde, aslında ruhumun hiç tanımadığı bir kadere doğru ilk ve en ağır adımını atıyordum. Fakat içimde ne bir sevinç pırıltısı vardı ne de bir itiraz çığlığı. Sadece uçsuz bucaksız bir yorgunluk, büyük ve sessiz bir kabulleniş vardı.
“Ben seni artık mutlu görmek istiyorum Gökhan.” dedi. “Başka da bir şey istemiyorum.”
Hızla yüzümü döndüm. Hâlâ anlamamakta ısrarcıydı, beni başka birisi ya da istemediğim biriyle kurduğum yuva mutlu etmezdi. Edemezdi.
“Ben de mutlu olmak istiyorum. Ama bu yaptığınız bize mutluluktan çok yalnızlık ve kırgınlık getirecek gibi geliyor anne.” dedim.
Ardından aramızda uzun bir sessizlik oldu. Sonunda annem yorgun bir sesle konuştu.
“Yarın gidelim. En azından deneyelim Gökhan.” dedi.
“Tamam annem.” dedim, bakışlarımı ahşap kuştan bir an bile ayırmadan. “Anladım ben seni. Hayırlısıysa yarın gideriz, isteriz.”
Annem, istediği cevabı almanın getirdiği rahatlamayla son kez saçlarımdan öpüp “İyi geceler oğlum.” diyerek odadan çıktı.
Kapı kapandığında ise odanın sessizliği bir anda devasa bir ağırlıkla üzerime çöktü. Dayanamayarak derin bir nefes aldım. Göğsüm bir kafes gibi daralıyor, nefesimi kesiyordu. Hızla ayağa kalkıp pencereye doğru yürüdüm, perdeyi hafifçe aralayıp dışarıya, karanlığa baktım. Ardından kendi kendime, o rüyadaki kıza ve hiçbir zaman yaşanmayacak olan hayallerime fısıldadım:
“Hayırlısı buymuş demek ki.”
Ama içimdeki o huzursuzluk, yarının Selma’nın evine gitmekten çok daha büyük, çok daha sarsıcı bir fırtınaya gebe olduğunu fısıldıyordu sanki.

(İlahi bakış açısıyla...)
Ev halkı derin bir uykuya daldığında; Muhittin Bey yatakta hâlâ gözleri tavana dikili, zihni geçmişin enkazlarıyla meşgul bir hâlde yatıyor en azından öyleymiş gibi davranıyordu. Karısı Zeliha Hanım’ın düzenli nefes alışlarını dinleyerek dakikalarca beklemiş, sanki bir suç işleyecekmiş gibi tetikte durmuştu. Çünkü midesindeki açlık, içindeki o amansız gururla ve öfkeyle yarışacak derecedeydi.
En sonunda karısının tamamen uyuduğuna ikna olurken, yorganı usulca üzerinden sıyırdı ve parmak uçlarında sessizce mutfağa süzüldü.
Ardından buz dolabının kapağını ses çıkarmasın diye büyük bir temkinle açtı. Gözü, rafa özenle bırakılmış ve üzerine başka bir tabak kapatılmış o yemeğe çarptı. Karnıyarık kokusu burnuna dolunca ağzı sulandı, içindeki o katı duvarlar bir anlığına sarsıldı. Hızla tabağı alıp masaya oturdu ve ilk lokmayı büyük bir iştahla ağzına attı. Yemeğin o tanıdık lezzeti damağına yayılırken “Zeliha’m benim.” diye mırıldandı kendi kendine. “Dayanamamış, kıyamamış da tabak ayırmış bana.”
Tam hızla aldığı lokmalarla tabağın sonuna gelmişti ki, mutfağın ışığı keskin ve acımasız bir cayırtıyla yandı. Muhittin Bey, bir suç işlerken yakalanmış küçük bir çocuk gibi elindeki kaşıkla kalakaldı. Kapıda Zeliha Hanım duruyordu. Gözlerinde ne bir uyku mahmurluğu vardı ne de beklediği o yumuşama.
“Ben ayırmadım sana o tabağı Muhittin.” dedi Zeliha Hanım. “Nazlı ayırdı o tabağı sana. Sen seviyorsun diye yapmıştı ya.”
Muhittin Bey’in boğazına koca bir düğüm oturdu. Az önce damak çatlatan o lezzetli lokma bir anda zehirli bir taşa dönüşmüştü. Yavaşça ve güçlükle çiğneyip yuttu onu. Sonra da önündeki tabağı, sanki elini yakıyormuş gibi kendinden uzak köşeye itti. Ardından hiçbir şey demeden ayağa kalktı, mutfaktan çıkmak için kapıya yöneldi. Ama Zeliha Hanım’ın artık daha fazla susmaya, bu sessizliği sürdürmeye niyeti yoktu.
“Daha ne kadar içindeki bu öfkeyi besleyeceksin Muhittin? Daha ne kadar küs kalacaksın Nazlı’ya?” dedi arkasından, sesi sitem doluydu. “Gençti, aşıktı, bir hata yaptı. Biz sanki sütten çıkmış ak kaşık mıyız? Biz de kaçarak evlenmedik mi seninle?”
Muhittin Bey, yıldırım hızıyla arkasını döndü ve karısının sözünü hınçla kesti:
“Aynı şey değil Zeliha! Sakın ikisini bir tutma!”
“Aynı şey!” diye haykırdı Zeliha Hanım on dört yılın birikmişliğiyle.
“Ben sana kaçtığımda, benim babamın rızası mı vardı sanki? O da senin gibi kapıları kapatmamış mıydı yüzümüze?”
Muhittin Bey, öfkesi burnunda bir şekilde karısının neredeyse dibine kadar girdi. Nefesi yüzüne çarparken konuşmaya başladı:
“Ama biz evlendikten sonra kapılarına gidip hatta gece gündüz eşikte yatıp gönüllerini almıştık değil mi? Yıllarca onlardan bir haber yaşamamıştık Zeliha!”
Tekrar kapıya doğru hamle yaptı ama Zeliha Hanım’ın o can alıcı sorusu onu olduğu yere, bir çivi gibi mıhladı:
“Peki yetmedi mi Muhittin? On dört koca yıl ondan bir haber alamayışımız, onu yok sayışımız yetmedi mi? Nazlı daha ne kadar bedel ödeyecek bu hatası için? Biz evladımızdan, torunumuzdan daha kaç yıl uzak kalacağız, ha Muhittin?”
Muhittin Bey arkasını dönmedi ama durdu. Omuzları duyduklarıyla sarsılmıştı. Zeliha Hanım ise bu duraksamayı bir umut ışığı, bir yumuşama belirtisi sanarak kocasının yanına gitti. Omzundan tutup onu kendine çevirdi. Ancak Muhittin Bey’in gözlerinde gördüğü tek şey, hayal kırıklığıyla harmanlanmış buz gibi bir katılık oldu.
“Küslük müslük yok Zeliha.” dedi Muhittin Bey, sesi bir mezar sessizliği kadar soğuk ve katıydı.
“Nazlı bir seçim yaptı. Kendi ailesini, şerefini ardında bırakıp o itin peşinden gitmeyi seçti. Şimdi de yaptığı o seçimin bedelini ödüyor. O kadar!”
“Yapma Muhittin. O senin kızın, senin canın! Senin kanın ya o!!”
“Ne yapmayayım! Ha, ne yapmayayım!”
Muhittin Bey’in kükremesi mutfakta yankılandı, duvarlardan çarpıp geri ona döndü.
“Ortada yanlış bir şey yapan varsa o da senin çok savunduğun kızın Nazlı’dır! Ah, ah asıl suç sende, sende! Zamanında o kadar yüz vermeseydin, her istediğini yapmasaydın böyle olmazdı. Şımarttıkça şımarttın, tepemize çıkardın. Çıkardın da ne oldu? Al işte! Ana baba demeden, arkasına bile bakmadan, itin birine kaçtı gitti!” dediğinde ağzından çıkan bu ağır, zehirli kelimeler mutfağın soğuk havasında asılı kaldı.
Zeliha Hanım, sanki fiziksel bir tokat yemiş gibi sarsılarak geri çekildi. Muhittin Bey ise karısının gözlerindeki o derin hayal kırıklığını ve sessizce süzülen yaşları görünce ne yaptığını, ne kadar ileri gittiğini o an anladı ama her şey için oldukça geç kalmıştı.
“Doğru.” dedi Zeliha Hanım; sesi titriyor, her kelimesi can çekişiyordu. “Doğru diyorsun Muhittin, hepsi benim suçum. İyi bir anne olamadım, kızımı koruyamadım, sana da iyi bir evlat veremedim. Yazıklar olsun bana.”
“Zeliha’m. Ben öyle demek istemedim, sinirle-”
Zeliha Hanım elini sertçe kaldırarak onu susturdu. Bakışları artık sadece sitem değil, derin bir soğuklukla da doluydu. Çünkü hiç olmaması gereken bir konuya, anneliğine taş atmıştı. Üstelik bu konuda ne kadar yarlı olduğu en iyi kocası biliyordu
“Ben anlayacağımı anladım Muhittin. Ama sen, umarım bir gün bu söylediklerin ve kırdığın kalpler için gerçekten pişman olmazsın. Çünkü o gün geldiğinde, yanında kimseyi bulamayacaksın.”
Zeliha Hanım mutfaktan çıkıp yatak odasına doğru, omuzları çökmüş bir hâlde yürürken; Muhittin Bey mutfağın tam ortasında, yarım bıraktığı o tabağın önünde tek başına kaldı.
“Ah Muhittin ah.” diye fısıldadı kendi kendine, sesi boşlukta kayboldu. “Bir tutamadın gitti şu dilini. Yine yıktın, dağıttın her şeyi.”
Pişmanlık zehirli bir sarmaşık gibi içini sarmaya başlasa da, mutfak tezgahındaki o boş tabağa baktığında Nazlı’nın çocukluğundaki “Baba” deyişini duyar gibi oluyor ve öfkesiyle sevgisi arasında bir kez daha darmadağın oluyordu.
Yaşadığı duygu karmaşasına daha fazla dayanamayan Muhittin Bey, mutfaktaki ağır havayı geride bırakıp usulca yatak odasına girdi. Ve Zeliha Hanım’ı, yatağın bir ucunda büzülüp sırtını kapıya dönmüşken buldu. O an Muhittin Bey odadaki havanın, dışarıdaki ayazdan bile daha soğuk olduğunu düşündü. Ardından suçluluk duygusunun omuzlarına bindirdiği ağırlıkla yatağa yaklaştı, yorganı usulca kaldırıp içine girdi ve başını yatak başlığına yasladı.
Aradan dakikalar geçti ve Muhittin Bey bu süre boyunca, yanındaki boşluğun aslında ne kadar da büyük bir mesafe olduğunu hissetti. Bakışlarını, kendisine duvar ören karısının sırtına çevirdi. Zeliha Hanım’ın yüzünü dönmeyeceğini, sessiz protestosunun kolay kolay bitmeyeceğini pek tabii biliyordu. Başını öne eğdi, ellerini suçlulukla yorganın üzerinde birleştirdi.
“Zeliha.” dedi oldukça kısık bir sesle. “Allah biliyor ya, bunlar yaşandı diye ne seni ne de başka birini suçluyorum. Ben kendimden başka kimseyi suçlamıyorum aslında.”
Kelimeler boğazında düğümlenirken kısa bir an duraksadı ve zihnindeki konuşmayı toparlamaya çalıştı.
“Ama bazı anlar geliyor, dilimin kemiği olmuyor işte. Sen de biliyorsun beni, sinirle çıkıyor ağzımdan o kelimeler. Birkaç kendini bilmez Nazlı’nın arkasından ileri geri konuşunca, bir de yaşananlar aklıma gelince tutamadım kendimi. Yoksa dediklerimde ciddi değildim. Seni kırmak, hele ki böyle bir şekilde suçlamak yakışmadı bana. Ben ettim bir hata, ne olur sen affet. Böyle sırtını dönme bana. Sen böyle yüzünü dönünce dünyam kararıyor benim.”
Ardından sustu ve bekledi ama Zeliha Hanım’dan hiçbir cevap gelmedi. Ne bir kıpırtı ne de bir ses. O an bir elini uzatıp karısının omzuna dokunmak istedi ama çekindi bunu yapmaya ve içindeki o derin pişmanlıkla yatağa tamamen uzandı. Gözlerini tavandaki karanlığa dikti.
Aynı saatlerde, yan odada Nazlı da uyanıktı. Alt kattan gelen o boğuk konuşma seslerini, babasının pişmanlık dolu fısıltısını duymuştu ve kederle açmıştı gözlerini. Ardından da gözyaşları usulca yastığına süzülmüştü. Ailesinin huzurunu bozanın kendisi olduğu gerçeği, bir kor gibi düşmüştü yüreğine.
“Hepsi benim yüzümden.” diye fısıldadı karanlığa doğru.
Muhittin Bey ise, tam uykunun o sisli sınırına varmak üzereyken yatakta hafif bir kıpırtı hissetti. Zeliha Hanım, yavaşça ve sessizce yüzünü kocasına dönmüştü. Gözleri kapalıydı ama o katı duruşu biraz olsun yumuşamıştı. Birbirlerine dokunmamışlardı ama o yüz yüze gelişleri, gecenin tüm kırgınlıklarını örten görünmez bir köprü olmuştu. Muhittin Bey, karısının nefesini yüzünde hissederken derin bir nefes aldı ve bu kırılgan huzurla uykuya daldı.

***

Odanın içi gecenin karanlığını henüz üzerinden atamamış, kirli mavi bir şafak sökümüyle yıkanıyordu. O sırada Nazlı da, günlerdir sırtında taşıdığı ağır yükün faturasını kesmiş ve kararını nihayet vermişti. Verdiği karar nedeniyle de gece yarısından beri sessizce topladığı iki eski valiz, kapının hemen kenarında yan yana duruyordu.
Adımlarını parmak uçlarında atarak yatağın kenarına yaklaştı ve kalbinin ortasından bir parça koptuğunu hissederek, kızının solgun ama huzurlu yüzüne baktı. Ardından eğildi, elini hafifçe onun küçük omzuna koyarak yavaşça sarstı.
“Aybüke, anneciğim hadi kalk bakalım.” diye fısıldadı, sesi oldukça cılız ve yumuşaktı.
Aybüke; annesinin sesini duymuş gibi hafifçe mırıldandı ama uyanmak yerine başını yastığa biraz daha gömdü ve gözlerini açmadan, çocuksu bir sesle “Ama anne, daha çok erken.” diye sızlandı.
Ama Nazlı’nın bekleyecek vakti yoktu. Evdekiler uyanmadan bu kapıdan çıkıp gitmeli onlara görünmemeliydi çünkü eğer bir kişi bile uyanırsa, evden gidemeyebilirdi. Yüzüne zoraki, aceleci bir şefkat yerleştirerek yatağın kenarına iyice ilişti.
“Hadi ama anneciğim, naz yapma. Kalk bakalım.” dedi, sesindeki o telaşlı tonu saklamaya çalışarak.
Aybüke ise annesinin ısrarı karşısında oflayarak gözlerini araladı. Ardından küçük bedenini yatakta yavaşça doğrulttu. Arkasındaki duvara yaslanırken gözlerini ovuşturdu ve pencereden sızan o belli belirsiz ışığa baktı.
“Anne, daha hava bile tam aydınlanmamış ki. Neden kalkıyoruz?” dedi bu sefer dudaklarını büzerek.
“Biliyorum aşkım, biliyorum ama erken kalkmamız lazımdı işte.” dedi Nazlı ve elini uzatıp kızının saçlarını şefkatle kulaklarının arkasına itti.
Aybüke de annesinin yüzündeki o ciddi, aceleci ifadeyi görünce uykunun sersemletici ağırlığından biraz da olsa sıyrıldı. Gözlerini Nazlı’nın gözlerine dikti.
“Neden ki?” diye sordu, çocuksu bir merakla.
Nazlı, valizlere doğru kısa bir an göz kaydırdı ardından yutkundu. Boğazındaki o kuru düğümü eritmek ister gibi derin bir nefes aldı.
“Çünkü gidiyoruz.” dedi net bir sesle.
“Gidiyor muyuz?”
Aybüke’nin gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Bu evdeki insanları, ailesini daha yeni yeni tanıyordu. Şimdi gitmek nedendi ki?
“Ama daha yeni geldik anne. Üstelik onlarla vedalaşmadık bile. Neden haber vermeden gidiyoruz ki? Kızmazlar mı bize?”
Aybüke farkında değildi fakat onun her sorusu, Nazlı’nın kalbine batan bir iğne gibiydi. Onlara haber veremezdi çünkü onların mutlu olmasının tek yolu, arkalarına bakmadan geldikleri gibi sessizce geri dönmeleriydi.
“Çünkü böyle olması gerekiyordu anneciğim.” dedi Nazlı, sesini sert tutmaya çalışarak.
“Ama anne-”
Nazlı, kızının küçük kalbini burkan cümlelerinin daha fazla uzamasına ve içindeki o gitme inancını kırmasına izin veremezdi. Sözünü sertçe ama sevgiyle kesti. Ardından yataktan sarkan minik, ince elini sıkıca kavradı ve ayağa kalkarken kızını da peşinden çekti.
“Hadi anneciğim,” dedi, geri dönüşü olmayan bir yolun eşiğinde durur gibi. “Hadi, düş önüme.”
Aybüke, annesinin gözlerindeki kararlılığı gördüğünde daha fazla üstelemedi ve çaresiz bir kabullenişle yatağın kenarından sarkıttı ayaklarını.
Ardından kısa süren bir hazırlanma sürecinden sonra, kapının yanındaki iki eski valizi yerden bir parmak yukarıda taşıyarak odadan çıktılar. Ve sessiz olmaya çalışarak attıkları birkaç adımın nihayetinde giriş katına ulaştılar. Artık dış kapının emniyet kilidi hemen karşılarında duruyordu. Özgürlüğe ya da o tanıdık, güvenli yalnızlığa sadece birkaç adım kalmıştı. Tam salondan geçip kapıya ulaşmak üzereyken, odanın tavanındaki avize büyük bir gürültüyle yandı. Ve gözleri alan o beyaz ışık, Nazlı’yı suçüstü yakalanmış bir firari gibi orta yerde bıraktı.
Mustafa, elindeki su bardağı ve yeni uyandığı belli olan gözleriyle öylece karşılarında duruyordu. Bakışları önce yerdeki valizlere, sonra da ablasının yüzüne kaymış ve an be an buruşmuştu.
“Gidiyor musun?” diye sordu Mustafa, sesi buz gibiydi ve on altı yaşındaki bir çocuğun göğsünden çıkamayacak kadar ağır ve de kırgındı.
Nazlı, suçluluk duygusunun boğazına yerleştirdiği o koca yumruğu yutkunmaya çalışarak kekeledi:
“Mustafa... Mustafa bak.”
“Sana gidiyor musun dedim!” diye çıkıştı Mustafa ve olduğu yerden bir ok gibi fırlayarak ablasının tam karşısına dikildi.
Fakat Nazlı, kardeşinin gözlerindeki hayal kırıklığı karşısında tek bir kelime bile edemedi. Dudakları mühürlenmiş gibi sessiz kaldı. Başını utançla öne eğmek istedi ama Mustafa buna bile izin vermeyecek kadar hırslı bakıyordu.
“Bendeki de soru, gidiyorsun tabii.” dedi Mustafa, sesini bir ton düşürerek.
Ardından acı acı gülümsedi ve yüzündeki o çocuksu masumiyet yerini öfkeli bir ifadeye bıraktı.
“Sen böyle kimseye haber vermiyorsan, gizli saklı iş çeviriyorsan kesin kaçıyorsun demektir. Aynı yıllar önce yaptığın gibi.”
Nazlı dehşet içinde etrafına bakındı. Eğer durum daha fazla büyürse o kapıdan asla çıkamazdı. Korkuyla öne doğru atılıp Mustafa’nın kolunu tutmaya çalıştı.
“Mustafa sessiz ol. Sessiz ol yalvarırım, biri duyacak.”
“Duysunlar ya! Bırak da duysunlar!” dedi Mustafa, ablasının elini hırsla üzerinden itti ve sesini pervasızca yükseltti. “Ne olacak? İlk gidişine şahit olamamışlardı, bari buna olsunlar değil mi? Görsünler kızları, canları, ciğerleri nasıl arkasına bakmadan gidiyor, bizi hiçe sayıyor!”
O sırada farkında değillerdi ama alt kattan yükselen bu bağırış çağırışlar, yukarıdaki odaları çoktan ayağa kaldırmıştı. Hatta ayağa kaldırmakla da kalmamış merdivenlerden gelen aceleci ayak seslerine neden olmuştu. Uykudan yeni uyanmış, gözleri mahmurlukla ve şaşkınlıkla açılmış olan Selim; arkasında endişeyle hırkasına sarınan Sevda ve gürültüye uyanan çocuklar dehşetle açılmış gözlerle onlara bakıyordu.
Onlardan gözlerini ayıran Selim, koridordaki valizlere dönünce usulca kaşlarını çattı.
“Mustafa, oğlum ne oluyor gece gece?” diye sordu ardından.
Mustafa ise abisinin sorusuyla birlikte eliyle Nazlı’yı işaret etti.
“Ne mi oluyor abi? Bak ne oluyor, Nazlı Hanım yine kaçıyor!”
Nazlı; Mustafa’nın sesindeki o yüksek, hırçın tondan korkarak montunun eteklerine yapışan Aybüke’yi korumacı bir refleksle arkasına aldı. Ardından kızının küçük bedeninin titrediğini hissettikçe içindeki o suçluluk duygusu hırçın bir savunmaya dönüştü ve gözlerini hızla salondakilerin üzerinde gezdirdi.
“Zaten gitmemizi istemiyor musunuz?” dedi Nazlı, sesindeki kırgınlık her bir kelimesinde kendini ele verirken. “Bırakın gideyim işte.”
Selim, kardeşinin bu haksız savunması karşısında adeta sarsıldı ve adımını merdivenin son basamağından indirip koridora doğru attı.
“Nazlı, ağabeyciğim o nasıl söz?” dedi, sesini yumuşatmaya çalışarak. “Kim istiyor senin gitmeni?”
“Yalan mı ağabey?”
Nazlı’nın gözlerinden süzülen bir damla yaş şakağından aşağı süzüldü.
“Siz bana da, kızıma da her an her saniye garipseyerek bakıyorsunuz. Sanki buraya ait değilmişiz gibi. Babam desen eve geldiğim günden beri bırak yüzüme bakmayı, benimle aynı masaya bile oturmuyor. İstenmediğim yerde daha fazla kalıp yük olamam ben size. Sen sabret dedin ama benim bunun için yeterince zamanım yok! Her şey bu kadar meçhulken kızımla burada kalamam, ne olur anla beni!”
Tam o sırada, üst katın koridorundan gelen telaşlı adımlarla birlikte, üzerindeki hırkasını alelacele düzelterek Zeliha Hanım girdi içeriye. Ardından gözleri yorgun, kalbi korkuyla çarparak ortadaki valizlere baktı.
“Hayırdır Nazlı, ne oluyor bu saatte?” diye sordu, sesindeki korku ve titremeyle.
Nazlı, annesinin gözlerinin içine bakmakta zorlanarak başını hafifçe yana çevirdi.
“Biz... Biz gidiyoruz anne.” dedi, kelimeleri boğazına dizilse de geri adım atmayarak.
O an Zeliha Hanım’ın yüzündeki renk uçtu, adımları hırkasının eteklerine dolanır gibi telaşla kızına doğru ilerledi.
“O da nereden çıktı şimdi kızım? Daha yeni kavuştuk, ne gitmesi?”
“Böylesi hepimiz için daha iyi anne.” dedi Nazlı, bakışlarını yerdeki eski halının desenlerine sabitleyerek. “En azından sizin huzurunuz için.”
Mustafa; ablasının bu fedakarlık maskesi ardına sığınan gidişine tahammül edemeyerek acı, sitemli bir gülüş bıraktı ortaya.
“Sen ne zaman bizi bu kadar düşünür oldun?” diye çıkıştı, gözlerini kırpmadan. “On dört yıl önce giderken de bizim için mi daha iyiydi?”
“Mustafa, yeter!” diye kükredi Selim; kardeşinin sözünü bıçak gibi keserek ardından bakışlarını tekrar Nazlı’ya çevirdi, otoriter ama merhametli bir tonla ekledi: “Nazlı, sen de bırak elindekileri. Gitmek falan yok, konu kapanmıştır.”
Nazlı çaresizce abisine baktı.
“Ağabey, yapma. Yalvarırım zorlaştırmayın, bırakın gideyim işte.”
Zeliha Hanım, kızının bir kez daha o kapıdan çıkıp karanlığa karışmasına izin vermeyecekti. Yıllar önce yaptığı o hata, evladını yapayalnız bırakmanın pişmanlığı koca bir dağ gibi çökmüştü hep üzerine. Ama bir daha olmayacaktı, hızla öne atıldı ve Nazlı’nın yanına gidip yerinden kıpırdamasın diye elindeki valizin sapından sıkıca tuttu. Parmakları kızının parmaklarının üzerine kapandı.
“Ben seni zaten bir kere bıraktım kızım.” dedi Zeliha Hanım, gözyaşları hırkasına damlarken ve bu odadaki herkesin yüreğini dağlamaya yetti. “Bir kere daha bırakmam. Gidemezsin.”
Nazlı, annesinin elini valizin üzerinde hissettiğinde dudaklarından sadece çaresiz bir fısıltı dökülebildi:
“Anne... Yapma.”
Tam o sırada, üst katın merdiven başından gelen o ağır adımlar salondaki tüm fırtınayı bıçak gibi kesti. Herkes biliyordu kimin geldiğini, Muhittin Bey geliyordu. Ceketini omuzlarına atmış, yüzünde yılların yorgunluğu ve yıkılmaz otoritesiyle merdivenlerden aşağı iniyordu. Gözleri önce yerdeki valizlere, ardından hırçınca nefesler alan Mustafa’ya ve başı öne eğik duran Nazlı’ya kaydı.
“Ne oluyor burada?” diye sordu, sesi odadaki soğuk havayı daha da katılaştırarak.
Fakat kimseden çıt çıkmadı. Az önce birbirine haykıran, öfkeyle çırpınan ev halkı; bir anda derin ve ürkütücü bir sessizliğe gömülmüştü. Selim başını yana çevirdi, Mustafa hırsla alt dudağını ısırdı. Zeliha Hanım ise umutla kocasının gözlerinin içine baktı.
Kimsenin konuşmadığını gören Muhittin Bey, salonun ortasına kadar gelip durdu. Bakışlarındaki o heybet herkesin omuzlarına çökmüştü. Sesi bu kez daha derinden, daha sarsıcı geldi:
“Ne oluyor burada, dedim.”
Nazlı, babasının sesini duyduğu an içindeki o dik başlı gururun un ufak olduğunu hissetti. Yıllardır kaçtığı, yüzleşmekten korktuğu o koca çınar tam karşısındaydı şimdi. Ama yine de bakışlarını babasının yüzüne kaldırmaya cesaret edemedi. Başı eğik, gözleri halının desenlerinde gezinirken boğazındaki o düğümü zorlukla yutkunarak konuştu:
“Biz gidiyoruz baba. Rahat olabilirsiniz, artık mahalleli arkanızdan konuşamayacak.”
Muhittin Bey usulca bakışlarını Nazlı’nın, onun arkasına saklanmış titreyen minik Aybüke’nin ve yerdeki o iki eski valizin üzerinde gezdirdi. Gözlerinde ne bir öfke ne de bir parlama vardı, sadece dipsiz bir kırgınlığın gölgesi geziyordu.
Nazlı ise babasının o sessiz ve ağır incelemesini üzerinde hissettikçe başını yerden kaldırmamaya devam etti. Sanki baksa, o gözlerdeki acı onu tamamen yok edecekti.
Zeliha Hanım, kocasının bu sessizliğine dayanamayarak valizin sapını bıraktı ve Muhittin Bey’e doğru bir adım attı. Gözyaşları yanaklarından süzülürken yalvaran bir sesle, “Muhittin, bari sen bir şey söyle.” dedi. “Bırakma kızımızı, bir şey de gitmesin.”
Muhittin Bey, karısının feryadıyla iç çekerek omuzlarındaki ceketi düzeltti. Ardından bakışlarını Nazlı’dan çekmeden sesindeki sitemle mırıldandı:
“Ben ne söyleyeyim Zeliha’m. Bizi dinleyen mi var sanki?”
Muhittin Bey’in o kurşundan ağır sözü, odanın ortasına bir el bombası gibi düşerken Nazlı, babasının ağzından dökülen bu cümlenin altında ezildiğini hissetti. Ama yine de gözlerini yerden kaldırmadı. Yıllar önce bu evden çıkarken arkasında bıraktığı o koca çınar şimdi karşısında yine aynı mesafeyle, aynı bükülmez ve soğuk otoriteyle duruyordu.
Muhittin Bey, başını hafifçe iki yana sallayarak yavaş adımlarla salonun penceresine doğru yürüdü. Ardından ellerini arkasında kenetlediğinde, sırtı evdekilere dönüktü artık.
“Mahalleli konuşuyormuş. Konuşsunlar ulan! Benim başımı öne eğen mahallelinin dedikodusu mu sanıyorsun sen? Benim başımı, senin bu eve geldiğin günden beri bizi hâlâ bir yabancı gibi görmen eğiyor! Burayı bir aile ocağı değil de, başın sıkışınca mecburen sığınacağın bir otel gibi görmen eğiyor!”
Muhittin Bey aniden arkasını döndü. Gözlerinde öfkeyle karışık derin bir sitem vardı. Bakışlarını doğrudan Nazlı’nın gözlerine dikildi.
“Sen niye ailene tek bir kelime etmiyorsun? Biz ne ara bu kadar el olduk sana? Ne ara bu kadar düşman olduk?”
Nazlı, babasının “düşman” kelimesini telaffuz edişiyle birlikte başını hızla kaldırdı. Gözlerindeki yaşlarla, bakışları bir anda parladı.
“Düşman olmadık baba,” dedi Nazlı, sesi titrese de dik durmaya çalışarak. “Ama dost da olamadık. Ben buraya bir otel gibi bakmadım hiçbir zaman. Sadece... bitti işte. Daha fazla burada kalamam. Herkesin arkamdan ne konuştuğunu, senin benim yüzümden katlandığın o bakışları bilmiyor muyum sanıyorsun? Kimseye yük olmaya niyetim yok.”
Zeliha Hanım, kocasının ve kızının arasındaki bu aşılmaz duvarların ortasında hıçkırarak öne atıldı ve Nazlı’nın elindeki valizlerden birini hırsla çekti.
“Yeter! Yeter artık!” dedi, gözyaşları içinde. “Duyuyorsun değil mi Muhittin? Hâlâ bildiğini okuyor. Nazlı, gitme artık, yalvarırım gitme. Bak o sabinin canı acıyor, senin bu gururun yüzünden o çocuk sokaklarda mı sürünsün yine?”
İşte o an, Nazlı elektrik çarpmış gibi kendine geldi. Kızı vardı onun, buraya gelmesine neden olan ve hastalıkla mücadele eden bir kızı vardı. İlk önce onun varlığını, sonra da arkasındaki Aybüke’nin yorgunluktan ve gerginlikten iyice ağırlaşan minik bedeninin bacağına nasıl yaslandığını hissetti Nazlı. Kendi gururu için kızını o bilinmezliğe sürüklemek bencilceydi.
Tam o an, bunu yapacak gücü kendinde bulamadı ve valizin sapını tutan parmaklarını yavaşça gevşetti, annesinin valizi çekip almasına bu kez izin verdi.
“Tamam kalıyorum.” dedi Nazlı, ardından başını hafifçe dikleştirerek babasının sırtına doğru baktı. “Ama sadece kızıma sığınacak bir çatı lazım olduğu için kalıyorum.”
Muhittin Bey, kızının bu lafını duyunca omuzları hafifçe sarsıldı ama arkasını dönmedi. Pencereden dışarıya, mahallenin ağaran sokaklarına bakmaya devam etti. Aralarındaki fırtına dinmemişti ama yüzleşene dek herkes kendi siperine çekilmeye karar vermişti.
“Nerede kalırsan kal.” dedi Muhittin Bey, sesi soğuk ve mesafeliydi. “Bu çatı altında olduğun müddetçe bu evin kuralları geçerlidir. Kimse senin arkandan laf etmeyecek, sen de bu evde bir yabancı gibi davranmayacaksın.”
Selim; kardeşinin kalacağını duymanın verdiği rahatlamayla derin bir nefes alarak öne çıktı ve yerdeki diğer valizi hızla kavradı.
“Hadi, hadi herkes odasına.” dedi, ortamdaki ağır havayı dağıtmak istercesine. “Mustafa, geç içeri ağabeyciğim. Sevda sen de çocukları yatır artık.”
Nazlı, Aybüke’yi kucağına alıp yüzünü boynuna gömerken küçük kız da, evin içindeki büyük kavganın bittiğini anlayarak anında teslim oldu uykunun kollarına. Ve böylece ev halkı, yüzleşmeye bir adım daha yaklaştı o gece.