14 BAHAR kitap kapağı

27. bölüm / 48

14 BAHAR

BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm

Vaveyla Yazarı: Loki'nin Tesseractı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm
  1. 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
  2. 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
  3. 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
  4. 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
  5. 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
  6. 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
  7. 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
  8. 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
  9. 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
  10. 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
  11. 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
  12. 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
  13. 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
  14. 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
  15. 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
  16. 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
  17. 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
  18. 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
  19. 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
  20. 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
  21. 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
  22. 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
  23. 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
  24. 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
  25. 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
  26. 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
  27. 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime · Okuduğun bölüm
  28. 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
  29. 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
  30. 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
  31. 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
  32. 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
  33. 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
  34. 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
  35. 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
  36. 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
  37. 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
  38. 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
  39. 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
  40. 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
  41. 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
  42. 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
  43. 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
  44. 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
  45. 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
  46. 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
  47. 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
  48. 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime

9 yıl önce...
Nazlı'dan...

Henüz yirmi üç yaşındaydım ama kendimi asırlık bir çınar kadar yorgun hissediyordum. Ailem çok uzaktaydı. Serdar ise her zamanki gibi yine yoktu. Sokakların gürültüsünde kendi dünyasını kurmuştu o.

Ben ise bu dört duvar arasında, karnımda iki mucizeyle baş başaydım. Doğuma günler kalmıştı. Bedenim artık bana ait değil gibiydi; her hareketim bir sızı, her nefesim bir çabaydı. Güçlükle eski, yayları fırlamış koltuğa oturdum. Karnım o kadar gerilmişti ki, sanki derim çatlayacak gibiydi. Ellerimi şefkatle o devasa sıcaklığın üzerine koydum.

"Yavaş olun bakalım." diye fısıldadım.

Sesim boş odada yankılanınca, yalnızlığımın farkına bir kez daha vardım.

"Sığamadınız mı oraya? Merak etmeyin canlarım, az kaldı. Yakında çıkacaksınız oradan ve hep beraber bu koskoca dünyada yaşayacağız."

Sözlerime karşılık karnımın bir yanında sert, kararlı bir tekme hissettim. Diğer yanında ise daha zarif, daha nazik bir kıpırtı. Gözlerim doldu ama bu sefer üzüntüden değil, onlara duyduğum o sonsuz annelik iç güdüsündendi.

"Bak Aytaç, bu güçlü vuruşlar kesin senin." dedim sağ tarafımı okşayarak.

"Sen babana çekeceksin sanırım. O da böyle yerinde duramaz hiç. Hareketli, hayat dolu biri. Ama enerjinizi biraz saklayın, çünkü dışarı çıktığınızda babanız sizi omzuna alacak, bütün şehri gezdirecek. O zaman yorulmanızı istemeyiz değil mi?"

Odadaki sessizlikle yüz ifadem düştü fakat çocuklarıma hem anne hem baba olmam gerektiğini bilerek dağılan yüz ifademi geri topladım.

"Biliyorum babanız şu an burada değil ama hepsi sizin iyiliğiniz için. O sizin için çok çalışıyor, size güzel bir gelecek kurmak için yoruluyor. Hem merak etmeyin o gelince anlatacak zaten size neden geciktiğini."

Kendi söylediğim yalana inanmak isteyerek yutkundum. Serdar ne kadar bencil, ne kötü olursa olsun; onlar babalarını hep bir kahraman olarak bilmeliydi. Onların kalbine babasızlık sızısını daha doğmadan ekemezdim.

Hızla yüzümdeki sahte gülümsemeyle, bu sefer de sol tarafımdaki o ince sızıya doğru kaydırdım ellerimi.

"Sen de buradasın Aybüke, güzel kızım benim. Sen de hep babanın neşesi olacaksın. O eve geldiğinde senin bir tek gülüşünle bütün yorgunluğunu unutacak. Sizi o kadar çok sevecek ki, yeri geldiğinde benim sevgim bile yanında az kalacak."

Odanın köşesinde duran, içine bir iki parça zıbın koyduğum o tek beşiğe baktım. Doğduklarında ikisini birbirine sarıp oraya yatıracaktım. İkiz olmanın kaderi buydu; hayata el ele başlamışlardı, el ele devam edeceklerdi. Bir zamanlar bizimu Defne ile olduğumuz gibi...

"Biliyor musun Aytaç?" dedim yeniden, hıçkırığımı bastırarak.

"Babanız gelince size masallar anlatacak. Belki şimdi burada değil ama onun kalbi hep bizimle. O çok cesur bir adam. Siz de onun gibi korkusuz olun. Aybüke, sen babanın prensesi ol; Aytaç, sen de onun prensi. Tamam mı?"

Zorlanarak yerimden doğruldum ve pencereye doğru yürüdüm. Dışarıda yağan hafif yağmura baktım.

"Biz çok mutlu bir aile olacağız." diye söz verdim onlara.

"Babanız, siz ve ben. Biz, hep beraber olduğumuz sürece kimseye ihtiyacımız olmayacak."

Pencerenin pervazına tutunarak dışarıya, gri binaların arasından görünen daracık gökyüzüne baktım. Yağmur damlaları camda süzülüp, her biri içimdeki bir korkuyu alıp götürürken, ellerim yine o muazzam ağırlığın, canımdan can olan o iki küçük mucizenin üzerindeydi.

"Biliyor musunuz?" diye devam ettim, sesimi biraz daha neşeli tutmaya çalışarak.

"Babanızla ilk tanıştığımızda gözleri tıpkı bir deniz gibi parlıyordu. O kadar kendinden emindi ki, insan onun yanındayken dünyanın en güvenli yerinde olduğunu sanıyordu. Size de öyle hissettirecek. Eve girdiğinde o anahtarın kilitte dönen sesi, sizin için en güzel müzik olacak. Koşup bacaklarına sarılacaksınız, o da sizi kucağına alıp sevinçle havaya kaldıracak. Ben de arkadan 'Serdar yapma, çocukların başı dönecek' diye bağıracağım ama aslında gizli gizli gülümseyeceğim."

Gözümün önüne gelen bu hayal, oturduğum o eski koltuğun tozlu kokusunu bile unutturdu bana.

O an, Serdar’ın dışarıda ne yaptığını, hangi karanlık yollarda yürüdüğünü düşünmemeyi seçtim. Ben o an, sadece çocuklarımın babasına duyacağı o temiz aşka odaklandım.

"Aytaç." dedim, karnımdaki o sert şişliği okşayarak.

"Baban sana top oynamayı öğretecek. Hani o mahalle maçlarında herkesin hayran kaldığı o eski günlerini anlatacak sana. Belki biraz abartacak, 'Ben ne goller atardım' diyecek ama sen ona hep inanacaksın, tamam mı? Çünkü o senin kahramanın olacak. Aybüke, sen de onun dizinin dibinden hiç ayrılmayacaksın. Bazen saçlarını taramaya çalışacak, beceremeyecek, karman çorman yapacak ama sen yine de aynaya bakıp dünyanın en güzel kızıymışsın gibi hissedeceksin. Çünkü baban sana hep öyle bakacak."

Karnımın içindeki baskı iyice artmıştı, nefesim daralıyordu ama susmak istemiyordum. Onlara kurduğum bu masal, benim bu evdeki tek sığınağımdı.

"Bazen yorulacağız." diye fısıldadım, başımı cama yaslayarak.

"Yeri gelecek paramız olmayacak, yeri gelecek bu küçük ev bize dar gelecek ama babanız 'Biz bir aileyiz' dediğinde her şey geçecek. O çok güçlüdür çocuklar. Dağları devirir de yine bize zarar gelmesine izin vermez. Şimdi dışarıda olması sizi korkutmasın. O sadece bizim sarayımızı inşa etmeye çalışıyor. Hem belki de size en güzel oyuncakları getirmek için bu kadar çok çalışıyordur, kim bilir?"

Eğilip ayaklarıma baktım; şişlikten tanınmaz haldeydiler. Kendi kendime acı bir tebessüm gönderdim.

"Onlar doğduğunda Serdar da değişecek. O minicik elleri tutunca, o kokuyu içine çekince eve bağlanacak. Başka bir adam olacak. Yine ilk günlerimizdeki gibi mutlu olacağız." diyerek fısıldadım.

Kendi kendime verdiğim bu sözler, aslında Serdar’ın her gece geç gelmesine, beni bu devasa sancılarla tek başıma bırakmasına karşı ördüğüm bir duvardı. Ve ben o duvarın arkasında kendimi ve çocuklarımı korumaya çalışıyordum.

"Siz sakın üzülmeyin." dedim karnımı sıkıca sarmalayarak.

"Babanız geldiğinde sizi uyurken görecek, eğilip o mis kokulu saçlarınızdan öpecek. Belki ben uyuyor olacağım, görmeyeceğim ama hissedeceğim. Biz birbirimize yeteriz demiyorum, hayır. Biz babanızla beraber tamamlanacağız. O bizim eksik yanımız, o bizim fırtınadaki limanımız olacak."

Dışarıdaki rüzgar şiddetlendi, camlar hafifçe titredi. Ama ben o an, Serdar’ın yokluğunu değil, hayalimdeki Serdar’ın varlığını hissediyordum. Onlara yalan söylemiyordum; ben onlara, olması gereken, hayalini kurduğum o babayı anlatıyordum.

"Hadi artık, dinlenelim biraz." dedim son kez karnımı okşayarak.

"Babanız kapıyı açtığında sizi hazır bekliyor olacağım. Ona 'Bak, işte bizim mucizelerimiz' diyeceğim. O da bize sıkıca sarılacak ve bu ıssız ev bir anda dünyanın en kalabalık, en mutlu yuvası olacak. Söz veriyorum size, o gün gelecek."

O gün o yalnızlığın içinde kurduğum bu masal, aslında benim dokuz yıl boyunca taşıyacağım en ağır yükün başlangıcıymış, bilemezdim...

***

Zaman gece yarısını çoktan geçmişti. Kanepenin üzerinde, sırtıma destek yaptığım yastıklarla bir anlık dalıp gitmiştim. Televizyonun karıncalı sesi odadaki tek gürültüydü. Karnımdaki o devasa ağırlıkla uyumak zaten imkansızdı ama yorgunluk bir anlık gözlerimi kapattırmıştı.

Aniden, sanki içimde bir şeyler kopmuş gibi keskin bir sancıyla sıçrayarak uyandım. Nefesim boğazımda kesildi. Bu, o güne kadar hissettiğim hiçbir sızıya benzemiyordu. Sanki belimden kasıklarıma doğru kızgın bir demir çekiliyordu. Ellerimle karnıma tutundum.

"Aytaç, Aybüke." diye inledim.

"Sırası değil, daha çok erken. Babanız daha gelmedi. Lütfen biraz bekleyin."

Karanlık odada titreyen ellerimle sehpanın üzerindeki telefona uzandım. Rehberde tek bir isim vardı: Serdar. Hemen aradım. Kulağımda çalan o ses, umudumun tek tınısıydı. Ama telefon çalmadı bile.

"Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor..."

Dünya başıma yıkıldı sandım. Bir daha aradım, bir daha ve bir kez daha... Ellerim titriyor, acıdan gözlerim kararıyordu.

"Hadi Serdar, aç şu telefonu! Yalvarırım, ne olur aç!"

Ama o mekanik ses her seferinde yüzüme bir tokat gibi çarpıyordu. O yine yoktu. En çok ihtiyaç duyduğum, canımdan can koparken elini tutmak istediğim o anda yine ulaşılmaz bir karanlığın içindeydi.

Karnıma giren ikinci bir sancıyla dizlerimin üzerine çökmüş, acıdan iki büklüm olmuştum. Güçlükle duvara tutunarak ayağa kalktım. Kapıya doğru sürünür gibi ilerledim. Yürüdüğüm yol sanki binlerce kilometre gibiydi. Dış kapıyı nasıl açtığımı, kendimi sokağa nasıl attığımı hatırlamıyordum. Gece ayazı yüzüme çarptığında tek yapabildiğim, ciğerlerimin yettiği kadar haykırmaktı.

"Yardım edin! Kimse yok mu? Doğuruyorum! Lütfen yardım edin!"

Sesim boş sokakta yankılandı. Acıdan gözlerimi kapatmış, kaldırıma yığılmıştım. Bir kez daha bağırmaya çalıştım ama sadece bir hıçkırık çıktı ağzımdan. O an, karşı binanın ışığı yandı. Koşar adım ayak sesleri duydum.

"Nazlı kızım! Bu ne hal böyle?"

Komşumuz Hatice teyzenin sesini duyduğumda dünyalar benim olmuştu. Yanıma çöktü, yüzümü ellerinin arasına aldı.

"Sancıların mı başladı? Serdar nerede?" diye sordu telaşla.

Cevap veremedim, sadece kapalı olan telefonumu elimde sıktım. Hatice Teyze durumu hemen anladı, omuzları çöktü ama vakit kaybetmedi. Hızla kendi evine doğru, kapıdan çıkmak üzere olan kocasına bağırdı.

"Nuri! Nuri koş, Nazlı doğuruyor! Çabuk arabayı getir!"

Nuri amcanın eski arabasının motor sesi sokağı inletirken, Hatice Teyze beni kollarının arasından destekleyerek ayağa kaldırdı ve arabaya bindirdi.

Hastaneye giden o yolda, her sarsıntıda içimden bir parça kopuyordu. Gözlerim camdan dışarıdaki karanlık sokaklardaydı. Belki bir köşeden Serdar çıkar diye, belki arabayı görür de peşimizden koşar diye gözlüyordum. Ama yollar boştu, Serdar yoktu. Ben, iki canımı kucağıma almaya giderken, o gecenin karanlığında yapayalnızdım. Yanımda kocam değil, elini ilk kez tuttuğum bir komşu vardı.

Aradan geçen dakikaların ardından nihayet hastaneye vardığımızda içerideki o keskin dezenfektan kokusu, koridorların buz gibi beyaz ışığı ve altımdaki tekerlekli sandalyenin çıkardığı o gıcırtılı ses... Hepsi bir sis bulutunun arkasındaydı.

Hatice Teyze’nin "Dayan kızım, sağlıkla doğacak birazdan yavrucakların!" diyen sesini hayal meyal duyuyordum. Ama asıl duyduğum, içimdeki o devasa gümbürtüydü. İki can, dışarıdaki bu soğuk ve kimsesiz dünyaya gözlerini açmak için zorluyordu.

Beni hazırlayıp doğumhaneye aldıklarında, Serdar’ı son bir kez daha aradılar. Ama hemşirenin başını iki yana sallayışını gördüğümde, içimdeki o son umut kırıntısı da o an un ufak oldu.

Artık doğuma başlanması gerektiğini söylediklerinde, doğumhanenin beyaz ışığı tepemde bir cellat gibi asılıydı ve vücudum, sanki ortadan ikiye bölünüyor gibi sarsılıyordu.

***

"Nazlı, bırakma kendini! Daha derin nefes al, hadi canım!"

Doktorun sesi, maskesinin ardından boğuk ama sert geliyordu. Alnımdaki terler gözlerime sızıyor, dünyayı bulanık bir sisin arkasında görmeme neden oluyordu. Saatlerdir buradaydım. Kaç kez ıkındığımı, kaç kez "Artık dayanamıyorum!" diye hıçkırdığımı unutmuştum.

"Yapamıyorum." dedim, sesim bir fısıltıdan farksız, bitik bir halde.

"Gücüm kalmadı. Serdar. O nerede? Neden gelmedi?"

"Serdar’ı bırak Nazlı!" dedi doktor, yanıma gelip elimi sıkarak.

"Bana bak! Şimdi değilse ne zaman? Çocukların seni bekliyor. Birincisi çok yakın, hadi, benimle beraber. Bir, iki, üç. Ikın!"

Var gücümle, bütün hayatımın, hayal kırıklıklarımın ve o geceki yalnızlığımın hırsıyla yüklendim. Boğazımdan çıkan o vahşi çığlık, odanın duvarlarında yankılanırken kemiklerimin çatırdadığını hissettim. Ve sonra, bir boşluk...

Odanın içinde narin, incecik bir ses yükseldi. Aybüke’nin dünyadaki ilk feryadıydı bu.

"Kızımız geldi!" dedi hemşire, bebeği hızla temizlerken.

"Maşallah, çok güzel bir kız."

Aybüke’yi sadece bir anlığına görebildim; o küçücük, pembe yüzüyle havayı yumrukluyordu. Ama içimdeki fırtına dinmemişti. Aksine karnımdaki o ikinci ağırlık, daha büyük bir sancıyla kendini hatırlatmıştı. Bu seferki sancı, bir öncekine hiç benzemiyordu. Buz gibi bir kramp, tüm gövdemi kilitlemişti.

"Bir şeyler, bir şeyler oluyor. Canım çok yanıyor, öncekine benzemiyor bu sancı!"

Doktorun yüzündeki o profesyonel sakinlik bir anda uçup gitti. Ve ardından da cihazın sesleri hızlandı.

Bip... Bip... Bip bip bip...

"Nazlı! Bütün gücünü kullanman lazım, vakit yok! Bebek sıkışmış!"

"Olmuyor, nefes alamıyorum!" diye bağırdım.

Göğsüme bir fil oturmuş gibiydi. Ölüyordum resmen.

"Ikın Nazlı! Hadi kızım, tüm gücünle ıkın! Çocuğun için ıkın!"

İçimden bir şeyler koparcasına, gözlerimin önü kararana kadar zorladım kendimi. Dişlerimi öyle sıktım ki, ağzımda metalik bir kan tadı yayıldı. Son bir haykırışla, ruhum bedenimden ayrılacakmış gibi bir acıyla kendimi bıraktım.

Ve o an. O korkunç, sağır edici sessizlik çöktü odaya. Aybüke’nin ağlaması yan masada devam ediyordu ama benim kucağıma gelmesi gereken o ikinci ses yoktu.

Doktor bebeği hızla aldı. Hiçbir şey söylemiyordu. Hemşireler bir sağa bir sola koşturuyor, "Oksijen getirin!", "Kalp masajı!" diye bağırıyorlardı.

Ben ise masada bacaklarım titreyerek, karnımdaki o boşlukla tavanı izliyordum.

"Neden ağlamıyor?" dedim, sesim ruhumun derinliklerinden gelen bir feryattı.

"Oğlum neden ağlamıyor?"

Doktor; Aytaç’ın o minicik, griye çalan bedenine elleriyle müdahale ediyordu. Onu canlandırmaya çalışıyorlardı. Her bir saniye, kalbime saplanan bir bıçaktı.

"Hadi Aytaç. Hadi anneciğim." diye fısıldadım, gözlerimden yaşlar süzülürken.

"Bak kardeşin burada. Bak ben buradayım. Sakın bizi bırakma. Baban gelmedi ama ben seni her şeyden çok seveceğim. Hadi, bir kere nefes al. Sadece bir kere!" diye geçirdim içimden.

Dakikalar geçti. Odanın içindeki o yoğun telaş yavaşça yerini ağır, matemli bir sükunete bıraktı. Doktor müdahaleyi kesti. Başını yavaşça öne eğdi.

"Ölüm..." dedi doktor, sesi titreyerek.

"Ölüm saati, 04.12."

Dünya o an durdu, gökyüzü sustu. İçimde yıllarca bitmeyecek olan o devasa yangın, işte o saniyede başladı.

"Verin onu bana." dedim son bir güçle ellerimi uzatarak.

Sesim artık çıkmıyordu, sadece dudaklarım kımıldıyordu. Onu beyaz bir beze sarıp kucağıma bıraktılar. O kadar kusursuzdu ki. Minicik burnu, Serdar’ınkine benzeyen o dudak yapısı. Ama buz gibiydi. Hiç nefes almamış, bu dünyanın kirini içine hiç çekememişti. Onu göğsüme bastırdım, o hareketsiz ellerini öptüm.

"Benim güzel Aytaç'ım. İsmini gökyüzünden, tacını aydan alan oğlum. Çok özür dilerim anneciğim." dedim, kulağına fısıldayarak.

"Seni bu kadar yalnız bir gecede doğurduğum için özür dilerim. Seni koruyamadığım için, seni bekleyen bir baba veremediğim için özür dilerim oğlum."

O gece, o dar hastane odasında, bir elimle hayatı, Aybüke’yi tutarken; diğer elimle ölümü, Aytaç’ı kucakladım. Serdar ise o gece telefonuna ulaşamadığım o karanlıkta, bizim hem katilimiz hem de en büyük yaramız oldu.

***

Hastanenin o dar, sarı ışıklı odasında sadece Aybüke’nin huzursuz mırıltıları ve benim hıçkırıklarım vardı. Aytaç’ı benden almışlardı. İşlemler için demişlerdi ama aslında onu toprağa, benimse yüreğime ebedi bir sessizliğe götürmüşlerdi. Gözlerim kapıda, ruhum ise bir boşluktaydı. Tam o sırada kapı yavaşça aralandı. İçeri Serdar girdi.

Üstü başı darmadağındı, ceketinden ağır bir sigara ve alkol kokusu yayılıyordu. Gözleri kan çanağıydı ama bu üzüntüden değil, uykusuzluktan ve kim bilir hangi masada sabahlamış olmaktandı. Beni görünce yüzüne o her zamanki pişkin, rahat ifadesini yerleştirdi.

"Nazlı." dedi, sesi pürüzlüydü.

"Ya telefonun şarjı bitmiş, valla bak. Sabah bir uyandım Hatice teyzenin bıraktığı notu gördüm. Nasıl geldim bilmiyorum."

Yatağın kenarına oturdu. Bakışları yatağın yanındaki boş beşiğe, sonra kucağımdaki Aybüke’ye kaydı.

"Ee, hani? Diğeri nerede? İkizdi ya bunlar? Oğlan nerede Nazlı?" diye sordu, sanki bir eşyayı eksik getirmişim gibi bir merakla.

O an içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. O ulaşamadığım saatlerin, çektiğim her sancının, Aytaç’ın o son nefessiz anının hesabı boğazıma dizildi.

"Öldü Serdar." dedim.

Sesim o kadar ruhsuz, o kadar buz gibiydi ki Serdar bile bir an irkildi.

"Aytaç öldü. Telefonlarını açsaydın öğrenirdin."

Serdar bir an duraksadı. Yüzünde önce bir şaşkınlık, sonra o iğrenç bencilliğin getirdiği bir savunma mekanizması belirdi.

"Bana niye öyle bakıyorsun Nazlı, sanki benim suçum ölmesi. Doğuran sensin. Hem doktorlar ne güne duruyor? Ben mi doğurttum sanki seni? Onlar doğurttu, yapsalardı ya bir şeyler."

Aybüke kucağımda ağlamaya başladı. Serdar ona doğru elini uzattı.

"Tamam bak bu yaşıyor ya, buna şükredelim." dedi.

"Dokunma!" diye bağırdım, bütün hastane koridoru sesimle inledi.

"Sakın ona dokunma! Artık bizim çocuğumuz yok. Sadece benim çocuğum var."

Serdar ayağa kalktı, yüzü sertleşti.

"Bana bak Nazlı, daha yeni doğum yaptın diye bir şey demiyorum ama haddini bil! Seninle mi uğraşacağım bir de ben bu kafayla?"

O an anladım. Bu adam için Aytaç’ın ölümü sadece bir talihsizlik, benim acım ise bir baş ağrısıydı. Ve ona baktığımda gördüğüm tek şey koca bir boşluktu.

"Git buradan." dedim, başımı pencereye çevirerek.

"Git ve bir daha gelme. Aytaç’ın mezarına da sakın uğrama."

Serdar kapıya yönelirken arkasına bile bakmadı.

"İyi, sen bilirsin. Çokta sikimdeydiniz zaten. Benim için hava hoş, ne bok yiyorsanız yiyin." dedi ve çıktı gitti.

Hastanenin o ağır sessizliğinde Aybüke kucağımda hafifçe mırıldanırken, az önce giden Serdar’ın bıraktığı o kirli hava hala odada asılı duruyordu. Tam o sırada kapı yavaşça vuruldu ve içeri, doğumu yaptıran doktor girdi. Yüzünde, az önceki yorgunluğun ötesinde başka bir ağırlık vardı. Adımları yavaştı, elindeki dosyayı göğsüne bastırmıştı. Yanıma yaklaşıp yatağın kenarındaki sandalyeye oturdu.

"Nazlı." dedi, sesi o kadar alçaktı ki odadaki saatin tik takları bile onu bastırabilirdi.

"Aytaç için ne kadar üzgün olduğunu biliyoruz ve anlıyoruz. Ama şimdi bütün gücünü Aybüke için toplaman gerekiyor."

İçimi bir korku kapladı. Aybüke’yi göğsüme daha sıkı bastırdım.

"Bir şey mi oldu?" diye sordum, sesim titreyerek.

"Ama o iyi, nefes alıyor. Hatta az önce ağlıyordu."

Doktor derin bir nefes aldı, gözlerini dosyaya indirdi. Yüzündeki ifade, sanki az önce yaşadığım felaketin henüz bitmediğini haber verir gibiydi.

"Biliyorsun, ikiz bebeklerde ve özellikle böyle zor geçen doğumlarda bazı komplikasyonlar gelişebilir."

Anlamamı ister gibi bana baktı fakat ben anlamaz bir şekilde ona bakmaya devam ettim.

"Aybüke’nin tetkiklerini inceledik ve maalesef kalbinde oldukça ciddi bir sorunla karşılaştık."

"Ne sorunu, neyi var kızımın?"

"Maalesef aort kapak yetmezliği var."

Dünya o an bir kez daha durdu benim için.

"O ne demek?" diye sordum, sesim bir fısıltı gibi çıkmıştı.

"Yoksa o da mı ölecek? Aytaç gibi o da mı gidecek benden?"

"Hayır, hayır hemen öyle düşünme Nazlı." dedi doktor, sesini yumuşatarak.

"Ama bu kapak, kanın vücuda pompalanmasını tam sağlayamıyor ve bir kısmı geri kaçıyor. Bu yüzden Aybüke’nin kalbi, diğer bebeklerden çok daha fazla yorulacak. Çok daha hızlı çarpacak." dedi ve bir soluk bıraktı dışarıya.

"Onu çok ama çok iyi koruman lazım Nazlı. En küçük bir enfeksiyon, en ufak bir yorgunluk onun için büyük bir risk."

Gözlerim Aybüke’nin o bembeyaz yüzüne kaydı. Demek bu yüzden her nefesi bir çaba gibiydi. Benim kızım, teyzesi gibi daha hayatının ilk gününde kalbinde bir fırtınayla doğmuştu.

"Serdar Bey'e ulaşamadık." dedi doktor, odaya bakarak.

"Onunla da konuşmamız lazım. İleride zorlu bir tedavi süreci olacak. Maddi ve manevi çok güçlü bir destek gerekiyor."

Acı bir gülüş yayıldı yüzüme. Az önce "Ben bu kafayla seninle mi uğraşacağım?" deyip giden, Aytaç’ın yasını bile tutmayan adam mı ona derman olacaktı?

"O gelmeyecek." dedim, Aybüke’yi göğsüme daha sıkı, sanki kendi kalbimle onun kalbini onarmak ister gibi bastırarak.

"Ama ben onun nefesi olurum, ne yapılması gerekiyorsa da yaparım."

Doktorun acıyan gözlerle bana bakışını ve odadaki o sessizliğin içinde Aybüke’nin düzensiz kalp atışlarını tenimde hissettim.

"Bak Aybüke." diye fısıldadım onun minicik kulağına.

"Sana söz veriyorum, ben sana hem anne hem baba olacağım. Sana olan sevgim ikimize de yetecek. Seni bu dünyadaki hiçbir fırtınaya, hiçbir kötülüğe kurban etmeyeceğim." dedim ve ardından ekledim:

"Anne sözü."