14 BAHAR kitap kapağı

42. bölüm / 48

14 BAHAR

BÖLÜM 41: Son Kaçış

Vaveyla Yazarı: Loki'nin Tesseractı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 41: Son Kaçış
  1. 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
  2. 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
  3. 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
  4. 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
  5. 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
  6. 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
  7. 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
  8. 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
  9. 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
  10. 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
  11. 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
  12. 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
  13. 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
  14. 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
  15. 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
  16. 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
  17. 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
  18. 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
  19. 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
  20. 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
  21. 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
  22. 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
  23. 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
  24. 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
  25. 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
  26. 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
  27. 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
  28. 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
  29. 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
  30. 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
  31. 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
  32. 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
  33. 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
  34. 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
  35. 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
  36. 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
  37. 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
  38. 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
  39. 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
  40. 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
  41. 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime · Okuduğun bölüm
  42. 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
  43. 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
  44. 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
  45. 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
  46. 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
  47. 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
  48. 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime

Nazlı'dan...

Okul bahçesinin ortasında, zamanın durduğu o korkunç boşlukta kalakalmıştım. Sanki yerimden kımıldarsam, Aytaç'ın bıraktığı o son iz de silinecekmiş gibi dizlerim soğuk betona mühürlenmişti. Dokuz yılın acısı ve özlemi parmak uçlarımda bir sızı gibi dururken, geride sadece egzoz dumanı ve kulaklarımda çınlayan o sessizlik kalmıştı. O sırada etraftaki uğultuyu bozan yumuşak bir ayak sesi yaklaştı ve hemen yanımda durdu. Bakışlarımı hâlâ yoldan ayıramıyorken, sarı saçlarından tanıdığım Melek Hoca yanıma diz çöküp uzattığı şişeyle görüş alanıma girdiğinde istem dışı başımı ona doğru çevirdim. Ardından yüzündeki o karmakarışık ifadeyi gördüm. Az önceki o otoriter, mesafeli öğretmenden eser kalmamış ve yüzü bir kağıt gibi bembeyaz kesilmişti. Bir süre gözlerimin en içine baktıktan sonra titreyen elleriyle şişeyi biraz daha ileri uzattı.

"İçin şunu." dedi fısıltıyla.

"Ve lütfen biraz kendinize gelmeye çalışın. Nefes almayı unuttunuz sanki."

Fakat suyu almadım ve gözlerimi arabanın saptığı o boş yola tekrar çevirerek konuşmaya başladım.

"Gördünüz değil mi?" dedim, sesim saatlerdir bağırıyormuşum gibi kısılmış ve yabancılaşmıştı.

"Kaçtı... Yine kaçtı."

Melek Hoca bakışlarını yere indirdi ve oldukça sesli bir şekilde yutkundu. Eminim ki bir öğretmen olarak onlarca çocuk dramı ve onlarca parçalanmış aile görmüştü. Fakat az önceki o an, onun tüm mesleki tecrübesini tek bir saniyede yerle bir etmiş gibiydi.

"Gördüm ama burada konuşmayalım." dedi Melek Hoca, etrafı endişeyle kontrol ederek.

O an fark ettim ki okul bahçesindeki uğultu kesilmemiş, aksine üzerimize çöken bir sis gibi daha da yoğunlaşmıştı. Çevredeki veliler, kapıdaki görevliler ve birkaç meraklı öğrenci az önce yaşanan o kıyametin enkazını izler gibi bize bakıyordu be kimisi fısıldaşıyor, kimisi de sanki aklımı yitirmişim gibi acıyarak süzüyordu beni. Bu meraklı gözlerin ağırlığı altında ezilirken Gökhan araya girdi ve hiçbir şey söylemeden, sarsılmaz bir güçle koltuk altlarımdan tutarak beni ayağa kaldırdı.

"Lütfen, odaya geri dönelim." diye üsteledi o sırada Melek Hoca.

"Size anlatmam gereken şeyler var. Eminim dinlemek isteyeceksinizdir."

Ardından Gökhan'ın koluna asılarak, adımlarımı sürüklercesine okulun bitmek bilmeyen koridorlarına doğru ilerledik. Yavaş adımlarla ilerlerken parlatılmış zemininde kendi yansımamı, darmadağın olmuş halimi görüyordum. Gökhan'ın kolundaki baskısı olmasa muhtemelen anında yere yığılabilirdim.

Nihayet Melek Hoca'nın odasına ulaştığımızda, Gökhan beni nazikçe kolumdan tutarak masanın önündeki sandalyeye yerleştirdi. Kapının kapanma sesiyle birlikte bahçedeki o delici bakışlar dışarıda kalmıştı ama odanın içindeki sessizlik, dışarıdaki gürültüden çok daha ağırdı. Bu ağır havadan kaçmak isteyen Melek Hoca hemen masasına yöneldi ve elleri titreyerek bir dosyayı düzeltmeye çalıştı. Sanki yapacak fiziksel bir iş bulursa o andaki gerginliğini gizleyebilecek gibiydi. Fakat bir süre sonra bunun fayda etmediğini anlayıp derin bir nefes aldı ve yerinden kalkarak tam karşıma oturdu. Ardından kendini toparlamak adına kendine bir süre tanıdı. Fakat konuşmaya başladığında, sesindeki titremeyi hâlâ gizleyemiyordu.

"Neslihan Hanım'ı üç yıldır tanıyorum." dedi başını yere eğerek.

"Herkes okulda onu parmakla gösterirdi. Çünkü o gerçekten çok iyi bir anneydi. Ve biz onun Çağan'a karşı olan bu sevgisini hep geç gelen bir lütfa, zor bulunan bir evlada yormuştuk. Ama az önceki o panik hali, o bakışları bir annenin koruma içgüdüsü gibi değildi."

Bakışlarını bir an için kaçırdı, sanki bir şeyleri hatırlamak ister gibiydi.

"Yakın zamanda bir veli toplantısı yapmıştık. Toplantı bitip herkes dışarı çıktıktan sonra Neslihan Hanım kapının eşiğinde öylece kalakalmıştı. Hatta yanında olduğumu bile fark etmemişti, çok dalgındı. O sırada kendi kendine bir şeyler fısıldadığını duydum, 'Onu da kaybedemem.' diyordu. Ben o an ne demek istediğini anlamamıştım, sadece evhamlı bir anne herhalde diye düşünmüştüm. Ama şimdi taşlar yerine oturuyor, o 'bu sefer' derken aslında çok daha karanlık bir şeyden bahsediyormuş."

Ardından Melek Hoca elimi tuttu ve bakışlarını yüzüme çevirdi. Fakat bakışları bu sefer gözlerimin ta içine bakıyor sanki beni ferahlatmak istiyor gibiydi.

"Nazlı Hanım, asıl bilmeniz gereken başka bir şey var. Selma size bahsetti mi bilmiyorum ama, ben bu okulda rehber öğretmen olarak görev yapıyorum ve bu sebeple birçok öğrenciyle olduğu gibi Çağan'la da sık sık görüşmeler yapıyorum. Ve yakın zamanda yaptığımız bu görüşmelerin birinde, bana gelip kimseye anlatmamam şartıyla bir şey söyledi."

Nefesimi bir anlığına tuttum. Sanki klbim duracak gibiydi.

"Ne? Ne söyledi size?"

"Bir gün hastanedeyken, Neslihan Hanım'ın meslektaşıyla yaptığı bir konuşmaya kulak misafiri olmuş. Doktorlar, Neslihan Hanım ile Çağan'ın kan grubunun uyuşmadığından bahsediyorlarmış. Aytaç da bunları duyunca eve gittiği gibi araştırmaya başlamış ve kan grubunun, Neslihan Hanım ile kâğıt üzerindeki babasının grubuyla uyuşmadığını anlamış. Bana bunu anlatırken gözlerindeki o soğukkanlılık beni korkutmuştu. 'Melek Öğretmenim.' demişti. 'Sanırım ben annemin gerçek oğlu değilim ama bunu ona söylersem dünyası başına yıkılır, bu yüzden söylemeyeceğim.' demişti. Fakat bir kaç gün sonraki görüşmemizde de gerçek ailesini merak ettiğini ve ona yardım edip edemeyeceğimi sormuştu. Ama ben ailesinin yani sizin onu bilerek bıraktığınızı düşünüp engel olmuştum." dedi hüzünle.

Hıçkırıklarım odada yankılanırken, Melek Hoca kısa bir an duraksadı ve sesine bir kararlılık ekledikten sonra anlatmaya devam etti.

"Aytaç aslında onun gerçek annesi olmadığını çoktan biliyordu Nazlı Hanım. Sadece zihninde birleştiremediği kısımlar vardı. 'Ailem kim?' sorusunun cevabını bulamıyordu. Ve ben eminim ki az önce siz ona 'oğlum' dediğinizde, zihninde kurduğu o yapbozun son parçasını da yerine koydu. Yani Neslihan Hanım onu kaçırmış olabilir ama Aytaç'ı hiçbir yalanla susturamaz. Çünkü o artık kimin oğlu olduğunu biliyor."

Melek Hoca'nın söylediği her kelime, ruhumda hem büyük bir ferahlık hem de tarifi imkansız bir azap yaratıyordu. Benim oğlum, benim canım küçücük yaşına rağmen devasa bir yükü omuzlamıştı.

"Gidelim." dedi Gökhan aniden araya girerek ve sesi, odadaki o hüzünlü sessizliği bir bıçak gibi kesti.

"Daha fazla bekleyemeyiz. Melek Hanım, siz de bizimle gelir misiniz? Şahitliğinize ihtiyacımız olabilir."

Melek Hoca hiç tereddüt etmedi ve hızla masasındaki çantasını koluna takarak ayağa kalktı.

"Gelirim." dedi ve ben o an gözlerindeki o kararlı ifadeyi tekrar gördüm.

Ardından hızlı adımlarla odadan çıktığımızda dizlerim hâlâ titriyordu. Yengem hemen yanımda bitip koluma girdi ve bir yandan sessizce ağlamaya devam ederken, bir yandan da "Geçecek canım. Bak her şey ortaya çıktı artık, bulacağız onu." diye kulağıma teselliler fısıldıyordu.

Okulun o soğuk ve bitmek bilmeyen koridorlarını koşar adım geçtikten sonra yeniden görkemli bahçeye çıktığımızda, bakışlarım gayriihtiyari yine o yere kaydı. Ve Aytaç'ın bindiği arabanın az önce asfaltta bıraktığı o siyah lastik izleri, sanki kalbimin üzerinden geçmiş gibi tekrar canımı yaktı. Gökhan ise o sırada çoktan arabayı tam önümüzde durdurmuş ve kapılarını açmıştı.

Hiç vakit kaybetmeden hep birlikte içeri doluştuktan sonra Gökhan kontağı çevirdiği an; dışarıdaki dünyanın uğultusu kesildi ve yerini arabanın içindeki o boğucu, kurşun gibi ağır sessizliğe bıraktı. Sanki aldığımız her nefes ciğerlerimize bir cam kırığı gibi batıyor. Bu nedenle kimse konuşmaya cesaret edemiyor, herkes kendi zihninde kopan o devasa fırtınayla tek başına boğuşuyordu.
Arabadaki sessizliğiyse sadece yengemin kesik kesik gelen hıçkırıkları ve göğüs kafesimi döven kalbimin düzensiz atışları bozuyordu.

Gözlerimi bir anlığına yoldan ayırıp Gökhan'a çevirdiğimde, direksiyonu sanki parçalamak istercesine sıktığını fark ettim. Bembeyaz olmuş parmak boğumları ve kaskatı kesilmiş çenesi, içindeki öfkenin ne denli büyük olduğunun kanıtıydı. Onun bu sessiz volkanını bir süre izledikten sonra başımı çaresizce cama yasladım ve sanki birer hayalet gibi yanımızdan hızla akıp giden ağaçları ve binaları izlemeye başladım. Fakat zihnimde, Melek Hoca'nın odada söylediği cümleler yankılanıp duruyordu:

"O artık kimin oğlu olduğunu biliyor."

***

Emniyet Müdürlüğü'nün mavi ve oldukça kalabalık binasının önüne geldiğimizde bacaklarımın beni taşımayacağını sandım. Fakat Gökhan benim bu halimi anlamış gibi hızla arabadan inip kapımı açtı ve elimi sımsıkı tuttu.

"Nefes al Nazlı." dedi usulca.

"Sana söz en kısa sürede Aytaç'a kavuşacağız ve hep beraber Aybüke'nin yanına, evimize döneceğiz."

Bu sözler, içimi biraz olsun ferahlattıktan sonra binanın gri merdivenlerini sanki birer engelmiş gibi hızla tırmanıp ağır demir kapıdan içeri ilk adımımızı attık.

İçeri girdiğimizde bizi ağır bir evrak kokusu, telsizlerden yükselen kesik kesik cızırtılar ve bitmek bilmeyen bir insan uğultusu karşılamıştı. Koridorun ortasındaki bu karmaşada bir an için yönümü şaşırmış gibi kalakalsam da Gökhan beni kolumdan hafifçe tutarak nöbetçi memurun camlı bölmesinin önüne yönlendirdi. Ardından kararlı bir adım atarak öne çıktı.

"Bir çocuk kaçırma ve evrakta sahtecilik vakası için geldik." dedi Gökhan ve nöbetçi memurun önündeki masaya hafifçe eğildi.

"Konu çok acil, zanlı şu an kaçıyor ve yanındaki çocuk tehlikede olabilir!"

Memur, önündeki bilgisayar ekranından bakışlarını ağır ağır ayırıp yorgun gözlerle bizi süzdü. Ve elindeki kalemi masaya bıraktıktan sonra, sanki çok basit bir meseleymiş gibi bir sakinlikle cevap verdi:

"Sırayla alıyoruz beyefendi, şuraya geçip bekleyin arkadaşlar sizinle ilgilenecektir."

"Bekleyecek vaktimiz yok diyorum size!" diye araya girdim, sesim kontrolümden çıkarak.

"Oğlumu kaçırdılar ve şu an can güvenliğinden endişe ediyorum!"

Gökhan elimi sıkıca tutup beni sakinleştirmeye çalışırken, memura doğru daha sert bir tavırla yaklaştı ve o anki kararlılığı, memurun yüzündeki o uyuşuk ifadeyi bir nebze olsun dağıtmaya yetti. Telsizinden bir şeyler mırıldanıp kısa bir onay aldıktan sonra yerinden kalktı.

"Pekala, benimle gelin." diyerek bizi üst kata çıkan merdivenlere yönlendirdi.

Nihayet koridorun sonundaki bir odanın önünde durup hızla içeri girdiğimizde masanın başında, esmer, uzun boylu ve yorgunluğu yüzündeki çizgilerden bile okunan orta yaşlı bir adam vardı. Masadaki isimlikten adının Kemal olduğunu öğrendiğim komiser, önündeki yarım kalmış çay bardağını bir kenara ittikten sonra elindeki kalemi bir kenara bıraktı ve koltuğuna yaslandı. Ardından kısa bir el hareketiyle bize oturmamızı işaret etti.

"En başından anlatın bakalım. Nedir bu acil mesele?" dedi, sesi hem güven veren hem de taviz vermeyen bir tondaydı.

Fakat sözcükler boğazıma dizilmişti. Nereden başlayacağımı bilmiyordum ki? Dokuz yıl önceki o soğuk hastane odasından mı? Kucağıma verilen o buz gibi bebekten mi? Yoksa bugün bir okul bahçesinde "Anne" diyen o çocuğun sesinden mi?

Kısa bir an çaresizlikle yutkunduktan sonra, toparlanmak adına kendime süre tanırken Gökhan destek olmak istercesine elimi masanın altından tuttu ve hafifçe sıktı. Ardından ondan aldığım güçle konuşmaya başladım.

"Bundan dokuz yıl önce..." diye başladım sesim titreyerek.

"Bir doğum yaptım. Doğumuma Doktor Neslihan Sancaktar girdi ve bana... bana bebeğimin ölü doğduğunu söyledi. Ardından bir kağıt imzalattılar ve bana bir mezar gösterdiler."

Komiserin kaşları çatıldı ve merakla öne doğru eğildi.

"Peki sonra?"

"Sonra bugün..." dedim hıçkırıklarımın arasından.

"Bugün o kadını gördüm. Bir okul bahçesindeydi ve yanında bir çocuk vardı. Fakat o çocuk benim oğlumdu. Bana inanmazsanız eğer Melek Hanım, onun öğretmeni. O da şahit olanlara."

Melek Hoca hızla araya girdi ve Aytaç ile yaptığı görüşmeleri, onun şüphelerini, Neslihan'ın bugün okul bahçesindeki kaçışını tek tek anlattı. O bunları anlatırken yengemle bende sessizce ağlamaya devam ettik. Melek Hoca'nın sesi nihayet kesildiğinde, Kemal Komiser bir süre hiç konuşmadı ve bakışlarını önündeki boş dosyaya dikti. O an odadaki telsiz cızırtıları ve koridordan gelen uzak ayak sesleri dışında çıt çıkmıyordu.
Aradan geçen dakikaların ardından derin bir nefes alıp yavaşça yerinden kalktı ve bakışlarını bizden ayırıp kapının eşiğinde ifadelerimizi alan memura çevirdi.

"Neslihan Sancaktar." dedi sesi çelik gibi sertleşerek.

"Kadın Doğum Uzmanı. Hemen sistemden sorgulatın ve adresini, numarasını, üzerine kayıtlı araçları ne var ne yoksa hepsini dökün. Ayrıca okuldan aldıkları plakayı da tüm birimlere bildirin, şehir çıkışlarını tutsunlar!"

"Komiserim." dedim, memur odadan çıktıktan sonra yerimden doğrularak.

"Lütfen oğlumu bana getirin."

Kemal Komiser yanıma geldi ve elini dostane bir şekilde hafifçe omzuma koydu.

"Merak etmeyin Nazlı Hanım." dedi, sesi odaya yayılan telsiz cızırtılarını bastıracak kadar kendinden emindi.

"Bu saatten sonra o kadın için Eskişehir de dünya da sandığından çok daha küçük. Adalet geç de olsa yerini bulacak ve oğlunuzu sağ salim o kadının elinden alıp size getireceğiz. Söz veriyorum."

Komiserden aldığım sözle birlikte ldadan çıkarken koridorun o soğuk havası artık eskisi kadar ürkütücü gelmiyordu.

***

Emniyetin soğuk koridorlarında zaman, sanki bir kum saatinin içinde hapsolmuşuz gibi yavaş akıyordu. Ve bu yavaşlıkta alacağımız iyi bir haberi beklerken nihayet akşam çökmüştü. Başımı pencereye çevirerek, yorgun gözlerle binanın geniş camlarından dışarıdaki şehir ışıklarına baktım. Eskişehir her zamanki gibi bugün de yine ışıl ışıldı ve bu parlaklık camdaki yorgun yansımamı daha da belirginleştiriyordu.

Tam o sırada koridorun sonundaki sessizliği bozan sert bir ayak sesi duyuldu. Başımı çevirdiğimde, Kemal Komiser'in bize doğru hızla ilerlediğini gördüm. Bir elinde telsizi, diğerinde ise sıkıca tuttuğu bir dosya vardı. Yüzündeki o ciddi ve odaklanmış ifade, beklediğimiz haberin nihayet geldiğinin habercisiydi.

"Aracı bulduk." dedi.

"Nerede?" diye atıldık Gökhan'la aynı anda.

"Şehir merkezinden uzakta, çevre yolunda görülmüş. Ama ne yazıkki araç terk edilmiş halde bulundu. Neslihan ve çocuk araçta yok. Muhtemelen ya izlerini kaybettirmek için araç değiştirdiler ya da orada bir yerlerde saklandılar."

Dizlerimin bağı tekrar çözüldü ve tam yere düşmek üzereyken, Gökhan hızla beni yakaladı.

"Gitti." diye inledim.

"Yine götürdü onu. Yine saklayacak, kaçıracak benden!"

"Hayır." dedi Kemal Komiser gözlerimin içine bakarak.

"Saklayamayacak. Çünkü artık tüm şehir o çocuğu arıyor. Fotoğrafları sisteme düştü ve Sancaktar ailesinin tüm mal varlığına, hesaplarına bloke koydurduk. Bu kadın parası olmadan çokta uzağa gidemez." dedi ardından elindeki dosyadan bir sayfa çekip bana uzattı.

"Neslihan Sancaktar'ın dosyasına baktığımızda, dokuz yıl önceki o kırılma noktasını bulduk. Sizin doğum yaptığınız dönemde, o da aynı hastanede kendi doğumuna hazırlanıyormuş. Ama kader mi dersiniz yoksa başka bir şey mi bilemem, Neslihan kendi oğlunu kucağına alamadan kaybetmiş ve bebek ölü doğmuş."

Duyduklarım karşısında donup kaldım.

"Bu kaybın ardından psikolojik olarak çökmüş. Ardından da eşiyle arası bozulmuş ve kısa bir süre sonra da boşanmışlar. Yani Neslihan o gün sadece evladını değil, tutunacağı her şeyi yitirmiş. İşte tam o boşlukta, sizin bebeğinizin yaşadığını görünce muhtemelen zihni o karanlık planı kurmuş ve kendi kaybettiği canın yerine sizinkini koyarak kendine sahte bir hayat inşa etmiş."

"Yani benim evladım, onun kaybettiği oğlunun yerine bir yama mı oldu?" dedim, sesim titreyerek.

"Kendi yasını tutamadığı için mi bana bu cehennemi yaşattı?"

"Maalesef öyle görünüyor." dedi Kemal Komiser.

"Kaybettiği her şeyi o çocukta topladığı için, onu bırakmamak adına her şeyi göze alabilir. Ama merak etmeyin; geçmişteki hastane bağlantılarını, sığınabileceği meslektaşlarını, hepsini tek tek inceliyoruz. Kaçacak bir delik bulamayacak."

Kemal Komiser, tam daha fazla detay verecekken hızla yanımıza bir polis memuru geldi ve elindeki tableti uzatarak heyecanla konuşmaya başladı:

"Komiserim, bir gelişme var! Neslihan Sancaktar'ın kullanımında olan, ancak daha önce tespit edemediğimiz bir hattan sinyal aldık."

Kemal Komiser heyecanla tablete eğildi ve Gökhan'la ben de sanki bir can simidine tutunur gibi onunla birlikte atıldık. Ardından kalbim, o an ekrandaki yanıp sönen kırmızı noktayla aynı hızda çarpmaya başladı.

"Sinyal nereden geliyor?" diye sordu Gökhan, sesi titreyerek.

Genç memur, haritayı biraz daha büyüterek bir noktayı işaret etti:

"Muhtemelen telefon kısa bir süreliğine açıldı ya da hat o bölgede çekmediği için koptu. Fakat birkaç saniye sürse de işimize yarar. Çünkü koordinatlar kesin olarak Eskişehir çıkışında, ormanlık alana yakın eski bir bağ evinin gösteriyor."

Kemal Komiser, hızla telsize anons geçmeye başladı.

"Tüm birimlerin dikkatine! Belirlenen koordinatlara en yakın ekipler derhal bölgeye sevk edilsin. Şahıslar araçsız ilerlemeye çalışıyor olabilirler, orman yolunu ve civardaki tüm metruk yapıları kuşatın!"

O sırada yanındaki genç memur, önündeki tabletin ekranından başını kaldırmadan heyecanla araya girdi:

"Komiserim koordinatların hemen ilerisinde eski bir bağ evi görünüyor ve kayıtlara göre burası, Neslihan Hanım'ın yıllar önce boşandığı eski kocasına ait."

Kemal Komiser, bu yeni bilgiyle birlikte bakışlarını kararlılıkla üzerimizde gezdirdi.

"Duyduğunuz gibi." dedi Kemal Komiser ceketini düzelterek.

"Sinyalin geldiği yer o bağ evine çok yakın. Artık köşeye sıkıştı ve kaçacak bir yeri kalmadı. Hadi gidiyoruz!"

İlahi bakış açısıyla...

Neslihan, okulun devasa demir kapılarından hızla uzaklaşırken; elleri direksiyonu parçalamak istercesine sıkıyor fakat yine de zangır zangır titremesine engel olamıyordu.

Adrenalin damarlarında zehir gibi dolaşmaya devam ederken dikiz aynasından arkasına baktığında, Nazlı'nın yere yığılmış silüetinin uzaklaşan bir toz bulutuna dönüşmüşmeye başladığını fark etti. Ardından derin, sarsıntılı bir nefes vererek bakışlarını yan koltuğa çevirdi ve çocuğun varlığını ancak o an tam anlamıyla hissedebildi. Aytaç sanki bir boşluğa düşmüş gibi, yerinden bir milim bile kıpırdamadan dışarıda hızla akıp giden ağaçları izliyordu ve bakışları o kadar yabancıydı ki Neslihan bir an için nefesinin kesildiğini hissetti. Tam o sırada, Aytaç başını ağır ağır ona doğru çevirdi ve göz göze geldiler.

"Anne, o kadın neden öyle bağırdı?"

O an Aytaç'ın sesi, arabanın içindeki o yoğun ve boğucu sessizliği bir cam kırığı gibi kesti. Fakat Neslihan bu soruya cevap vermedi, veremedi. Ve sadece gaza daha sert basmaya başladı. Ardından şehrin tanıdık binaları birer birer arkada kalıp yerini ıssız yol kenarlarına bırakırken, zihni dokuz yıl öncesinin hayaletleriyle dolup taşmaya başladı. Gözünün önüne hastanenin beyaz koridorları, bebeğinin öldüğünü öğrendiği an ve o soğuk doğumhane geliyordu.

Yıllarca süren kendi bebeğinin o derin sessizliği, şimdi yan koltukta oturan Aytaç'ın sıcak nefesiyle birbirine karışıyordu. O gün yaşadığı o devasa boşluğu doldurmak için attığı o geri dönülemez adım, şimdi bir uçurumun kenarında son bulmak üzereydi. Gözyaşları görüşünü bulandırırken direksiyonu daha da sıkı kavradı. Tam o sırada Aytaç'ın titreyen sesi, onu o karanlık hatıralardan çekip çıkardı:

"Anne, korkuyorum. Nereye gidiyoruz?" dedi ve Aytaç'ın sesi bu sefer daha titrek, daha savunmasız çıktı.

Kırmızı ışığın yanmasıyla Neslihan aniden durduğunda, direksiyondaki ellerini dizlerine indirip derin bir nefes aldı ve gözlerindeki dehşeti saklamaya çalışarak, dudaklarına eğreti ve zoraki bir gülümseme yerleştirdi.

"Korkma bir tanem." dedi sesi titreyerek.

Ardından şefkatle elini uzatıp her zaman yaptığı gibi oğlunun yumuşak saçlarını okşamak istedi. Fakat Aytaç, sanki bir yabancıdan kaçar gibi gayriihtiyari bir refleksle başını hafifçe geriye çekti. Ve neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük olan bu geri çekilme hareketi, Neslihan'ın kalbine saplanan buzdan bir hançer oldu. Yıllardır emek verdiği, üzerine titrediği o sarsılmaz anne kalesi tek bir kaçış hamlesiyle yerle bir olmuştu çünkü Aytaç artık ondan korkuyordu.

"Sadece... sadece biraz uzaklaşmamız lazım. Bunu bir tatil gibi düşün, anne-oğul kısa süreliğine kafamızı dinlemeye gidiyoruz." dedi hissettiklerini gizleyerek.

Fakat Aytaç hiçbir şey söylemedi ve bakışlarını kucağına indirdi. Ardından aklına Melek Hoca ile yaptığı konuşmalar, araştırdığı şeyler ve annesinin laboratuvar sonuçları geldi. Neslihan'ın elinin titremesi, o kadının okul bahçesindeki feryadı, her şey zihninde tek tek birleşiyordu ve onlar birleştikçe küçük parmakları; koltuğun kenarındaki kumaşı daha da sıkı kavrıyordu.

Neslihan, yeşil ışık yandıktan sonra dikiz aynasından arkasını son kez kontrol edip aniden ana yoldan saptı ve aracı ıssız, kuytu bir ara sokağa kırdı. Ardından vücudunu tamamen yan koltuğa, Aytaç'a doğru çevirdi. Yüzündeki o zoraki gülümseme çoktan silinmiş, yerini her şeyi kaybetmek üzere olan bir kadının o çiğ ve ürkütücü telaşına bırakmıştı.

"Hadi Çağan." dedi, çocuğun adını her zamankinden daha hırslı bir şekilde bastırarak.

"Arabadan inmemiz lazım. Biraz yürüyeceğiz."

Aytaç; Neslihan'ın emriyle arabanın kapısını açıp dışarı ilk adımını attığında, havanın daha da soğumuş olmasıyla kısa bir an ürperdi. Fakat bunu annesine belli etmedi ve hızla kendi toparladı. Ardından birlikte ormanlık alanın başlangıcındaki dar, yabani otlarla kaplı patikaya saptılar.

Attıkları her adımda Neslihan, onun elini sanki bir daha hiç bırakmayacakmış gibi daha da sıkı tutuyordu. Aytaç ise mekanik adımlarla onu takip etse de, zihni hala o okul bahçesinde asılı kalmış bir şekilde onu takip ediyordu. Sanki rüzgarın uğultusu bile arkasında bıraktığı o kadının feryadını bastırmaya yetmiyor ve her ağaç, o feryadın zihninde tekrar yankılanmasına neden oluyordu:

"Aytaç! Oğlum!"

O an Aytaç için belirsizlik dayanılmaz bir boyuta ulaştı ve Neslihan; önündeki çalıları temizleyerek hırsla ilerlerken, cebindeki oyuncağı parmaklarının ucuyla kavradı. Ve bakışlarını Neslihan'dan ayırmadan, avucundaki metali yol kenarındaki sık çalılıkların arasına usulca bıraktı. Eğer o kadın gerçekten doğruyu söylüyorsa, eğer zihni ona acımasız bir oyun oynamıyorsa, birinin onu bulmasına ve bu karanlıktan çekip çıkarmasına ihtiyacı vardı.

Aradan geçen dakikaların ardından nihayet eski, boyaları dökülmüş bağ evinin önüne geldiklerinde Neslihan tam kapının önünde durdu ve titreyen elleriyle cebinden paslı bir anahtar çıkardı. Ardından titreyen parmaklarıyla anahtarı kilidin yuvasına yerleştirip yavaşça çevirdiğinde, kapı kulak tırmalayıcı bir gıcırtıyla aralandı. Ve içeriye adım attıkları an, dışarıdaki gri gökyüzüyle rüzgarın uğultusu yerini rutubet kokan boğucu bir karanlığa bıraktı.
Ardından Neslihan, hızla Aytaç'ı sertçe içeri çekip kapıyı arkalarından kapattı ve sırtını kapıya yaslayıp derin bir nefes aldı. Gözleri kapalıydı ama zihni hâlâ o arabaya vuran Nazlı'nın öfke dolu yüzüyle meşguldü. Artık kaçacak yer kalmadığını biliyordu, fakat bu kabulleniş onu pes etmeye değil daha büyük bir hırsa sürüklüyordu.

"Hadi Çağan, yukarı çıkalım. Orada eski yorganlar olacaktı, burası çok soğuk." dedi sesi titreyerek.

Aytaç, annesinin yüzüne bakmadan dediğini yaptı ve usulca merdivenlere yöneldi. Attığı her adımda tahtalar gıcırdıyor, bu ses sessiz evi daha da tekinsiz kılıyordu. Yukarıdaki küçük odaya girdiklerinde Neslihan, masanın üzerine çantasını bıraktı ve içinden yedek telefonunu çıkarıp masanın üzerine koydu.

"Anne, ben susadım. Aşağıdan su alabilir miyim?" dedi Aytaç.

Neslihan'ın kısa bir an dikkati dağıldı.

"Tamam canım, mutfaktaki dolaplara bak. Ben de buraları biraz toparlayayım." diye yanıtladı.

Aytaç aşağı inerken gözü masadaki telefondaydı ve Neslihan, yatak odasındaki dolapları karıştırmaya başladığı an Aytaç sessizce yukarı geri süzüldü. Kalbi göğsünden fırlayacak gibi atıyordu. Masanın üzerindeki cihazı parmak uçlarıyla kavradı ve hızlıca odadan çıktı. Ardından mutfağın karanlık bir köşesine, tezgahın altına sindi. Elindeki telefonun açma tuşuna bastı ve ekran anında loş bir ışıkla aydınlandı. Ardından Aytaç, titreyen parmağını ekranın altındaki "Acil Durum" butonuna bastı ve nefesini tutup telefonu kulağına götürdü.

"112 Acil Çağrı Merkezi, buyurun?"

Operatörün sakin ve profesyonel sesi kulağına ulaştığı an, Aytaç tam dudaklarını aralayıp "Yardım edin..." diye fısıldayacaktı ki merdivenlerden gelen ayak seslerini duydu.

"Çağan? Suyu bulamadın mı?"

"Buldum anne, geliyorum şimdi!" diye bağırdı Aytaç panikle ve yakalanmanın verdiği o saf dehşetle, telefonu kapatıp tezgahın en karanlık köşesine doğru itti.

Fakat o birkaç dakikalık erişim, Emniyet'deki teknik masanın ekranında kırmızı bir noktanın yanıp sönmesine yetti.

Tam o sırada, yukarıdan gelen ağır ayak sesleri mutfak eşiğinde durdu ve Aytaç, yakalanmanın verdiği o saf dehşetle hızla kendine bir bardak su doldurdu. Ardından merdivenlerin başında Neslihan göründüğünde, elindeki bardakla mutfak kapısında beklemeye başladı. Göğsü hızla inip kalkıyor, bardağı tutan parmakları tir tir titriyordu.

"Telefonum nerede benim?" dedi Neslihan gözlerini kısarak önce salona, sonra mutfak kapısında duran çocuğa bakarken.

"Yukarıda masanın üzerindeydi, bulamıyorum."

Aytaç, sesindeki titremeyi saklamaya çalışarak yutkundu.

"Bilmem. Belki yatağın oralarda düşmüştür. Neyse ben gidip bardağı bırakayım." dedi ve arkasını dönüp mutfağa süzüldü.

Neslihan öfke dolu adımlarla tekrar yukarı çıkıp odayı adeta altüst etmeye başladığında, Aytaç mutfakta nefesini tutmuş bir şekilde bekliyordu. Ve yukarıdan gelen sert çekmece sesleriyle, Neslihan'ın "Nereye koydum ben bunu!" diye kendi kendine sinirle haykırışı boş evin içinde yankılanıyor ve içine garip bir huzursuzluğun dolmasına neden oluyordu. Ama Aytaç'ın o masum, korku dolu yüzüne baktıkça suçu kendi dalgınlığına yüklüyordu. Oysa ki o telefon, mutfak tezgahının altında sessizce görevini tamamlamış ve kaderlerini değiştirecek olan ekibi çoktan yola çıkarmıştı.

Aytaç ise o sırada tozlu pencerenin kenarına ilişmiş, dışarıdaki orman yolundan süzülecek tek bir kurtuluş belirtisini görmeyi bekliyor ve zihni artık sadece tek bir kelimenin etrafında dönüp duruyordu:

"Anne..."

Ama bu sefer bu kelimeyi, yanındaki kadına değil okul bahçesinde canı çıkarcasına feryat eden o yabancıya söylüyordu.