Bölümler 73Şu an: Özel bölüm - 4
- 1 1. Bölüm730 kelime
- 2 2. Bölüm538 kelime
- 3 3. Bölüm571 kelime
- 4 4. Bölüm417 kelime
- 5 5. Bölüm460 kelime
- 6 6. Bölüm446 kelime
- 7 7. Bölüm528 kelime
- 8 8. Bölüm766 kelime
- 9 9. Bölüm596 kelime
- 10 10. Bölüm473 kelime
- 11 11. Bölüm506 kelime
- 12 12. Bölüm531 kelime
- 13 13. Bölüm477 kelime
- 14 14. Bölüm713 kelime
- 15 15. Bölüm1.050 kelime
- 16 16. Bölüm659 kelime
- 17 17. Bölüm497 kelime
- 18 18. Bölüm535 kelime
- 19 19. Bölüm695 kelime
- 20 20. Bölüm496 kelime
- 21 21. Bölüm431 kelime
- 22 22. Bölüm488 kelime
- 23 23. Bölüm459 kelime
- 24 24. Bölüm599 kelime
- 25 25. Bölüm1.018 kelime
- 26 26. Bölüm805 kelime
- 27 27. Bölüm609 kelime
- 28 28. Bölüm1.025 kelime
- 29 29. Bölüm1.085 kelime
- 30 30. Bölüm860 kelime
- 31 31. Bölüm634 kelime
- 32 32. Bölüm465 kelime
- 33 33. Bölüm504 kelime
- 34 34. Bölüm462 kelime
- 35 35. Bölüm519 kelime
- 36 36. Bölüm546 kelime
- 37 37. Bölüm461 kelime
- 38 38. Bölüm619 kelime
- 39 39. Bölüm446 kelime
- 40 40. Bölüm526 kelime
- 41 41. Bölüm562 kelime
- 42 42. Bölüm512 kelime
- 43 43. Bölüm705 kelime
- 44 44. Bölüm403 kelime
- 45 45. Bölüm764 kelime
- 46 46. Bölüm810 kelime
- 47 47. Bölüm516 kelime
- 48 48. Bölüm710 kelime
- 49 49. Bölüm763 kelime
- 50 50. Bölüm705 kelime
- 51 51. Bölüm934 kelime
- 52 52. Bölüm818 kelime
- 53 53. Bölüm811 kelime
- 54 54. Bölüm868 kelime
- 55 55. Bölüm1.401 kelime
- 56 56. Bölüm537 kelime
- 57 57. Bölüm905 kelime
- 58 58. Bölüm715 kelime
- 59 59. Bölüm781 kelime
- 60 60. Bölüm619 kelime
- 61 61. Bölüm735 kelime
- 62 62. Bölüm1.118 kelime
- 63 63. Bölüm680 kelime
- 64 64. Bölüm659 kelime
- 65 65. Bölüm671 kelime
- 66 66. Bölüm644 kelime
- 67 67. Bölüm443 kelime
- 68 68. Bölüm575 kelime
- 69 Teşekkürler198 kelime
- 70 Özel bölüm - 12.721 kelime
- 71 Özel bölüm - 21.394 kelime
- 72 Özel bölüm - 31.840 kelime
- 73 Özel bölüm - 41.644 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Beden eğitimi dersinin o kargaşası ve soyunma odasında yaşananların ardından Yaman Asaf’ın o dondurucu, ölümcül sessizlikle odadan çıkıp gidişi zihnimden bir an bile silinmemişti. Üzerimdeki o devasa, simsiyah hırkası hâlâ tenimi onun sıcaklığıyla sarıyor, burnuma dolan o yoğun eski kitap kokusu kalbimi delice çarptırmaya yetiyordu. Melis’in arkadaşlarına ne olduğunu, Yaman’ın o sarsılmaz öfkesiyle nereye gittiğini bilmiyordum.
Koridorda ne bir kavga sesi duymuştum ne de başka bir gürültü.
Sadece büyük bir sessizlik hâkimdi okula.
Zaten biraz önce Bora’yı koridorda gördüğümde yüzündeki o dağılmış ifadeyi anlamlandıramamıştım. Yanından geçerken gözlerini benden kaçırmış, elindeki sarı laleleri çoktan çöpe atmış gibi boş elleriyle hızlıca uzaklaşmıştı. Yaman’ın ona bir şey yapıp yapmadığını bilmiyordum ama sormaya da cesaretim yoktu.
Kafamı dağıtmaya, o narin ama içimi kavuran kıskançlık sızısından kurtulmaya ihtiyacım vardı. Ayaklarımı sürüyerek koridorun en sonundaki, genellikle kimsenin uğramadığı eski müzik sınıfına doğru yürüdüm.
Kapıyı hafifçe ittirdim. İçerisi loş ve sessizdi. Büyük, siyah bir piyano odanın tam ortasında bir heykel gibi duruyordu. Kendimi piyano taburesine bırakıp hırkanın kollarına iyice gömüldüm. Derin bir nefes aldım.
Tam o sırada odanın arkasındaki pencere kenarından bir çakmak sesi yükseldi. Çıt.
Korkuyla yerimden sıçrayıp arkamı döndüğümde, karanlığın içinden yükselen o tanıdık gölgeyi gördüm. Yaman Asaf Kıyamet, duvara yaslanmış, parmaklarının arasında tuttuğu sigarayı dudaklarına götürüyordu. Gözleri pencereden dışarıya bakıyordu ama benim içeri girmemle birlikte o koyu, dipsiz gözleri yavaşça beni buldu.
"Asaf?" diye fısıldadım, sesimdeki şaşkınlık odanın narin sessizliğinde yankılandı. "Senin burada ne işin var?"
Yaman sigarasından derin bir nefes çekti, dumanı dudaklarının arasından ağır ağır süzülürken bana doğru tek bir adım attı. Yüzündeki o sert, mermerden yapılmış gibi duran hatlar gevşememişti. Aksine, çenesi hâlâ kasılıydı ve ellerinin kenarında, eklemlerinde hafif bir kızarıklık, narin bir sıyrık vardı.
"Asıl senin ne işin var burada, Efsa?" dedi o derin, pürüzlü ve boğuk sesiyle. "Derste olman gerekmiyor mu?"
"Ben... İyi hissetmiyordum. Biraz yalnız kalmak istedim," dedim, gözlerim elindeki sıyrıklara kayarken. Kalbim hızla çarpmaya başlamıştı. "Ellerine ne oldu senin? Bora... Koridorda onu gördüm ve..."
Yaman sorumu sarsılmaz bir tavırla duymazdan geldi. Sigarasını pencerinin kenarındaki metal tablaya bastırarak söndürdü. "Bora seni ilgilendirmez," dedi net bir sesle.
Tam ona doğru bir adım atacaktım ki, koridordan ağır ve aceleci adımların sesi geldi. Ardından müzik sınıfının kapısı büyük bir gürültüyle kapandı.
Hemen arkasından anahtarın kilitte dönme sesini duyduk. Tık, tık. Müdür yardımcısının o her zamanki sert ve umursamaz sesi koridorda yankılandı. "Müzik sınıfını da kilitledim, akşama kadar kimse buralarda dolanmasın."
"Hey! Bekleyin! İçerideyiz!" Kapının kulpunu hırsla aşağı yukarı çekiştirdim ama nafile. Sarsılmaz bir şekilde kilitlenmişti. "Hocam! Açın kapıyı!"
Adım sesleri koridorun derinliklerinde kaybolup gitti. Müdür yardımcısı bizi duymamıştı. İçeride, bu koskoca, loş odada Yaman'la baş başa kalmıştık.
"İnanmıyorum, kilitledi," dedim kendi kendime söylenerek. Arkamı döndüğümde Yaman’ın milim bile kımıldamadan, elleri ceplerinde bana baktığını gördüm. Yüzünde en ufak bir telaş kırıntısı bile yoktu.
"Asaf, kilitli kaldık! Ne yapacağız şimdi?"
Yaman ağır adımlarla bana doğru yürümeye başladı. O kadar büyük, o kadar kalıplıydı ki, üzerime doğru gelen bir dağ gibiydi. Aramızdaki mesafeyi saniyeler içinde kapattı. Tam önümde durduğunda, o koskoca gövdesiyle beni kapı ile kendi arasında sıkıştırdı. Sırtım sert ahşap kapıya değdiğinde kaçacak hiçbir yerimin kalmadığını anladım.
"Açılmasını bekleyeceğiz," dedi, sesi o kadar derinden ve pürüzlü gelmişti ki içimden narin bir ürperti geçti.
"Ama... Saatlerce buradayız demek bu," dedim, başımı tamamen yukarı kaldırarak gözlerinin içine bakarken. Kalbimin ritmi o kadar hızlanmıştı ki göğüs kafesimi dövüyordu. "Ve sen... Çok yakın duruyorsun."
Yaman, ellerini cebinden çıkardı. Sağ elini başımın hemen yanına, kapıya yasladı. O koca gövdesiyle üzerime daha da eğildi, aramızdaki o mesafeyi tamamen yok etti.
Şimdi teninin sıcaklığı yüzüme vuruyor, kokusu beni tamamen sarhoş ediyordu.
"Yakın mıyım?" diye sordu, koyu gözlerini doğrudan gözlerime dikerek. Bakışlarında sarsılmaz ama bir o kadar da içimi kavuran bir kıskançlık dalgası vardı. "Kantinde o çocuğun getirdiği sarı lalelere bakarken de bu kadar yakın mıydın ona, Efsa?"
"Bora sadece... Keyifsiz olduğumu görmüş," diye kekeledim, sesimin titremesine engel olamayarak. "Nazik davranmaya çalışıyordu."
Yaman'ın çenesi kasıldı, gözleri bir saliseliğine dudaklarıma kaydı, ardından tekrar gözlerimi buldu. "Sana benden başka kimse çiçek getiremez," dedi, sesi bir emir kadar kesin ve tavizsizdi. "Sana kimse dokunamaz. Anladın mı beni?"
"Asaf..." diye mırıldandım, nefesim kesilmişti. "Sen... Kıskanıyor musun?"
Yaman hafifçe eğildi, dudakları kulağımın hemen yanına geldiğinde o pürüzlü nefesini tenimde hissettim.
"Kıskanmak; güzel bir duygudur Efsa. İyi yanlarıda vardır, kötü yanlarıda. Benimki yıkar, yakar, arkasında tek bir kül tanesi bile bırakmaz."
Nefesi boynumu alev alev yakarken sırtımı arkamdaki sert kapıya daha da yasladım. Kaçacak, saklanacak tek bir milim yerim yoktu. Üzerimdeki devasa hırkasından yayılan o yoğun eski kitap kokusu ve kendi teninin sıcaklığı başımı döndürüyordu. Kalbimin vuruşları o kadar şiddetliydi ki, kapıya çarpan sırtımdan dışarı sızıp odada yankılanacak sanıyordum.
"Temiz çalışmayı severim, arkamda iz bırakmam. Bora'yı sordun az önce? Onu merak mı ediyordun?"
Koyu gözlerini gözlerime öyle bir dikti ki, sanki içimden geçen her düşünceyi tek tek okumak istiyordu. Çenemi tutan parmaklarının baskısı azalmadı, aksine beni tamamen kendine sabitledi.
"Hayır, merak etmiyordum," dedim hemen, sesimin titremesini engellemeye çalışarak. "Sadece... Senin ellerini gördüm. Koridorda o halde hızla yanımdan geçip gitti. Senin başının belaya girmesinden endişelendim."
Yaman, bu cevabımın ardından hafifçe geri çekildi ama o koca gövdesiyle beni kapı arasında sıkıştırmaya devam etti. Yüzündeki o mermer gibi donuk, katı ifade yerinden milim oynamadı. Gözleri ellerine, eklemlerindeki o hafif kızarıklıklara kaydı.
Yavaşça sol elini havaya kaldırdı, yumruğunu gevşetip parmaklarını inceledi. Yüzünde en ufak bir pişmanlık ya da acı kırıntısı yoktu.
"Endişelenmen gereken kişi ben değilim, Efsa," dedi, o boğuk ve derinden gelen sesiyle odayı adeta abluka altına alarak. "Ben ne yaparsam yapayım, bu okuldan da benim kılımı bile kıpırdatamazlar. Ama o çocuk... Haddini aşmıştı. Hak ettiği cezayı aldı, konu kapandı."
"Yaman..." diye mırıldandım, başımı tamamen yukarı kaldırmış, o koskoca omuzlarına bakarken. "Bunu benim için mi yaptın? Sırf... Sırf bana çiçek verdi diye mi?"
Yaman Asaf, bu sorum üzerine bana doğru yarım adım daha yaklaştı. Göğsü göğsüme tamamen yaslandığında, sırtımdaki kapının sertliğini artık hissetmiyordum bile. Bütün dünyam onun bu devasa cüssesinden ibaret kalmıştı.
"Hayatında en çok neyi merak ettin?" diye sordu konudan bağımsız.
O derin ve boğuk sesi loş odanın içinde öyle bir tınıyla yayıldı ki, sorunun ani değişimi karşısında afalladım. Gözlerimi dipsiz karanlık gözlerinden ayıramadan, "Bilmem," diye fısıldadım. "Hiç düşünmedim."
"Düşünsene, çok vaktimiz var."
"Sigara içmek ola bilir aslında. Annemi üzmemek için dudaklarıma bile değdirmiyorum ama hep merak ederdim nasıl bir şey olduğunu, insanların neden o dumana bu kadar sığındığını... Ama hiç cesaret edememiştim işte. Annem kokusunu alırsa çok üzülür, bana kırılır diye ödüm kopardı. Zaten okulda da her şey üst üste geldi bugün, kafam o kadar dolu ki. Kızların yaptıkları, senin o bir anda koridorda belirişin, sonra Bora'ya olanlar... Gerçekten ne düşüneceğimi şaşırdım. İçimdeki o sıkıntı, o soyunma odasındaki dondurucu suyun soğukluğu bile şu an bu dumanla birlikte dağıldı sanki. Ama yine de garip hissettiriyor. Ben normalde böyle çok konuşan, her şeyi bir çırpıda anlatan biri değilimdir ama senin yanındayken içimden geçen her şeyi söyleyesim geliyor."
Bir an duraksadım. Dudaklarımdan süzülen son duman da loş odanın havasına karışıp giderken ne kadar çok konuştuğumu fark ettim. Yanaklarım yeniden alev alev yanmaya başladı. Bakışlarımı onun o dipsiz, karanlık gözlerinden kaçırıp hırkanın geniş yakasına sabitledim.
"Çok mu konuştum?" diye mırıldandım utançla, sesimi neredeyse kendim bile zor duyacaktım. "Keşke durdursaydın beni..."
Yaman, çenemi tutan koca elini milim kıpırdatmadı. Başparmağıyla çenemin kenarını hafifçe, tenimi yakacak bir sıcaklıkla okşadı. Yüzündeki o mermer katılığı, sözlerimle birlikte yerini tamamen bana odaklanmış, ağır bir sükunete bırakmıştı. Üzerime doğru biraz daha eğildi, o boğuk ve derin sesi kulaklarımdan içeri süzüldü.
"Sen konuş, Efsa," dedi Yaman, sesi bir dağın sessizliği kadar net ve tavizsizdi. "Ben dinlerim. Sabaha kadar konuşsan, tek bir kelimeni bile kaçırmadan sadece seni dinlerim."
Yaman, yüzündeki o katı ifadeden ödün vermeden gözlerimin içine bakmaya devam etti. Sol elini ceplerinden birine attı, metal tablasından söndürmediği sigarasını parmaklarının arasına aldı ve çakmağı tek bir hareketle ateşledi. Sigaranın ucundaki o kor ateş loş müzik sınıfını anlık bir kızıllıkla aydınlattı.
Dudaklarının arasına götürdüğü sigaradan derin, güçlü bir nefes çekti. Göğsü çektiği havayla birlikte iyice şişti, omuzları daha da genişledi. O an sigarayı odanın içine üflemesini bekledim. Ama öyle yapmadı.
Yaman, parmaklarının arasındaki sigarayı kenara çekerken, çenemi kavrayan diğer eliyle başımı hafifçe yukarı kaldırdı. Aramızdaki mesafeyi tamamen yok ederek yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Dudakları dudaklarıma milim kalacak kadar eğildiğinde nefesimi tamamen tuttum.
Yavaşça dudaklarını araladı ve kendi içindeki o yoğun, dumanlı nefesi doğrudan dudaklarımın arasına, bana doğru bıraktı.
Ciğerlerime dolan o yoğun eski kitap kokusuyla karışık tütün dumanı içimi aniden kavururken hafifçe öksürdüm. Gözlerim refleksle kapandı.
Başım döndü, dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu ama Yaman’ın çenemi tutan koca eli ve kapıyla arasına sıkıştırdığı gövdesi beni ayakta tutmaya yetti.
Duman dudaklarımdan ağır ağır dışarı süzülürken gözlerimi tekrar açtım. Yanaklarımın alev alev yandığını hissedebiliyordum.
Yaman, dumanın yüzümün çevresinde dağılışını, gözlerimin içine çöken o sersemlemiş ifadeyi büyük bir dikkatle izledi.
Dudaklarının kenarı hafifçe gerildi.
"Ben en çok neyi merak ettim, biliyor musun Efsa?" diye sordu, sesi bu kez çok daha boğuk ve derinden geliyordu. Dudakları neredeyse dudaklarıma değiyordu.
"Senin bu narin hallerinin arkasında ne sakladığını. Ve benim bu dumanımla bile nasıl başının dönebildiğini."
...
Öpmüştü.
Asaf beni öpmüştü.
Yıllardır platonik olduğum adam beni öpmüştü.
Şimdi kendi odamda, yatağımın tam ortasında oturmuş, dizlerimi göğsüme doğru çekmiş bir halde boşluğa bakıyordum. Evin içindeki o bildik sessizlik, mutfaktan gelen saat tıkırtısı bile zihnimdeki o fırtınayı dindirmeye yetmiyordu.
Yaman Asaf’ın üzerime bıraktığı o devasa, simsiyah hırka hâlâ yatağımın üzerindeydi. Sanki odanın her köşesine o yoğun eski kitap kokusu ve tütün dumanı sinmişti.
Dokunduğu yerler, dudaklarımın üzerinde bıraktığı o sıcak his hâlâ alev alev yanıyordu. Gözlerimi her kapattığımda beni kapıyla kendi arasına sıkıştıran o devasa gövdesini, "Sen konuş Efsa, ben dinlerim," diyen o boğuk ve pürüzlü sesini yeniden duyuyor gibi oluyordum.
Bugüne kadar çok konuşmuştum. Duyduğum cevaplar, 'Sus Efsa, çok konuşuyorsun Efsa, başımı ağrıtıyorsun Efsa' olmuştu hep. Herkes benden sessiz olmamı, sakarlıklarımla etrafta dolanmamamı, görünmez olmamı beklemişti. Kendi içimde kurduğum o kocaman, gürültülü dünyayı kimseye açamamıştım bu yüzden.
Telefonum yatağın üzerinde aniden titrediğinde kalbim göğüs kafesimi delmek ister gibi delice çarpmaya başladı. Ekrana baktım. Numara kayıtlı değildi ama kim olduğunu saniyeler içinde anladım.
"Kokun hırkada kalmış, Efsa. Uyu artık."
"Hırkan bende güvende. İyi geceler Asaf."
Bölüm etkileşimi
