Bölümler 72Şu an: Özel bölüm - 1
- 1 1. Bölüm730 kelime
- 2 2. Bölüm538 kelime
- 3 3. Bölüm571 kelime
- 4 4. Bölüm417 kelime
- 5 5. Bölüm460 kelime
- 6 6. Bölüm446 kelime
- 7 7. Bölüm528 kelime
- 8 8. Bölüm766 kelime
- 9 9. Bölüm596 kelime
- 10 10. Bölüm473 kelime
- 11 11. Bölüm506 kelime
- 12 12. Bölüm531 kelime
- 13 13. Bölüm477 kelime
- 14 14. Bölüm713 kelime
- 15 15. Bölüm1.050 kelime
- 16 16. Bölüm659 kelime
- 17 17. Bölüm497 kelime
- 18 18. Bölüm535 kelime
- 19 19. Bölüm695 kelime
- 20 20. Bölüm496 kelime
- 21 21. Bölüm431 kelime
- 22 22. Bölüm488 kelime
- 23 23. Bölüm459 kelime
- 24 24. Bölüm599 kelime
- 25 25. Bölüm1.018 kelime
- 26 26. Bölüm805 kelime
- 27 27. Bölüm609 kelime
- 28 28. Bölüm1.025 kelime
- 29 29. Bölüm1.085 kelime
- 30 30. Bölüm860 kelime
- 31 31. Bölüm634 kelime
- 32 32. Bölüm465 kelime
- 33 33. Bölüm504 kelime
- 34 34. Bölüm462 kelime
- 35 35. Bölüm519 kelime
- 36 36. Bölüm546 kelime
- 37 37. Bölüm461 kelime
- 38 38. Bölüm619 kelime
- 39 39. Bölüm446 kelime
- 40 40. Bölüm526 kelime
- 41 41. Bölüm562 kelime
- 42 42. Bölüm512 kelime
- 43 43. Bölüm705 kelime
- 44 44. Bölüm403 kelime
- 45 45. Bölüm764 kelime
- 46 46. Bölüm810 kelime
- 47 47. Bölüm516 kelime
- 48 48. Bölüm710 kelime
- 49 49. Bölüm763 kelime
- 50 50. Bölüm705 kelime
- 51 51. Bölüm934 kelime
- 52 52. Bölüm818 kelime
- 53 53. Bölüm811 kelime
- 54 54. Bölüm868 kelime
- 55 55. Bölüm1.401 kelime
- 56 56. Bölüm537 kelime
- 57 57. Bölüm905 kelime
- 58 58. Bölüm715 kelime
- 59 59. Bölüm781 kelime
- 60 60. Bölüm619 kelime
- 61 61. Bölüm735 kelime
- 62 62. Bölüm1.118 kelime
- 63 63. Bölüm680 kelime
- 64 64. Bölüm659 kelime
- 65 65. Bölüm671 kelime
- 66 66. Bölüm644 kelime
- 67 67. Bölüm443 kelime
- 68 68. Bölüm575 kelime
- 69 Teşekkürler198 kelime
- 70 Özel bölüm - 12.721 kelime · Okuduğun bölüm
- 71 Özel bölüm - 21.394 kelime
- 72 Özel bölüm 31.840 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yıllar sonra
Hayat Kıyamet ve Yamaç Kıyamet 18 yaşında.
Hayat Kıyamet
Yıllar su gibi akıp gitmişti. Sarayımızın bahçesindeki o küçük çocukların neşeli kahkahaları, yerini ergenliğin o sakin, oturaklı ve derin sessizliğine bırakmıştı. Bugün 18 yaşına basmıştık.
Ben Hayat Kıyamet. Annemin o çiçekli elbiselerinden, narin ruhundan bir parça almış ama babamın o dik başlı, kendi içine dönük dünyasında büyümüş bir kızdım.
Benim dünyam, cebimden hiç eksik etmediğim o beyaz kablolu kulaklığım, çantamdan ayırmadığım eskiz defterim ve kömür kalemlerimden ibaretti.
Dışarıdaki o gürültülü dünya bana göre değildi; ben sessizliği, renkleri ve çizgileri severdim.
Kulağımda eski, sakin bir melodi çalarken odamın penceresinin önünde oturmuş, bahçedeki asırlık çınar ağacını çiziyordum. Tam o sırada odamın kapısı hiç vurulmadan, ardına kadar açıldı.
Gelen, ikizim Yamaç Kıyamet'ti.
Kafamı defterden kaldırıp ona baktığımda, zamanın ne kadar acımasız ama bir o kadar da büyüleyici olduğunu bir kez daha anladım. Karşımda duran çocuk, 1.80 boyunu çoktan aşmış, o geniş omuzları, simsiyah saçları ve o dipsiz, inatçı koyu gözleriyle tam anlamıyla babamın bir kopyası olmuştu.
Tıpkı babam gibi o da çok konuşmazdı. Sözcüklerini esirger, dünyayı sadece o keskin bakışlarıyla yönetirdi.
Yamaç, kapının eşiğinde dikilip ellerini siyah kotunun ceplerine soktu. Kulağımdaki kulaklığın tekini narin ama sarsılmaz bir hamleyle çekip kendi kulağına taktı. Müzik ikimizin arasında bir köprü olurken, gözlerini çizdiğim deftere dikti.
"Güzel olmuş," dedi Yamaç. Sesi tıpkı babamınki gibi derin, boğuk ve pürüzlü çıkmıştı. İki kelime. Onun için bu koca bir paragraftı.
"Teşekkür ederim, ikizim," dedim gülümseyerek.
Yamaç odanın içine doğru iki adım attı, yatağımın kenarına oturdu. Aramızda dakikalarca süren o tanıdık sessizliklerden biri başladı. Biz konuşarak anlaşan bir ikiz değildik; biz sessizlikle, sadece bakışlarımızla anlaşırdık.
O, babamın sığınacak o güçlü dağ gibi duran yanını almıştı; benim koruyucu duvarımdı.
"Aşağıdalar," dedi Yamaç, bakışlarını pencereden dışarıya, bahçeye çevirirken. "Annem yine pastayı kendi yapmak için diretiyor. Babam da mutfakta, arkasından ayrılmıyor."
Kulaklığı kulağımdan tamamen çıkarıp masaya bıraktım. Pencereden aşağıya baktığımda, saçlarına hafif kırlar düşmüş ama karizmasından ve o devasa duruşundan hiçbir şey kaybetmemiş olan babam Yaman Asaf'ı gördüm. Elinde bir mutfak bezliyle annemin peşinde dönüyordu. Annem Efsa ise, hâlâ o 18 yaşındaki kız çocuğu gibi neşeyle etrafta koşturuyor, babama emirler yağdırıyordu.
Onları izlerken içimde narin bir sıcaklık yayıldı.
"Bizim hikayemiz," dedim sessizce, "çok güzel başlamış, değil mi Yamaç?"
Yamaç yavaşça ayağa kalktı, yanıma gelip o kocaman elini omzuma koydu. Parmaklarını hafifçe sıktı; bu onun 'Seni her zaman koruyacağım' deme şekliydi.
"Ve hiç bitmeyecek," diye fısıldadı Yamaç, o inatçı gözlerinde babasından miras kalan o sonsuz koruma içgüdüsüyle.
Defterimi kapattım, kalemimi çantama koydum. Kıyamet ailesinin sessiz çocukları olarak, arkamızda sarsılmaz bir dağ, önümüzde yeşeren güzel bir ömürle merdivenlerden aşağıya, bizim o bitmeyen baharımıza doğru adımladık.
Merdivenlerin basamaklarını teker teker inerken, mutfaktan gelen o tanıdık ve huzur veren kokular evi sarmıştı. Yamaç hemen arkamdan, o ağır ve emin adımlarıyla beni takip ediyordu.
Mutfağın kapısına geldiğimizde adımlarımı yavaşlattım. Annem, tezgahın üzerinde un paketleriyle ve pasta kremasıyla adeta bir savaş veriyordu. Yanaklarına un bulaşmıştı ve saçları hafifçe dağılmıştı. Babam ise hemen arkasında, kollarını göğsünde kavuşturmuş, o dipsiz karanlık gözlerindeki sonsuz aşkla karısını izliyordu. Arada bir uzanıp annemin yüzündeki unu narin bir hamleyle siliyor, annem ise ona tatlı tatlı söyleniyordu.
İçeriye doğru sessizce adımladım. Beyaz kablolu kulaklığım hâlâ boynumda asılıydı. Annemin arkasından narin bir gölge gibi yaklaştım ve kollarımı onun ince beline sarıp başımı omzuna yasladım.
"Mis gibi kokuyor, güzel annem," diye fısıldadım.
Annem irkilerek arkasına döndü, beni görünce o ağlamaktan şişmiş eski günleri çok geride bırakan, içi tamamen huzur dolu olan gözleri parıldadı. "Hayat’ım, güzel kızım..." dedi, ellerindeki krema yüzünden bana dokunmaya kıyamayarak.
Eğildim ve onun un kokan, yumuşacık yanağına derin, narin bir öpücük kondurdum. Annem bu öpücükle gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Onun o çocuksu ruhu, benim sığınağımdı.
Ardından bakışlarımı babama çevirdim. Koskoca Yaman Asaf Kıyamet, o kimseden korkmayan, dünyayı dize getiren adam, bana bakarken sanki tüm o sert zırhlarını mutfak kapısının dışında bırakmıştı. Yanına doğru iki adım attım. Babam kollarını açtığında, o devasa gövdesinin ve göğsündeki o eski yaraların sıcaklığının içine bıraktım kendimi.
Kollarımı babamın kalıplı beline sımsıkı sardım. O da o kocaman, damarlı elleriyle beni öyle bir kavradı ki, sanki hâlâ hastane odasındaki o minicik bebekmişim gibi incitmekten korkarak saçlarımı öptü. Onun göğsünde nefes almak, dünyanın en güvenli kalesinde olmak gibiydi. Kulaklığım babamın sert göğsüne yaslanırken, kalbinin o güçlü ve ritmik atışını dinledim.
"Doğum günün kutlu olsun minik prensesim," diye mırıldandı babam. Sesi o içimi titreten pürüzlü, derin tınısındaydı ama sadece bize özel o sonsuz narinlikle sarmalanmıştı.
Başımı göğsünden kaldırıp ona gülümsedim. Tam o sırada Yamaç da mutfağa girmiş, babamın tam karşısında dikilmişti. İki koca adam, iki sessiz Kıyamet, birbirlerinin gözlerinin içine baktılar. Yamaç, babasına hafifçe başını salladı; bu aralarındaki en büyük sevgi ve saygı gösterisiydi. Babam da uzanıp Yamaç’ın o geniş omzunu güçlüce sıktı.
Onlara büyük bir tebessüm ederek anneme döndüm. "Bu gün herkes geliyor değil mi?"
Boynumdaki kablolu kulaklığı parmaklarımla hafifçe oynatırken zihnimde akşamki kalabalığın tablosunu çizmeye başlamıştım bile.
Annem tezgahtaki unlu ellerini birbirine vurup neşeyle gülümsedi. "Gelmezler mi hiç güzel kızım? Hepsi yoldalar. Bu ev kurulduğundan beri hiçbir doğum gününüzü kaçırmadılar, bugün de eksiksiz buradalar."
Zihnime düşen isimlerle içim ısındı. Yazgı abla, Azer abi, Mihan ve tabii ki Neşe teyzemle eşi Atahan amca... Ve onların o dünya tatlısı kızları, Peri.
Peri şimdiden gözümün önüne gelmişti. Henüz 14 yaşında, o asabi ama bir o kadar da sevimli kıvırcık saçlarıyla evin neşe kaynağıydı. Tam bir baba düşkünüydü. Atahan amcanın peşinden bir an bile ayrılmaz, bir yaramazlık yaptığında ilk onun gözünün içine bakardı.
Tıpkı benim babama olan bağlılığım gibi, ama Peri bunu çok daha sesli, çok daha hareketli yaşardı. Onun o cıvıl cıvıl halleri, bizim bu sessiz ve vakur evimize her zaman bambaşka bir enerji getirirdi.
"Peri yine Atahan amcanın omzundan inmeyecektir," dedi Yamaç arkamdan, o nadir duyulan derin ve pürüzlü sesiyle. Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrılmıştı. O bile bu kalabalığı, özellikle de o küçük kıvırcık cadıyı özlemişti.
Babam, Yamaç’ın bu sözü üzerine hafifçe güldü. O koca ellerini annem Efsa’nın beline narin bir hamleyle dolayıp onu kendine çekti. "Atahan hak ediyor," dedi babam, o koruyucu ve sarsılmaz sesiyle. "Kız babası olmak kolay değil. Hele Peri gibi inatçı bir kıvırcığın babası olmak..."
Annem başını babamın göğsüne yaslayıp bize göz kırptı. "Sanki kendisi çok farklı. Hayat bebekken ağladığında dünyayı ayağa kaldıran kimdi acaba?"
Mutfakta yükselen o narin, sıcak gülüşmelerimiz evin koridorlarına doğru taştı. Birkaç saat sonra bu büyük ev, bizim o sığınacağımız kocaman ailemizin sesleriyle, çocukluk anılarıyla ve hiç solmayan baharımızla dolup taşacaktı.
...
"Küçük prensesim ne yapıyorsun?"
İşittiğim o derin, boğuk ve pürüzlü sesle irkilerek daldığım dünyadan uyandım. Boynumda asılı duran beyaz kablolu kulaklığımın içinden sızan kısık melodi, babamın sesinin yanında tamamen silinip gitmişti. Başımı yavaşça kaldırdığımda, odamın kapısında duran devasa cüssesiyle babamı, Yaman Asaf Kıyamet'i gördüm. Dışarıdaki o acımasız dünyaya diz çöktüren adam, bana bakarken o dipsiz karanlık gözlerinde sadece bana ait olan o sonsuz, narin şefkati taşıyordu.
Kucağımda sımsıkı tuttuğum kömür kalemimi ve eskiz defterimi hafifçe kendime çektim. İçimdeki o duygusal, her şeye ağlayabilen Efsa’nın kızı uyanmıştı yine. Gözlerimin hafifçe dolduğunu babamdan gizlemek istedim ama o benim ruhumu, daha ben tek bir kelime bile etmeden okurdu.
"Hiç, babacığım," dedim, sesim narin bir fısıltı gibi çıkarak. "Sadece... Bir şeyler karalıyordum."
Babam ağır ve emin adımlarla odama girdi, yatağımın kenarına, tam yanıma ilişti. O koca, damarlı ellerinden birini narin bir hamleyle kaldırıp yanağımı okşadı. Başparmağıyla gözümün kenarında biriken o narin yaşı sildi.
"Benim duygusal prensesim," diye fısıldadı, sesi ruhumu şifalandırmak ister gibi yumuşacıktı. "Bugün senin doğum günün. Yüzün gülmeli, gözlerin değil."
"Mutluluktan babacığım," dedim ve kucağımdaki defteri yavaşça ona doğru çevirdim.
Defterin sayfasında, günlerdir üzerinde uğraştığım o kara kalem resim duruyordu. Bahçedeki o asırlık çınar ağacının altında, annem elinde çiçekli elbisesiyle neşeyle gülüyor, babam ise arkasından ona dünyaları taşıyormuş gibi sarılıyordu. Hemen önlerinde ise ben kulaklığımla boynumu bükmüş tebessüm ederken, Yamaç tıpkı babası gibi sarsılmaz bir dağ gibi yanımda dikiliyordu.
Bizim, yani Kıyamet ailesinin resmiydi bu.
Babam resme baktığında dakikalarca hiç kıpırdamadı. O dipsiz gözlerinin arkasından geçen geçmişin fırtınalarını, kurşunları, o hastane odasında bizi korumak için ettiği yeminleri gördüm. Göğsünün narin hamlelerle inip kalktığını, o sığınacak dağ gibi duran adamın duygulandığını hissettim.
"Bizi çok güzel çizmişsin, Efsa'mın emaneti," dedi babam, sesi ilk defa bu kadar babacan ve kırıktı.
Defteri yavaşça yan tarafa bırakıp kollarımı babamın o devasa boynuna sımsıkı sardım. Başımı o güven veren güçlü omzuna narin bir şekilde yasladım. Gözlerimi kapatıp o tanıdık kokusunu içime çektim.
"İyi ki benim babamsın," diye mırıldandım hıçkırarak. "Beni, Yamaç'ı, annemi... Herkesi her şeyden koruduğun için teşekkür ederim baba."
...
Yamaç gibi kelimelerini cımbızla seçen, gün boyu neredeyse hiç konuşmayan birinin başında, Peri gibi çenesi asla durmayan bir kız vardı.
Kıvırcık saçları her hareketinde etrafa savruluyor, el kol hareketleriyle Yamaç’a hararetli hararetli bir şeyler anlatıyordu. Bizim sessiz dağımız Yamaç ise kollarını göğsünde kavuşturmuş, boy boy kendisinden küçük olan bu 14 yaşındaki kıvırcık cadıya yukarıdan aşağıya doğru sabırla bakıyordu.
Arada bir sadece tek bir kelime ediyor, Peri ise o tek kelimeye karşılık on cümleyle geri dönüyordu.
Galiba ikizimin işi bu kez gerçekten zordu.
"Bak Yamaç." diye yükseldi Peri’nin o cıvıl cıvıl sesi. Atahan amcanın yanından bir saniye ayrılmayan o kız gitmiş, şimdi Yamaç’ı darlamakla meşguldü. "Sana diyorum. Resim kursundaki o çocuk tıpkı senin gibi bakıyor ama hiç karizmatik değil. Sen niye böyle sürekli heykel gibi dikiliyorsun ki?"
"Abi."
"Ne?"
Yüzünde milim oynama yoktu. Heykel gibi bakmaya devam ediyordu.
Peri, kafasının üzerindeki o devasa elle neye uğradığını şaşırdı. Kıvırcık saçları iyice birbirine girdi, gözleri fal taşı gibi açıldı. Hemen geri çekilip saçlarını düzeltmeye çalışarak çemkirdi.
"Ya Yamaç abi. Abi dedik bağrımıza bastık, yaptığına bak. Saçlarımın ahengi bozuldu ya. Hem sen niye bana sadece tek kelimelik sorular soruyorsun? Şifreli mi konuşuyorsun sen, ajan mısın?"
Ben salıncağın kenarında, kulaklığımın kablosunu parmağıma dolamış, sessizce bu manzarayı izlerken kahkahayı bastım. Yamaç, Peri’nin bu isyanına sadece sağ kaşını hafifçe kaldırarak yanıt verdi.
"Ajan mıyım?" diye fısıldadı Yamaç. Sesi o kadar pürüzlü ve derinden çıktı ki, Peri bir an gerçekten bir devlet sırrı fısıldayacak sanıp heyecanla ona doğru eğildi. Kıvırcık saçları yine yüzüne gözüne girdi.
Yamaç bozuntuya vermeden, ciddiyetini milim bozmadan ekledi.
"Gizli."
Peri, duyduğu bu tek kelimelik cevapla sabrının son sınırına gelmiş gibi ellerini beline koydu. "İnanmıyorum ya! Vallahi çıldıracağım! Hayat abla, lütfen bir şey söyle şuna! Bu çocuk seninle evde nasıl anlaşıyor? Duvarla konuşsam en azından yankı yapar, Yamaç abiden sadece 'ne, gizli, abi' kelimeleri çıkıyor. Sözlükten kelime mi satın alıyorsun abi, bütçen mi bitti?"
Ben salıncakta biraz daha geriye yaslanıp kulaklığımın tekini kulağımdan çıkardım. Peri’nin bu halleri beni o kadar eğlendiriyordu ki, içimdeki o sakin ve melankolik kız tamamen neşeyle dolmuştu.
"Alışman lazım Peri," dedim, sesimdeki o narin tebessümü gizlemeyerek. "Yamaç evde de böyle. Bazen gün boyu sadece 'aç mısın' ve 'tamam' kelimeleriyle günü bitiriyor. Onunla konuşmak istiyorsan sen anlatacaksın, o sadece dinleyecek. Tıpkı şu an yaptığı gibi."
Yamaç, ona laf atmama karşılık bana doğru döndü. O koyu ve inatçı gözlerini gözlerime dikti. Sağ elini cebinden çıkarıp salıncağın zincirini tuttu ve narin bir hamleyle salıncağı hafifçe sallamaya başladı. Bana bakarak, "Abartma," dedi.
"Hah! Bak, üçüncüyü söyledi! 'Abartma' dedi!" diye sevinç çığlığı attı Peri, sanki dünyayı kurtarmış gibi ellerini çırparak. "Hayat abla, senin bu narinliğin ve sakinliğin olmasa bu çocuk bu evde tamamen bir heykele dönüşürdü herhalde. Ama bak, o resim kursundaki çocuk gerçekten tıpkı senin gibi dikiliyor Yamaç abi. Boyu da uzun, saçları da siyah. Ama sende... Ne bileyim, babamın dediği o 'Kıyamet' havası var ya, o var işte. Çocukta o yok, o sadece uykusuz gibi bakıyor."
Yamaç salıncağı sallamayı bıraktı. Kollarını yine göğsünde kavuşturdu. Peri'nin bu çocuksu ve bitmek bilmeyen kıyaslamalarına karşı bu kez ilk defa uzun bir cümle kurmaya karar vermiş gibi nefes aldı. Gözlerini kısarak Peri’ye baktı.
"Çocuk," dedi Yamaç, sesi dağ gibi sarsılmazdı. "Çok konuşuyor mu?"
Peri bir an duraksadı, kıvırcık saçlarını kulağının arkasına itip düşündü. "E yani, evet. Kurs birincisi zaten, sürekli fırça tekniklerini anlatıp duruyor kafamızı şişirdi."
Yamaç dudaklarının kenarını çok hafifçe, sadece bizim görebileceğimiz o narin saniyede yukarı doğru kıvırdı. Gözlerini tekrar telefonuna çevirirken pürüzlü sesiyle son noktayı koydu.
"İsmi ne?"
Yamaç’ın bu beklenmedik sorusuyla salıncakta ben de dikleştim, Peri de şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Bizim kelime cimrisi ikizim, ilk defa bir cümlenin öznesini merak edip doğrudan soru sormuştu. Üstelik o pürüzlü, derin sesi bu kez sadece sıkılmış bir abi gibi değil, babamdan miras kalan o hafif sorgulayıcı, korumacı tınıyla çıkmıştı.
Peri, kıvırcık saçlarının arasından Yamaç’a bakıp muzipçe sırıttı. İkizimin ilgisini çekmeyi başardığı için gururlanmış gibiydi.
"Ooo, Yamaç Kıyamet Beyefendi sonunda konuya dahil oldu." dedi Peri, kollarını göğsünde kavuşturup tek ayağını ritmik bir şekilde yere vurarak. "İsmi Bulut. Ama çocuk gerçekten Bulut gibi, sürekli havada uçuyor, fırçalarıyla aşk yaşıyor resmen."
Yamaç, "Bulut" ismini duyunca telefonunu cebine koydu. Bakışlarını ağır ağır Peri’ye çevirdi. Yüzünde yine o heykel gibi sarsılmaz ifade vardı ama o koyu gözlerindeki inatçı pırıltıyı çok iyi biliyordum. Babamın birine kafayı takmadan önceki o meşhur, sessiz analizi başlamıştı.
"Bulut," diye tekrarladı Yamaç, sesi dağ gibi net ve pürüzsüzdü. "Gereksiz."
"Ya niye gereksiz olsun abi!" diye hemen parladı Peri. "Çocuk sadece resim anlatıyor dediysem, fena çocuk da değil yani. Geçen gün bana gölgelendirme yaparken elimden tuttu yardım bile etti."
Ben araya girip kıkırdadım, kablolu kulaklığımı tamamen boynuma sabitleyerek ikisine baktım. "Bence Yamaç çocuğun resim yeteneğine değil, ismine takıldı Peri. Bizim evde dağlar, kıyametler, hayatlar konuşulurken 'Bulut' ona biraz fazla hafif gelmiş olabilir."
Yamaç bana doğru bakıp hafifçe başını salladı, hak verdiğini belli edercesine gözlerini kıstı. Sonra tekrar Peri’ye döndü, o koca gövdesiyle kıza doğru bir adım yaklaştı.
"Yardım?" dedi Yamaç, tek kaşını kaldırarak.
"Evet, yardım," dedi Peri, Yamaç’ın bu sorgulayıcı havasından hiç korkmayarak. Atahan amcanın kızı olduğunu kanıtlarcasına inatla çenesini yukarı kaldırdı. "Tuvalimi tuttu, boyaları karıştırdı. Ne var bunda? Hem sen niye polis gibi sorguluyorsun beni? Gidip babama şikayet mi edeceksin?"
Yamaç, Peri’nin bu diklenişine karşı hiç istifini bozmadı. Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrılır gibi oldu ama anında o eski ciddi Kıyamet ifadesine geri döndü. Pürüzlü ve derinden gelen sesiyle son noktayı koydu.
"Babana değil. Çocuğa söylerim."
Peri’nin gözleri fal taşı gibi açıldı, ne demek istediğini gayet iyi anlamıştı. "Sakın! Yamaç abi sakın kursa falan gelme, o boyunla posunla çocuğu korkudan tuvalin arkasına saklarsın vallahi."
...
Peri’nin panik dolu hallerine ve Yamaç’ın o arkasına bile bakmadan yürüyen sarsılmaz, devasa sırtına bakarak narin bir kahkaha daha attım. Kulaklığımın kablosunu parmaklarımın arasından kurtarıp tamamen boynuma bıraktım. Artık bizim o sessiz dünyamızdan çıkıp, tamamen neşeyle parıldayan ailemizin arasına karışma vakti gelmişti.
"Hadi Peri," dedim gülümseyerek, koluna girip onu sakinleştirmeye çalışırken. "Eğer pastaya geç kalırsak, Yamaç sadece Bulut’u değil, pastanın en büyük dilimini de ortadan kaldıracak."
Peri hâlâ saçlarını düzelterek homurdanıyordu ama "Asla, o çilekler benim hakkım." diyerek adımlarını hızlandırdı.
Masaya doğru yaklaştığımızda manzara tam anlamıyla büyüleyiciydi. Bahçedeki o asırlık çınar ağacının altına kurulmuş devasa masanın etrafında, hayatımızın tüm fırtınalarını birlikte atlattığımız o kocaman, güzel ailemiz eksiksiz toplanmıştı. Yazgı abla ve Azer abi neşeyle bize el sallıyor, Mihan ve Neşe teyzem masadaki tabakları düzenlerken kendi aralarında gülüşüyorlardı.
Atahan amca ise kızının masaya doğru koşturduğunu görünce kollarını açmış, "Gel bakalım benim güzel kıvırcığım," diyerek Peri’yi hemen kanatlarının altına almıştı.
Masada, üzerinde 18 mumun ışıl ışıl yandığı o devasa, çilekli pasta duruyordu.
Annem Efsa, pastanın hemen başında, gözlerinde o 18 yıl önceki hastane odasından kalma narin, mutluluk dolu gözyaşlarıyla bize bakıyordu. Hâlâ o kadar güzel, o kadar içtendi ki... Babam Yaman Asaf Kıyamet ise hemen arkasında durmuş, o devasa, damarlı kollarını annemin beline sımsıkı dolamıştı. O dipsiz karanlık gözleri, bize yani çocuklarına doğru döndüğünde içindeki o sığınacak dağ gibi duran şefkat tüm bahçeyi ısıtmaya yetti.
"Hadi bakalım Kıyamet’in sessiz melekleri." diye bağırdı annem, sesi mutluluktan titreyerek. "Gelin pastanızın başına."
Yamaç’la yan yana pastanın önüne geçtik. Ben sakin, duygusal ve narin tebessümümle dururken, Yamaç tıpkı babası gibi kollarını göğsünde kavuşturmuş, o 180 boyunu aşan dev cüssesiyle sarsılmaz bir dağ gibi yanımda dikilmişti.
Tam o sırada Azer abi, masanın karşısına sabitlediği kamera üçayağının arkasından çekilip hızla masaya doğru koştu. Kameranın üzerindeki o küçük kırmızı ışık ritmik bir şekilde yanıp sönüyor, hayatımızın bu en özel anını ölümsüzleştirmek için kayıtta bekliyordu.
"Herkes hazır mı? Geri sayımı başlatıyorum." diye bağırdı Azer abi neşeyle.
Bütün aile, o hiç solmayan baharımızın ortasında el ele tutuştu. Babamın eli annemin omzunda, Atahan amcanın eli Peri'nin kıvırcık saçlarında, Yamaç’ın o kocaman eli ise benim parmaklarımın arasındaydı.
Kamera vizörünün karşısında, tüm bahçeyi inleten o coşkulu geri sayım başladı.
"Üç... İki... Bir..."
İçimde süzülen o narin, duygusal nehirle gözlerimi kapattım. Yamaç’la aynı anda derin bir nefes aldık. Biz, geçmişin tüm karanlıklarını arkasında bırakan, sevgisiyle kendi kaderini baştan yazan o yıkılmaz, kocaman Kıyamet ailesiydik.
Ve bu masal, bizim o sonsuz baharımızda, bu kamera kaydının ötesinde sonsuza kadar yaşamaya devam edecekti.
Mumları üflediğimiz o salisede, bahçede kopan alkış tufanı ve neşeli kahkahalar, gökyüzüne doğru birer umut fısıltısı gibi yükseldi.
Bölüm etkileşimi
