41. bölüm · Bilinmeyen
41. Bölüm
"Sorun mu var?" Dedim Yaman'a.
Yaman gözlerini ekrandan ayırmadan derin bir nefes aldı. Yüzündeki o az önceki huzurlu adam gitmiş, yerine yine o tanıdığım, tehlikeli ve ulaşılamaz lider geri gelmişti. Masanın altından sımsıkı tuttuğu elimi yavaşça bıraktı, parmaklarının soğukluğunu hissettim.
"Önemli bir şey değil güzelim. Şirketten acil bir arama bekliyordum, ona bakmam lazım," dedi. Sesi o kadar sakin ve mesafeli çıkmıştı ki, masadaki arkadaşlarım bile bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Yaman ayağa kalktı, ceketini düzeltti. "Müsaadenizle çocuklar, hemen dönerim."
Yaman masadan uzaklaşıp bağ evinin arka bahçesine, o karanlık ağaçlık alana doğru yürürken gözlerimi bir an bile arkasından ayıramadım.Yazgı elini omzuna koydu. "Efsa, iyi misin kızım? Yüzün kireç gibi oldu bir anda," diye fısıldadı.
"İyiyim... Sadece, onun için korkuyorum," dedim, sesim titreyerek.
Arka bahçedeki ağaçların gölgesinde, Yaman telefonunu kulağına götürmüş, sırtı bize dönük bir şekilde duruyordu. Aramızda mesafe olduğu için ne konuştuğunu duyamıyordum ama o güçlü omuzlarının nasıl gerildiğini, serbest kalan diğer elini nasıl sıkıca yumruk yaptığını görebiliyordum.
"Mafya değil mi?" Azer'in konuşmasıyla ona döndüm.
Sesi o kadar kısık çıkmıştı ki, masada sadece benim duyabileceğim bir fısıltı gibiydi. Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım, ne diyeceğimi bilemeyerek ona baktım. Azer ise gözlerini arka bahçedeki Yaman’dan ayırmıyordu.
"Ne... Ne mafyası Azer, nereden çıkarıyorsun?" dedim, sesimin titremesini engellemeye çalışarak dondurma kaşığını tabağın kenarına bıraktım.Azer kollarını masaya dayayıp bana doğru biraz daha eğildi.
"Efsa, biz çocuk değiliz kızım. Adamın duruşu, takım elbisesi, o korumacı ama tehlikeli havası... Sıradan bir tüccar böyle durmaz. Hele o göğsündeki yara... Kurşun yarasıydı o, değil mi?"
"Ay Azer, ne saçmalıyorsun?" diye araya girdi Yazgı, elindeki salata kasesini masaya bırakırken. "Çocuğun aurası yüksek sadece. Hem ne güzel Efsa'yı seviyor işte, ne kurşunu ne mafyası?"
"Ben ciddiyim Yazgı," dedi Azer, sesi bu kez daha da kararlıydı. "Mihan’la biz masada konuşurken adamın gözlerine baktım. Adamla aynı yaştayız. O gözler daha önce çok karanlık şeyler görmüş gözler. Efsa, sen bu adamın ne iş yaptığını gerçekten biliyor musun?"
Mihan boğazını temizleyip arkasına yaslandı. "Bence abartıyorsun Azer. Adam harbi çocukluk arkadaşı işte. Annesi bile tanıdı. Geçmişte yaşanan o kazadan sonra çocuk belki de kendini korumak için sertleşmiştir."
"Sertleşmek başka, o adamın taşıdığı karanlık başka," diye mırıldandı Azer. Sonra doğrudan bana baktı, gözlerinde saf bir abi şefkati vardı. "Efsa, biz senin kardeşiniz. Eğer bu adamın başı beladaysa, seni de o belanın içine çekiyorsa bunu bilmeye hakkımız var. Seni korumak zorundayız."
Neşe elindeki bardağı masaya sertçe bıraktı, panikle bana baktı. "Kızım... Doğru mu söylüyor Azer? Yaman tehlikeli biri mi yoksa?"
Masadaki tüm gözler bir anda bana döndü. Kalbimin ritmi altüst olmuştu. Onlara ne diyecektim? "Evet, o bir katil ama beni çocukluğumdan beri gölgelerden koruyor" mu diyecektim? Araz’ın yalanlarını, o siyah dosyayı, balodaki silah seslerini nasıl anlatacaktım?
Tam dudaklarımı aralayıp bir yalan uydurmaya çalışacaktım ki, arka bahçeden ağır ayak sesleri geldi. Yaman’ın bize doğru yürüdüğünü görünce masadaki herkes aniden sustu. Azer hemen dikleşti, yüzündeki o şüpheci ifadeyi silip normal haline döndü.
Yaman masaya ulaştığında ilk işi yine masanın altından benim elimi bulmak oldu. Parmaklarımı öyle sıkı, öyle sahiplenici bir şekilde kavradı ki, sanki az önce telefonda duyduğu her neyse, beni kaybetmekten korkuyor gibiydi.
"Bir sorun yok değil mi Yaman?" dedim, Azer'in söylediklerinin verdiği korkuyla gözlerinin içine baka baka.
Yaman hafifçe gülümsedi, başparmağıyla elimin tersini okşadı. "Yok küçük ördek. İş işte, her zamanki yoğunluk," dedi. Sesi o kadar sakin, o kadar normal çıkmıştı ki, az önce Azer’in bahsettiği o karanlık adamdan eser yoktu.
Ama ben biliyordum; o dipsiz gözlerin arkasında büyük bir fırtına gizliydi.
