15. bölüm · Bilinmeyen
15. Bölüm
Saat 14:32
Bilinmeyen: Yazıyor...
Bilinmeyen: Alçı canını çok yakıyor mu prenses?
Siz: Sen gerçekten bir akıl hastasısın.
Siz: Hastanedeki doktoru bile ayarlamışsın. Küçük bir morluk için hastaneye gittim, adam bileğimin kırık olduğunu söyledi.
Siz: Zorla alçıya aldılar bileğimi. Sen doktora ne dedin? Ne söyledin de beni o sedyeye oturttular?
Bilinmeyen: O herif bileğini sıktığında kemiğin çatlamış Efsa. Ben senin iyiliğini senden daha çok düşünüyorum.
Siz: İyiliğimi mi düşünüyorsun? Şu halime bak. Sağ bileğim koca bir alçının içinde. Hiçbir işimi tek başıma yapamıyorum şu an.
Bilinmeyen: Merak etme prenses. Ben senin yerine her şeyi yaparım. Sen sadece dinlen.
Siz: İstemiyorum senin hiçbir şeyini! Evime geldim, kapının önüne koca bir sepet dolusu yiyecek bırakılmış.
Siz: Üzerinde yine o iğrenç not... "Uslu kızıma" yazmışsın. Tiksiniyorum senden.
Bilinmeyen: Kelimelerine dikkat et Efsa. O alçılı bileğinle canını daha fazla yakmak istemezsin herhalde?
Siz: Tehdit mi ediyorsun yine? Ne yapacaksın, sol bileğimi de mi kıracaksın?
Bilinmeyen: Yazıyor...
Bilinmeyen: Ben senin kılına kıyamam prenses. Ama sözümü dinlemezsen, o alçıyı kendi ellerimle sökmek zorunda kalırım.
Siz: (Görüldü 14:38)
Siz: Hastanedeki doktor... Sana "abi" diyordu telefonda. Kimsin sen? Doktorlar bile senden neden bu kadar korkuyor?
Bilinmeyen: Benim olduğum yerde herkes korkması gereken kişiyi çok iyi bilir Efsa. Buna o çok güvendiğin polis abin de dahil.
Siz: Araz abiye hiçbir şey yapamazsın sen. O bir polis.
Bilinmeyen: Araz şu an senin o alçılı bileğinin hesabını sormak için hastane kayıtlarını inceliyor. Ama hiçbir şey bulamayacak.
Siz: Sen onun hastanede olduğunu nereden biliyorsun? Gerçekten her anımı, her yeri izliyorsun.
Bilinmeyen: Dedim ya prenses. Ben senin geçmişinde, şu anında ve geleceğindeyim.
Bilinmeyen: Şimdi o sepetten en sevdiğin çilekli sütü al ve iç. İlaçlarını da aksatma.
Siz: İçmiyorum. Sepeti de çöpe atacağım.
Bilinmeyen: Yazıyor...
Bilinmeyen: Eğer o sütü beş dakika içinde içmezsen, evinin kapısını kırar ve o sütü sana ben içiririm Efsa.
Bilinmeyen: Beni test etme.
Siz: Tamam içiyorum. Lanet olsun sana da, sütüne de.
Bilinmeyen: Afiyet olsun hırçın prensesim. Alçına dikkat et, canın acımasın.
Bilinmeyen: (Son görülme: 14:45)
Saat 19:57
Siz: Evimde biri dolaşıyor
Siz: Sen misin?
Bilinmeyen: Korkma prenses. Adımlarını bu kadar net duyabiliyorsan, sana zarar vermek için orada olmadığımı da bilirsin.
Siz: Ne demek korkma? Evimin içindesin! Ayak sesleri alt kattan geliyor.
Siz: Yalvarırım dışarı çık. Yalvarırım yapma böyle. Kimsin sen?
Bilinmeyen: Yukarı geliyorum Efsa.
Siz: Sakın! Sakın gelme! Odama kilitledim kendimi, makyaj masasını dayadım kapıya.
Bilinmeyen: O alçılı, kırık bileğinle o ağır masayı nasıl ittirdin sen? Canın acıdı mı?
Siz: Şu an düşündüğün şey gerçekten bu mu? Evimi bastın sen! Polisi arıyorum.
Bilinmeyen: Telefonunun şebekesini iki dakika önce kestim prenses. Kimseyi arayamazsın. Sadece bana ulaşabilirsin.
Siz: Sen gerçekten bir delisin. Ne istiyorsun benden?
Bilinmeyen: Yazıyor...
Bilinmeyen: Sadece o acıyan bileğine bakmak istiyorum. Kapının önündeyim. Masayı çek Efsa. Kendi ellerimle açtırma bana o kapıyı.
Siz: Açmıyorum! Git bu evden.
Bilinmeyen: Masayı çekerken canının yanmasını istemiyorum prenses. Eğer sen açmazsan, kapıyı kırıp girmek zorunda kalırım ve o zaman seslerden korkarsın. Ben senin korkmanı istemiyorum.
Siz: (Görüldü 20:05)
Siz: Çekiyorum masayı... Tamam. Ama sakın bana dokunma.
Bilinmeyen: Ben sana kıyamam ki Efsa. Kapıyı aç artık.
Bu bölüm yarı texting olacak
Korkuyla nefesimi verirken acıyan elime dikkat ederek kapının arkasındaki ağır makyaj masasını yavaşça kenara çektim. Kalbimin sesi odada yankılanıyordu. Kilidi çevirdim ve kapıyı araladım.
Koridorda sadece derin bir sessizlik vardı.
Siz: Açtım... Koridorda kimse yok. Aşağıdan sesler de kesildi. Neredesin?
Siz: Kafayı mı yiyorum ben?
Bilinmeyen: Arkana bak prenses.
Hızla arkama döndüğümde nefesim boğazımda tıkandı. Dakikalardır kapıya odaklanmışken, o penceremden içeri sızmıştı.
Karşımda uzun boylu, siyahlar içinde gizemli bir beden duruyordu. Yüzünde sadece o koyu renkli gözlerini açıkta bırakan siyah bir maske vardı.
Ama gözleri... O kadar derin ve tanıdıktı ki, bakışlarındaki şefkat beni olduğum yere çiviledi.
"Sen... Sen ne ara penceremden içeri girdin? Yüzündeki o siyah maskeyi çıkar artık. Göreyim seni. Kimsin sen?"
Yavaşça bana doğru bir adım attı. Siyah postallarının parkede çıkardığı o hafif ses kalbimin ritmini hızlandırdı. Aramızdaki mesafeyi kapatıp tam önümde durduğunda, odunsu ve taze nane karışımı o büyüleyici kokusu ciğerlerime doldu.
Elini yavaşça yüzündeki maskenin kenarına götürdü. Parmaklarının boğumları bile pürüzsüz ve güçlüydü.
"Zamanı var demiştim," diye fısıldadı. Sesi bir telefondan değil, tam karşımda, canlı ve derinden geliyordu. Maskesini çıkarmadı ama parmaklarını şakağıma doğru yaslayıp yüzüme düşen bir tutam saçı nazikçe kulağımın arkasına itti. Dokunuşu o kadar sıcaktı ki, titrememek için dişlerimi sıktım.
"Şimdi yatağına otur ve o alçılı elini bana uzat, hırçın prenses."
Sözleri birer büyü gibi zihnime sızıyordu. Dediğini yaptım. Yatağın kenarına iliştiğimde, o da önümde tek dizinin üzerine çöktü. Aramızdaki boy farkına rağmen şimdi göz hizasındaydık. Alçılı sağ bileğimi büyük bir titizlikle, sanki kırılacak porselen bir bebek tutuyormuş gibi ellerinin arasına aldı.
"Dokunma bana..." dedim, ama sesimdeki itiraz bile o kadar cılızdı ki kendime kızdım.
"Şşş..." diye fısıldadı, başını hafifçe eğerek. Maskesinin ardındaki sıcak nefesi tenime çarptı. "Sesin titriyor ama canını yakmam. Bak, senin için ne getirdim."
Ceketinin iç cebinden küçük, şık bir kutu çıkardı ve yatağın üzerine bıraktı. En sevdiğim pastanenin çilekli pastasıydı bu.
"Kendi ellerimle yedirmemi ister misin?" diye sordu. Gözlerinde muzip, bir o kadar da içimi eriten bir parıltı vardı.
"Neden yapıyorsun bunu?" dedim gözlerimin içine hücum eden yaşları tutmaya çalışarak. "Hem canımı sıkan herkesi yok ediyorsun, insanları kaçırıyorsun hem de bana çocuk gibi bakıyorsun."
Bileğimi tutan elini yavaşça yukarı kaydırdı ve parmak uçlarını alçının bittiği yerdeki tenimde gezdirdi. "Çünkü sen benim çocukluğumsun Efsa," dedi, sesi ilk defa bu kadar yumuşak çıkıyordu.
"Kaybettiğin o gümüş kolyeyi boynuna takacak, seni bu dünyada herkesten çok sevecek ve koruyacak tek adamım. Şimdi gözlerini kapat ve sadece kokumu içine çek. Ben buradayken sana dünyadaki hiçbir kötülük dokunamaz."
Eğildi ve alçılı elimin üzerindeki açıkta kalan parmak uçlarıma dudaklarını kondurdu. Maskenin üzerinden bile o sıcaklığı hissettim. İçimdeki korku tamamen silinmiş, yerini bu gizemli adama karşı koyulamaz bir çekime bırakmıştı.
Ona karşı koyamıyordum.
Ona aşık olmaktan deliler gibi korkuyordum ama kalbimin ritmi benden çoktan bağımsızlaşmıştı.
"Kokun..." dedim gözlerimi gözlerinden ayıramayarak. "Çok tanıdık. Gitme olur mu? Yani... Sadece bu gece gitme. Yanımda kal."
Gözleri yavaşça kısıldı, maskenin altında gülümsediğini hissettim. Elini yanağıma koydu ve baş parmağıyla elmacık kemiğimi okşadı.
"Ben zaten hiç gitmedim ki hırçın prensesim," dedi boğuk bir sesle. "Hep seninleydim, hep de seninle kalacağım. Şimdi kapat o güzel gözlerini ve uyu. Ben baş ucunda nöbet tutarken rüyanda yine beni gör."
Yatağa uzanırken gözlerimi kapatana kadar baş ucumda bir gölge gibi dikilişini, gitmeyeceğinden emin oluşunu izledim.
Karanlığa teslim olmadan önce duyduğum son şey, onun derin ve huzurlu nefes sesiydi.
