21. bölüm · KOD ADI : GÖLGE
20.Bölüm
Bir kaç gün geçmişti.
Gölge artık daha iyi görünüyordu.
Yarası toparlanıyordu.
Ama hâlâ çok hareket etmemesi gerekiyordu.
Tabii Gölge'nin kimseyi dinlediği yoktu.
Telsizi elime aldım.
"Komutanım beni duyuyor musunuz?"
Bir kaç saniye sonra albayın sesi geldi.
"Duyuyorum yüzbaşı."
"Komutanım şey bir kaç gün daha kalabilir miyim?"
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.
Sonra albayın sert sesi duyuldu.
"Hayır yüzbaşı derhal konum gönder askerler oraya gelecek seni ve gölgeyi alacaklar."
Derin bir nefes aldım.
"Üzgünüm komutanım ama söz verdim yerini söyleyemem güvenli bölgenin deşifre olmasını istemiyor gölge."
Albayın sesi daha da sertleşti.
"Ne dedin sen? O zaman hemen dön yüzbaşı."
"Döndüğünde bu söylediklerinin hesabını soracağım."
Başımı eğdim.
"Emredersiniz komutanım."
Telsizi kapattım.
Derin bir nefes aldım sonra gözlerim Gölge'ye kaydı.
Sessizce beni izliyordu.
"Gitmem lazım."
dedim.
"Ama geri geleceğim."
GÖLGE-
İçimde garip bir his oluştu.
Yeterince başını derde sokmuştum.
Benim yüzümden albayla bile karşı karşıya gelmişti.
Artık gitmesi gerekiyordu.
Benim için daha fazla sorun yaşamasını istemiyordum.
Başımı çevirdim.
"Komutan."
dedim.
O da bana baktı.
"Efendim? "
Derin bir nefes aldım.
"Unutma."
"Yüzümü asla görmedin sakın birine söyleme."
Oğuzhan bir kaç saniye bana baktı.
Sonra başını salladı.
"Tamam."
ardından ekledi.
"Geri geleceğim bekle beni ben gelene kadar çok yorma kendini."
Kalbim istemsizce hızlandı çok uzun zamandır kimse bana bu kadar ilgili davranmamıştı.
Ama daha fazla başı derde girsin istemiyordum.
"Dönme komutan ben gayet iyiyim her şey için sağol ama artık gelmeni istemiyorum."
Oğuzhan yavaşça yanıma yaklaştı.
Aramızdaki mesafe iyice kapandı.
Kalbim daha da hızlı atmaya başladı.
Bunun fark edilmemesi için yüzümü başka tarafa çevirdim.
O ise gözlerini benden ayırmadan konuştu.
"Geri geleceğim Gölge hala yaran kötü."
Sonra arkasını döndü.
Ve kapıya yöneldi.
Bir kaç saniye sonra kapı kapandı.
O gitmişti.
Ben ise hâlâ kapıya bakıyordum.
OĞUZHAN-
Karakola vardığımda içimde garip bir his vardı.
Sanki bir şeyi geride bırakmış gibiydim.
Arabadan indim.
Hiç oyalanmadan karargâha girdim.
Koridorları geçip albayın odasının önünde durdum.
Kapıyı çaldım.
"Gel."
sesini duyunca içeri girdim.
Albay beni görür görmez yüzü sertleşti.
Koltuğundan kalktı.
"Demek sonunda geldin yüzbaşı."
dedi.
Ben sessizce hazır ola geçtim.
Albay masaya vurdu.
"Ne zamandan beri emirlere karşı geliyorsun sen?"
Derin bir nefes aldım.
"Komutanım..."
"Gölge bugüne kadar defalarca bize yardım etti."
"Bana söz verdirdi."
"Ben de o sözü tutmak zorunda kaldım."
Albay sinirli bir şekilde bana baktı.
"Gölge'nin bize yardım ettiğini biliyorum."
dedi.
"Ama o çok şey biliyor."
"Kim olduğunu bilmiyoruz."
"Nereden geldiğini bilmiyoruz."
"Onu sorgulamamız gerekiyor."
"Ondan öğrenecek çok şey var yüzbaşı"
Sonra sert bir sesle emrini verdi.
"Hemen yerini söyle."
"Yada askerlerle beraber git."
"Ve onu getir hemen."
Çenemi sıktım.
Ama ses tonumu bozmadım.
"Üzgünüm komutanım."
"Yapamam."
Odadaki hava bir anda değişti.
Albay birkaç saniye bana baktı.
Sanki doğru duyup duymadığından emin olmak istiyordu.
"Ne dedin sen?"
dedi sertçe.
Başımı kaldırdım.
"İsterseniz görevden alın komutanım."
"İsterseniz bütün yetkilerimi alın."
"Ama verdiğim sözü bozamam."
Albay derin bir nefes verdi.
Yüzündeki öfke daha da belirginleşmişti.
Beni severdi.
Yıllardır beraber görev yapıyorduk.
Bu yüzden ihraç etmek gibi bir düşüncesi olmadığını biliyordum.
Ama yine de çok sinirlenmişti.
Masadaki zile bastı.
Birkaç saniye sonra iki asker içeri girdi.
Albay gözlerini benden ayırmadan konuştu.
"Atın bunu nezarethaneye aklı başına gelir belki asla çıkmayacak duydunuz mu beni? ."
Askerler şaşkın görünüyordu.
Ama emir emirdi.
"Emredersiniz komutanım."
Ben ise hiç itiraz etmedim.
Sessizce döndüm.
Askerlerle birlikte odadan çıktım.
Koridor boyunca yürürken tek bir şey düşünüyordum.
Gölge.
Yarası hâlâ tam iyileşmemişti.
İnatçıydı.
Söz dinlemezdi.
Ben yokken kesin bir şeylerin peşine düşecekti.
Nezarethanenin kapısı açıldı.
İçeri girdim.
Kapı arkamdan kapandı.
Demir sesleri koridorda yankılandı.
Duvara yaslanıp gözlerimi kapattım.
"Umarım ben dönene kadar başını belaya sokmazsın."
diye mırıldandım.
Ama nedense...
Bunu söylerken kendim bile inanmadım.
Çünkü Gölge'nin başını belaya sokmaması...
Neredeyse imkânsızdı.
GÖLGE-
Kapıya uzun süre baktım.
Gitmişti.
Bunu ben istemiştim.
Ama nedense içimde garip bir his vardı.
Bir süre daha düşündükten sonra gözlerimi kapattım.
Biraz uyumaya karar verdim.
Nasıl olsa geri dönecekti...
Ya da ben öyle düşünüyordum.
Saatler sonra gözlerimi açtım.
Oda sessizdi.
Gece yarısı olmuştu.
Hâlâ yalnızdım.
Kaşlarım çatıldı.
"Bu kadar uzun sürmezdi gelirim dediyse gelirdi."
diye mırıldandım.
Yavaşça ayağa kalktım.
Yaram hâlâ canımı yakıyordu ama artık hareket edebiliyordum.
Bilgisayarın başına geçtim.
Ekranı açtım.
Parmaklarım klavyenin üzerinde hızla hareket etmeye başladı.
Birkaç saniye sonra karakolun güvenlik sistemine bağlandım.
Kameraları tek tek açmaya başladım.
Sonra gördüğüm görüntüyle donup kaldım.
Oğuzhan.
Bir nezarethane içindeydi.
Suçluymuş gibi demir parmaklıkların arkasında oturuyordu.
Gözlerim karardı.
"Albay..."
dişlerimin arasından çıktım.
Hemen telsizi elime aldım.
Frekansı değiştirdim.
Birkaç saniye sonra bağlantı kuruldu.
"Albay."
dedim soğuk bir sesle.
Karşı taraftan cevap geldi.
"Sen misin Gölge?"
"Benim."
dedim.
"Oğuzhan nerede?"
Albay birkaç saniye sustu.
Sonra sakin bir sesle cevap verdi.
"Neden ne yapacaksın askerimi."
Çenemi sıktım.
Sinirim giderek büyüyordu.
"Nerede dedim albay hemen cevap ver ."
Albay
"Askerimin nerede olduğunu neden merak ediyorsun seni ne ilgilendiriyor?"dedi.
"Onun nerede olduğunu biliyorum albay sırf bana yardım etti diye onu nezarethaneye atamazsın onu hemen bırakacaksın."
dedim.
Bu kez sesimdeki öfke saklanmıyordu.
Albay da geri adım atmadı.
"Bu askerimle benim aramda dedi."
Sessizce bekledim.
Sonra " sana hemen bırak dedim "
Sonra albay biraz sessiz kaldı ve
"Bir şartla yüz yüze görüşelim konuşacaklarım var."
Gözlerimi kapattım.
Bu olacağını tahmin etmeliydim.
"Tamam ama beni iyi dinle Albay."
"Yüzümü görmeye çalışırsan..."
"Kim olduğuna bakmam."
"Seni yaşatmam albay."
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.
Sonra cevap verdi.
"Söz veriyorum."
Telsizi kapattım.
Birkaç saniye hareketsiz kaldım.
Sonra hazırlanmaya başladım.
Yaram hâlâ tazeydi.
Her hareketimde sırtım sızlıyordu.
Ama umurumda değildi.
Bir saat sonra karakolun bulunduğu bölgeye ulaştım.
Doğrudan gitmedim.
Önce çevreyi kontrol ettim.
Sonra albayla belirlediğimiz noktaya yöneldim.
Karakola çok uzak olmayan boş bir araziydi.
Ben vardığımda ortalık sessizdi.
Telsizi açtım.
"Albay."
"Neredesin?"
Ama cevap vermedi.
Bir dakika sonra uzaktan bir araç göründü.
Araç durdu.
Kapı açıldı.
Albay tek başına indi.
Bana doğru yürüdü.
Ben ise yüzümü tamamen gizleyen maskemin arkasında hareketsiz duruyordum.
Albay birkaç metre önümde durdu.
Uzun uzun beni süzdü.
Sonra derin bir nefes aldı.
Ve hafifçe başını salladı.
"Demek sonunda yüz yüze görüşüyoruz."
dedi.
Benim cevabım kısa oldu.
"Evet şimdi sözünü tut."
"Ve Oğuzhan'ı derhal serbest bırak."
Rüzgâr ikimizin arasından geçerken albayın bakışları bir an olsun üzerimden ayrılmadı.
Ama ben de onun gözlerinin içine bakıyordum.
Bu görüşmede ilk geri adımı atan taraf olmayacaktım.
