38. bölüm / 74
Kader Çizgisi💋 İlk adım, ilk yangın 🔥(Ferhat & Zelal -Özel bölüm)
Bölümler 74Şu an: 💋 İlk adım, ilk yangın 🔥(Ferhat & Zelal -Özel bölüm)
- 1 Tanıtım 🔗167 kelime
- 2 - UYARI -286 kelime
- 3 Bölüm 1 ⛓️ Zehir1.821 kelime
- 4 Bölüm 2 - İlaç761 kelime
- 5 Bölüm 3 - Karar1.101 kelime
- 6 Bölüm 4 - Terkediliş949 kelime
- 7 Bölüm 5 - Merhaba. Ben Helin.1.967 kelime
- 8 Bölüm 6 - Sevgili Berzan1.753 kelime
- 9 Bölüm 7 - Hatırlamıyorum1.115 kelime
- 10 Bölüm 8 - Yandım Gönlüm1.230 kelime
- 11 Bölüm 9 - Nişanlıyız Biz Berzan2.490 kelime
- 12 Bölüm 10 - Vicdan payı2.508 kelime
- 13 Bölüm 11: Evlenecek misin benimle?1.767 kelime
- 14 Bölüm 12 - Amerika Yolcusu1.140 kelime
- 15 Bölüm 13 - Ağa Toplantısı1.786 kelime
- 16 Bölüm 14: Çatışma1.918 kelime
- 17 Bölüm 15: Helin Rezan1.901 kelime
- 18 Bölüm 16: Azade Barzani Aladağ1.686 kelime
- 19 Bölüm 17: Alo? Kudret amca1.053 kelime
- 20 Bölüm 18: Şarap Evi1.305 kelime
- 21 Bölüm 19: Tehdit1.711 kelime
- 22 Bölüm 20: Konağın kapalı kapıları1.304 kelime
- 23 Bölüm 21 - Yüzleşme2.581 kelime
- 24 Bölüm 22 - Gelinlik Mağazası2.391 kelime
- 25 Bölüm 23 - Helin’in Sonu1.170 kelime
- 26 Bölüm 24 - Beklenmedik Misafir2.470 kelime
- 27 Bölüm 25: Emanetimi evine saklamışsın.1.768 kelime
- 28 Bölüm 26: İndir o silahı.1.475 kelime
- 29 Bölüm 27: Yalnız değilsin Berzan2.236 kelime
- 30 Bölüm 28: Duru Neva2.952 kelime
- 31 Bölüm 29: Ateş Enzo Yıldırım2.442 kelime
- 32 Bölüm 30: Yeniden Doğuş2.530 kelime
- 33 Bölüm 31: Annem!1.705 kelime
- 34 Bölüm 32: ilayda'm1.407 kelime
- 35 Bölüm 33: Sonsuz Sessizlik1.706 kelime
- 36 Bölüm 34: Yalan İfade3.254 kelime
- 37 Bölüm 35: Çilingir Sofrası2.901 kelime
- 38 💋 İlk adım, ilk yangın 🔥(Ferhat & Zelal -Özel bölüm)1.745 kelime · Okuduğun bölüm
- 39 Bölüm 36: Kalbimden sana kalan son hayat1.404 kelime
- 40 Bölüm 37: Ateş kim?1.687 kelime
- 41 Bölüm 38: İlayda nerede?1.534 kelime
- 42 Bölüm 39: İtalya1.530 kelime
- 43 Bölüm 40: Doktorların kardeşi2.327 kelime
- 44 Bölüm 41: Aladağ Hanedanı2.531 kelime
- 45 Bölüm 42: Bervan Dara Aladağ3.227 kelime
- 46 Bölüm 43: İtalya’nın zehri6.166 kelime
- 47 Bölüm 44: Parçalanmış hayatlar3.741 kelime
- 48 Bölüm 45: Mardin’in karanlık gecesi2.737 kelime
- 49 Bölüm 46: Son Kurşun2.203 kelime
- 50 Bölüm 47: Berzan ağam1.720 kelime
- 51 Bölüm 48: Şimdi ne olacak?2.295 kelime
- 52 Bölüm 49 - Cenaze mi varmış?2.068 kelime
- 53 Bölüm 50: Hanımağam3.153 kelime
- 54 Bölüm 51: Umarım ölmüşsündür!2.364 kelime
- 55 Bölüm 52: Dedikodu2.458 kelime
- 56 Bölüm 53: Kanla yazılan adalet2.324 kelime
- 57 Bölüm 54: Kalbimin enkazı1.140 kelime
- 58 Bölüm 55: Gece Misafiri2.914 kelime
- 59 Bölüm 56: Mardin Kalesi2.200 kelime
- 60 Bölüm 57: Aşk Sarhoşu1.886 kelime
- 61 Ferhat ve Zelal Özel - Kalbin yarası1.215 kelime
- 62 Bölüm 58: Sabahın Körü2.092 kelime
- 63 Bölüm 59: Ağaya bak hele.1.809 kelime
- 64 Bölüm 60: Davet2.177 kelime
- 65 Bölüm 61: Yunan Tanrısı2.036 kelime
- 66 Bölüm 62: Oyun içinde oyun3.918 kelime
- 67 Bölüm 63: Beylerbeyi Çiftliği2.479 kelime
- 68 Bölüm 64: Kalbin barikatları2.325 kelime
- 69 Bölüm 65: Kendi ayaklarımızın üzerinde1.244 kelime
- 70 Bölüm 66: Bulaşıkçı2.306 kelime
- 71 Bölüm 67: Mutluluğa doğru ilk adım6.269 kelime
- 72 Bölüm 68: Mardin Sokaklarında İtalyan Usulü Yürüyüş2.383 kelime
- 73 Bölüm 69: Gidelim buralardan2.439 kelime
- 74 (Final) Bölüm 70: Ailem7.435 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Konak kapısının eşiğinde durduğumda ayaklarım geri geri gidiyordu. Kalbim, göğüs kafesimi döven hırçın bir davul gibiydi. Çocukluğumdan beri bu konağın taşlarını ezberlemiştim, mutfağını, kilerini, avlusunu bilirdim ama şu kapının dışındaki dünya bana hep bir yabancı masal gibi gelmişti.
"Zelal," dedim içimden, "Sen ki köyden dün gelmiş, elin konağında hizmete durmuş bir kızsın. Ne işin var senin elin adamıyla gezmelerde?" Ama Berzan Bey öyle bir "Git," demişti ki, itiraz etmek ne haddime... Üzerimde en yeni elbisem, başımda oyalarını annemin işlediği tertemiz yazmam... Yanaklarımın ateşini ellerimle dindirmeye çalıştım ama nafile; aynaya baktığımda kıpkırmızı bir çift elma görüyordum.
Kapının önünde bekleyen siyah arabaya binerken dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu. Ferhat bey, kapımı öyle bir nezaketle açtı ki, sanki ben sıradan bir kız değil de bir kraliçeydim. Onun o tütün ve biraz da tıraş kolonyası karışımı kokusu, tüm korkularımı bastırıyordu. Arabayı çalıştırdı ama vites kolunu tutarken eli titrer gibi oldu. Normalde o arabayı tek eliyle, gözü kapalı süren adam, şimdi sanki ilk kez direksiyon başına geçmiş gibi kasılıyordu.
"Eee... Zelal," dedi birden. Sesi çatallanmıştı, hemen öksürerek toparlamaya çalıştı. "Yol... Yol da ne güzel değil mi? Yani taşlar falan... Mardin’in taşı işte, meşhurdur."
"Mardin'in taşı mı?" İçimden bir gülme geldi ama utancımdan sadece alt dudağımı ısırmakla yetindim. Koskoca adam bula bula taşları mı bulmuştu konuşacak? "Evet Ferhat Bey... Güzeldir," diyebildim kısık bir sesle.
"Yani şeyi diyecektim ben," diye devam etti, heyecandan iyice saçmalamaya başlayarak. "Hava da biraz şey bugün... Ne derler ona? Hah, oksijeni bol. İnsanın ciğerine doluyor böyle. Sen sever misin oksijeni?"
Şaşkınlıkla ona döndüm, yola öyle bir odaklanmıştı ki, sanırsın bir pusuya gidiyoruz. Alnında küçük ter damlaları birikmişti. "Herkes sever herhal... Nefes alıyoruz sonuçta," dedim, sesimdeki gülümsemeyi saklayamayarak. Birden kendi kendine sövüyormuş gibi bir yüz ifadesi takındı. "Tabii ya, nefes... Doğru. Saçmaladım ben biraz, kusura bakma. Ben aslında şeyi diyecektim... Sen bu akşam, hani böyle çıkınca konaktan... Şey gibi oldun..."
"Ne gibi?" diye sordum, heyecanla cevabını bekleyerek.
"Şey gibi... Hani böyle kışın ortasında güneş açar da insanın içi ısınır ya. Öyle. Ama güneş değil de, ay ışığı gibi. Yok, o da tam olmadı..." Direksiyonu sıktı, parmak boğumları bembeyaz oldu. "Neyse, işte güzel oldun Zelal. Çok güzel."
Yanaklarımın sıcaklığı artık canımı yakıyordu. Başımı tekrar cama çevirdim. "Niye kabul ettim sanki? Şimdi kalp krizinden gideceğim şuracıkta," diye geçirdim içimden. Ama o an, yanımda ki adamın o koca cüssesiyle düştüğü bu acemilik, içimdeki tüm korkuları bir nebze olsun yumuşatmıştı. O koskoca, korkulan adam, benim karşımda iki kelimeyi bir araya getiremiyordu ya; dünya sanki bir anlığına sadece bizim etrafımızda dönmeye başladı.
"Şey, diyorum ki, acıktın mı? Yani insan acıkır tabii, akşam vakti. Ben de çok acıktım. Kurt gibi acıktım derler ya hani... Öyle işte. Hatta bugün öğle yemeğini de geçiştirdim ben, iş güç vardı." Kendi kendine neden yemek yemediğini anlatıyordu. Koskoca adam, elinde silahla şehri dize getiren, yanımda oturan şu titreyen kıza öğle yemeği raporu veriyordu. "Neyse şey, bu akşam yemek yiyeceğiz ya hani. Sen ne seversin? Yani böyle... Et sever misin? Ya da ne bileyim, sebze mi yersin?"
"Fark etmez," dedim çekinerek. "Ne koyarlarsa önümüze onu yeriz. Allah ne verdiyse."
"Tabii, Allah ne verdiyse de..." Ferhat bey iyice terlemeye başladı, ceketinin yakasını çekiştirdi. "Yani ben diyorum ki, istersen sana şöyle okkalı bir kebap söyleriz. Yanına da ayran... Hatta bol köpüklü olsun. Sen köpüklü ayran seversin herhalde?
"Yemek iyidir beyim..." dedim, sesimdeki gülümsemeyi saklayamayarak. "İnsan yedikçe güçlenir."
"Tabii ya! Güçlenir. Doğru dedin," dedi, direksiyonu hırsla çevirirken. "Zaten sana şöyle bol etli bir şeyler söyleyelim. Sen zayıf kaldın konakta koştururken. Biraz canlanman lazım. Değil mi?"
"Zayıf mıyım?" diye sordum, bir an merakla ona dönerek. Bir anlığına bana baktı, göz göze geldik. O an araba sanki bir çukura girdi, ikimiz de sarsıldık. Bunun üzerine hemen önüne döndü, yüzü gömleğinden daha beyaz oldu. "Yok... Yani zayıf derken... Kibarsın demek istedim. Öyle narin. Hani böyle konaktaki o ağır işlere yakışmıyorsun gibi... Neyse, ben ne diyorum ya?"
Kendi kendine söylendiğini duydum. "Aptal Ferhat, ne diyorsun oğlum sen?" diye fısıldadığını bile işittim.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordum, sesim ilk kez bu kadar yumuşak çıkarak.
"Uzaklara değil," dedi, sesi biraz olsun durulmuştu. "Mardin'in ışıklarını göreceğimiz bir yere. Araba, ovanın tam ucuna kurulmuş, taş mimarisiyle göz kamaştıran o meşhur mekanın önünde durdu. Sanki çok gizli bir operasyondaymışız gibi ciddiyetle aşağı inip benim kapımı açtı. Ayaklarımı yere bastığımda dizlerim titredi; konak ne kadar büyükse, burası o kadar "başka" duruyordu. O önde, ben bir adım gerisinde içeri girdik. Kapıdaki adamlar onu görünce hemen ceketlerini ilikleyip, "Hoş geldiniz Ferhat Bey, masanız hazır," dediler. Sadece başıyla selam verip beni yönlendirdi. Restoranın terasına çıktığımız an, ağzımdan küçük bir şaşkınlık nidası kaçtı. Ellerimi hemen ağzıma kapattım. "Aman Allah’ım..." diye fısıldadım.
Gözlerimin önüne serilen manzara öyle böyle değildi. Mezopotamya ovası, altımızda sanki yıldızlardan örülmüş bir halı gibi uzanıyordu. Ama asıl şaşkınlığım masaydı. Koca terasta tek bir masa vardı; üzeri kar gibi beyaz bir örtüyle kaplanmış, etrafına sıra sıra mumlar dizilmişti. Masanın üzerinde daha önce konakta bile görmediğim kadar çok çatal, bıçak ve kadehler duruyordu.
"Beyim..." dedim, korkuyla onun koluna yapışacak gibi oldum ama son anda kendimi tutup elbisemi sıktım. "Biz yanlış yere mi geldik? Bu masada sadece biz mi oturacağız? Ayıptır, günahtır... Koskoca yer, bir sürü insan bekler dışarıda."
Yanımda ki adam hiç rahatını bozmadı. O buralara alışıktı; Berzan Bey’le kim bilir kaç kez gelmişti böyle yerlere. Rahat bir tavırla sandalyemi çekti, "Otur bakalım Zelal," dedi. "Yanlış değil, Berzan burayı sadece bize ayırttı. Kimse gelmeyecek, rahat ol." Sandalyenin ucuna öyle bir ilişiliverdim ki, sanki biri "kalk" dese havaya uçacaktım. Önümdeki tabağın kenarında duran üç tane çatalı görünce iyice fenalık bastı. "Ağam," diye fısıldadım masaya doğru eğilerek. "Bu kadar çatal neyin nesi? Biz konakta bir kaşıkla koca tepsiden yeriz, burada her şey ayrı mı? Ben şimdi hangisini tutacağım? Ya yanlış yaparsam, ya rezil olursam sana?"
Dediklerim üzerine masaya baktı, sonra bana. Yüzünde o hafif, babacan gülümseme belirdi. "Bak..." dedi, sesini alçaltarak. "Sen onları boş ver. Hangisi eline gelirse onu tut. Kimse bizi izlemiyor. Hem yanlış yaparsan da ne olacak? Ben senin yanındayım, kimse laf edemez." O sırada garsonlar, sanki havada süzülüyorlarmış gibi sessizce yaklaşıp önümüze küçük tabaklar bırakmaya başladılar. Ben her tabak geldiğinde garsona, "Teşekkür ederim, zahmet oldu," diyerek mahcubiyetten küçüldükçe küçülüyordum.
"Zelal, garsona bu kadar iltifat etme kızım, adamların işi bu," dediğinde kafamı sallamakla yetindim, bir yandan da terleyen alnını mendiliyle silerek. O da ne kadar alışık olsa da, benim bu şaşkınlığım karşısında yine saçmalamaya başlamıştı. "Hadi bak, şu gelenlerden ye. Bu... Bu şey, humus derler buna. Güzeldir. Bizim köyün ezmelerine benzemez ama idare eder." Bir lokma aldım, tadı damağımda eridi gitti. Başımı kaldırıp ovaya baktığımda, o korkum yavaş yavaş yerini bir masaldaymışım hissine bıraktı. Mardin’in o serin rüzgarı yüzümü okşayıp geçerken, karşımda o koca cüssesiyle, sırf ben rahat edeyim diye garsonlara kaş göz işareti yapıp "hadi yavaş olun" demesini izledim.
"Çok güzelmiş burası," dedim, sesimdeki korku gitmiş, yerine bir çocuk sevinci gelmişti. "Ben hayatımda hiç böyle bir yer görmedim. Konak güzeldir ama burası... Burası sanki gökyüzüne daha yakın." Gözlerimin içine baktı. Işıklar gözlerinde parlıyordu. "Sen buraya yakıştın Zelal," dedi, sesi ilk kez bu kadar emin ve net çıktı. "Konaktaki o mutfağın dumanına değil, bu ovanın ışığına yakıştın. Afiyet olsun."
Utancımdan yine önüme döndüm ama bu sefer içimde bir sıcaklık vardı. O üç çatalla ne yapacağımı hala bilmiyordum ama karşımad oturan adamın o sarsılmaz duruşu, bana her şeyi öğretecekmiş gibi güven veriyordu. Yemekler yavaş yavaş yenmiş, o ilk baştaki çatal bıçak gerginliği yerini ovanın üzerine çöken o büyülü sessizliğe bırakmıştı. Garsonlar masadan çekilmiş, bizi Mezopotamya’nın sonsuz karanlığı ve üzerimizdeki yıldızlarla baş başa bırakmışlardı.
Mardin’in o meşhur, hırçın ama sıcak rüzgarı bir kez daha esti. Yazmamın ucu hafifçe omzuma düştü. Saçlarımın bir tutamı yüzüme gelince, ellerimle düzeltmeye çalıştım ama rüzgar inatçıydı. Elindeki bardağı yavaşça masaya bıraktı. Bakışları o kadar yoğun, o kadar derindi ki, bir an nefesimin kesildiğini hissettim. O sert, her an kavgaya hazır adam gitmiş; yerine gözleriyle konuşan bir derviş gelmişti sanki.
"Zelal..." dedi. Sesi rüzgarın uğultusuna karıştı, yumuşacıktı.
"Efendim?" dedim, sesim titreyerek. Bakışlarımı bu sefer kaçırmadım. Ovanın ışıkları sanki ikimizin gözlerine toplanmıştı. "Benim ömrüm hep birilerine kalkan olmakla geçti," dedi, masanın üzerine doğru biraz eğilerek. "Hep başkasının canını korudum, başkasının kapısında bekledim. Ama ilk defa... İlk defa bir kapının önünde değil, tam içinde olmak istiyorum. Senin yanında, şu sessizliğin içinde..." Ferhat beyin, nasırlı ve iri elini masanın üzerine, benim elime çok yakın bir yere koydu. Dokunmadı ama elinin sıcaklığı tenimi yaktı geçti. Aramızdaki o birkaç santimlik mesafe, sanki dünyanın en uzun ama en tatlı yolu gibiydi.
"Sana dokunmaya kıyamam Zelal," dedi, sesi titredi. "Sen benim için bu ovanın en nadide çiçeğisindir. Rüzgar esse üstüne, ben rüzgara bilenirim. Ama bil ki; şu karşıdaki ışıklar sönse, dünya karanlığa gömülse, ben senin yolunu bulman için kendimi ateşe atar, yine de seni karanlıkta bırakmam." Elini yavaşça hareket ettirdi. Parmak uçları, masanın üzerinde duran elimin üzerine çok hafifçe, sanki bir kuşun kanadı değmiş gibi dokundu. Gözlerimin içine bakıp hafifçe gülümsedi. O gülüşte Mardin’in tüm acıları unutulmuş, Mezopotamya’nın bereketi filizlenmişti.
"İyi ki Berzan Bey bizi buraya gönderdi," dedi fısıltıyla. "İyi ki seni o mutfakta türkü söylerken duymuşum."
Başımı hafifçe eğdim, parmak uçlarının temasını kalbimde hissederek gülümsedim. "İyi ki..." dedim.
"Zelal," dedi, sesi bu sefer her zamankinden daha kısık ve yaralıydı. "Sen benim bakışlarımın sertliğine bakma. Bu yürek çok fırtına gördü ama bir tanesinde tam ortadan yarıldı."
Şaşkınlıkla yüzüne baktım. Elimi hafifçe hareket ettirdim ama çekmedim. Onun bu hali, içimdeki o çocuksu heyecanı bir anda hüzne bıraktı.
"Yıllar evvel..." diye başladı, yutkunarak. "Ben birini sevdim. Öyle böyle değil... Hani insanın canı canına karışır ya, öyle. Söz kestik, nişan yaptık. Gelinliğini bile almıştık, konakta düğün hazırlığı vardı. Her şey tamamdı Zelal. Ama kader... Kaderin önüne geçilmiyor."
Gözlerindeki o bir anlık parıltı söndü. "Düğün sabahıydı. O beyazlar içinde, ben en mutlu halimle... Yola çıktık. Bir kamyon... Sadece bir saniye sürdü her şey. Ben o enkazın altından çıktım ama o... O beyaz gelinliğiyle toprağa gitti. O gün benim dünyam karardı Zelal. Ben o kazada sadece sevdiğimi değil, kendimi de gömdüm o toprağa."
"Yıllarca kimseye bakmadım," dedi, bakışlarını ovanın karanlığından çekip tekrar benim gözlerime dikerek. "Dedim ki, Ferhat senin kalbin bitti, taş oldu. Ama sonra... Sonra sen çıktın o mutfaktan. O ürkek bakışların, o tertemiz sesin... Yıllar sonra ilk defa o taşın altından bir filiz boy verdi. Kendime yeni yeni geldiğimde, o gözlerin benim gözlerime değdi ya... İşte o an ben yeniden hayat buldum."
Eğilip yüzüme daha da yaklaştı. Parmak uçları bu sefer elimi daha güvenli, daha sıkı kavradı.
"İstemedim ki benden başkasından duyup da içine şüphe düşsün. Mardin küçüktür, dili kemiksizdir. Benden duy istedim. Geçmişim bir mezardır evet, ama geleceğim sensin Zelal. Eğer sen istersen, eğer bu yaralı adamın elini tutarsan; ben seninle yeniden doğmaya razıyım."
Bölüm etkileşimi
