37. bölüm · Kader Çizgisi

Bölüm 35: Çilingir Sofrası

Eliz’in Hikayeleri

Bölümler
1 Tanıtım 🔗 2 - UYARI - 3 Bölüm 1 ⛓️ Zehir 4 Bölüm 2 - İlaç 5 Bölüm 3 - Karar 6 Bölüm 4 - Terkediliş 7 Bölüm 5 - Merhaba. Ben Helin. 8 Bölüm 6 - Sevgili Berzan 9 Bölüm 7 - Hatırlamıyorum 10 Bölüm 8 - Yandım Gönlüm 11 Bölüm 9 - Nişanlıyız Biz Berzan 12 Bölüm 10 - Vicdan payı 13 Bölüm 11: Evlenecek misin benimle? 14 Bölüm 12 - Amerika Yolcusu 15 Bölüm 13 - Ağa Toplantısı 16 Bölüm 14: Çatışma 17 Bölüm 15: Helin Rezan 18 Bölüm 16: Azade Barzani Aladağ 19 Bölüm 17: Alo? Kudret amca 20 Bölüm 18: Şarap Evi 21 Bölüm 19: Tehdit 22 Bölüm 20: Konağın kapalı kapıları 23 Bölüm 21 - Yüzleşme 24 Bölüm 22 - Gelinlik Mağazası 25 Bölüm 23 - Helin’in Sonu 26 Bölüm 24 - Beklenmedik Misafir 27 Bölüm 25: Emanetimi evine saklamışsın. 28 Bölüm 26: İndir o silahı. 29 Bölüm 27: Yalnız değilsin Berzan 30 Bölüm 28: Duru Neva 31 Bölüm 29: Ateş Enzo Yıldırım 32 Bölüm 30: Yeniden Doğuş 33 Bölüm 31: Annem! 34 Bölüm 32: ilayda'm 35 Bölüm 33: Sonsuz Sessizlik 36 Bölüm 34: Yalan İfade 37 Bölüm 35: Çilingir Sofrası 38 💋 İlk adım, ilk yangın 🔥(Ferhat & Zelal -Özel bölüm) 39 Bölüm 36: Kalbimden sana kalan son hayat 40 Bölüm 37: Ateş kim? 41 Bölüm 38: İlayda nerede? 42 Bölüm 39: İtalya 43 Bölüm 40: Doktorların kardeşi 44 Bölüm 41: Aladağ Hanedanı 45 Bölüm 42: Bervan Dara Aladağ 46 Bölüm 43: İtalya’nın zehri 47 Bölüm 44: Parçalanmış hayatlar 48 Bölüm 45: Mardin’in karanlık gecesi 49 Bölüm 46: Son Kurşun 50 Bölüm 47: Berzan ağam 51 Bölüm 48: Şimdi ne olacak? 52 Bölüm 49 - Cenaze mi varmış? 53 Bölüm 50: Hanımağam 54 Bölüm 51: Umarım ölmüşsündür! 55 Bölüm 52: Dedikodu 56 Bölüm 53: Kanla yazılan adalet 57 Bölüm 54: Kalbimin enkazı 58 Bölüm 55: Gece Misafiri 59 Bölüm 56: Mardin Kalesi 60 Bölüm 57: Aşk Sarhoşu 61 Ferhat ve Zelal Özel - Kalbin yarası 62 Bölüm 58: Sabahın Körü 63 Bölüm 59: Ağaya bak hele. 64 Bölüm 60: Davet 65 Bölüm 61: Yunan Tanrısı 66 Bölüm 62: Oyun içinde oyun 67 Bölüm 63: Beylerbeyi Çiftliği 68 Bölüm 64: Kalbin barikatları 69 Bölüm 65: Kendi ayaklarımızın üzerinde 70 Bölüm 66: Bulaşıkçı 71 Bölüm 67: Mutluluğa doğru ilk adım 72 Bölüm 68: Mardin Sokaklarında İtalyan Usulü Yürüyüş 73 Bölüm 69: Gidelim buralardan 74 (Final) Bölüm 70: Ailem

Hastanenin o steril, ilaç kokulu havasından sonra evin sessizliği ağır bir yorgan gibi üzerime çökmüştü. İlayda, uyanmamdan bu yana bir gölge gibi yanımdan ayrılmamış, her anımı titizlikle takip etmişti. Ancak akşamüstü, Duru’nun acil çağrısıyla —biraz da benim zorlamamla— istemeyerek de olsa evden ayrılmıştı. "Sakın kalkma, sakın bir şey yapma, hemen geleceğim," tembihleri hala kulaklarımda çınlıyordu.

Tek başımaydım. Göğsümdeki sızı, aldığım ilaçların etkisiyle uzak bir uğultuya dönüşmüştü. Pencereden dışarıyı, kararmaya başlayan İstanbul semalarını izlerken telefonumun komodinin üzerinde titrediğini duydum.

Ekranda o ismi görünce kaşlarım hayretle çatıldı: Devin. Mardin’in koca ağası, uğrumuza hapislerde yatmayı göze alan o sarsılmaz adam, özgürlüğüne kavuşmuştu demek ki. Bekletmeden açtım.

"Berzan?" dedi o derin, çatallı sesiyle. Sesinde ne bir yorgunluk ne de bir pişmanlık vardı. Aksine, bir savaştan galip çıkmış komutan edasıyla konuşuyordu.

"Devin... Geçmiş olsun. Çıkmışsın," dedim, sesim hala biraz pürüzlüydü.

"Bizi o dört duvarla korkutamazlar aslanım, biliyorsun. Önemli olan sensin. Sesin diri geliyor, bu bana yetti," dedi. Kısa bir sessizlikten sonra sesi daha samimi, daha davetkar bir tona büründü. "Hala o hastane çorbalarının tadı vardır ağzında. Diyorum ki; şöyle karşılıklı otursak, iki tek atsak... Bir çilingir sofrası kursak da o pası bir atsak, ne dersin?"

Daha yeni dikişleri olan, ölümden dönmüş bir adam için bu teklif intihardan farksızdı. Ama ruhum o kadar daralmıştı, o kadar çok şey birikmişti ki içimde; ne ilacın ne de dinlenmenin bana hayrı vardı. Benim o sofradaki o dürüstlüğe ihtiyacım vardı.

"Dünden razıyım Devin," dedim, hafifçe sırıtırken. "Ama dikkat et, doktorlar duyarsa ikimizi de o hastaneye geri yatırırlar."

"Doktorlar koğuş ağası görmemişler Berzan," diye güldü Devin. "Yarım saate kapındayım. Mezeleri ben getiriyorum, aslan sütünü sen hazırla."

Telefonu kapattığımda içimi garip bir heyecan kaplamıştı. İlayda duysa kıyameti koparırdı, Ateş duysa muhtemelen "Sizin kafanız mı güzel lan?" diye çıkışırdı. Ama bu gece, o sofrada sadece iki yaralı adam, biriken sırlar ve dumanı tüten bir hesaplaşma olacaktı.

Yavaşça ayağa kalktım, sızlayan göğsüme aldırmadan mutfağa doğru yöneldim. Çilingir sofrasının kurulması gerekiyordu; çünkü bazı yaralar sadece rakıyla, bazı sırlar da sadece o sofranın başında yıkanırdı

Mutfağa doğru ağır adımlarla ilerlerken, içeriden gelen fısıltılı konuşmalar ve hafif bir gülüşme sesiyle duraksadım. Kapı eşiğine geldiğimde, Ferhat ve Zelal’i baş başa gördüm. Zelal, tezgahın üzerinde bir şeylerle uğraşıyor gibi görünse de yanaklarının al al olduğunu buradan bile seçebiliyordum. Ferhat ise ensesini kaşıyarak, her zamanki o sert ama Zelal’in yanında yumuşayan ifadesiyle bir şeyler anlatıyordu.

Beni fark ettikleri an Zelal adeta yerinden sıçradı. "Berzan ağam! Ben... ben çaylara bakıyordum," diye kekeledi ve utancından yerin dibine girmek istercesine, bakışlarını kaçırarak yanımdan hızlıca geçip mutfaktan kaçtı.

Ferhat arkasından öylece bakakalmıştı. Yüzünde, ne yapacağını bilemeyen o şaşkın ve yakalanmış çocuk ifadesi vardı. Yanına yaklaşıp tezgahın kenarına yaslandım.

"Oğlum, bakıp durma arkasından," dedim, hafifçe sırıtarak. "Kızı yemeğe götürsene."

Ferhat, sanki çok saçma bir şey söylemişim gibi "mal mal" yüzüme baktı. Gözlerini kırpıştırarak, "Nasıl yani ? Yemek falan... ne yemeği?" diye sordu. O anki şaşkınlığı, koskoca adamın bu kadar acemi olması beni güldürmüştü.

"Nasıl nasılı mı var lan?" dedim omzuna vurarak. "Kızdan hoşlandığını görüyorum oğlum, kör değiliz herhalde. İki çift laf etmek için mutfak köşelerini mi bekleyeceksiniz? Çıkar kızı güzel bir akşam yemeğine."

Ferhat hala durumu idrak edememiş gibiydi. "Yok oğlum olur mu öyle şey? O bize emanet, hem çekinir o, gelmez ki..."

"Gelir gelir," dedim güven verici bir sesle. "Sen sadece teklif etmeyi bil. Hatta dur, uğraşma sen. Mekan kapattırayım size, baş başa oturun, rahat rahat konuşun. Zelal de utanmaz o zaman, ikinizden başka kimse olmazsa daha rahat hisseder. Hadi bakayım, ağalık bugünlük benden, centilmenlik senden."

Ferhat’ın yüzünde yavaş yavaş bir gülümseme yayıldı, utangaçlığı yerini hafif bir heyecana bırakıyordu. Tam o sırada dışarıdan bir korna sesi duyuldu. Devin gelmişti.

"Git o işi hallet Ferhat," dedim mutfaktan çıkarken. "Benim de halletmem gereken bir çilingir sofram var."

Devin’in kornası dışarıda yankılanmaya devam ederken, salona geçmek için mutfaktan çıkıyordum ki Zelal’in koridorda kararsız adımlarla beklediğini gördüm. Az önceki kaçışından sonra hala yanakları alev alevdi. Ellerini önünde birleştirmiş, parmaklarıyla oynuyordu. Beni görünce hemen toparlanmaya çalıştı ama gözlerini yerden kaldıramıyordu.

"Berzan ağam..." dedi, sesi neredeyse fısıltı gibi çıktı. "Efendim Zelal? Bir şey mi diyeceksin?" dedim, sesimdeki muzip tınıyı saklamaya çalışarak.

"Ben... yani, şey diyecektim..." Yutkundukça boğazı düğümleniyor, kuracağı cümleyi bir türlü toparlayamıyordu. "Ferhat Bey az önce bir şeyler söyledi de... Yani yemek falan dedi ama... Sizin haberiniz var mı bilmem ki... Ben nasıl desem..."

Onun bu masum ve mahcup hali, içimdeki tüm o karanlık düşünceleri bir anlığına dağıttı. Kendi hayatımızdaki o ağır, kanlı savaşların ortasında böyle tertemiz bir telaşa tanık olmak insana nefes aldırıyordu. Zelal, izinsiz bir adım atmaktan, sanki bana saygısızlık yapmaktan korkuyordu. Yüzüme babacan bir gülümseme yerleştirdim ve o daha cümlesini bitiremeden araya girdim.

"Haberim var Zelal, hatta bizzat ben istedim," dedim yumuşak bir sesle. "Çok çalıştın, çok yoruldun. Güzel bir yemeği, biraz kafa dağıtmayı fazlasıyla hak ettin. Ferhat’a da söyledim; hazırlanın, bu akşam o mekan sadece ikinizin."

Zelal şaşkınlıkla gözlerini açtı, "Ama Berzan ağam, sizin durumunuz... İlayda Hanım da yok, sizi tek mi bırakacağız böyle?"

"Ben tek değilim, koca Mardin ağası kapıda bekliyor," diyerek dışarıyı işaret ettim. "Hadi bakayım, itiraz istemiyorum. Git hazırlan. Bu akşam sadece kendin için bir şeyler yap. Alkole dayanıklı değilsindir, içme yeter."

Zelal’in yüzünde öyle bir ferahlama, öyle bir mutluluk belirdi ki, "Teşekkür ederim ağam, çok sağ olun!" diyerek bir kez daha utana sıkıla ama bu sefer yüzünde kocaman bir gülümsemeyle odasına doğru koşturdu.

Onun arkasından bakarken gülümsedim. En azından birileri bu akşam kederden değil, neşeden bir sofra kuracaktı. Ceketimi omuzlarıma alıp Devin’i karşılamak üzere kapıya yöneldim.
Dış kapıyı açtığımda Devin, kapının önünde dikilmiş, bir kolunu pervaza dayamış, yüzünde o "dağları ben yarattım ama yoruldum" edasıyla bana bakıyordu. Elinde iki büyük poşet vardı, içlerinden gelen taze mezelerin ve sıcak ekmeğin kokusu daha kapıda adamın iştahını açıyordu.

"Bak hele bak... Daha dört gün önce öteki tarafa göz kırpıyordu, şimdi kapı karşılamaya çıkmış," dedi Devin, içeri girerken omuz atarak. "Geç içeri Berzan, dikişlerini zorlama."

Salona geçtiğimizde o ağır, meşe masanın üzerine poşetleri boşaltmaya başladı. Humuslar, acılı ezmeler, köz patlıcanlar... Devin tam bir ağa sofrası kuruyordu. Ben de dolaptan o buğulu şişeyi çıkarıp masanın tam ortasına, bir nişan taşı gibi diktim.

Tam o sırada yukarıdan bir hareketlilik duyuldu. Ferhat, üzerine en jilet gömleklerinden birini çekmiş, saçlarını özenle taramış bir halde merdivenlerden iniyordu. Hemen arkasında Zelal... Üzerinde sade ama çok yakışmış bir elbise, yüzünde o hiç geçmeyen mahcubiyetle Ferhat’ın bir adım gerisinden geliyordu.

Devin elindeki meze tabağını masaya bırakıp doğruldu. Şaşkınlıkla bir onlara bir bana baktı. "Hayırdır Berzan? Bu çocukların hali ne? Düğüne mi gidiyorlar?"

Gülümseyerek Ferhat’a baktım. Ferhat, Devin’in bakışları altında biraz gerilse de göğsünü kabarttı. "Ferhat kardeşimizi yemeğe gönderiyorum Devin. Mekan kapattırdım, Zelal’le biraz kafa dağıtacaklar."

Devin kaşlarını kaldırıp Ferhat’ı süzdü, sonra o gür kahkahasını patlattı. "Vay aslanım benim! Yakışır... Bak Ferhat, kızı üzersen seni o mekana gömerim, anladın mı?"

Ferhat mahcup bir şekilde, "Estağfurullah ağam, başım üstüne," dedi. Zelal ise yine yerin dibine girmişti.

"Hadi," dedim başımla kapıyı işaret ederek. "Gecikmeyin. Arabayı da al, keyfinize bakın."

Onlar kapıdan çıkıp gözden kaybolana kadar bekledik. Ev yeniden o ağır ama bu sefer dostane bir sessizliğe büründü. Devin sandalyesini çekti, karşısına oturmam için bana işaret etti. Rakıları kadehlere doldururken buzun kristal sesi odada yankılandı.

Devin kadehini kaldırdı, gözlerimin içine o derin, bin yıllık sırrı biliyormuş gibi baktı. "Hadi bakalım Berzan... Önce hayatta kalışına, sonra da dökemediğin o içindekilere içelim. Anlat bakalım, o tetiği çeken elin sahibiyle hesabın ne zaman bitecek?"

Kadehi kavradım. Rakının o beyaz buğusu, zihnimdeki sisli anılarla birleşti. "Hesap bitmez Devin," dedim ilk yudumu almadan önce. "Bizde hesap sadece el değiştirir."

Devin, bardağına bir buz daha atarken bakışlarını bir an bile üzerimden ayırmıyordu. O masaya sadece yemek yemeye gelmediğini, o kadehlerin her birinin aslında birer "anahtar" olduğunu biliyordum. Mardin’in kurduydu o; kimin ne zaman konuşacağını, kimin hangi kadehten sonra döküleceğini ondan daha iyi bilen az adam vardı.

"İç Berzan," dedi, kendi kadehinden büyük bir yudum alırken. "İç ki şu göğsündeki merminin ağırlığı hafiflesin. İnsan uyanınca her şeyi hatırlamaz derler ama senin gözlerinde bütün bir kütüphane yanıyor sanki."

Gülümseyerek kadehi dudaklarıma götürdüm. Rakının boğazımdan aşağı süzülen o yakıcı hissi, zihnimdeki bazı kapıların kilidini gevşetiyordu. Devin bunu fark etmişti. Tabağıma en acılı ezmeden büyük bir kaşık koydu.

"Bircan..." dedi aniden, ismi sanki öylesine telaffuz etmiş gibi. "Seni vuranın o olduğunu söyledin polise. Ama nedenini söylemedin. Bir abla, kardeşine neden sıkar Berzan? Ortada sadece bir 'kaza' olmadığını ikimiz de biliyoruz. Ben de oradaydım. O gün o sokakta benim bilmediğim neler oldu?"

Gözlerimi kadehime diktim. Devin’in stratejisi basitti: Önce damardan gir, sonra yaranın kabuğunu kaldır. "Çok şey duyulur o sokaklarda Devin," dedim, sesim biraz daha boğuklaşarak. "Bazen duymaman gereken bir gerçeği duyarsın, bazen de zaten bildiğin bir yalanın yüzüne çarpılmasını izlersin."

Devin kadehini kadehime vurdu, çıkan o ince ses sessizliği bıçak gibi kesti. "Yalanlar adamı öldürmez Berzan, ama gerçekler...

Eğilip yüzüme iyice yaklaştı. Gözlerindeki o keskin merakı artık saklamıyordu. Beni sarhoş edip o "dolabın" içindeki sırrı çekip çıkarmak istiyordu. "Anlat ki hafifleyesin aslanım. Bu masada konuşulan bu masada kalır. Bircan seni neden susturmak istedi? Neyi biliyordun da o silah patladı?"

Kadehlerin biri bitti, diğeri başladı. Devin’in o ısrarcı, cevabını bildiği ama benden duymak istediği soruları artık havada asılı kalmıyordu. Rakı, damarlarımdaki o korumacı kalkanı eritmiş, yerini çiğ bir savunmasızlığa bırakmıştı.

Gözlerimin önü hafiften kararıyordu. Masadaki mezeler, ışıklar, Devin’in yüzü... Her şey iç içe geçmeye başladı. Ama zihnimin en dip köşesindeki o görüntü; o dar, karanlık, küf kokulu dolabın görüntüsü her zamankinden daha netti.

"Devin..." dedim, sesim çatallandı. Dudaklarım titremeye başladığında engel olamadım.

Önce bir hıçkırık kaçtı boğazımdan. Hemen ardından, yıllardır içimde biriktirdiğim o koca baraj yıkıldı. Masanın üzerine kapaklanmadım; aksine, sırtımı sandalyeye yasladım, başımı tavana diktim ve gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı. Sakin bir ağlama değildi bu; göğsümdeki mermi yarasını sarsan, kemiklerimi sızlatan hıçkırıklardı.

"Ben o dolaptan hiç çıkamadım ki..." diye inledim. Gözyaşlarım şakaklarımdan kulaklarıma doğru süzülüyordu. "Herkes beni uyandı sanıyor, herkes kurtuldum sanıyor. Ama o koku... o küf kokusu hala burnumda Devin."

Devin şaşkındı. Beni konuşturup bilgi almayı bekliyordu ama karşılaştığı şey bir enkazdı. Elindeki kadehi yavaşça masaya bıraktı, sessizce beni izlemeye başladı. Devin, bu kadar büyük bir enkazın altında kalacağını tahmin etmemişti. Elini masanın üzerinden uzatıp omzumu sıktı, sesi ilk defa bu kadar çaresiz ve yumuşak çıkıyordu. "Dur kardeşim... Ağlama kurban olayım, yakışmıyor sana. Ne varsa hallederiz, geçer Berzan... İnan bana her şey geçer."

Bu kelimeyi duyduğum an içimde bir şeyler koptu. Ağlamam bıçak gibi kesildi, gözyaşlarımın ıslattığı yüzüme tüyler ürpertici, çarpık bir gülümseme yerleşti. Önce kısık sesle başladım, sonra odanın duvarlarında yankılanan, sinir bozucu, deli işi bir kahkaha patlattım. Zıvanadan çıkmıştım; rakı damarlarımda değil, doğrudan ruhumda yanıyordu artık.

"Hahahaha! Geçer mi? Her şey geçer mi dedin?" Kahkahalarım hıçkırıklarıma karışıyordu. "O da öyle diyordu... Tam olarak böyle söylüyordu!"

Devin, bu ani değişimle irkildi. Gözlerini kısıp yüzüme yaklaştı, sesindeki şaşkınlık ve merak artık saf bir endişeye dönüşmüştü. "Kim?" dedi fısıltıyla. "O kim Berzan? Kim diyordu bunu?"

Gözlerimi devirerek ona baktım, sanki dünyanın en aptal sorusunu sormuş gibi. "Kudret!" dedim, ismini söylerken boğazımdan aşağı zehir akıyormuş gibi tiksinerek. "Kudret... Başka kim olacak? Babam olacak o iblis!"

Devin’in yüzü kireç gibi oldu ama tam olarak neyi kastettiğimi henüz idrak edememişti. "Baban... Tamam, baban sert adamdı, biliyoruz ama ne alaka şimdi?" diyerek beni biraz daha deşmeye çalıştı.

Sandalye ile birlikte masaya doğru eğildim, yüzüm Devin'in yüzüne birkaç santim uzaktaydı. Gözlerim kan çanağına dönmüştü, bakışlarımda aklını yitirmiş bir adamın boşluğu vardı.

"Kudret..." dedim fısıltıyla, sesim bir kâbusun yankısı gibiydi. "Geceleri o kapı açıldığında... O dolaptan çıkarıp beni yatağına aldığında... Bana her dokunduğunda, canımı her yaktığında... Kulağıma eğilip 'Sabaha geçecek Berzan, sabaha hiçbir şeyin kalmayacak' diyordu."

Devin’in nefesi kesildi. Masadaki eli titremeye başladı. "15 yıl boyunca geçmedi Devin!" diye bağırdım birden, masaya bir yumruk indirdim. "Sabah oldu geçmedi, akşam oldu geçmedi! 15 yıl her gece öldüm ben! Şimdi de geçmiyor, şimdi de bitmiyor! Geçmeyecek! Hiçbir şey geçmiyor anlıyor musun? O elin soğukluğu hala sırtımda, o koku hala burnumda!"

Devin şok içindeydi. Mardin’in en sert, en tavizsiz adamı, hayatı boyunca her türlü vahşeti görmüş olan o koca ağa, duydukları karşısında taş kesilmişti. Dudakları titredi ama tek bir kelime bile çıkmadı ağzından. Gözlerindeki o sarsılmaz ifade yıkılmış, yerini derin bir dehşet ve benim ruhumdaki o dipsiz kuyuya düşmenin verdiği büyük bir yıkım almıştı.

Ben ise kahkahalarla ağlamaya devam ediyordum. "Hadi Devin, bir kadeh daha koy! Geçmeyecek olan her şeye içelim!"

Bakışları, sanki karşısında bir insan değil de canlı bir ceset varmış gibi donup kalmıştı. Mardin’in dağlarını dize getiren, kurşun sesine gözünü kırpmayan o koca ağa, duyduklarının ağırlığı altında eziliyordu. Boğazı düğümlendi, yutkunmaya çalıştı ama yapamadı. Kelimeler ağzında paramparça oldu.

"K-Kudret..." dedi, sesi titriyor, her hece dudaklarından birer kurşun ağırlığında dökülüyordu. "Berzan... Ne diyorsun sen? O şerefsiz... O iblis sana... sana tecavüz mü etti?"

Kelimeler odaya düştüğü an, zihnimdeki o dolabın kapısı bir daha kapanmamak üzere parçalandı. "Tecavüz" kelimesi, yıllardır sakladığım o iğrenç gerçeğin en çıplak haliydi. Devin’in gözlerindeki o dehşet, benim aynadaki yansımamdı.

"Kendi baban..." diye kekeledi Devin, sesi bir fısıltıdan ibaretti. "Öz baban... Bunu nasıl yapar lan? Nasıl kıyar bir evlada?"

Gözleri dolmaya başladı. Devin gibi bir adamın ağladığını görmek, dünyanın sonunun geldiğine işaretti. Şok içinde masadan güç alarak doğrulmaya çalıştı ama dizlerinin bağı çözülmüş gibiydi. Bakışlarında öyle büyük bir nefret ve öyle derin bir acı vardı ki, o an Kudret'i bulduğu anda onu bin parçaya bölmeye razıydı.

Ben ise o çarpık, deli işi gülümsememle ona bakmaya devam ediyordum. "Babam mı?" dedim hırıltılı bir sesle. "O benim babam değildi Devin. O benim katilimdi. Her gece beni o yatakta öldürüp, sabah hiçbir şey olmamış gibi kahvaltıya oturan bir katildi."

Devin elini ağzına götürdü, midesi bulanıyormuş gibi başını yana çevirdi. O sarsılmaz ağa imajı yerle bir olmuştu. Karşımda sadece, kardeşinin ruhunun nasıl parça parça edildiğini öğrenen yaralı bir adam vardı.

Devin, sanki o an odanın oksijeni tükenmiş gibi göğsünü tutarak ayağa fırladı. Sandalyesi büyük bir gürültüyle geriye devrildi ama o ses bile aramızdaki o kan donduran sessizliği bozamadı. Gözlerinden yaşlar süzülürken, bir eliyle ağzını kapatmış, diğer eliyle masadan destek alıyordu. Boğuluyor gibiydi.

"Yapma..." dedi Devin, sesi hırıltılı bir feryat gibiydi. "Söyleme şunu Berzan... Söyleme kurban olayım, bu dünya bu kadar kalleş olamaz!"

Ben ise yavaşça ayağa kalktım. Adımlarım bir sarhoşun değil, bir ölünün adımları kadar ruhsuzdu. Devin’in yanına gittim, o koca ağanın titreyen omuzlarına ellerimi koydum. Yüzümü, onun yaşlı gözlerine yaklaştırdım.

"Daha bitmedi Devin," dedim, sesim mezar toprağı kadar soğuk ve düzdü. "Ablam neden vurdu beni biliyor musun? Çünkü o geceleri sadece ben yaşıyorum sanıyordum. Babam benden çıkıp ona, ondan çıkıp bana geliyormuş."

"Kudret..." diye inledi yerdeki Devin başını ellerinin arasına alarak. "Kudret... Senin mezarını ellerimle kazıp leşini köpeklere yedirmezsem bana da adam demesinler!"

Gülümsedim. Hiçbir şey hissetmeden, sadece boşluğa bakarak gülümsedim. "Geç kalındı Devin," dedim, odanın karanlığına doğru yürürken. "Mezar kazmaya gerek yok. Biz o mezarın içinde doğduk zaten. Sadece... üstümüze toprak atmayı unutmuşlar."
Devin, yerdeki o yıkılmış halinden bir hışımla doğruldu. Gözleri yaşlı ama bakışları kor gibi sıcaktı. Sarsılarak üzerime yürüdü, elleriyle omuzlarıma öyle bir yapıştı ki dikişlerimin acısını kemiklerimde hissettim. Beni sarsmaya başladı; her sarsıntıda sanki içimdeki o ölü çocuğu uyandırmak istiyordu.

"Neden sustun Berzan?!" diye haykırdı. Sesi odanın camlarını titretecek kadar gür ve acı doluydu. "Neden sustun lan?! Biz ne güne duruyorduk? Mardin ne güne duruyordu?"

Yüzüme bakarken gözlerinden öfke fışkırıyordu. Beni omuzlarımdan tutup sertçe sarstı, sesi hıçkırıkların arasında bir kükremeye dönüştü:

"Korurduk lan seni! Yemin ederim korurduk! O iblisi daha o gece o yatağa gömerdik! Bir aşiret, bir şehir arkanda dururduk! Niye o karanlık dolaba hapsettin kendini? Niye bize bir kelime etmedin? Canımız can değil miydi bizim, kanımız kan değil miydi?"

Gözlerini gözlerime çiviledi, çaresizce bir cevap bekliyordu. "Benim kardeşim yanarken ben nasıl nefes almışım bunca yıl? Nasıl gülmüşüm, nasıl gezmişim? Söylesene Berzan, neden bir kez olsun 'Yetişin!' demedin?"

Deli gibi sarhoştum ama o an her şey bir saniyeliğine berraklaştı. Devin’in yüzündeki o samimi azap, kalbimdeki nasırlaşmış yarayı bir kez daha kanattı. Titreyen ellerimi onun ellerinin üzerine koydum.

"Kime gidecektim Devin?" dedim, sesim fısıltıdan hallice ama buz gibiydi. "Babamın 'Geçecek' dediği bir dünyada, kimin 'Dur!' diyeceğine inanacaktım? Çocuktum lan... Çocuktum. Dünyayı o dolabın kapakları kadar sanıyordum. Kapak kapandığında Tanrı bile bizi görmüyor sanıyordum."

Devin, bu sözlerimle birlikte ellerini omuzlarımdan yavaşça çekti. Sanki dokunduğu şey artık ben değilmişim de, bir enkazmışım gibi elleri havada asılı kaldı. Dudaklarını sıktı, başını iki yana salladı. Odanın ortasında bir sağa bir sola gitmeye başladı, kendi kendine sayıklıyordu:

"Yazıklar olsun... Bize de, bu dünyaya da, adalete de yazıklar olsun. Biz namus diye gezerken, namus ayaklarımızın altında ezilmiş de haberimiz olmamış."

Birden durdu, devrilmiş rakı şişesini hırsla kapıp duvara fırlattı. Şişe tuzla buz olurken, Devin odanın tam ortasında durmuş, sıktığı yumruklarıyla görünmez bir düşmanı yumruklamak ister gibi havaya bakıyordu.

"Koruyamadık..." diye fısıldadı bu kez, sesi bir yıkımın son perdesi gibiydi. "Seni o dolapta tek başına bıraktık ya, ateşimiz bol olsun Berzan."
Sırtımı soğuk duvara yasladığımda, duvarın o buz gibi hissi dikişlerimin sızısını bir anlığına uyuşturdu. Başım dönüyordu ama bu kez sadece rakıdan değil; yıllardır taşıdığım o devasa yükü birinin kucağına bırakmış olmanın verdiği o garip, hafif ama öldürücü boşluktandı. Devin’in yüzündeki dehşet, bana aslında ne kadar büyük bir cehennemde yaşadığımı bir kez daha hatırlattı.

"Geçecek..." diye mırıldandım kendi kendime, Devin duymuyordu bile.

Göz kapaklarım artık binlerce kilo ağırlığındaydı. Kapandıklarında, o karanlık dolabın kapakları gibi üzerime örtüldüler. Ama bu sefer korkmadım. Devin’in yanımda olduğunu, hıçkıra hıçkıra ağlayan o koca adamın beni beklediğini biliyordum.

Zihnim yavaşça karardı. Bilincim bir mum alevi gibi titreyip sönerken, hissettiğim tek şey Devin’in elinin saçlarımda dolaşan o titrek temasıydı. İlk defa bir dokunuş canımı yakmıyordu. İlk defa bir "geçer" sözü, yalan gibi tınlamıyordu.

Rakının o uyuşturucu sisine teslim olurken, kendimi karanlığın kollarına bıraktım. Artık ne Kudret vardı, ne Bircan, ne de o kanlı sokak. Sadece karanlık... ve ilk kez bu kadar sessiz, bu kadar huzurlu bir uyku.

Sızmıştım. Belki de yıllar sonra ilk kez gerçekten uyumuştum.