26. bölüm · Kader Çizgisi

Bölüm 24 - Beklenmedik Misafir

Eliz’in Hikayeleri

Bölümler
1 Tanıtım 🔗 2 - UYARI - 3 Bölüm 1 ⛓️ Zehir 4 Bölüm 2 - İlaç 5 Bölüm 3 - Karar 6 Bölüm 4 - Terkediliş 7 Bölüm 5 - Merhaba. Ben Helin. 8 Bölüm 6 - Sevgili Berzan 9 Bölüm 7 - Hatırlamıyorum 10 Bölüm 8 - Yandım Gönlüm 11 Bölüm 9 - Nişanlıyız Biz Berzan 12 Bölüm 10 - Vicdan payı 13 Bölüm 11: Evlenecek misin benimle? 14 Bölüm 12 - Amerika Yolcusu 15 Bölüm 13 - Ağa Toplantısı 16 Bölüm 14: Çatışma 17 Bölüm 15: Helin Rezan 18 Bölüm 16: Azade Barzani Aladağ 19 Bölüm 17: Alo? Kudret amca 20 Bölüm 18: Şarap Evi 21 Bölüm 19: Tehdit 22 Bölüm 20: Konağın kapalı kapıları 23 Bölüm 21 - Yüzleşme 24 Bölüm 22 - Gelinlik Mağazası 25 Bölüm 23 - Helin’in Sonu 26 Bölüm 24 - Beklenmedik Misafir 27 Bölüm 25: Emanetimi evine saklamışsın. 28 Bölüm 26: İndir o silahı. 29 Bölüm 27: Yalnız değilsin Berzan 30 Bölüm 28: Duru Neva 31 Bölüm 29: Ateş Enzo Yıldırım 32 Bölüm 30: Yeniden Doğuş 33 Bölüm 31: Annem! 34 Bölüm 32: ilayda'm 35 Bölüm 33: Sonsuz Sessizlik 36 Bölüm 34: Yalan İfade 37 Bölüm 35: Çilingir Sofrası 38 💋 İlk adım, ilk yangın 🔥(Ferhat & Zelal -Özel bölüm) 39 Bölüm 36: Kalbimden sana kalan son hayat 40 Bölüm 37: Ateş kim? 41 Bölüm 38: İlayda nerede? 42 Bölüm 39: İtalya 43 Bölüm 40: Doktorların kardeşi 44 Bölüm 41: Aladağ Hanedanı 45 Bölüm 42: Bervan Dara Aladağ 46 Bölüm 43: İtalya’nın zehri 47 Bölüm 44: Parçalanmış hayatlar 48 Bölüm 45: Mardin’in karanlık gecesi 49 Bölüm 46: Son Kurşun 50 Bölüm 47: Berzan ağam 51 Bölüm 48: Şimdi ne olacak? 52 Bölüm 49 - Cenaze mi varmış? 53 Bölüm 50: Hanımağam 54 Bölüm 51: Umarım ölmüşsündür! 55 Bölüm 52: Dedikodu 56 Bölüm 53: Kanla yazılan adalet 57 Bölüm 54: Kalbimin enkazı 58 Bölüm 55: Gece Misafiri 59 Bölüm 56: Mardin Kalesi 60 Bölüm 57: Aşk Sarhoşu 61 Ferhat ve Zelal Özel - Kalbin yarası 62 Bölüm 58: Sabahın Körü 63 Bölüm 59: Ağaya bak hele. 64 Bölüm 60: Davet 65 Bölüm 61: Yunan Tanrısı 66 Bölüm 62: Oyun içinde oyun 67 Bölüm 63: Beylerbeyi Çiftliği 68 Bölüm 64: Kalbin barikatları 69 Bölüm 65: Kendi ayaklarımızın üzerinde 70 Bölüm 66: Bulaşıkçı 71 Bölüm 67: Mutluluğa doğru ilk adım 72 Bölüm 68: Mardin Sokaklarında İtalyan Usulü Yürüyüş 73 Bölüm 69: Gidelim buralardan 74 (Final) Bölüm 70: Ailem

"Hele bir otur, soluklan Berzan," dedi, sanki az önce tüm aşiretleri ateşe atan o fermanı duymamış gibi. Bir süre kan çanağına dönmüş, geçirdiğim cinnetin izlerini taşıyan gözlerimin içine baktı. Sonra, kelimelerin üzerine birer mühür basar gibi devam etti: "Sen ne dediğinin farkında mısın? İlayda dediğin, çocuklu, dul bir kadın. Aladağ aşiretinin başına geçecek adamın yanına dul kadın yakıştırmak; töreyi sadece karşımıza almak değil, o koca töreyi kendi ellerinle ateşe atmaktır." Devin'in elindeki tesbihin boncukları birbirine çarptı, çıkan o tok ses avluda yankılandı. Bakışlarını bir an bile benden çekmeden, asıl can alıcı soruyu sordu. Ve ben bu sorunun cevabını yıllardır biliyordum. "Sen bu ateşte yanmaya hazır mısın?" Sorusunu sorduktan sonra bir süre beni izledi. Tepkilerimi ölçmeye çalıştığının farkındaydım. Sonra konuşmaya devam etti.

"Sadece sen de değil; o kadını, o masum çocuğu bu yangının ortasına atmaya yüreğin var mıdır? Çünkü bilirsin, Mardin'de yanan ateş sadece çırayı değil, dokunduğu her canı kül eder."

"Ben zaten yanıyorum Devin!" diye gürledim, sesim ciğerlerimden kopup gelen bir feryat gibiydi. Gözlerimi zorlayan yaş damlalarını umursamamaya çalıştım. Ağlamanın zayıflık olarak görüldüğü bu topraklarda erkeklere ağlamak yakışmazdı. Omzumdaki elini sarsarak geri çekilmesini ummuştum.
"Ruhum kül olmuş, kemiklerim köz bağlamış benim. Bu cehennemin ortasında tek başıma kavrulurken kimin ne kadar yanacağını mı düşüneceğim? Benim hayatıma giren kadın da yansın bir zahmet!" dediğimde, avludaki hava bir anda buz kesti. Nefesim Devin'in yüzüne çarpıyordu, gözlerimdeki o dumanlı cinnetle ona meydan okuyordum. Ama karşımdaki adam sadece kuzenim Berzan değil, tüm Mardin'in diz çöktüğü Baş Ağa Devin'di.

Devin, bu cüretkar çıkışım karşısında istifini bile bozmadı. Gözlerindeki o sakin ama öldürücü bakış, bir anda yerini fırtına öncesi sessizliğe bıraktı. Omzumdaki elini çekmedi, aksine parmaklarını köprücük kemiğime öyle bir gömdü ki, canımın acısıyla dişlerimi birbirine kenetledim. Sesi artık fısıltı değil, taş duvarları çatlatacak kadar derinden gelen bir gürlemeydi.

"Haddini bil Berzan!" dedi, her kelime bir kırbaç gibi yüzüme şaklıyordu. "Karşında çocukluk arkadaşın yok, Mardin'in hükmü var! Sen kimsin ki benim avlumda, benim yüzüme karşı ferman savuruyorsun? Cinnetin seni kör etmiş olabilir ama benim sabrımı sakın sınama!"
Beni sertçe kendinden uzaklaştırdı, aramızdaki o görünmez ama aşılmaz otorite duvarını tekrar ördü. Elindeki tesbihi avucunda sıkarak üzerime yürüdü.

"Senin yanman benim umurumda değil; gerekirse seni bu taşların altında kül eder, küllerini de Dicle'ye savururum! Ama Aladağ ismini, törenin ortasına meze ettirmem. İlayda dediğin kadın bu konağa girdiği an, sadece Helin'in babasını değil, yedi sülaleyi karşına alacaksın. Sen yanmaya hazırsın da, o kadının kanı döküldüğünde 'Ben yandım' diyerek mi avutacaksın kendini?"

Durdu, gözlerini kan çanağına dönmüş gözlerime dikti. Artık karşımda bir ağabey değil, hükmü tartışılmaz bir yargıç vardı. "Şimdi o yaşları sil, sesini de alçalt. Burası senin çocuk parkın değil, Baş Ağa'nın meclisidir. Kararını verdin madem, sonuçlarına da bir erkek gibi katlanacaksın. Ama bil ki; bu ateşten sağ çıkamazsan, cenazeni bile kaldırmam Berzan. Şimdi git, o yangını kimin kapısına taşıyacaksan taşı!"

"Bedeli neyse öderim!" diye tısladım dişlerimin arasından. Sesim, bir adamın kendi idam fermanını imzalaması kadar tok ve kararlıydı. "Kendi cenazemi kendim kaldırırım Devin, kimsenin omuzuna yük olmam! Ama o kadının adını bu topraklara kazıyacağım. Gerekirse o töreyi de, o yedi sülaleyi de bu avluda karşılarım."

Devin'in parmaklarındaki baskı bir an duraksadı, gözlerinde o saf öfkenin yanında ilk kez bir takdir ya da belki de acıma kırıntısı gördüm. Ama ben o bakışın altında ezilecek durumda değildim. Sert bir hamleyle omuzumu elinden kurtardım ve ona arkamı döndüm. "Kararımı duydun. Madem cenazemi kaldırmazsın, düğünüme de gelmezsin ağam!" Ağa kelimesinin üzerine basa basa söyledim, arkamda bıraktığım o devasa sessizliği ve Devin'in buz kesmiş bakışlarını umursamadan konağın ağır kapısına doğru yürüdüm.

Arabaya bindiğimde ellerim hala titriyordu; ama bu kez korkudan değil, içimde yanan o yıkıcı yangının şiddetindendi. Gaza bastığımda tek bir hedefim vardı: İlayda. Ona sormayacaktım. Ona yalvarmayacaktım. Onu, bu yangının tam ortasına, kendi ellerimle çekecektim. Çünkü Berzan Azad Aladağ bugün ölümü göze almıştı ve yanında götüreceği tek nefes İlayda olacaktı.

Tam o sırada, konsolun üzerinde duran telefonun ekranı karanlığı yırtan bir hırsla aydınlandı. Israrla titriyor, sanki içindeki ses dışarı taşmak istiyordu. Bir kez, beş kez, on kez... Görmezden geldim. Ama o susmadı. On birinci kez çaldığında, öfkeden çatlayan sabrımla telefonu kaptığım gibi açtım.
"Ne var lan! Ne var!" diye kükredim ahizeye.

"Azad! Sonunda be oğlum! Sesin niye öyle geliyor senin?" Karşıdaki ses Burak'tı. Zaten kendisi bana Azad diyen tek kişiydi. Defalarca kez bana Berzan demeyin dememe rağmen, kimse dediğimi umursamıyordu. Burağın sesi her zamankinden daha telaşlı, daha soluk soluğaydı. "Otogardayım lan, Mardin otogarında! İstanbul'dan beri seni yüz kez aradım, niye açmıyorsun şu zıkkımı? Acilen gelip beni alman lazım, durum sandığın gibi değil." Duraksadım. Frene öyle bir asıldım ki, lastiklerin asfaltta bıraktığı o tiz çığlık geceyi ikiye böldü. Araba sarsılarak durduğunda, başımı direksiyona yasladım.

"Burak, sırası değil kardeşim... Kapat telefonu, sırası değil," dedim sesimdeki o bitkin tonla. "Sırası Azad! Eğer şimdi gelmezsen, o çok korumaya çalıştığın her şey elinde patlayacak. Otogarın arkasındaki tenha taraftayım, kimseye görünmeden gel. Bekliyorum." Telefon yüzüme kapandı.
Elimde titreyen telefona, önümde uzayıp giden İlayda'nın yoluna baktım. Kader, tam o kapıya varacakken beni yine ters köşe yapmıştı. Burak'ın İstanbul'dan kalkıp bu saatte, bu gizlilikle gelmesi hayra alamet değildi. Direksiyonu hırsla yumrukladım.

"Lanet olsun!"

Otogarın o izbe köşesinde, Burak'ın elindeki raporlar titreyen parmaklarımın arasında birer kor parçasına dönüştü. Gözlerim satırların üzerinde gezinirken, yıllar önce telefonda duyduğum o ses zihnimde yeniden yankılandı: "Bunu biliyor olman gerekiyordu Azad."
Biliyordum. Ruhumun en karanlık dehlizlerinde bu ihtimal hep bir yılan gibi çöreklenmiş bekliyordu. Ama babamın... Öz babamın, Arzu abla denen o yılanla iş birliği yapıp annemi bir bitkiye dönüştürecek kadar alçalabileceğine inanmak istememiştim. Arzu abla... Annemden çok annelik yapan, yaralarımı saran o kadın; meğer her gece annemin bardağına ölümü damlatıyormuş.

"Raporlar yalan söylemez Azad," dedi Burak, sesindeki o kahrolası acımayla. "Telefonda söylediğim her şey burada, ıslak imzalı. Anneni iyileştirmek için değil, onu bu dünyadan silmek için vermişler o zehirleri. Arzu denilen kadının telaşı boşuna değilmiş. Yirmi yıl... Dile kolay yirmi yıl boyunca gözünüzün içine bakarak kadını içerden çürütmüşler."

Boğazımda bir hıçkırık düğümlendi ama dışarı çıkan sadece boğuk bir hırıltı oldu. Gözlerimi kapattığımda, annemin o feri sönmüş gözleri geldi aklıma. Yirmi yıl boyunca o yatakta hapis kalırken, ona şifa diye zehir veren elleri öptüğüm sahneler bir film şeridi gibi geçti önümden. Kendi ellerimle annemi ölüme mi taşımıştım?

"Azad? İyi misin?" Burak koluma dokundu ama ben o dokunuşu hissetmedim bile.

"Ben biliyordum Burak..." dedim, sesim mezar sessizliği kadar soğuktu. "İhtimal vermemiştim ama biliyordum. O kadının telaşını, babamın o soğuk bakışlarını... Hepsini gördüm de kör gibi davrandım." Gözlerimi açtığımda artık o yaşlar kurumuş, yerini saf, katıksız bir nefrete bırakmıştı. Telefonumun beton zemine düştüğü o günkü o tok ses, şimdi kalbimde yankılanıyordu. Artık sadece Helin ya da Devin meselesi değildi bu. Bu, yirmi yıllık bir cinayetin hesabıydı.

"Bunun için mi geldin Burak? Onca yolu, yirmi yıldır bildiğim o zehri yüzüme vurmak için mi tepip geldin?" diye gürledim. Sesim otogarın boşluğunda yankılanırken, Burak'ı sarsıp gitmesini söylemek istiyordum. Çünkü bu gerçekle yaşamak, nefes almaktan daha zordu.
Burak geri adım atmadı. Aksine, bakışları daha da karardı, elindeki çantasını göğsüne daha sıkı bastırdı. "Hayır Azad... Sadece o zehirli ilaçlar için gelmedim. O buzdağının sadece görünen kısmı."

Duraksadım. Göğsümdeki o daralma, boğazımı sıkan bir ilmeğe dönüştü. "Daha ne var lan? Daha ne olabilir!"
Burak yanıma yaklaştı, sesini öyle bir kıstı ki; sanki kelimeler ağzından dökülürken bile zehir saçıyordu. "O ilaçların parasını kim ödüyor biliyor musun? Ya da o sahte doktorun hesabına her ay o yüklü paraları kim yatırıyor?"

"Babam..." dedim, sesim kendimden emin ama ruhum titreyerek. "Babam ödüyor elbet. Kendi günahını örtmek için..."

"Hayır Azad, yanılıyorsun!" Burak bir kağıt daha çıkardı, bu bir banka dekontuydu ama üzerindeki isim babamınki değildi. "Paralar İstanbul'dan, bir holding üzerinden geliyor. Ve o holdingin gizli ortağı kim biliyor musun?"

"Kim?"

Burak bir banka dekontunu gözlerimin önüne getirdi. Üzerindeki ismi gördüğüm an, Mardin'in tüm kalesi başıma yıkıldı. "Ertan Yıldırım..." dedi Burak. "Paralar dört yıl önce Mardin'i terk eden o adamdan, Ertan Yıldırım'dan geliyor."
Dizlerimin bağı çözüldü, boşluğa doğru sendeledim. Eğer Burak kolumdan tutmasa, o kirli betonun üzerine yığılıp kalacaktım. Kudret Aladağ... Babam dediğim o adam. Onunla aynı havayı solumak bile tenimde kirli bir el geziyormuş hissi yaratırken, şimdi Burak karşıma geçmiş; bu adamın annemi zehirletmek için can düşmanı Ertan Yıldırım'dan para aldığını söylüyordu. Ondan her zaman tiksinmiştim. Varlığı ruhumda kapanmaz yaralar açmış, beni kendi benliğimden utandıracak kadar kirletmişti. Kimseye anlatamadığım, uykularımı haram eden o iğrenç anıların faili, şimdi de annemi bir pazar malı gibi düşmanına mı satmıştı?

"Neden?" dedim, Burak'ın sarsan ellerinden kurtulup bir adım geri çekilerek. Sesim nefretle hırıldıyordu. "O aşağılık herif... Kudret... O kimseden emir almaz, kimseye boyun eğmezdi. Kendi evindeki kadını, annemi zehirlemek için neden Ertan Yıldırım'ın parasına el açsın? O kadar alçalmış olamaz... Bunun altında başka bir pislik var!"

Kudret'i koruduğumdan değil; onun ne kadar karanlık, ne kadar hesapçı bir iblis olduğunu bildiğimdendi bu isyanım. Kendi oğluna, canından olana o iğrençliği yapan bir adam; karısını bir düşmana satıyorsa, bunun bedeli sadece para olamazdı.

"İhanet Berzan..." dedi Burak, sesi titreyerek. "Ertan Yıldırım bu parayı bir 'diyet' gibi ödüyor. Baban olacak o herif de anneni öldürmeyip yirmi yıl boyunca bu parayla acı çektirerek yaşatıyor. Bir düşün... Kudret neden bir kadını yirmi yıl boyunca bir yatağa mahkûm eder? Neden onu bir kerede öldürüp kurtarmaz?"
Beynimin içinde camlar değil, bütün bir dünya kırıldı o an. Kudret Aladağ'ın bana her baktığında gözlerinde gördüğüm o saf, hayvani nefretin sebebi sadece benim varlığım mıydı? Yoksa ben, onun can düşmanı Ertan Yıldırım'a karşı kullandığı bir silah mıydım?

Burak'ın bu son uyarısı, zihnimde patlayan bir bomba gibi her şeyi yerle bir etti. O an ne İlayda kaldı, ne Devin, ne de Mardin'in o boğucu töresi... Sadece annemin o solgun, yirmi yıldır kıpırtısız duran bedeni ve başucundaki o zehirli eller vardı. "Git Burak!" diye gürledim, sesim otogarın boşluğunda yankılandı. Ellerimle onu kendimden uzaklaştırdım. "Ver o belgeleri bana ve defol git bu şehirden! Ben halledeceğim. Kendi cehennemimi kendim söndüreceğim, anladın mı?"

"Katiyen olmaz!" dedi Burak, geri adım atmayarak. Sesi bu kez korkuyla değil, sarsılmaz bir dostlukla titriyordu. "Seni bu halde, bu cinnetle o konağa tek başına bırakmam Berzan! Bırakamam!"

"Sana git diyorum!" Yakasına yapıştım, gözlerimdeki o dumanı tüten öfkeyle yüzüne eğildim. "Bu benim savaşım! O adamla, o canavarla benim hesabım var. Senin bu pisliğe bulaşmana izin vermem." Burak ellerimi sertçe itti ve göğsüme vura vura haykırdı:
"Anlamıyorsun! Vaktin yok diyorum sana! Sadece parayı değil, dozu da artırmışlar Berzan! Arzu o talimatı bu akşam aldı. Eğer şimdi, şu saniye o konağa girip o kadının elinden o enjektörü almazsan; annen sabahı göremeyecek. Kudret Ağa yirmi yıllık bu kanlı defteri bu gece temelli kapatmaya karar vermiş! Seni böyle bir yangının ortasında bırakıp gitmemi mi bekliyorsun? Beraber gideceğiz!"

Duyduklarım karşısında dünya bir kez daha ayaklarımın altından kaydı. "Sabahı göremeyecek" cümlesi, kalbime saplanan en keskin hançerdi. Kudret, yirmi yıl boyunca işkence ettiği kadını, artık bir fazlalık gibi söküp atmaya karar vermişti. "Dozu artırmışlar..." diye mırıldandım. Sesim artık bir feryat değil, buz gibi bir yemin gibiydi.

Burak'ın gözlerine baktım. Gitmeyeceğini, beni bu karanlıkta yalnız bırakmayacağını o kararlı bakışlarından anladım. Bir şey söylemedim. Hırsla arabanın kapısını açıp direksiyona geçtim. Burak da beklemeden yan koltuğa atladı. Direksiyonu sıkmaktan parmak boğumlarım beyazlamıştı, avuç içlerimden akan ter deri koltuğa yapışıyordu. Hız göstergesinin ibresi 140'ı çoktan geçmişti. Diğer elimle titreyen telefonun ekranına uzandım. WhatsApp'a girip saniyeler içinde "Aladağ" isimli bir grup açtım; Cihan abi ve Devin'i ekleyip hemen görüntülü aramaya bastım. Şansıma, ikisi de sanki telefonun başında felaket bekliyormuş gibi birkaç saniye arayla açtılar.

Ekranda ikisinin de gergin yüzleri belirdiğinde, sesim kendi mezarını kazan bir adamın soğukkanlılığıyla çıktı: "Cihan abi, Devin... 20 dakikanız var. Devin'in konağında buluşuyoruz. Gelmezseniz yarın sabah bu şehir Aladağların birbirini boğazladığı bir cehenneme uyanır!"

Yanımda Burak, kucağındaki o lanetli dosyalarla nefes nefese bir şeyler anlatıyordu ama ben sadece beynimin içindeki o uğultuyu duyuyordum. Yirmi yıl... Annemi bir bitki gibi o yatağa mahkûm eden, her gece şifa niyetine damarlarına zehir zerk eden o elleri öpmüştüm ben. "Burak, in. İçeri gir ve ne yaparsan yap; ister saçmala, ister İstanbul'dan havadis ver... Arzu'yu ve o aşağılık herifi, Kudret'i meşgul et. Annenin odasına yaklaştırma onları. Ben Devin'in yanına gidiyorum, ben gelene kadar oyala onları."

Burak arabadan iner inmez kapıyı çarptı, ben ise toz bulutu içinde tekrar gaza yüklendim. Devin'in konağına vardığımda kapıdaki adamları resmen yararak, hiçbir kuralı tanımadan içeri daldım. Çalışma odasının kapısını omuzumla açtığımda ikisi de ayaktaydı, telefonun yarattığı o uğursuz havayla beni bekliyorlardı.

Elimdeki o kanlı dekontları ve raporları masanın tam ortasına, Devin'in burnunun dibine, sanki bir idam fermanıymış gibi fırlattım.
"Bu ne Berzan? Bu halin ne?" dedi Devin, kaşlarını çatarak kağıtlara uzanırken.
"Bu, yirmi yıllık bir cinayetin belgesi!" diye kükredim. Sesim ciğerlerimden kopup gelen bir feryattı. "Bak o kağıtlara! Kudret Aladağ'ın annemi nasıl yavaş yavaş öldürdüğünün, o zehrin parasını da her ay Ertan Yıldırım'dan aldığının kanıtı o masada duruyor! Annem ölmüyor Devin, annem yirmi yıldır her gün bir düşmanın parasıyla, öz kocasının emriyle katlediliyor!"

Devin ve Cihan abi, masanın üzerindeki o lanetli kâğıtlara bakarken odadaki hava bir anda ağırlaştı, oksijen tükendi. Devin, dekontlardaki Ertan Yıldırım ismini gördüğü an elindeki tesbihi öyle bir sıktı ki, imamenin çatlama sesi sessizliği bıçak gibi kesti. Cihan abinin raporları okurken yüzünün renginin kül gibi olmasını izledim. Elleri titremeye başladı.

"Ertan Yıldırım..." diye mırıldandı Devin, sesi bir uçurumun dibinden geliyordu. "Kudret amcam... Öz karısını, yirmi yıl boyunca bir düşmanın parasıyla mı zehirledi? Bu... bu sadece cinayet değil Berzan, bu Aladağ soyuna yapılmış en büyük hıyanettir!"
Cihan Beylerbeyi yerinden fırladı, gözleri kan çanağına dönmüştü. Öfkesi odanın duvarlarına sığmıyordu. "O şerefsiz! O haysiyetsiz herif!" diye kükredi. "Biz onu amca bildik, ocağımızın büyüğü dedik! Meğer ocağımıza yılanı kendi elleriyle sokmuş! Annene yapılan bu zulmün hesabı mahşere kalmaz Berzan, bu gece o hesap dökülecek!"

Ben ise artık kendimde değildim. Odanın içinde bir ileri bir geri gidiyor, dişlerimi birbirine kenetliyordum. "Öldüreceğim onu!" diye bağırdım, sesim koridorda yankılanıyordu. "Yirmi yılımı çaldı! Annemin gençliğini, nefesini, hayallerini çaldı! O iğrenç elleriyle kurduğu bu yalan dünyayı onun başına yıkacağım. Bu gece o konaktan ya onun cesedi çıkacak ya da ben o konakla beraber kül olacağım!"

Cihan abi bir hışımla belindeki silahı çekip mermiyi namluya sürdü. Metalin o soğuk sesi odada çınladı. "Tamam Berzan, sakin ol. O iş bende! O itin canını ben alacağım, senin ellerin kirlenmesin, sen annenin yanına git!" dedi, kapıya doğru yönelerek.

"Dur!" diye kükredim, Cihan abinin önüne bir duvar gibi dikilerek. Gözlerimdeki o dumanlı cinnet, tüm aşiretin silahından daha keskin, daha ölümcüldü. Elimle göğsüne sertçe vurdum.

"Sakın Cihan abi! Sakın o namluya dokunma! O canı kimseye bırakmam. Onun nefesini ben keseceğim. Benim ruhumu, benim çocukluğumu, benim annemi her gün azar azar öldüren o canavarın son uykusu benim ellerimden olacak. Onu öldürmek benim hakkım, benim borcum! Kimse aramıza girmeyecek, anladınız mı? Kimse!"

Devin, oturduğu yerden yavaşça ayağa kalktı. Gözlerinde ilk kez bu kadar büyük bir yıkım ve kararlılık gördüm. "Bırak Cihan," dedi Devin, sesi buz kesmişti. "Haklı. Bu hesap Berzan'ın. Ama bil ki Berzan... O kapıdan girdiğin an, arkanda sadece biz değil, tüm Mardin'in adaleti olacak. Git... O zehri sahibinin boğazına dök." Vakit yoktu. Burak konakta o yılanları ne kadar oyalayabilirdi bilmiyordum. Devin ve Cihan abinin o dehşet dolu bakışlarını arkamda bırakarak odadan fırladım. Şimdi tek bir hedefim vardı: O kapıyı kırıp, annemin damarlarındaki zehrin hesabını Kudret'in kanıyla sormak.