12. bölüm · Kader Çizgisi
Bölüm 10 - Vicdan payı
"Ben yanındayken başka kızlara nasıl bakar ya! Baba! Bir şey söyle!"
"Berzan."
"Berzan kardeşim baban çok sinirli...önüne mi baksan?"
"Berzan dedim!"
"Nişanlısıyım ben onun! Nişanlısı!"
Bir çeşit sesler geliyordu ama hiçbirini kestiremiyordum. Hepsi hem o kadar yakın, hem o kadar uzaktı ki. Zaman durmuş gibi hissediyordum. Kalbimin bu kadar hızlı çarpması beni korkutuyor aynı sırada heyecanlandırıyordu. Zihnimde çalkalanan sesler arasına salonda çalan türkü eklenmişti. Garip bir şekilde bedenim burada olmasına rağmen zihnim başka bir yerde yolculuk yapmayı tercih etmişti.
Ayağımın üzerinde aniden artan baskıyla düşüncelerim dağıldı. Önce sıcak bir sızı yayıldı, ardından kemiklerime kadar inen keskin bir acı. Nefesim bir an yavaşladı. Sesler bir anda berraklaştı. Türkü yeniden duyulur oldu.
İnsanların fısıltıları, sandalyelerin sürtünmesi, nefes alışlar...
Gözlerimi indirdiğimde Helin'in ayakkabısının ince topuğunun ayağımın üzerine sabitlenmiş olduğunu fark ettim. Zihnim kaçtığı yerden geri dönmek zorunda kalmıştı.
"Ne yapıyorsun sen?" Sesim gereğinden yüksek çıkmıştı. Bunu hemen fırsata çeviren Helin gözleri dolu bir şekilde ağlamaya başladı. Herkesin ortasında beni rezil etmekten asla vazgeçmeyecek gibiydi. Garip bir şekilde gerçekçi oynuyordu ve bu beni korkutuyordu, gören herkes beni kötü bilmeye niyet ederdi.
Babam olacak sahışın bakışları üzerimdeydi. Gözlerinde barındığı kin ve nefreti iliklerime kadar hissediyordum. Dudakları aralandığında bana söyledikleri gururuma yedirebileceğim şeyler değildi. "Haysiyetsiz piç. Kızı milletin ortasında ağlatmaya utanmıyor musun!"
Söyledikleri kulaklarımdan zihnime hızlı bir şekilde yayıldı. Sadece ben değil, tüm salon duymuş gibiydi, çünkü herkesin gözü bendeydi. Herkesin beni yargıladığını hissediyordum. Bana bakıyorlardı, canavar gibi görünen bana.... Oysa bu hikayede en çok acınması gereken kişi bendim.
"Evlilik dediğin bu mudur baba? Yanında ben varken başkasına nasıl bakar?" Helin'in isyanı üzerine tekrar o yöne baktığımda Cihan abi kızı salonun dışına çıkarıyordu, bir bahane bulup onu uzaklaştırmaya çalıştığı çok belliydi. Herkese yakalandığım gibi bir de Cihan abiye yakalanmıştım ve o affetmezdi. En ufak yanlışımda hiç tereddüt dahi etmeden kafama sıkardı, ve ben çok büyük bir yanlış yapmıştım.
"Ben ona ne yaptım? Beni istemiyorsa neden kabul etti evlenmeyi. Neden benimle oyun oynuyor baba söyler misin?" İçimde sus artık diye bağıran çaresiz bir adam vardı. Daha fazla bu işkenceye katlanamayacak hale gelmiştim, sandalyenin arkasına astığım ceketi alarak hızla oradan uzaklaştım. Helin'in iç çeke çeke ağlaması kulaklarımda çınlıyordu.
Dışarı ulaşır ulaşmaz arabama doğru yürürken cebimden bir sigara çıkardım. Ağzıma yerleştirdiğim sigara ile gözlerimi kapattım, cebimde bulunması gereken çakmak yoktu, arabada kalmış olmalıydı. Anahtarımı çıkarıp arabayı açtım, ancak çakmağım arabadada yoktu.
"Sikeyim böyle işi..." demeye çalıştım ağzımda ki sigaranın elverdiği kadar. Tam o sırada gözümün önüne bir el uzandı. Mor ve bakımlı tırnaklar ve, mor bir çakmak. Bunun Ekim Hanzade dışında biri olması imkansızdı. "Yakayım mı?"
Gözlerimi ona çevirdiğimde bakışları altında ezilmemek mümkün değildi, bu kadının kendine özel öyle bir aurası vardı ki. "Yak."
Yak kelimesi ağzımdan çıkar çıkmaz elinde ki çakmağın ateşini gözüme yaklaştırarak konuşmaya başladı. "Hissediyor musun bu sıcaklığı Berzan? Yanıyor musun söylesene."
Sesimi çıkarmadım.
"Bize nasıl baktığını gördüm Berzan. Cihan'ın yanında ki kıza nasıl baktığını gördüm."
Mükemmel, Ekim Hanzade'de beni yakalamıştı. Yakalanmadığım kimse kalmadığının garantisine varmıştım artık, senin kız dikizleyen aklına tükürsünler Azad. Beceremediğin işi ne diye ulu ortada yaparsın?
"Kalbin sızlıyor mu? Canın yanıyor mu? Bu hayat sevmediğin birine bir ömür adamak için çok kısa, bu hayat sevmediğinle geçmez Berzan, bırak bir ömürü, sevmediğinle aylar haftalar dahi geçmez. Nereye kadar devam edeceksin?"
Bilmiyorum. Bilmiyordum. Haklıydı, garip bir şekilde haklıydı... Ve bunu kabullenmek yüreğime ağır bir taş oturmasına sebep olmuştu.
"Yanındaki değil, kalbine girecek insan sana yakışır. Aşiret, töre değil, yüreğinin peşinden koş. Sen bizi nasıl hayranlıkla izlediysen, bugün sana ve senin isteklerine engel olanlarda bir gün seni ve kalbinde ki kadını hayranlıkla izleyecek. "
Gözlerimin dolmaya başladığını hissettiğim an bir an önce buradan uzaklaşmak istiyordum. Şu an tek amacım buydu, bir an önce gitmek. Gerçekten dediği gibi kalbime hitap edeceğim kişiyi bulunca ben de onların kurduğu gibi güzel bir aile kurabilir miydim? Bunu yapabilir miydim? Bilmiyordum, bildiğim tek şey bu kişinin Helin olmadığıydı ve benim onunla bir gelecek istemediğimdi.
"Biz bu günlere kolay gelmedik Berzan, her şey onun çabasıyla." Cümlesini bitirir bitirmez gözlerinin içi gülmeye başladı. Baktığı yöne doğru kafamı çevrdiğimde gördüm. Miran abi salonun girişinde, elleri takım elbisesinin içinde, Gökhan ile konuşuyordu. Her ne konuşuyorlarsa ciddi bir şeye benziyordu fakat buna rağmen bakışları karısının üzerindeydi. O kadar imrenilecek bir çift vardı ki karşımda...
"Korkak olmaktan vazgeç. Kendin için savaş, o kıza olan bakışlarını herkes farketti. Onun için herkesi, herşeyi karşına al ama onu karşına değil yanına al," dedi ve gitti.
Giderken beni kendimle başbaşa bıraktı, yüreğimi yaktı, kalbimi fırtınalara sürükledi öyle gitti. Her söylediği cümle beni beynimden vurulmuşa çevirmesine rağmen hiç bir şey yapamadım. Öylece kaldım bir süre. Gözlerimden akan yaşlar içimde ki ateşi söndürmeye yetmiyordu. Ben nasıl böyle bir şeye göz yummuştum? Ben nasıl babam olacak sahışın hayatıma böylesine müdahale etmesine izi vermiştim. Bunu nasıl kabul etmiştim... Derin bir nefes aldığım sırada Ekim Hanzade'nin arkasından bakarken Helin ile çok sevdiği kayınbabasının bana doğru geldiğini gördüm. Kimseyle yüzleşmek istemiyordum. Kimseyle konuşmak dahi istemiyordum.
Arabaya binerek hızla çalıştırdım ve mekandan uzaklaştım. Arabanın aynasından arkamdan beni izlediklerini görmüştüm ama böylesi daha iyiydi. Hanzade haklıydı. Geleceğime bu kadar müdahale etmelerine izin veremezdim. Artık bazı şeyleri yoluna koyma vaktiydi. Yine her zaman olduğu gibi aynı tekel bayiden bir kutu dolusu içki alıp, yine aynı köşeme içmeye gittim. Burada bana ait bir şeyler vardı. Kimsenin bilmediği, farklı bir hava. Kendimi iyi hissetmeme sebep olan garip bir şey...
Zaman nasıl geçti, saat kaçtı bilmiyorum. Hava çoktan kararmıştı, etrafı aydınlatan tek şey karşıdaki Mardin kalesinin ışıkları ve yaktığım ateşti. Ay bile küsmüştü güneşli günlere...
Etrafı birden aydınlatan diğer şey telefonum oldu. Gelen mesaj bildirimi görünce elime alarak mesajı açtım. Cihan abi yazmıştı.
"Çok rahatsızım, midem bulanıyor."
"Öp geçsin."
Bunu yazanın Cihan abi olmadığından adım kadar emindim. Eliz yenge desem, daha beter bir durumdu. Adamın karısı niye bana öp desin. Kendine gel Berzan.
"Neredesin? Yanında geleyim mi?"
"Kimsin?"
"0545 XXX XX XX"
"Konum at buraya. Geliyorum."
"Kimsin?"
"At sen, geldiğimde görürsün kim olduğumu."
Ve o an sarhoşluğun verdiği etki ile düşünmeden verdiği numaraya konum attım. Bir önce ki mesajlar gözüme çarptığında bir anlığına zihnim aydınlandı. Telefon sapığım. Kendime bir bardak rakı doldurdum. Kim olduğu hakkında bir fikrim yoktu, günlerdir damarlarımda kandan çok alkol gezdiği için mantıklı düşünme kabiliyetimi dahi kaybetmiştim. Hanzade'nin lafları ile tuz biber olmuştu derdime. Bir süre sonra bir araba ışığı aydınlattı tüm karanlığı. Ancak araba sesi yoktu, kafamı çevirdiğimde farların izin verdiği kadarıyla Cihan abinin Tesla markalı arabasını gördüm.
Ve arabadan indi. Oydu... O kız. İşte o sıra oturdu taşlar yerine, Cihan abinin sana Urfa'dan kız getiriyorum mesajını hatırladım birden. Küçük adımlar ile yanıma gelerek karşımdaki kaya parçasına oturdu.
"Telefon sapığım..."
"Evet..." derken utanır gibi olmuştu. Çok güzeldi...
"İçer misin?" Diyerek yeni doldurduğum bardağı ona uzattım.
"Su var bunda. Buz var. İçmem..."
"Al," dedikten hemen sonra şişeyi ona uzattım. "Kendine doldur o zaman."
Olumsuz bir şekilde kafasını sallayarak tatlı bir ses tonu ile konuşmaya başladı. "Hayır. Sen doldur, sadece rakı. Su ve buz istemiyorum, sonrada miyavla. Çabuk!" Son iki cümlesini duymamazlıktan gelmiştim. "Al." Bardağı ona uzattım.
Elimden aldığı rakıdan yudumlayarak tekrar konuşmaya başladı. "Telefonunu kullanabilme ihtimalim yüzde kaç?"
"Al gülüm. Kullan." Elini uzatarak telefonu elimden aldı, zaten şifresi olmayan telefonu açarak bir şeyler yapmaya başladığı sırada ben rakımı yudumlamaya devam ediyordum.
"Biz yazışırken sen sarhoştun değil mi?"
Olumsuz bir şekilde kafamı salladım. "Sarhoş falan değilim ben," kendi dediğime kendim dahi inanmamışken onun inanmasını beklemiştim. Bana telefonu tekrar uzattığında yüzünde bir rahatlama vardı.
"Naptın şimdi telefonuma?"
"Oh be! Yazışmaları sildim, eniştemi rezil eder miyim hiç?"
Cihan abiden bahsettiğini varsayarak konuşmaya başladım. "Hepsi hayırsız."
Sinirli bir ses tonu ile, "Hiçte bile!" Kafasını hayır demek yerine salladı, dediğime bozulmuş gibiydi. "Birtanedir benim eniştem. Gece gece demedi, yola çıktı. Beni ve kızımı evimden aldı. Kurtardı bizi oradan..."
"Öyle diyorsan öyledir."
"Öyle zaten! Sabah uyandığında beni rüya olarak hatırla da kudur biraz. Kimdi o kız? Bulmam lazım onu. Rüya mıydı? Gerçek miydi?"
"Ne anlatıyorsun sen..."
Yüzünde tatlı bir gülümseme ile konuşmaya başladığında nedense trip yiyorum gibi hisssetmiştim. "Bıcır bıcır demeyi unuttun!"
"Bıcır ne?" Gerçekten ne olduğunu bilmiyordum.
"Of! Çok sıkıcısın doldur bardağımı." Dediğini saniyesinde yaparak bardağını doldurdum ve anında rakı bardağını tekte içerek bardağı hemen yanında bırakarak ayağı kalktı. "Sağ ol. Bu da bittiğine göre, mesajlarda hallolduğuna göre bana müsade."
"Nereye?"
"Konağa?"
"Niye geldin, niye gidiyorsun?" Diye sorgulamanın ardından açıklamasını yaptı.
"Emin ol gül Cemal'ine gelmedim. Mesajları silmeye geldim."
"Cemal? Cemal kim?" Niye Cemal'den bahsetmişti ki?
"Anladım, kafa baya gitmiş. Tanıştığıma çok memnun oldum. Hadi eyvallah." Cümlesini bitirdi ve uzaklaşacağı sırada kendimden bağımsız bir şekilde hareket ederek sarhoşluğun verdiği etkiliyle ayağa kalkıp kolundan tuttum, onu kendime çektim ve sarıldım.
"Ben de çok memnun oldum."
"Ne... ne yaptığını sanıyorsun sen!"
Masum görünmeye çalışırken kollarımı ondan ayırarak ellerimi yana doğru açarak konuşmaya başladım. "Ne yaptım ki? Sarıldım sadece."
Yüzünde minik bir tebessüm ile, "Tamam. Yeter bırak, gitmem gerekiyor." Ve arkasını dönerek arabaya binerek çalıştırdı, uzaklaştı. Bir süre olanları kavramaya çalıştım. Böyle bir son olur muydu? Olmazdı. Bir şekilde bunu tatlıya bağlamak benim elimdeydi. Ne demişti Hanzade? Korkak olma.
Elime telefonumu alarak konum attığım numarayı silmemesini umarak mesajlara girdim. Ve işte oradaydı. Onu tekrar buraya getirmenin bir yolunu bulmalıydım ve aklıma gelen ilk şey en mantıklı karardı. Mesaj yazmaya başladım. "Çantanı unutmuştun."
"Sadece çantamı değil kendi numaramı silmeyi de unutmuşum."
Saniyesinde cevap vermesinin heyecanı ile tekrar hızlıca yazmaya başladım.
"Koş gel, sik." Yazdığımı okuyunca kendime lanet ederek hızlıca bir mesaj daha attım. "Sil."
Verdiği cevap ile pis pis sırıttığımı Mardin kalesi bile görmüştü, bundan emindim."Araba sürerken koşamam. Ve o dediğinden bende yok bir şey yapamam."
"Gel hadi."
Aradan yaklaşık iki dakika geçmişti en fazla. Tekrar buradaydı. Arabadan dahi inmeden camını açtı ve elini bana uzatarak bir kez daha telefonumu istedi. "İn aşağı, şarjım bitti."
"Tamam ver sen."
"Arabaya tak şarj olsun." Dediğimi umursamadan hızla indi, elimden telefonumu çekti ve kalenin manzarasında uçurumdan aşağı fırlattı. Garip bir şekilde tepki dahi vermedim, şu an sadece onun burada olması önemliydi.
"Adın ne?"
"Zıkkım! Çantam nerede?"
"Çok güzel isimmiş... Çantan arabada."
Sinirleniyordu ve bunun farkındaydım. Ayağa kalkarak ona doğru bir adım attım, boyu benden daha kısaydı, yukardan izlerken çok daha güzel görünüyordu. "Sabır ya! Senin arabanda mı?" Çok rahat bir şekilde cevap verdim. "Yoo. Seninkinde, unutmamışsın ki..." Oflayarak gözlerimin içine baktı bir süre, konuşmaya devam etti. Neden unuttun dediğimi sorguladığında dürüst bir şekilde cevap verdim. "Tekrar gel diye..."
"Manyak mısın oğlum sen?"
Derin bir nefes alarak dolan gözlerimi umursamadan cevap verdim. "En çok bu gece birine ihtiyacım var. Bırakma beni..."
Sustu.
"Konuşmayalım, sadece yanımda ol."
Bir süre sustu, kafasını salladı ve cevap verdi. "Sadece bir saat."
"Bakarız," diyerek geçiştirdiğimde bir kez daha kızarak cevap verdi. "Bakarız falan yok. Çocuğum var benim, gitmem lazım." Az önce üzerine oturduğum battaniyenin üstüne tekrar oturarak elinden tutup oturmasını sağladım ve ona sarıldım. "En fazla bir saat kalabilir...Bak ya! Yine sarılıyor şerefsiz."
Ve sonrası zifiri karanlık. Uzun süre sonra ilk defa huzurlu bir şekilde sızmak üzereydim ancak söylenip duruyordu.
"Allah'ım neydi günahım? Tabi ama biliyorum ben! Benim hatam. Ben kaşındım! Ben yaptım! Ben istedim!" Deli gibi dağın tepesinde bağırıyordu. Kulağımın dibinde olmasının dışında hiç bir sorun yoktu. Bunu dile getirdiğimde tekrar konuşmaya başladı. "Haklısın! Senin bir suçun yok zaten!" O konuşmaya devam ederken bakışlarım Tesla'ya kaydı. Arka bagajında şişme bir yatak olduğunu biliyordum, opsiyonlarında vardı. Yarı uykulu yarı sarhoş bir halde şişme yatağı buldum, arabanın şarjına takarak hızla şişmesini izledim. Tek derdim bir kaç saniye daha ayakta durabilmekti. O ise anlamsız bakışlarla beni izliyordu. Söylenmeden geri kalmadan izliyordu.
"Allah belanı vermesin! Onu nasıl geri topluycaz? Hem bir saat dedim. Burada kalıp seninle sevişeceğim mi dedim? Ne yapacaksın yatağı be! Manyak adam! Delirdin mi sen?"
Şişen yatağı arabadan çıkararak yaktığım ateşten biraz daha uzağa bırakarak battaniyeyi üstüne attım ve uzandım. "Yıldızları izleriz. Gel uzan."
"Oldu, başka?"
"Geliyor musun? Getireyim mi? "
"Otururum ben sandalyede. Sen önce kendin doğru düzgün uzan." Biraz yamuk olabilirdim, kendimde değildim asla.
Aklımdan geçen ilk şeyi yaparak doğruldum ve kolundan tutarak onu kendime çektim. Beklemediğim tek şey göğsüme kapaklanmasaydı.
"Ö...özür dilerim. Hemen kalkıyorum." Daha sıkı sarılarak kalkmasına izin vermedim. Gitmesine izin veremezdim. "Kalkmam gerek...Bırak."
"Hiç doğru bir pozisyon değil... Hem ben evli bir kadınım..."
Bu dediğinin üzerine korka korka kollarımı gevşettim. "Bıraktım, ama gitme... Kal böyle yanımda."
"Gitmem..." Gözleri, gözlerimdeydi.
"Bakma öyle... Evli dediysem, sabah özgür bir kadın olarak güne başlayacağım..."
Acı bir gerçekle yüzleşerek cevap verdim. "Ben de nişanlı bir adamım sonuçta..."
Olumsuz bir şekilde kafasını salladı ve konuşmaya başladı. "Ben ne olursa olsun ihanet edemem...Şu an bile çok huzursuzum."
Söylediği duymazdan geldim bir kez daha, sonuçta yanlış bir şey yaptığımızı düşünmüyordum. "Neden buradasın? Yani, Mardin'de."
Üzgün bir ses tonu ile cevap vermeye başladığında sormamam gereken bir şey sorduğumu anladım. "Gidebileceğim başka bir yer yoktu... Sabah erkenden gidip bir iş bulmam lazım, onlara yük olamam."
" Onlar?"
"Kız kardeşim ve eniştem."
"Eliz senin kardeşin mi?"
"Manevi..." Cevap vermek yerine onaylar gibi bir ses çıkmıştı dudaklarımın arasından.
"Sen ne zaman evleneceksin?" Evlenecektim ben değil mi? Buna izin vermiştim, bunu kabul etmiştim. Devin'in bir şey yapacağı yoktu eninde sonunda ben Helin ile evlenmek zorundaydım, ama böyle bir şeye engel olabilecek tek kişi bendim. Bir yolunu bulmalıydım.
"Bir ay sonra..." Verdiğim cevap ona değil, kendimeydi. Bu durumdan kurtulmak için bir aylık kadar kısa bir sürem vardı.
"Geleyim mi düğününe?"
"Beni de davet etsene, halay çekerim!"
Yüzümde beliren minik bir tebessüm ile cevap vermemeyi tercih ettim.
"Ama altın falan takmam bak, param yok benim..." Ses tonu mahçup çıkmıştı, bakışlarımı ona kenetledim. Gerçekten çok güzel bir kızdı, neden burada benimle olduğu hakkında hiç bir fikrim yoktu ancak burada olması bana garip bir şekilde iyi geliyordu.
"Altın için çağırmam ki..."
Bakışları bakışlarımı buldu. Gözlerinin içi gülüyordu, konuşmaya tekrar başladı. Sesi bana melodi gibi geliyordu. "Ne için çağırırsın?"
"Yanımda oturman için."
"Niye? Nikah şahidin mi yapacaksın beni? Olur!"
"Nikah olması için önce bir gelin olması gerekmiyor mu..."
"Varmış işte."
"Gelinim sen gibi olsa keşke..."
Şaşkın bakışlarla beni izlemeye devam etti, sonra sanki söylediğimden rahatsız olmuş gibi karşı çıktı. "Manyak mısın oğlum sen? Dul ve çocuklu kadını ne yapacaksın? Hem daha ilk görüşün beni.. Aşık olduğun kadınla evlenmek varken delirdin mi sen?"
"Aşık olduğumu kim söyledi?" Öyle bir şey yoktu çünkü, öyle bir şey olması imkansızdı. Ben kimseye aşık değildim, aşk adamı hiç değildim. Sadece gerçek bir aileye sahip olmanın hayalini kuran banal normal biriydim. Sahip olmadığım o aile sıcaklığını hissetmek isteyen biri... Kalbim bir gün birine karşı duvarlarını indirebilir miydi bilmiyorum.
"Evlenme o zaman."
"Zorunluyum. Yani, öyleydim. Hala öyle miyim bilmiyorum."
"Hiçbir şey anlamıyorum. Madem zorunlusun beni niye istiyorsun? Puşt."
"Ben... Bilmiyorum. Ne dediğimi bilmiyorum, boşversene. Zaten yarın çoğunu hatırlamayacağım."
"Beni de hatırlamayacaksın..."
"Galiba öyle olacak. " Sesimin neden hüzünlü çıktığına bir anlam verememiştim.
"Ne o? Üzüldün mü?"
Gülümsedim. " Üzüldüm..."
"O zaman malamine."
"Hem de ne malamine..." Gülümsememe rağmen Hanzade'nin sözleri ve karşımda ki kızın burada oluşu hiçbir şeyi düzeltmiyordu. İçimin yangını sönmek yerine çoğalıyordu.
"Umarım çok mutlu olursun evliliğinde..."
"Olunuyor mu?"
Uzandığı yerde sırt üstü dönerek yıldızları izlemeye başladı. "Bilmem. Ben olmadım, ama olacağım. İnanıyorum." Yana dönerek elimi kafamın altına koyarak onu izlemeye başladım. "Umarım olursun güzelim..."
"Gitsem mi artık...Saat üç olmak üzere, Eliz beni daha fazla idare edemez." Cevap vermek yerine kafamı salladım ve gitmesini izledim. Zaten daha fazla gözlerimi açık tutamıyordum. Gitmesine izin vererek hata mı yaptım bilmiyorum, sesimi çıkarmadım. Öylece uzandığım yerde yıldızları izlemeye başladım, gözlerim kapanıyordu yavaş yavaş. Onu tekrar hatırlar mıydım bilmiyorum. Hatırlamayı umarak kendimi alkolün verdiği etkiyle uykuya bıraktım.
