31. bölüm · Kader Çizgisi

Bölüm 29: Ateş Enzo Yıldırım

Eliz’in Hikayeleri

Bölümler
1 Tanıtım 🔗 2 - UYARI - 3 Bölüm 1 ⛓️ Zehir 4 Bölüm 2 - İlaç 5 Bölüm 3 - Karar 6 Bölüm 4 - Terkediliş 7 Bölüm 5 - Merhaba. Ben Helin. 8 Bölüm 6 - Sevgili Berzan 9 Bölüm 7 - Hatırlamıyorum 10 Bölüm 8 - Yandım Gönlüm 11 Bölüm 9 - Nişanlıyız Biz Berzan 12 Bölüm 10 - Vicdan payı 13 Bölüm 11: Evlenecek misin benimle? 14 Bölüm 12 - Amerika Yolcusu 15 Bölüm 13 - Ağa Toplantısı 16 Bölüm 14: Çatışma 17 Bölüm 15: Helin Rezan 18 Bölüm 16: Azade Barzani Aladağ 19 Bölüm 17: Alo? Kudret amca 20 Bölüm 18: Şarap Evi 21 Bölüm 19: Tehdit 22 Bölüm 20: Konağın kapalı kapıları 23 Bölüm 21 - Yüzleşme 24 Bölüm 22 - Gelinlik Mağazası 25 Bölüm 23 - Helin’in Sonu 26 Bölüm 24 - Beklenmedik Misafir 27 Bölüm 25: Emanetimi evine saklamışsın. 28 Bölüm 26: İndir o silahı. 29 Bölüm 27: Yalnız değilsin Berzan 30 Bölüm 28: Duru Neva 31 Bölüm 29: Ateş Enzo Yıldırım 32 Bölüm 30: Yeniden Doğuş 33 Bölüm 31: Annem! 34 Bölüm 32: ilayda'm 35 Bölüm 33: Sonsuz Sessizlik 36 Bölüm 34: Yalan İfade 37 Bölüm 35: Çilingir Sofrası 38 💋 İlk adım, ilk yangın 🔥(Ferhat & Zelal -Özel bölüm) 39 Bölüm 36: Kalbimden sana kalan son hayat 40 Bölüm 37: Ateş kim? 41 Bölüm 38: İlayda nerede? 42 Bölüm 39: İtalya 43 Bölüm 40: Doktorların kardeşi 44 Bölüm 41: Aladağ Hanedanı 45 Bölüm 42: Bervan Dara Aladağ 46 Bölüm 43: İtalya’nın zehri 47 Bölüm 44: Parçalanmış hayatlar 48 Bölüm 45: Mardin’in karanlık gecesi 49 Bölüm 46: Son Kurşun 50 Bölüm 47: Berzan ağam 51 Bölüm 48: Şimdi ne olacak? 52 Bölüm 49 - Cenaze mi varmış? 53 Bölüm 50: Hanımağam 54 Bölüm 51: Umarım ölmüşsündür! 55 Bölüm 52: Dedikodu 56 Bölüm 53: Kanla yazılan adalet 57 Bölüm 54: Kalbimin enkazı 58 Bölüm 55: Gece Misafiri 59 Bölüm 56: Mardin Kalesi 60 Bölüm 57: Aşk Sarhoşu 61 Ferhat ve Zelal Özel - Kalbin yarası 62 Bölüm 58: Sabahın Körü 63 Bölüm 59: Ağaya bak hele. 64 Bölüm 60: Davet 65 Bölüm 61: Yunan Tanrısı 66 Bölüm 62: Oyun içinde oyun 67 Bölüm 63: Beylerbeyi Çiftliği 68 Bölüm 64: Kalbin barikatları 69 Bölüm 65: Kendi ayaklarımızın üzerinde 70 Bölüm 66: Bulaşıkçı 71 Bölüm 67: Mutluluğa doğru ilk adım 72 Bölüm 68: Mardin Sokaklarında İtalyan Usulü Yürüyüş 73 Bölüm 69: Gidelim buralardan 74 (Final) Bölüm 70: Ailem

Acilin kapısından fırtına gibi girdiğimizde, bekleme salonundaki o alışıldık sessizlik canımızı sıktı; danışmada kimse yoktu. Zamanın aleyhimize işlediğini hissederken gözlerim koridorda birini aradı. Tam o sırada yanımızdan hızlı adımlarla geçen bir hemşireyi, sesimdeki tüm baskınlıkla ve can havliyle durdurdum.

“Bakar mısınız? Küçük kızımız çok hasta, acil bir doktor bakması gerekiyor!”

Hemşire duraksayıp yüzüme baktığında gözleri şaşkınlıkla açıldı. “Tabii ağam,” dedi sesindeki hürmeti gizleyemeyerek. “Acil bir toplantı olduğu için herkes oraya geçmek zorunda kalmıştı ama durum madem böyle, hemen birini yönlendiriyorum.”

Beni tanımış olması, bu bölgedeki ağırlığımın bir kez daha işe yaraması şu an sadece Duru için önemliydi. Daha hızlı hareket edeceklerini bilmek içimi bir nebze soğutsa da, yanımda adeta eriyen İlayda’yı görmek beni daha çok mahvediyordu. İlayda, olduğu yerde dört dönüyor, bir eliyle Duru’nun battaniyesini düzeltirken diğer eliyle titreyen dudaklarını kapatıyordu. Endişesi o kadar somut, o kadar yoğundu ki, odadaki havayı bile ağırlaştırıyordu.

Ona yaklaştım, boşta kalan elimi omzuna koyarak bakışlarımı üzerine diktim. “Sakin olur musun lütfen? Bak, geldik işte. Şimdi bakacaklar, her şey yoluna girecek.”

Ama beni duymuyordu bile. Bakışları boşlukta, kulakları sadece kızının düzensiz nefesindeydi. Çaresizlik içinde etrafında dönmeye, bir o yana bir bu yana yürümeye devam etti. O an anladım ki, onun bu yangınını ancak Duru’nun düşecek olan ateşi söndürebilirdi.

Çok geçmeden koridorun ucunda beyaz önlüklü genç bir doktor belirdi. Hemşirenin telaşlı uyarısıyla adımlarını hızlandırmıştı. Yanımıza ulaştığında nefes nefeseydi, bakışları önce bana, ardından kucağımda küçücük kalmış Duru’ya kaydı.

“Hemen muayene odasına alalım,” dedi doktor, profesyonel ama nazik bir sesle.

Odaya girdiğimizde İlayda sanki nefes almayı bırakmıştı. Doktor, Duru’yu muayene masasına yatırırken İlayda da hemen yanı başında, kızının minik eline kenetlendi. Stetoskopun soğuk metali Duru’nun tenine değdiğinde küçük bir mırıltı koptu dudaklarından. O an İlayda’nın gözlerinden yaşlar boşaldı; bu, sessiz bir feryat gibiydi.

“Ateşi gerçekten yüksek, 39.8... Ama ciğerleri temiz görünüyor,” dedi doktor, bir yandan da hemşireye talimatlar yağdırarak. “Hemen bir ateş düşürücü iğne ve serum takviyesi yapacağız. Korkmayın, doğru zamanda geldiniz.”

İlayda, doktorun ağzından çıkan her kelimeyi kutsal bir metin gibi dinliyordu. Başını hafifçe bana doğru çevirdi; omuzları çaresizlikten çökmüş, bedeni titriyordu. Yanına gidip tekrar elini tuttum. Bu sefer beni duymazdan gelmedi. Parmaklarını parmaklarımın arasına geçirdi, öyle sıkı tutuyordu ki, sanki benden güç almazsa oracıkta yıkılacaktı.

“Duydun mu?” diye fısıldadım kulağına, sesimi olabildiğince güven verici tutmaya çalışarak. “Doğru zamanda geldik diyor. İyi olacak.”

Duru’nun serumu bağlanırken doktor elindeki dosyayı kapatıp bize doğru döndü. Bakışları İlayda’nın üzerindeyken yumuşaktı ama kafasını bana çevirdiği an gözlerindeki o buz gibi nefret odanın sıcaklığını bir anda düşürdü. Yüzünde çarpık, küçümseyici bir gülümseme belirdi.

“Geçmiş olsun Berzan Ağam,” dedi, ‘Ağam’ kelimesini ağzında bir alaymış gibi çiğneyerek. “Küçük kıza bakarken gösterdiğin bu hassasiyet... Gözlerimi yaşarttı doğrusu. Senin genlerinde birilerine ‘sahip çıkmak’ pek yoktur sanıyordum. Malum, sizin sülale genelde can yakmakla meşhurdur.”

Söylediği şeyin ağırlığıyla kaşlarım çatıldı, üzerime doğru bir adım attım. “Lafını tart da konuş doktor. Ne demek istiyorsun sen?”

Gülümsemesi daha da genişledi, elini beyaz önlüğünün cebine sokup dik bir duruş sergiledi. “Ben Enzo Yıldırım,” dedi, her kelimenin üzerine basarak. “Beni hatırlamamış olman normal, sen zirvedeyken aşağıdakileri görmezsin. Ama ben seni ve özellikle o meşhur babanı hiç unutmadım. Bazı borçlar vardır Berzan, yıllar geçse de faiziyle ödetilir.”

İsim zihnimde şimşek gibi çaktı. Enzo Yıldırım… Kim olduğunu kestiremiyordum, yıllar önce bu topraklardan apar topar silinen bir isim vardı ama o çocuğun adı Ateş’ti. O olabilir miydi? Kanımın çekildiğini, yerini saf bir öfkeye bıraktığını hissettim. İlayda endişeyle araya girmeye çalışırken ben çoktan onun karşısında dikilmiştim bile.

“Ateş Yıldırım olmasın o?” dedim, sesimdeki o alaycı ama bıçak gibi keskin tonla. “Şimdi hatırladım... Sen şu anneni öldürdüğün için korkak gibi İtalya’ya kaçan o çocuk değil misin? Beyaz önlük giyince o ellerindeki kanın yıkanacağını mı sandın?”

Yüzündeki o sahte gülümseme bir anda dondu, göz bebekleri öfkeden titrediğinde emin oldum, doğru damara basmıştım. “Ağzını topla Berzan!” diye tısladı Ateş, üzerime doğru yürüyerek. “Neler olduğunu, neler bittiğini bilmeden o kirli diline ailemi dolama!”

“Yalan mı?” diye kükredim, hastane koridorunda sesim yankılanırken. “Kaçtığın yerdeki o İtalyanca isim bile korkaklığını örtmeye yetmemiş. Şimdi gelmiş burada bana ahlak dersi mi veriyorsun? Sen önce o ellerindeki lekeyi temizle, sonra benim sülaleme dil uzat!”

İlayda korkuyla koluma yapıştı, “Berzan yapma! Duru burada, hastanedeyiz!” diye yalvardı. Ama aramızdaki o gerginlik, saniyeler içinde patlamaya hazır bir bombaya dönüşmüştü. Ateş’in parmakları yumruk haline gelmişti, benim ise gözüm kararmıştı.

“Bildiğin her şey yalan Berzan Ağa,” dedi, her kelimeyi kalbime bir çivi çakar gibi tek tek söyleyerek. “Koca bir yalanın, babanın senin için ördüğü o sahte duvarların içinde yaşıyorsun. Gerçekler bir gün o duvarları yıktığında, altında ilk kimin kalacağını hep beraber göreceğiz.”

Bu sitem dolu, gizemli sözleri zihnimde yankılanırken ne demek istediğini çözmeye çalışıyordum. Ama o, bana daha fazla konuşma şansı tanımadan bakışlarını benden kopardı ve az önceki o öfkeli adamdan eser kalmamış bir profesyonellikle İlayda’ya döndü. İlayda, Duru’nun başında korkuyla ikimize bakıyordu.

“İlayda Hanım,” dedi sesi biraz daha yumuşayarak ama hala titrerken. “Duru’nun ateşi iğne ve serumun etkisiyle düşmeye başlayacaktır. Kan değerlerine bakacaklar, basit bir enfeksiyon gibi duruyor ama sabaha kadar gözetim altında kalması en güvenlisi. Hemşire arkadaşlar takibini yapacak.”

İlayda titrek bir nefes alıp, “Teşekkür ederim doktor bey,” diye mırıldandı.

Ateş, son bir kez bana baktı. O bakışta ne bir özür ne de bir geri adım vardı; sadece günü geldiğinde patlayacak bir bombanın geri sayımı gizliydi. Hiçbir şey demeden, beyaz önlüğünün eteklerini savurarak odadan çıktı.

İlayda, sanki tuttuğu nefesi ancak o zaman verebilmiş gibi omuzlarını düşürdü. Önce uyumaya başlayan Duru’nun yüzüne uzun uzun baktı, ardından ağır çekimde bana döndü.

Gözlerinde az önceki korkunun yerini, cevabını bulamadığı devasa bir karmaşa almıştı. "Berzan, bu neydi şimdi?" diye sordu. Sesi hem bir fısıltı kadar alçak hem de bir hesap sorar gibi keskindi.

Cevap vermeme fırsat tanımadan devam etti, ellerini çaresizce iki yana açarak: "Az önce burada ne yaşandı? Sen kime, neye dayanarak 'Anneni öldürdün' dedin o adama? Ve o... O ne demek istedi? 'Koca bir yalanın içinde yaşıyorsun' derken neyi kastetti?"

"İlayda, sadece eski bir mesele..." diye geçiştirmeye çalıştım ama yemedi.

"Eski bir mesele mi?" diyerek üzerime yürüdü. "Adamın gözlerinden ateş fışkırıyordu Berzan! Seninle kişisel bir derdi var, belli. Üstelik babanla ilgili söyledikleri... Kim bu Enzo ya da Ateş? Biz buraya kızım için geldik ama kendimi bir savaş alanının ortasında buldum." Gözlerini gözlerime dikti, sanki zihnimin içindeki o karanlık odaya girmeye çalışıyordu. "Bana bak Berzan, o adamın 'yalan' dediği şey ne? Senin bilmediğin ama onun bildiği ne olabilir? O öfke, o nefret... Sadece bir tanışıklık olamaz bu. Bir şeyler saklıyorsun ya da gerçekten sana saklanan bir şeylerin kurbanısın."

Sessiz kaldıkça İlayda’nın sorgulayan bakışları daha da derinleşti. Haklıydı. Az önce yaşananlar bir tesadüf olamayacak kadar zehirliydi ve o zehir, İlayda’nın zihnindeki güvenli limanıma çoktan sızmaya başlamıştı. Onun bu soruları, Ateş'in bıraktığı o gizemli yarayı kanatıyordu.

Sıkıntıyla elimi enseme atıp derin bir nefes verdim. Odamdaki o boğucu hava, İlayda’nın sorgulayan bakışlarıyla daha da ağırlaşmıştı. Yanına, Duru’nun yattığı yatağın ucuna doğru çöktüm ve gözlerimi boşluğa diktim.

"Bilmiyorum İlayda," dedim, sesimdeki samimiyete inanmasını umarak. "Gerçekten neden bana o kadar nefretle baktığını ya da neyi kastettiğini bilmiyorum."

Bakışlarımı ona çevirdim, zihnimdeki o on yıllık tozlu sahneleri tek tek geri çağırdım:

"Yaklaşık on yıl önceydi... Bir sabah tüm şehir o haberle uyandı. Yıldırımların hanımağasının öldürüldüğü haberiyle. Herkes aynı şeyi konuşuyordu: Oğlu Ateş, öz annesini uykusunda bıçaklamıştı. Korkunç bir olaydı, sarsılmayan kimse kalmamıştı. O geceden sonra ne babası Ertan Yıldırım’dan ne de Ateş’ten bir daha haber alınamadı. Sırra kadem bastılar."

İlayda dehşet içinde ağzını kapattı ama anlatmaya devam ettim:

"Sonra dedikodular yayıldı; İtalya’ya kaçtıklarını, orada karanlık işlere, mafyalara karıştıklarını duyduk. Bizim için Ateş, o gün ölen ve arkasında bir enkaz bırakan o katil çocuktan ibaretti. Bugün karşıma 'Enzo' adıyla çıkıp, elinde neşterle hayat kurtaran bir doktor kılığında belireceği rüyamda görsem inanmazdım."

Hafifçe öne eğilip ekledim:

"Ama o 'yalan içinde yaşıyorsun' lafı... O adamın sesindeki o sitem, o kadar sahte olamazdı. Sanki bildiği ama benim ruhumun bile duymadığı bir şey var. Ve bu şey her neyse, ucu babama ve geçmişimize dokunuyor, orası kesin."

İlayda, Duru’nun ipek gibi saçlarını okşarken bir an duraksadı ve bakışlarını yavaşça bana çevirdi. Gözlerindeki o keskin zekâ, az önceki korkunun üzerine bir zırh gibi giyilmişti.

"Berzan, bence gidip onunla konuşmalısın," dedi, sesi hiç beklemediğim kadar kararlı ve netti.

Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. "Konuşmak mı? İlayda, adamın bana nasıl baktığını gördün. Aramızdaki o nefreti ellerinle tutabilirdin. Ne konuşacağım onunla? On yıl sonra gelip bana bilmeceler sormasının hesabını mı sorayım?"

İlayda oturduğu yerden doğrulup tam karşıma dikildi. "Hayır, hesap sormak için değil, gerçeği öğrenmek için konuşmalısın. Bak, bir adam annesini öldürüp kaçtıysa, on yıl sonra bir doktor olarak geri dönüp bu kadar riskli bir yüzleşmeye girmez. Eğer Ateş gerçekten o caniyse, seninle böyle bir diyaloğa girmek yerine gölgelerde kalmayı tercih ederdi."

Bir adım daha yaklaştı, ellerimi tuttu. Ellerinin sıcaklığı, Ateş'in bıraktığı o buz gibi etkiyi bir nebze olsun kırıyordu.

"Onun gözlerinde gördüğün şey sadece nefret değildi Berzan, o bir haykırıştı. 'Koca bir yalan içinde yaşıyorsun' dedi sana. Eğer bu bir yalansa, bu yalanın içinde sadece sen değil, belki de hayatına dokunduğun herkes var. Yarın bir gün bu yalan ayağına dolandığında, keşke o gün sorsaydım demek istemiyorsan, şimdi gitmelisin.”

"Duru..." dedim tereddütle yatağa bakarak.

"Duru iyi, başında ben varım, hemşireler var," dedi güven verircesine. "Ama sen iyi değilsin. O adamın zehri zihnine bir kere girdi. Eğer şimdi gidip o zehrin kaynağını bulmazsan, bu şüphe seni içten içe bitirecek. Git Berzan... O kapıdan çıktığında gerçeğin ne kadar ağır olacağını bilsen bile git. Çünkü belirsizlik, gerçeklerin en acısından daha yakıcıdır."

İlayda'nın bu sarsılmaz duruşu ve mantığı karşısında söyleyecek sözüm kalmamıştı. Haklıydı. Bu sessiz hastane koridorlarında sadece kızının ateşi değil, benim hayatımın gizli kalmış sayfaları da yanıyordu. Başımı hafifçe salladım, elini tutup avucunun içine bir öpücük bırakarak odadan çıktım. Ateş’i bulmalı ve o yalanın perdesini ne pahasına olursa olsun aralamalıydım.

Hastanenin o ağır, ilaç kokulu koridorlarına çıktığımda zihnim darmadağın olmuştu. Danışmadaki hemşirelerin yanına gidip sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak sordum: "Doktor Ateş nerede? Kendisine bir şey sormam gerekiyor."

Genç hemşire, az önce odada yaşanan gerginliğe şahit olmuş gibi biraz çekinerek cevap verdi: "Hava almak için bahçeye çıktı Berzan Ağa, arka taraftaki kamelyaların oradadır."

Hızlı adımlarla bahçeye çıktım. Gecenin serinliği yüzüme çarparken, onu karanlığın içinde, bir banka oturmuş, parmaklarının ucundaki sigaranın koruyla seçerken buldum. Beni gördüğünde hiç şaşırmadı; sanki oraya geleceğimden, o hesabı soracağımdan emin gibiydi.

Yanına vardığımda gözlerini kısıp dumanı ağır ağır gökyüzüne bıraktı. Hiçbir şey demeden elini cebine attı, paketten bir dal sigara çıkarıp bana doğru uzattı. Bu sessiz teklif, aramızdaki o keskin düşmanlığın ortasında garip bir ateşkes ilanı gibiydi. Sigarayı aldım, çakmağını çakıp uzattığında eğilip yakarken gözlerimin içine bakıyordu.

İlk dumanı ciğerlerime çekip ona doğru döndüm. "İçerideki o şovun neydi senin?" diye sordum, sesimdeki o soğuk ve sert tonla. "Bilmeceler, yalanlar, babamla ilgili o imalar... Ne anlatmaya çalışıyorsun sen?”

Ateş, bakışlarını tekrar karanlığa çevirdi, acı bir gülüş yerleşti dudaklarına. "Şov mu?" dedi kısık bir sesle. "Sen her şeyi çok basit sanıyorsun Berzan. Ama o yalanlar sadece birer kelime değil; senin hayatın, senin geçmişin. O içeride gördüğün sadece buzdağının görünen kısmıydı. Asıl yangın, senin hiç girmene izin verilmeyen o odalarda yanıyor."

Ateş, oturduğu bankta hafifçe yana kayarak bana yer açtı ama ayakta kalmayı tercih ettim. Aramızdaki mesafe sadece birkaç adımdı ama sanki aramızda on yıllık bir uçurum vardı. Sigarasından derin bir nefes daha çekip dumanı geceye savurdu.

“Şov değil Berzan, gerçeklerin ağırlığı o,” dedi, sesi bankın altındaki kuru yaprakların hışırtısı kadar yorgundu. “Sen o gece ne olduğunu sanıyorsun? Bir caninin uykusunda annesine kıydığını mı? Sana anlatılan masal bu muydu?”

Sigaramın külünü yere silkerken gözlerimi ondan ayırmadım. “Herkesin bildiği bu. Kanıtlar, o geceki kaçışın... Hepsi bunu söylüyordu Ateş. Ya da Enzo... Her neysen.”

Ateş birden ayağa kalktı, aramızdaki o birkaç adımlık mesafeyi tek hamlede kapattı. Burnumun dibine kadar gelip gözlerimin içine baktı; gözleri nefretle değil, bu sefer saf bir hüsranla parlıyordu.

“Kanıtlar mı? Kanıtları kimin temizlediğini sanıyorsun? O gece o evden beni babam değil, senin baban çıkardı Berzan! Elime o bıçağı kimin tutuşturduğunu, annemin son nefesini kucağımda verirken kulağıma kimin ‘Kaçmazsan seni de bitirirler’ diye fısıldadığını biliyor musun?”

Donup kalmıştım. Babam mı? Babamın Yıldırımlar’ın içindeki bir infazla ne ilgisi olabilirdi?

“Yalan söylüyorsun,” dedim, sesim benim bile beklemediğim kadar cılız çıktı.

“İstediğine inan,” dedi Ateş, sigarasını yere atıp ayakkabısının ucuyla hırsla ezerek. “Sana kurulan o steril dünyada yaşamaya devam et. Ama bil ki; senin o kahraman gördüğün baban, benim hayatımı ve annemi bir satranç tahtasındaki piyon gibi harcadı. Ben İtalya’da ölmeyi beklerken her gün o geceyi tekrar yaşadım. Sen ise burada ‘Ağa’cılık oynarken babanın sana bıraktığı o kanlı mirasın üstünde oturuyordun.”

Arkasını dönüp hastane kapısına doğru yürümeye başladı. Tam girmek üzereyken durdu ve omzunun üstünden son bir kez baktı:

“Babanın çalışma odasındaki o eski, kilitli çekmeceyi hiç merak etmedin mi Berzan? Annemin son mektubu hala orada, senin babanın vicdan azabı niyetine sakladığı o çekmecede. Eğer gerçekten gerçeği istiyorsan, o kilidi kır. Ama dikkat et; o çekmeceden çıkanlar sadece beni değil, senin dünyanı da yakacak.”

Ateş, hastanenin otomatik kapısına doğru ilerlerken arkasından buz gibi bir sesle kükredim:

“Bana babamı anlatma Ateş! Onun ne bok olduğunu, ellerinin ne kadar kirli olduğunu senden öğrenecek değilim. Ben o adamın gölgesinde değil, onun yarattığı o cehennemin tam ortasında büyüdüm! Ondan senden daha çok nefret ediyorum!”

Ateş bu sözlerim üzerine durdu. Omuzları sarsıldı, ardından yavaşça bana döndü. Yüzünde bu kez alaycı bir ifade değil, insanın iliğini donduran bir acıma duygusu vardı. Adımlarını tekrar bana doğru çevirdi, tam karşımda durdu. Sigarasından son bir nefes çekip dumanı doğrudan yüzüme üfledi.

“Nefret mi?” dedi sesi fısıltı gibi ama bir o kadar keskin. “Senin nefretin, sadece bir babanın oğluna bıraktığı o ağır yükten ibaret Berzan. Seninki bir tercih... Benimki ise bir mahkûmiyet.”

Anlamaz gözlerle ona baktım. “Ne anlatıyorsun sen yine? Sadede gel!”

Ateş, elini omzuma koydu; parmakları bir pençe gibi etime gömüldü. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı, gözlerindeki o karanlık sır ilk kez bu kadar yakındı bana.

“Bana bak Berzan... Sen o adamdan nefret ediyorsun çünkü o senin baban. Ben ise o adamdan nefret ediyorum çünkü o benim hayatımı çalarken, seninle benim arama koca bir mezar kazdı. Sen o çekmeceyi açtığında sadece bir cinayet kanıtı bulmayacaksın.”

Yutkundum. Kalbimin ritmi, az önce kucağımda taşıdığım Duru’nun nabzı kadar hızlanmıştı. “Ne bulacağım o zaman? Ne saklıyor o çekmecede?”

Ateş’in gözleri doldu ama o yaşın akmasına izin vermedi. Dudakları titreyerek, zihnimde deprem yaratacak o üstü kapalı cümleyi bıraktı aramızdaki boşluğa:

“Aynı toprağın, aynı kökün sızısını bulacaksın Berzan. O çekmecede saklanan şey sadece bir kadının ölümü değil; iki ayrı hayata dağılmış, ama aslında tek bir candan kopmuş o büyük sırrın kendisi. O kapıyı açtığında, neden bana bu kadar benzediğini ve neden benden bu kadar nefret etmen gerektiğini anlayacaksın.”

Elimdeki sigara yere düştü. Ateş elimi omzumdan sertçe itti, arkasını dönüp hastaneye doğru yürürken son cümlesini bir kurşun gibi kalbime sıktı:

“O çekmeceyi aç ve iki farklı ismin altına düşülmüş o tek bir imzada kimin kanının olduğunu gör. Hoş geldin Berzan Ağa... Kendi canına düşman edildiğin o koca yalanına hoş geldin.” Ateş’in arkasından otomatik kapılar kapandığında, hastane bahçesinin sessizliği üzerime bir çığ gibi çöktü.