34. bölüm · Kader Çizgisi
Bölüm 32: ilayda'm
Yol boyu ellerim direksiyonda, kalbim ise konağın o güneş gören odasındaydı. İlayda yan koltukta çıt çıkarmadan oturuyor, arada bir bana kaçamak bakışlar atıyordu. Konağın avlusuna toz bulutu içinde girdiğimde, arabayı durdurur durdurmaz dışarı fırladım. İlayda’nın kapısını açıp elini tuttum; avuçlarımın içi terlemişti ama heyecandan dizlerimin bağı çözülmek üzereydi.
"Hazır mısın?" diye fısıldadım, konağın heybetli kapısından girerken.
İlayda sadece başını sallayabildi. Üst kata çıkan merdivenleri sanki bulutların üzerindeymişim gibi tırmandık. Annemin odasının kapısına geldiğimde derin bir nefes aldım ve yavaşça kulpu çevirdim.
Güneş ışığı odayı boydan boya yıkıyordu. Annem, yatağında dikleşmiş, pencereden dışarıdaki asırlık çınara bakıyordu. Bizim içeri girdiğimizi duyunca başını ağır ağır çevirdi. O an odadaki zaman durdu. Annemin bakışları önce bana, sonra elini sıkıca tuttuğum İlayda’ya kaydı.
"Anne," dedim sesim titreyerek. İlayda’yı yavaşça yatağın kenarına doğru yönlendirdim. İlayda, sanki kutsal bir mabede giriyormuşçasına sessiz ve hürmet doluydu. Annem, o hüzünlü ama artık canlanmış gözlerini İlayda’nın yüzünde gezdirdi. Odadaki o büyülü sessizlik, annemin hafifçe çatılan kaşları ve merakla kısılan gözleriyle bölündü. Bakışlarını İlayda’nın yüzünden çekip doğrudan benim gözlerimin içine dikti. Elini hâlâ tutan bu yabancı kadının kim olduğunu çözmeye çalışıyordu.
Sesindeki o titrek ama otoriter tınıyla sordu: “Bu kim oğlum? Kimdir bu güzel kız?"
İlayda, annemin sorusuyla beraber hafifçe geri çekilir gibi oldu, sanki yanlış bir şey yapmaktan korkuyormuş gibi elleri titredi. Ben ise hemen araya girip İlayda’nın omzuna elimi koydum, onu biraz daha kendime ve yatağa yaklaştırdım.
"Anne," dedim, sesimdeki gururu gizleyemeyerek. "Bu İlayda. Benim... hayatımın geri kalanı.”
"Demek İlayda..." diye mırıldandı annem. "Berzan’ın sarhoş uykularında sayıkladığı, kimdi o kız diye düşünüp iç çektiği o kız sensin demek?" İlayda mahcup bir şekilde başını öne eğdi, yanaklarının hafifçe pembeleştiğini görebiliyordum. Annem elini tekrar uzatıp İlayda’nın çenesini hafifçe kaldırdı, gözlerinin en derinine baktı.
"Güzelmişsin," dedi annem, sesi bu sefer daha yumuşak, daha kabullenmiş geliyordu. "Ama yüzünden öte, ruhun Berzan'ın karanlığını aydınlatacak kadar berrakmış. Hoş geldin kızım, geç kaldın ama tam vaktinde geldin."
Annem, İlayda’nın elini bırakmadan bana baktı. Gözlerinde sadece bir annenin görebileceği o keskin, her şeyi anlayan ifade vardı. "Berzan, evladım... Bu kızın elleri neden buz gibi? Korkutmuşsun belli ki, kapısına yine fırtına gibi dayanmışsın. Ne yaptın kızıma söyle hele."
İlayda, annemin bu isabetli tespitiyle hafifçe gülümsedi. O an aralarındaki o buz dağı tamamen erimiş, yerine yıllardır tanışıyorlarmış gibi bir samimiyet yerleşmişti. İlayda, boğazındaki düğümü yutkunarak çözdü ve ilk kez doğrudan anneme hitap etti:
"Korkutmadı efendim... Sadece o kadar heyecanlıydı ki, nefesi kesilmişti. Ben de onu öyle görünce ne yapacağımı bilemedim."
Annem hafifçe yatağında doğrulmaya çalıştı. Ona yardım etmek için atıldığımda, eliyle beni durdurup İlayda’nın yardım etmesini bekledi. İlayda, sanki kırılacak bir porselene dokunur gibi nazikçe annemin yastığını düzeltti, omuzlarını destekledi.
"Bak hele şuna," dedi annem muzip bir sesle. "Daha dün dilim damağım kurumuş yatıyordum, bugün ise başımda iki tane pırıl pırıl evlat... Berzan, Zelal’e haber sal. Aşağıda şanımıza yakışır bir sofra kurulsun. Bu kız bizim misafirimiz değil, artık bu evin bir parçasıdır."
İlayda'nın gözleri parladı, dudaklarından dökülen "Teşekkür ederim," kelimesi odanın içinde bir dua gibi yankılandı.
Tam o sırada kapı hafifçe tıklandı. İçeriye elinde bir tepsiyle, biraz önceki banyo baskınından sonra nihayet üzerine düzgün bir şeyler geçirmiş, saçları hala hafif nemli olan Ferhat girdi. İçeri girer girmez ortamdaki duygusal havayı sezmiş olacak ki, o her zamanki patavatsızlığını bir kenara bırakıp duruldu.
"Berzan," dedi Ferhat, tepsiyi komodinin üzerine bırakırken. "Burak geldi, aşağıda bekliyor. 'Hanım ağayı bir kontrol edeyim' der." Annem, Ferhat’ı görünce hafifçe gülümsedi. "Gel Ferhat gel, bak kim gelmiş. Berzan sonunda aklını başına devşirmiş, bize İlayda kızımızı getirmiş."
Ferhat, İlayda’ya doğru samimi bir selam verip bana döndü. Kısık sesle, sadece benim duyabileceğim şekilde mırıldandı: "Nihayet be Berzan... Az kalsın banyoda su tamir ederken yaşlanıp gidecektik."
Ona gözlerimi devirerek "Kes lan," der gibi baktım ama içimdeki o huzur, Ferhat’ın bu sataşmasına bile kızmama engel oluyordu. Annemi doktorun kontrolüne bırakmak için ayağa kalktık. İlayda ile kapıya yönelirken annem arkamızdan seslendi: "Berzan! Kızı hemen kaçırma, bahçede bir kahve içirin. Geldiğini tüm konak duysun!"
Dışarı çıktığımızda, koridorun serinliği yüzümüze vurdu. İlayda durdu, derin bir nefes aldı ve bana döndü. "Berzan... Bu gerçekti değil mi? Annen gerçekten uyandı ve benimle konuştu?" mOnu belinden tutup kendime çektim, alnımı alnına yasladım. "Gerçek sevgilim. Hepsi gerçek. Ve bu sadece başlangıç."
Ellerimi yüzüne yerleştirip başparmağımla yanağını okşadım. İçimde biriken tüm o özlem, pişmanlık ve biraz önceki mucizenin verdiği coşkuyla ona doğru eğildim. Dudaklarımız buluştuğunda, zamanın durduğunu hissettim; bu sadece bir öpücük değil, dünkü o sessizliğin, cevapsız aramaların ve kapı yüzüne kapanmaların sessiz bir özrüydü.
Nefes nefese geri çekildiğimizde, alnımı alnına yasladım. "Seni seviyorum İlayda. Bunu söylemek için çok erken olabilir ama artık hiçbir şeyin aramıza girmesine izin vermeyeceğim," diye fısıldadım.
İlayda, hafifçe kızarmış yanaklarıyla gülümsedi. "Ben de seni Berzan... Ama hâlâ rüyada gibiyim."
Hemen kendimi toparlayıp bir plan kurmam gerekiyordu. Onu burada, annemle ve konağın huzuruyla baş başa bırakıp sabahki kabalığımı telafi edecek bir şeyler yapmalıydım.
"Sen şimdi bahçeye geç, Zelal sana o meşhur reyhan şerbetinden getirsin," dedim, cebimdeki anahtarı şıkırdatarak. "Benim hemen çarşıya inmem lazım. Şu Burak’ın istediği bazı ilaçlar var, eczanede bekletiyorlarmış. Yarım saate dönmezsem gelip beni bizzat sen alırsın, tamam mı?"
İlayda şüpheyle kaşlarını kaldırdı. "İlaçları Ferhat alamaz mı Berzan?"
"Ferhat musluk tamirinden yoruldu, şimdi onu bir de çarşı trafiğine sokup iyice kekolaştırmayalım," diyerek bir kahkahayla onu geçiştirdim. Alnından hızlıca öpüp merdivenlere yöneldim.
Konağın avlusundan arabaya atladığım gibi tozu dumana katarak çıktım. İstikamet eczane falan değildi; Mardin’in en eski çiçekçisi, Süleyman Amca’nın dükkanıydı. O kapıyı yüzüme kapattığında hissettiğim o soğukluğu, şimdi bahar dallarıyla ve en taze güllerle ısıtmam gerekiyordu.
Dükkâna daldığımda nefes nefeseydim. "Süleyman Amca! Öyle bir buket yap ki, göreni aşık etsin, görmeyeni pişman. İçinde ne kadar taze gül, ne kadar güzel kokulu çiçek varsa koy. Bugün Berzan’ın bayramı, telafisi büyük bir özrüm var!"
Çiçekler hazırlanırken kapının önünde sabırsızca bekledim. Elimde kocaman, görkemli bir buketle konağa döndüğümde, Berzan Ağa'nın o sert kabuğunun altında, sevdiği kadına çiçek taşıyan o aşık adamın heyecanı vardı.
Konağın devasa kapısından içeri, elimde adeta bir bahçeyi kucaklamışım gibi duran o devasa buketle girdiğimde, avludaki tüm hareketlilik bir anda bıçak gibi kesildi. Zelal elindeki tepsiyi havada asılı bıraktı, korumalar ciddiyetlerini bozmamaya çalışarak birbirine baktı, annem ise pencerenin kenarındaki koltuğuna yerleşmiş, yüzünde muzip bir gülümsemeyle aşağıyı izliyordu.
İlayda, bahçedeki asırlık çınarın altında kahvesini yudumlarken beni gördü. Gözleri önce bana, sonra kucağımdaki o renk cümbüşüne kaydı. Şaşkınlıktan dudakları aralandı; sabahki o sert, kapıları yüzüme çarpan kadın gitmiş, yerine içi titreyen bir genç kız gelmişti.
Ağır adımlarla yanına gidip herkesin meraklı bakışları altında önünde durdum. Buketi ona doğru uzatırken sesim, sadece onun duyabileceği ama tüm avluda yankılanacak bir kararlılıktaydı.
"Sabah o kapıyı yüzüme kapattığında, dünyanın tüm renkleri soldu sandım İlayda. Bu çiçekler, kırdığım o anların sadece küçük bir telafisi... Özür dilerim."
İlayda, parmak uçları güllere değerken başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Tüm konak halkı, bu sert coğrafyanın ortasında yeşeren bu masalsı aşk sahnesini adeta nefeslerini tutarak, hayranlıkla izliyordu. Alkış kopacak gibiydi ama herkes o anın büyüklüğünden sessizliğe gömülmüştü.
Ancak o sırada benim gözüm, bu romantik sahneyi hiç umursamayan tek bir kişiye, Ferhat’a kaydı.
Ferhat, hemen yan taraftaki sütuna yaslanmış; ne bana, ne İlayda’ya ne de o görkemli çiçeklere bakıyordu. Onun bakışları, elindeki tepsiyle donup kalmış, yanakları utançtan al al olmuş Zelal’in üzerindeydi. Gözlerinde öyle bir hayranlık, öyle derin bir "eyvallah" vardı ki; banyonun patlayan musluğu da, benim takılmalarım da tamamen silinip gitmişti zihninden.
O an fark ettim ki; bu avluda sadece bir tane aşk hikayesi yazılmıyordu. Ben İlayda’nın gönlünü binbir çiçekle almaya çalışırken, Ferhat sessiz sedasız, sadece bakışlarıyla Zelal’in kalbine köprü kuruyordu.
Güneş, Mardin’in kehribar rengi taşlarının üzerinden ağır ağır çekilirken, avluya çöken huzur sanki asırlardır bu anı bekliyormuş gibiydi. İlayda’nın elinde tuttuğu o devasa buketi koklayışı, annemin pencereden bize salladığı o zayıf ama umut dolu el ve Ferhat’ın Zelal’e takılıp kalan o sevdalı bakışları... Hepsi tek bir karede birleşmişti.
İlayda bana dönüp, "Bu kadar çiçeği nereye sığdıracağız Berzan?" diye sordu, sesinde nihayet dertten arınmış bir neşe vardı.
Gülümseyerek ona yaklaştım, kolumu omzuna atıp onu kendime çektim. Bakışlarım önce konakta, sonra ufukta batan güneşte gezindi.
"Bu konak çok karanlık, çok sessiz günler gördü İlayda," dedim, sesimdeki ciddiyetle karışık o huzuru saklamadan. "Şimdi her köşesini bu çiçeklerle, en çok da senin sesinle dolduracağız. Yarım kalan ne varsa, bugünden itibaren tamamlanmaya başlıyor."
Avludaki herkes yavaş yavaş işine dönerken, Ferhat’ın hâlâ Zelal’e bakarak bıyık altından gülümsediğini fark ettim. Bizim deli oğlanın da limanı belli olmuştu.
Elimi İlayda’nın elinin üzerine koyup sıktım. Mardin’in rüzgarı üzerimizden geçerken, içimde bir yerlerde o eski, yorgun Berzan’ın artık huzurla uyuduğunu hissettim. Kapılar bir kez kapanmıştı belki ama şimdi ardına kadar açılan bir hayat bizi bekliyordu.
"Hazır ol," diye fısıldadım kulağına. "Çünkü bu hikâyenin asıl şimdi, en güzel sayfası açılıyor."
