52. bölüm · Kader Çizgisi

Bölüm 49 - Cenaze mi varmış?

Eliz’in Hikayeleri

Bölümler
1 Tanıtım 🔗 2 - UYARI - 3 Bölüm 1 ⛓️ Zehir 4 Bölüm 2 - İlaç 5 Bölüm 3 - Karar 6 Bölüm 4 - Terkediliş 7 Bölüm 5 - Merhaba. Ben Helin. 8 Bölüm 6 - Sevgili Berzan 9 Bölüm 7 - Hatırlamıyorum 10 Bölüm 8 - Yandım Gönlüm 11 Bölüm 9 - Nişanlıyız Biz Berzan 12 Bölüm 10 - Vicdan payı 13 Bölüm 11: Evlenecek misin benimle? 14 Bölüm 12 - Amerika Yolcusu 15 Bölüm 13 - Ağa Toplantısı 16 Bölüm 14: Çatışma 17 Bölüm 15: Helin Rezan 18 Bölüm 16: Azade Barzani Aladağ 19 Bölüm 17: Alo? Kudret amca 20 Bölüm 18: Şarap Evi 21 Bölüm 19: Tehdit 22 Bölüm 20: Konağın kapalı kapıları 23 Bölüm 21 - Yüzleşme 24 Bölüm 22 - Gelinlik Mağazası 25 Bölüm 23 - Helin’in Sonu 26 Bölüm 24 - Beklenmedik Misafir 27 Bölüm 25: Emanetimi evine saklamışsın. 28 Bölüm 26: İndir o silahı. 29 Bölüm 27: Yalnız değilsin Berzan 30 Bölüm 28: Duru Neva 31 Bölüm 29: Ateş Enzo Yıldırım 32 Bölüm 30: Yeniden Doğuş 33 Bölüm 31: Annem! 34 Bölüm 32: ilayda'm 35 Bölüm 33: Sonsuz Sessizlik 36 Bölüm 34: Yalan İfade 37 Bölüm 35: Çilingir Sofrası 38 💋 İlk adım, ilk yangın 🔥(Ferhat & Zelal -Özel bölüm) 39 Bölüm 36: Kalbimden sana kalan son hayat 40 Bölüm 37: Ateş kim? 41 Bölüm 38: İlayda nerede? 42 Bölüm 39: İtalya 43 Bölüm 40: Doktorların kardeşi 44 Bölüm 41: Aladağ Hanedanı 45 Bölüm 42: Bervan Dara Aladağ 46 Bölüm 43: İtalya’nın zehri 47 Bölüm 44: Parçalanmış hayatlar 48 Bölüm 45: Mardin’in karanlık gecesi 49 Bölüm 46: Son Kurşun 50 Bölüm 47: Berzan ağam 51 Bölüm 48: Şimdi ne olacak? 52 Bölüm 49 - Cenaze mi varmış? 53 Bölüm 50: Hanımağam 54 Bölüm 51: Umarım ölmüşsündür! 55 Bölüm 52: Dedikodu 56 Bölüm 53: Kanla yazılan adalet 57 Bölüm 54: Kalbimin enkazı 58 Bölüm 55: Gece Misafiri 59 Bölüm 56: Mardin Kalesi 60 Bölüm 57: Aşk Sarhoşu 61 Ferhat ve Zelal Özel - Kalbin yarası 62 Bölüm 58: Sabahın Körü 63 Bölüm 59: Ağaya bak hele. 64 Bölüm 60: Davet 65 Bölüm 61: Yunan Tanrısı 66 Bölüm 62: Oyun içinde oyun 67 Bölüm 63: Beylerbeyi Çiftliği 68 Bölüm 64: Kalbin barikatları 69 Bölüm 65: Kendi ayaklarımızın üzerinde 70 Bölüm 66: Bulaşıkçı 71 Bölüm 67: Mutluluğa doğru ilk adım 72 Bölüm 68: Mardin Sokaklarında İtalyan Usulü Yürüyüş 73 Bölüm 69: Gidelim buralardan 74 (Final) Bölüm 70: Ailem

Konağın o boğucu avlusundan, üzerime aniden yıkılan ağalık unvanından ve Cihan abinin kan donduran ama içimi ferahlatan o "köpek" hikayesinden sonra kendimi dışarı atmıştım.

Hayatımda ilk kez nefes aldığımı hissediyordum. Yıllardır göğsüme çöken o devasa kaya, bir gecede un ufak olup gitmişti. Kudret Aladağ yoktu. Artık bizi tehdit edemeyecek, rüyalarıma sızamayacak, canımızı yakamayacaktı.

Arabayı nasıl sürdüğümü, İlayda’nın kaldığı Beylerbeyi konağının önüne nasıl geldiğimi bile hatırlamıyordum. Merdivenleri üçer beşer tırmandım, kalbim göğüs kafesimi delmek ister gibi atıyordu ama bu sefer korkudan değil, sabırsızlıktan ve hafiflikten.

Kapıyı yumruklarcasına çaldım. İlayda kapıyı açtığı an, yüzündeki o endişeli, uykusuz ifadeyi görür görmez içeri sızdım. Daha o ne olduğunu anlamadan beline sarılıp onu havada döndürmek istedim.

"İlayda!" diye bağırdım, gözlerimin içi gülüyordu.

“Berzan? Senin burada ne işin var? Ben sana söyledim, bitti dedim..."

Sözünü bitirmesine izin vermeden, o eski çaresiz Berzan’ı kapının dışında bırakarak içeri sızdım. Gözlerimin içi parlıyordu. Onu belinden tutup hafifçe sarsmak, bu ağırlığı üzerinden atmak istiyordum.

"İlayda, müjdemi isterim sevgilim! Müjdemi isterim!" dedim, sesimdeki heyecan odayı doldururken.

Kaşlarını çatıp benden uzaklaşmaya çalıştı. "Ne müjdesi Berzan? Yine mi bir olay çıktı? Yine mi birinin canı yandı?"

Yüzünü ellerimin arasına aldım, bu kez gitmesine izin vermeyecektim. "Babam öldü İlayda! Kudret Aladağ bitti, geberdi! Artık o kabus bitti!"

İlayda donup kaldı. İnanamıyordu. Dudakları titredi, gözleri doldu ama elleri hâlâ göğsümde beni itmek ister gibi duruyordu. Terk ettiği o adamın, artık özgür bir adam olduğunu anlaması birkaç saniyeyi aldı.

“Özür dilerim," dedim sesimi alçaltarak, gözlerinin en derinine bakarak. "Seni o korkuların içine hapsetiğim için, sana huzur veremediğim için özür dilerim. Ama bak, artık o zincirler kırıldı. Beni terk ettiğin o Berzan, babasının gölgesinde saklanan bir çocuktu. Şimdi karşında duran adam, seni o konağın kraliçesi yapmaya yeminli biri."

İlayda’nın gözleri şokla açıldı, dudakları aralandı ama tek bir kelime bile edemedi. İnanamıyordu. Onun bu şaşkın hali beni daha da neşelendirmişti. Şehrin sokaklarında yas havası vardı belki, ağalar cenaze için fısıldaşıyordu ama benim içimde davul zurna çalıyordu. Cenaze mi varmış? Varsa vardı, bize neydi?

"Şimdi beni iyi dinle," dedim, sesimdeki o heyecanı ve yeni kazandığım o sarsılmaz gücü hissettirerek. "Akşama hazırlan. Çok güzel bir sürprizim var sana…”

İlayda tam bir şey söyleyecekken, içeriden o paytak adım sesleri duyuldu. Duru, o minik ve neşeli haliyle bacaklarıma dolandığında dünyalar benim oldu. Hemen yere çömelip onu kucağıma aldım.

Onu kucağıma aldığımda o kadar heyecanlıydı ki, kelimeler ağzından bir yumak gibi birbirine dolanarak çıkıyordu. Kucağımda zıplayıp ellerini yanaklarıma vura vura bir şeyler anlatmaya başladı.

"Bejan abi! Şen geldin de bana böle pıttık pıttık tıpış tıpış güyyüydük ya, şonra kocaman bi hav hav deycekti ama hıy hıy yaptı!"

Öylece kalakaldım. Yüzümde şaşkın bir gülümseme, gözlerimi kırpıştırarak Duru’ya bakıyordum. "Pıttık pıttık? Hıy hıy mı?" Kafamda kelimeleri birleştirmeye çalışıyorum ama yok, devreler yandı. Az önce Mardin ağalarına hüküm veren ben, üç yaşındaki bir çocuğun dilini çözemiyordum.

"Efendim abisinin gülü? Kim tıpış tıpış yaptı? Hav hav mı ısırdı seni?" dedim, anlamaya çalışarak.

Duru sinirlenip kaşlarını çattı, ellerini beline koyup bağırdı: "Ya hayıy ya! Şöle şöle yapıydu, hıppı hıppı diye uçtu gitti!"

Çaresizce İlayda’ya döndüm. İlayda, az önceki o hüzünlü havasından sıyrılmış, halime bıyık altından gülüyordu. Gözlerindeki yaşları silip yanımıza geldi.

"Tercüme edeyim istersen Ağam," dedi, 'Ağa' kelimesini iğneleyici ama tatlı bir tonda söyleyerek. "Diyor ki; 'Berzan abi, sen yokken biz parka gittik, orada tıpış tıpış yürürken kocaman bir köpek gördük. Köpek bize havlayacaktı ama sonra hapşırınca çok komik oldu, kuşlar da hırr diye uçup gitti.”

"Vay be," dedim hayretle İlayda’ya bakarak. "Sen bunu o 'hıppı hıppı'dan mı çıkardın gerçekten? Ben daha 'pıttık pıttık' kısmında takılı kalmıştım."

Duru, İlayda’nın tercümesinden memnun bir şekilde başını salladı. "Evet! Hıppı hıppı uçtu!"

Karşımda ki kadının o anki gülüşü, Duru’nun kucağımdaki o masum neşesi... İşte buydu. Kudret’in dünyasında böyle anlara yer yoktu. Orada sadece 'emredersin ağam'lar ve 'vurun'lar vardı. Ama şimdi, sevdiğim kadının tercümanlığına muhtaç bir Berzan vardı ve bu, o oymalı koltukta oturmaktan bin kat daha asildi.

İlayda’nın elini tuttum, Duru’yu da diğer kolumla iyice bağrıma bastım. "Söz prenses," dedim Duru’nun burnuna dokunarak. "Bundan sonra her gün pıttık pıttık parklara gideceğiz. Artık o hav havlar da, hıppı hıppılar da bizden korksun."
Duru kucağımda kıpır kıpır dönmeye devam ederken, aniden tombul parmaklarıyla çenemi yakaladı ve gözlerimin içine bakarak büyük bir ciddiyetle yeni bir şifreli cümle kurdu.

“Bejan abi, bana şöle çuf çuf çuku lata pıt pıt yapptın mı dııı?"

Yine kalakaldım. Kafamı hafifçe yana yatırıp Duru’nun o boncuk gözlerine baktım. "Çuf çuf çuku lata pıt pıt?" Tren taklidi mi yapıyor, yoksa çikolata mı istiyor, yoksa çikolatayı pıt pıt diye yere mi düşürmüşüm? Mardin aşiret haritasını çözmek, Duru’nun dilini çözmekten daha kolaydı yemin ederim.

“Güzelim... Çuf çuf mu yapalım? Trene mi binelim?" diye sordum saf saf.

Duru oflayarak minik elini alnına vurdu, sanki dünyanın en anlayışsız insanıyla konuşuyormuş gibi bir tavır takındı.

İlayda dayanamayıp bir kahkaha daha patlattı ve yanımıza gelip Duru’nun yanaklarını sıktı. "Ay Berzan, gerçekten hiç anlamıyorsun çocuk dilinden! Şöyle tercüme edeyim: 'Berzan abi, gelirken bana o çok sevdiğim ambalajı pıtır pıtır açılan çikolatalardan getirdin mi?' diyor. Yani rüşvetini istiyor."

"Haaa!" dedim aydınlanma yaşayarak. "Çikolata diyorsun! Kızım desene doğrudan!"

Duru başını salladı hızlıca. "Evet, çuku lata!"

“E biz de Aladağların ağasıyız herhalde, cebimiz boş gezmeyiz," diyerek muzipçe gülümsedim. Elimi takım elbisemin iç cebine attım. Aslında gelirken kafam o kadar doluydu ki ne ara aldığımı bile hatırlamıyordum ama alışkanlık işte; ne zaman İlayda’nın yanına gelecek olsam o cebi boş bırakmazdım.

Cebimden pıtır pıtır kırmızı ambalajıyla bir tane Tadelle çıkarıp Duru’nun gözünün önünde salladım.

"Aha! Bak bakalım, senin o pıt pıt çikolatadan mıymış?"

Duru’nun gözleri çikolatayı görmesiyle öyle bir parıldadı ki, minik elleriyle hemen Tadelle’ye atıldı.

Duru, elindeki çikolatayı havaya kaldırıp zafer kazanmış bir komutan edasıyla koltuğun üzerinde zıplamaya başladı. Ambalajın hışırtısı, onun o dünyalar tatlısı, şifreli sevinç çığlıklarına karışıyordu.

"Yaşasınnn! Bejan abi en büyük abi! Pıt pıt çuku lata geldi, yaşasınnn!"

O "yaşasın" deyişi kulağıma dünyanın en güzel senfonisi gibi gelmişti. Bebekçe neşesiyle evin içinde bir o yana bir bu yana koşarken, sesi o kadar masum ve o kadar içtendi ki; bir an için Mardin’in o kanlı davalarını, dün oturduğum o ağır şark koltuğunu ve sırtımdaki o devasa yükü tamamen unuttum.

"Gördün mü?" dedim fısıldayarak. "Bizim kuracağımız yuvada artık sadece böyle sesler olacak İlayda. Akşama hazır ol, seni almaya geldiğimde tüm Mardin bu mutluluğa şahit olacak."

Duru’nun o neşeli çığlıkları evin içinde yankılanırken, daha fazla vakit kaybetmemem gerektiğini biliyordum. Eğilip Duru’nun o tombul, çikolata bulaşmış yanağına kocaman bir öpücük kondurdum. Sonra İlayda’ya döndüm; gözlerinin içine bakıp alnına kalbimden kopan bir buse bıraktım.

"Akşama kadar kendine iyi bak," diye fısıldadım. "Her şey çok güzel olacak."

Konaktan bir tüy kadar hafiflemiş şekilde çıktım. Merdivenleri uçarak indim ve kapının önünde bekleyen siyah arabama adeta atladım. Motoru çalıştırırken içimde dizginleyemediğim bir enerji vardı. Hemen telefonumu çıkarıp Ferhat’ı aradım.

Telefon ikinci çalışta açıldı ama arkadan gelen hafif bir müzik ve kadeh sesleri hemen dikkatimi çekti.

"Efendim ağam?" dedi Ferhat.

“Ağa deme lan bana. Neredesin sen Ferhat?"

"Şarap evindeyim kardeşim... Miran Ağam 'Git biraz boğazını temizle' dedi, ben de kendimi buraya attım. Hayırdır, bir emir mi var?"

Direksiyonu sertçe kırıp ana yola çıkarken sırıttım. "Emir var ya, olmaz mı! Bırak o kadehi elinden, derhal çık oradan. İşimizi gücümüzü halledelim, akşam büyük mevzu var. Yanıma gel, hadi çabuk!"

"Baş üstüne Berzan’ım, bir saate oradayım!"

Telefonu kapatıp vitese asıldım. Mardin’in dar sokaklarında motorun sesi yankılanırken, Aladağların yeni devrinin ilk büyük akşamına hazırlanıyordum. Cenaze değil, adeta bir devrim başlıyordu.

Arabayı çarşı meydanına çekip jilet gibi takım elbisemin düğmelerini ilikleyerek indim. Akşam İlayda’yı almaya gidecektim; Aladağların yeni ağasına, geleceğin hanımına yakışır, göz alıcı bir parça seçmem gerekiyordu. Hedefim doğrudan çarşının en eski, en köklü kuyumcusuydu.

Tam dükkanın kapısından içeri adımımı atıyordum ki, arkamdan o tanıdık, ağır ve kasvetli ses yükseldi.

"Berzan Ağam..."Kafamı çevirdiğimde, sabah şark odasında önümde ceket ilikleyen yaşlı aşiret ağalarından birini gördüm. Yüzünde o sahte, ezberlenmiş acılı ifadeyle bana doğru yaklaşıyordu. Elimizi sıktı, omzuma dokunup sesini iyice cenaze tonuna ayarlayarak konuştu.

"Başın sağ olsun ağam... Acın acımızdır. Koca bir çınarı, Kudret Ağa’yı kaybettik. Mekanı cennet olsun, Allah sana sabır versin."

Bir an afalladım. "Başın sağ olsun" kelimelerini duyunca beynim bir an durdu, sanki başka birinin cenazesinden bahsediyormuş gibi boş boş adama baktım. İçimdeki o İlayda ve Duru’dan kalan neşe o kadar büyüktü ki, adamın bu yas havası bana tamamen yabancı geldi. Yüzümdeki o kocaman, arsız gülümsemeyi saklama gereği bile duymadan ağzımdan şu kelimeler dökülüverdi.

“Yok ya... Sağ olmasa da olur valla. Yani, hiç gerek yok."

Aşiret ağası donakaldı. Elini omzumdan yavaşça çekti, gözleri hayretle büyüdü. Mardin’de babası ölen bir ağanın, çarşının ortasında dişlerini göstere göstere gülerek, "Sağ olmasa da olur" demesi olacak iş değildi. Adam ne diyeceğini bilemeyerek yutkundu, hani neredeyse delirip delirmediğimi kontrol etmek ister gibi beni süzdü. Çarşı esnafı da bir anlığına bize dönmüş, bu tuhaf diyaloğu şaşkınlıkla izliyordu.

Durumu toparlamak yerine keyfimi hiç bozmadım, adamın o şoke olmuş suratına bakıp omzuna hafifçe vurdum."Yani diyorum ki ağam, mukadderat... Giden gitti, kalan sağlar bize yeter. Hadi hayırlı günler sana!"

Arkamda donup kalmış, arkamdan "Bu çocuk delirdi mi, yoksa sevinçten ne yapacağını mı bilmiyor?" der gibi bakan bir aşiret ağası bırakarak kendimi kuyumcunun serin dükkanına attım.

Dışarıda Kudret Aladağ için sahte gözyaşları dökülüyor olabilirdi ama benim içimdeki bayramı hiçbir cenaze gölgeleyemezdi.

Kuyumcunun kapısından içeri girdiğimde, dükkandaki ağır sessizlik bir anlığına bozuldu. Tezgahın arkasındaki yaşlı kuyumcu Şükrü Efendi, beni görünce hemen gözlüklerini alnına kaldırıp ayağa kalktı. O da çarşıdaki diğer herkes gibi o meşhur "taziye maskesini" yüzüne geçirmişti.

"Ooo, Berzan Ağam... Hoş gelmişsin," dedi, sesi sanki bir yas evinden geliyormuş gibi derinden ve kederli çıkıyordu.

"Zahmet etmişsin bu acılı gününde buralara kadar. Başın sağ olsun ağam, Kudret Ağa’mızın gidişi hepimizin yüreğini dağladı. Allah geride kalanlara, en başta da sana ömür versin."

Tezgahın üzerindeki cam bölmeye parmaklarımla ritim tutarak gülümsedim. Şükrü Efendi’nin o kederli suratı, içimdeki neşeyi daha da kabartıyordu.

"Eksik olma Şükrü Efendi de," dedim, sesimdeki neşeyi hiç gizlemeyerek. "Yani sağ olsun demene pek gerek yok aslında. Giden gitti, yükümüz hafifledi. Hatta diyorum ki, bugün çarşıda dükkanı olanlara benden birer kahve dağıt, içimiz ferahlasın."

Şükrü Efendi, elindeki gümüş parlatma bezini öylece havada bıraktı. Gözlerini kırpıştırarak yüzüme baktı; sanki az önce çok ağır bir küfür etmişim ya da aklımı kaçırmışım gibi bir ifadesi vardı.

“Aman ağam... O nasıl söz?" diye fısıldadı, dükkanda başka biri var mı diye etrafı kontrol ederek.

"Taziye evinde kahve mi dağıtılır? Ayıptır, günahtır... Millet ne der?"

"Millet ne derse desin Şükrü Efendi," dedim tezgahın üzerine doğru eğilerek. "Millet bugüne kadar hep konuştu zaten. Şimdi bırak onlar konuşsun, biz işimize bakalım. Sen bana oradan en parlak, en özel gerdanlığı çıkar. Öyle bir şey olsun ki, görenin gözü kamaşsın, Aladağların yeni hanımına yakışsın."

Şükrü Efendi hala şaşkınlığın pençesindeydi. Bir yanda babası ölmüş, yas tutması gereken bir ağa; diğer yanda ise dükkanın içinde ıslık çalacak kadar mutlu, mücevher seçen bir adam. Ve ikiside aynı adam.

Titreyen elleriyle kadife kutulardan birini çıkardı ama yüzüme hala "Sen iyi misin ağam?" der gibi bakıyordu.

"Hadi Şükrü Efendi, asma suratını," dedim omzuna dokunarak. "Cenaze namazını kılacak adam çok, biz hayat namazına durmaya geldik. Göster bakalım şu gerdanlıkları!"

Şükrü Efendi, hayatı boyunca çok ağa görmüştü ama böylesini ilk kez görüyordu. Elleri titreyerek kadife kutuyu tezgaha koyarken, sanki bir altın gerdanlığa değil de patlamaya hazır bir bombaya bakıyordu. Şaşkınlıktan dili tutulmuş, sadece başını sallamakla yetiniyordu. Benim bu aşırı neşem, adamın tüm dünya görüşünü altüst etmişti.

"İstediğin bu olsun ağam... Hemen... Hemen hazırlıyorum," diye kekeledi. Kutunun içindeki gerdanlığı özenle paketlerken bile hala göz ucuyla kapıyı, sonra da beni kontrol ediyordu. Muhtemelen dışarı çıkınca birilerine "Berzan Ağa sevinçten aklını yitirmiş" diyecekti.

Paketi elinden aldığımda yüzümdeki gülümseme daha da yayıldı. Ceketimin iç cebine elimi atıp kalın bir deste banknot çıkardım. Şükrü Efendi'nin gözleri paranın miktarını görünce bir kez daha yerinden fırladı. Parayı tezgahın üzerine, tam o yas havası kokan dükkanın ortasına bıraktım.

“Al bakalım Şükrü Efendi, bu gerdanlığın bedeli," dedim. Sonra desteden birkaç büyük banknot daha ayırıp yanına ekledim.

"Bu da dediğim gibi... Çarşıda kim varsa, dükkanında oturan esnaftan yoldan geçen yolcuya kadar herkese benden bol köpüklü birer kahve söyleyeceksin. Ama unutma ha, sakın öyle 'taziye kahvesi' falan dedirtme. 'Berzan Ağa'nın gönlünden koptu, ağızları tatlansın istedi' diyeceksin."

Şükrü Efendi paraya, sonra bana, sonra tekrar paraya baktı. "Ağam... Bu çok fazla..."

"Az bile Şükrü Efendi, az bile!" diyerek dükkandan dışarı adımımı attım. Kapıdaki çıngırak neşeyle şıngırdarken arkama dönüp son bir kez seslendim: "Kahveleri unutma!”

Çarşının güneşli sokağına çıktığımda ıslık çalmaya başladım. İnsanlar hala köşelerde toplanmış, fısıldaşarak Kudret’in ölümünü konuşuyor, sahte bir kederle birbirlerine bakıyorlardı. Yanlarından geçerken hepsine selam verip gülümsüyordum.

Onlar ölümü uğurluyordu, ben ise İlayda’yla başlayacak olan yeni hayatımı selamlıyordum. Arabaya bindiğimde aynadaki aksime baktım. Aladağların yeni ağası, Mardin’in gördüğü en mutlu "yas sahibi" olarak tarihe geçmeye hazırdı.