64. bölüm · Kader Çizgisi

Bölüm 60: Davet

Eliz’in Hikayeleri

Bölümler
1 Tanıtım 🔗 2 - UYARI - 3 Bölüm 1 ⛓️ Zehir 4 Bölüm 2 - İlaç 5 Bölüm 3 - Karar 6 Bölüm 4 - Terkediliş 7 Bölüm 5 - Merhaba. Ben Helin. 8 Bölüm 6 - Sevgili Berzan 9 Bölüm 7 - Hatırlamıyorum 10 Bölüm 8 - Yandım Gönlüm 11 Bölüm 9 - Nişanlıyız Biz Berzan 12 Bölüm 10 - Vicdan payı 13 Bölüm 11: Evlenecek misin benimle? 14 Bölüm 12 - Amerika Yolcusu 15 Bölüm 13 - Ağa Toplantısı 16 Bölüm 14: Çatışma 17 Bölüm 15: Helin Rezan 18 Bölüm 16: Azade Barzani Aladağ 19 Bölüm 17: Alo? Kudret amca 20 Bölüm 18: Şarap Evi 21 Bölüm 19: Tehdit 22 Bölüm 20: Konağın kapalı kapıları 23 Bölüm 21 - Yüzleşme 24 Bölüm 22 - Gelinlik Mağazası 25 Bölüm 23 - Helin’in Sonu 26 Bölüm 24 - Beklenmedik Misafir 27 Bölüm 25: Emanetimi evine saklamışsın. 28 Bölüm 26: İndir o silahı. 29 Bölüm 27: Yalnız değilsin Berzan 30 Bölüm 28: Duru Neva 31 Bölüm 29: Ateş Enzo Yıldırım 32 Bölüm 30: Yeniden Doğuş 33 Bölüm 31: Annem! 34 Bölüm 32: ilayda'm 35 Bölüm 33: Sonsuz Sessizlik 36 Bölüm 34: Yalan İfade 37 Bölüm 35: Çilingir Sofrası 38 💋 İlk adım, ilk yangın 🔥(Ferhat & Zelal -Özel bölüm) 39 Bölüm 36: Kalbimden sana kalan son hayat 40 Bölüm 37: Ateş kim? 41 Bölüm 38: İlayda nerede? 42 Bölüm 39: İtalya 43 Bölüm 40: Doktorların kardeşi 44 Bölüm 41: Aladağ Hanedanı 45 Bölüm 42: Bervan Dara Aladağ 46 Bölüm 43: İtalya’nın zehri 47 Bölüm 44: Parçalanmış hayatlar 48 Bölüm 45: Mardin’in karanlık gecesi 49 Bölüm 46: Son Kurşun 50 Bölüm 47: Berzan ağam 51 Bölüm 48: Şimdi ne olacak? 52 Bölüm 49 - Cenaze mi varmış? 53 Bölüm 50: Hanımağam 54 Bölüm 51: Umarım ölmüşsündür! 55 Bölüm 52: Dedikodu 56 Bölüm 53: Kanla yazılan adalet 57 Bölüm 54: Kalbimin enkazı 58 Bölüm 55: Gece Misafiri 59 Bölüm 56: Mardin Kalesi 60 Bölüm 57: Aşk Sarhoşu 61 Ferhat ve Zelal Özel - Kalbin yarası 62 Bölüm 58: Sabahın Körü 63 Bölüm 59: Ağaya bak hele. 64 Bölüm 60: Davet 65 Bölüm 61: Yunan Tanrısı 66 Bölüm 62: Oyun içinde oyun 67 Bölüm 63: Beylerbeyi Çiftliği 68 Bölüm 64: Kalbin barikatları 69 Bölüm 65: Kendi ayaklarımızın üzerinde 70 Bölüm 66: Bulaşıkçı 71 Bölüm 67: Mutluluğa doğru ilk adım 72 Bölüm 68: Mardin Sokaklarında İtalyan Usulü Yürüyüş 73 Bölüm 69: Gidelim buralardan 74 (Final) Bölüm 70: Ailem

Aradan iki gün geçmişti. Kafamdaki onca deli soruya, İlayda meselesinin ağırlığına rağmen kendimi ilk defa bu kadar net ve kararlı hissediyordum. Konakta oturup beklemek bana göre değildi; harekete geçmek, söylediğim sözün arkasında durmak gerekiyordu.

Güneş, Mardin’in o sarı taş evlerini baştan aşağı ısıtırken, Range Rover’ı çarşının hareketli, dar sokaklarına yakın bir yere park ettim. Arabadan inip gözlüklerimi taktım ve esnafın seslerinin yükseldiği, baharat kokularının birbirine karıştığı o tanıdık çarşıya doğru yürümeye başladım.

Bugün buraya geliş amacım başkaydı. Aladağların Berzan’ı olarak çarşı meydanından geçip, köşedeki eski çiçekçinin önüne geldim. Dükkanın dışına taşan rengarenk güller, taze çiçek kokuları çarşının o tozlu havasını bir anlığına unutturuyordu. İhtiyar çiçekçi beni görünce hemen toparlandı, saygıyla ceketinin önünü ilikledi.

"Buyur Berzan Ağam, hoş gelmişsen. Hayırdır inşallah, senin buralarda çiçekle işin pek olmazdı?" dedi, yüzünde hürmetkar bir gülümsemeyle.

Gözlüklerimi hafifçe burnumun ucuna indirip dükkandaki en taze, en göz alıcı kırmızı güllere doğru baktım. Yüzümde o kendinden emin, ne yapacağını iyi bilen gülümseme belirdi.

"Hoş bulduk usta," dedim, sesimdeki o kararlı tonu gizlemeyerek. "Hayırdır ya, hayırdır... Bana şöyle en güzelinden, en tazesinden gösterişli bir buket hazırla. Aladağlara yakışır cinsten olsun."

İhtiyar çiçekçi, "Baş üstüne Berzan Ağam, hemen en güzelinden hazırlıyorum," diyerek tezgahın arkasına geçti ve kırmızı gülleri tek tek seçip özenle bir araya getirmeye başladı.

Dükkanın önünde beklerken içimde tuhaf, sabırsız bir ritim tutturmuştu kalbim. Ceketimin iç cebinden telefonu çıkardım. Artık bu belirsizliğe, beklemeye bir son vermenin zamanı gelmişti. Çiçekleri alıp doğrudan onun yanına gidecektim ama gitmeden önce sesini duymak, belki de yolda olduğumu haber vermek istedim.

Ekranda "İlayda" ismini bulup arama tuşuna bastım. Telefonu kulağıma götürüp çarşının gürültüsünden biraz uzaklaşmak için sokağa doğru bir adım attım.

Fakat o tanıdık sinyal sesini duymayı beklerken, kulağıma gelen o soğuk ve mekanik ses içimdeki tüm kararlılığı bir anlığına dondurdu:

"Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz..."

Telefonu kulağımdan çekip ekrana baktım. Hat düşmemişti, doğrudan kapalıydı. Kaşlarım anında çatıldı, içime kötü bir his yerleşti. İlayda’nın telefonu kolay kolay kapanmazdı, hele ki bu dönemde.

Tekrar aradım. Sonuç aynıydı. Telefonu sıkıca kavrayıp dişlerimi sıktım. "Hayırdır inşallah..." diye mırıldandım kendi kendime, gözlerimi Mardin'in ucu bucağı görünmeyen o taş sokaklarına dikerek. O sırada çiçekçi elinde kocaman, göz alıcı kırmızı gül buketiyle dükkandan dışarı çıktı.

"Hazırdır Berzan Ağam, tam istediğin gibi oldu," dedi ama yüzümdeki o ani değişimden çekinerek sesini biraz kıstı. Çiçekleri aldım, parayı uzatırken kafam çoktan başka bir yere, o kapalı telefonun ardındaki gizeme gitmişti.

Çarşının çıkışındaki büyük markete doğru sürdüm arabayı. İçeri girer girmez doğrudan abur cubur reyonuna geçtim. Duru için reyondaki en kaliteli, en güzel paketli çikolatalardan, gofretlerden, renkli bonbonlardan ne varsa sepeti doldurmaya başladım; adeta bir ton çikolata yığdım önüme. Kasadaki görevli beni tanıyınca heyecanla, "Buyur Berzan Ağam," diyerek hemen şık, büyük bir hediye kutusu getirdi.

Çikolataların hepsini o kutunun içine tek tek, özenle yerleştirdik. Üzerine de kırmızı parlak bir kurdele bağlatıp kutuyu hazır hale getirdim. Şimdi her şey tamamdı.

Kutuyu kaptığım gibi marketten çıktım, Range Rover’a geçip direksiyonun başına kuruldum. Çiçekler arkada, çikolata kutusu yanımda... Telefonu tekrar denedim ama nafile, hâlâ kapalıydı. Gözlerimi kararttım, vitesi ileriye takıp gaza yüklendim.

Araba güçlü bir homurtuyla Mardin’in dar ve dolambaçlı yollarını tırmanmaya başladı. Hedef belliydi: Beylerbeyi Konağı.

Yol boyu dikiz aynasından arkadaki güllere ve yanımdaki kutuya bakarken içimdeki o kararlı ses tekrar yankılandı: "O kapı açılacak İlayda... Ya benimsin ya benim." Tekerlekler taş yolları eze eze konağa doğru yaklaşırken, herşeyin çok güzel olacağına inanmak istiyordum.

Konağın o devasa, işlemeli ahşap kapısının önüne geldiğimde arabayı sertçe durdurdum. Yanımdaki çikolata kutusunu ve arka koltuktaki göz alıcı gül buketini kavrayıp arabadan indim. İçimde iki gündür büyüyen o deli kararlılıkla, kendimden emin adımlarla merdivenleri tırmandım.

Konağın ağır metal tokmağını kavrayıp kapıya sertçe vurdum. Ses, taş duvarda yankılandı.

"İlayda!" diye seslendim, sesimdeki sabırsızlığı gizlemeyerek. "Aç şu kapıyı, geldim!"

Bekledim. İçeriden ne bir ayak sesi ne de küçük Duru’nun o neşeli çığlıkları geldi. Derin bir nefes alıp tokmağı bu sefer daha sert, peş peşe vurdum. Güm, güm, güm...

"Kimse yok mu koca konakta? İlayda! Cihan abi!"

Yine çıt yoktu. Mardin’in o sıcağında, kapının önünde elimde çiçekler ve çikolata kutusuyla öylece kalakalmıştım. Kaşlarım iyice çatıldı, içimdeki o huzursuzluk dalgası büyüdü. Telefonu cebimden çıkarıp numarayı tekrar çevirdim; kulağım kapıda, gözüm ekrandaydı. Ama telefon hâlâ o kahredici telesekreter sesine bağlanıyordu.

Kapıyı yumruklamaya devam ettim. Normalde bu saatte yaşayan, ayakta olan Beylerbeyi Konağı adeta bir hayalet evine dönmüştü. Defalarca kez çalmama, adını bağırmama rağmen ne kapı açıldı ne de içeriden bir yaşam belirtisi geldi.

Elimdeki gülleri sıkan parmaklarım hırstan bembeyaz kesilirken, gözlerimi konağın kapalı pencerelerine diktim. Burada ters giden bir şeyler vardı, çok büyük bir terslik...

Ben tam kapıyı bir kez daha yumruklamak için elimi kaldırmıştım ki, sokağın başından gelen aceleci ayak seslerini duydum. Kafamı o tarafa çevirdiğimde, Beylerbeyi Konağı'nın emektar yardımcılarından birinin nefes nefese, koşa koşa bana doğru geldiğini gördüm.

Kadın beni elimde kocaman bir gül buketi ve çikolata kutusuyla kapıda görünce şaşkınlıktan gözleri fal taşı gibi açıldı, hemen adımlarını hızlandırıp yanıma ulaştı. Eğilip soluklanmaya çalışarak saygıyla başını eğdi.

"Berzan Ağam! Kusura kalma, kapıda koyduk seni vallah..." dedi, nefes nefese kalmış sesini toparlamaya çalışarak. "Konakta kimse yoktur ağam, kapıyı boşuna çalarsın."

Kaşlarımı hafifçe çatıp elimdekileri işaret ettim, sesimdeki o sert ve meraklı tonu gizlemeden sordum:

"Nerededir bu millet? İlayda nerede? Telefonu da kapalı, koca konakta bir Allah'ın kulu kalmamış."

Yardımcı kadın ellerini önünde birleştirip hemen durumu açıklamaya girişti:

"Ağam, tüm aile sabah erkenden çarşıya, alışverişe çıktılar. Cihan Bey, hanımlar, küçük Duru kızım... Hepsi birliktedir. Bu gece çok önemli bir davetleri var konakta, onun için hummalı bir hazırlık yürütülüyor. İlayda Hanım'ın da telaştan ya şarjı bitmiştir ya da duymuyordur herhalde."

Duyduklarımla birlikte içimdeki o gerginlik yerini hafif bir şaşkınlığa bıraktı. Elindeki çiçeklere ve çikolata kutusuna bakıp bıyık altından hafifçe gülümsedim. Demek büyük bir davet vardı ve İlayda bu yüzden ortalıkta yoktu.

Yardımcı kadının sözleriyle birlikte içimdeki merak ve şüphe iyice katlandı. Bu kadar büyük, tüm ailenin erkenden çarşılara dökülmesine sebep olan davet de neyin nesiydi? Üstelik benim gibi bir adamın, Aladağların Berzan'ının bundan haberi yoktu.

Gözlerimi kadına dikip kaşlarımı iyice çattım. Sesimdeki o sorgulayıcı, taviz vermez tonla doğrudan sordum:

"Ne daveti bu? Hayırdır, Beylerbeyi Konağı bu telaşla kimi ağırlıyor, neyi kutluyor?"

Kadın sorumun ağırlığı altında ezilir gibi oldu, ellerini çaresizce iki yana açıp başını öne eğdi. "Vallah bilmiyorum Berzan Ağam... Bize sadece 'Büyük bir davet olacak, hazırlık yapın' dendi. Cihan ağamda, hanımağada bir şey demedi bize. Benim de bildiğim sadece budur, günahlarını almayayım."

Duyduğum cevapla birlikte elimdeki gül buketini daha sıkı kavradım. Yardımcı kadının yalan söylemediği yüzündeki o saf telaştan belliydi. Gözlerimi konağın kapalı kapısına, ardından Mardin'in dar sokaklarına çevirdim. İçimdeki o huzursuzluk geçmemişti; aksine, bu gizemli davet mevzusu kafamı daha da kurcalamaya başlamıştı.

Yardımcı kadına daha fazla soru sormanın bir anlamı olmadığını anlayınca tek bir kelime bile etmedim. Başımı hafifçe sallayıp arkamı döndüm, merdivenleri ağır adımlarla indim. Elimdeki gülleri ve çikolata kutusunu tekrar arabanın koltuğuna bıraktıktan sonra direksiyonun başına geçtim.

Kapıyı kapatıp kendimi dış dünyadan soyutladığımda, Range Rover’ın sessizliğinde öylece kalakaldım. Ellerimi direksiyona yaslayıp başımı üzerine koydum. Ne yapacaktım şimdi? Çarşı çarşı gezip İlayda’yı mı arayacaktım? Yoksa akşama kadar konağın kapısında nöbet mi tutacaktım? Aladağların Berzan’ına ikisi de yakışmazdı.

Tam o sırada, kafamın içindeki onca karmaşanın arasında uzun süredir ayak basmadığım, babamın ve aşiretin işlerini yürüttüğümüz o koca bina düştü aklıma: Aladağ Holding.

Son zamanlarda kendimi tamamen İlayda’ya, bu hikayenin düğümlerine kaptırmış, şirketi, masamda biriken imzaları, holdingin o resmi ve ağır havasını epey boşlamıştım. Belki de bu belirsiz saatleri kafamı dağıtacak, beni o oyalayacak en sert yere; kendi krallığıma giderek değerlendirmeliydim. Hem belki de kulislerde dönen bu davetin kokusu bizim şirketteki adamların kulağına çoktan çalınmıştı.

Derin bir nefes alıp motoru çalıştırdım. Arabayı sert bir hamleyle Beylerbeyi Konağı'nın önünden geri vitese takıp çıkardım ve holding binasına doğru, Mardin'in taş yollarını arkamda bırakarak yola koyuldum.

Holding binasından içeri girdiğimde, uzun süredir boş bıraktığım şirkette çalışanların beni görünce şaşkınlık ile bakmaları buraları ne kadar boş bıraktığımı yüzüme vurdu. Doğrudan üst kattaki odama geçtim. Ceketimi koltuğun arkasına atıp kollarımı sıvadım ve masanın üzerine dağ gibi birikmiş olan dosyaların, ihale evraklarının, imza bekleyen belgelerin başına oturdum.

Saatler saatleri kovaladı...

Kafamı dağıtmak için kendimi işe öyle bir gömmüştüm ki, zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim bile. Mardin’in o kızıl güneşi taş binaların arkasından batıp yerini gecenin karanlığına bırakırken, ben hâlâ masada son fizibilite raporunu inceliyordum. Gözlerim yorulmuş, zihnim İlayda’nın kapalı telefonunu düşünmekten az da olsa uzaklaşmıştı.

Tam kalemi masaya bırakıp derin bir nefes alacaktım ki, sessiz odada telefonumun keskin mesaj sesi yankılandı.

Dıt.

Masanın üzerindeki telefona kaydı gözüm. Ekranda beliren ismi ve mesajın ilk satırlarını görmemle birlikte arkama yaslanmaya çalışan gövdem anında kaskatı kesildi. Kalem elimden düşüp masada yuvarlanırken, bütün dikkatimle ekrana kenetlendim. Gözlerimi bile kırpmadan, nefesimi tutarak ekrandaki o yazıyı okumaya başladım.

Mesajı gönderen İlayda’ydı. Ekrandaki kelimeleri satır satır, içimdeki o günlerin öfkesi ve sabırsızlığın karışımıyla okudum:

"Berzan, şimdi müsait olabildim. Telefonum sabahtan beri kapalıydı, kusura bakma. Beni aramışsın, hatta önce konağa kadar gelmişsin, yardımcılardan duydum..."

Ekrandaki yazıya bakarken dudaklarım hafifçe yukarı kıvrıldı ama bu bir tebessüm değil, meydan okumaydı. Demek sonunda hattın öbür ucuna gelebilmişti. Telefonu masadan kapıp parmaklarımı hızla ekranda oynattım, beklemeye hiç niyetim yoktu.

Parmaklarım ekranda geziniken nefesimi kontrol etmeye çalışıyordum. "Konağa geldim evet. İki gündür neredesin sen İlayda? Ayrıca neyin daveti, neyin hazırlığı bu koca konaktaki? Çıkıyorum holdingden, hemen oraya geliyorum. O telefon bir daha kapanmayacak, bilesin."
Yazdığım mesajı göndermek için parmağım tam tuşun üzerinde kalakaldı. Yazdığım o sert kelimelere, içimdeki o öfke dolu satırlara baktım. Ekranın ışığı yüzüme vururken derin bir nefes alıp durdum. Hayır, mesaj atmak Aladağların Berzan’ına yakışmazdı; laf dediğin yazıya dökülüp havada kalmamalı, doğrudan muhatabının kulağına girmeliydi.

Ekrandaki tüm yazıyı tek hamlede sildim. Birkaç saniye gözlerimi kapatıp kendimi sakinleştirmeye çalıştım, ardından gözlerimi açıp doğrudan İlayda’nın isminin yanındaki arama tuşuna bastım.

Telefonu kulağıma götürdüğümde kalbimin ritmi holding odasının sessizliğinde yankılanıyor gibiydi. O telesekreterin soğuk sesini duymaya kendimi hazırlamıştım ki, hat bu kez o uzun süredir beklediğim sesle açıldı. Telefon çalmaya başladı...

İkinci çalışta hat açıldı. Karşı taraftan nefes alıp verişini duydum ama İlayda ilk saniyede konuşmadı, benim ne diyeceğimi bekler gibi derin bir sessizliğe gömüldü. Şirketin camından dışarıdaki karanlık Mardin sokaklarına bakarak sesimi o eski kararlı, taviz vermez tonuna bürüdüm:

"Sonunda İlayda..." dedim, sesimdeki ağırlık odayı doldururken. "Sonunda o telefon açılabildi."

Benim o hesap soran, sert çıkışıma karşılık İlayda’nın sesinde en ufak bir telaş ya da suçluluk emaresi yoktu. Aksine, sanki her şey çok normalmiş gibi son derece sakin, huzurlu ve doğal bir ses tonuyla konuştu:

"Hazırlanıyorum Berzan..." dedi, arkadan gelen hafif bir ayna tıkırtısı ya da kumaş hışırtısının eşliğinde. "Telefonumun şarjı bitmişti, sabahtan beri de çarşı pazar döküldük, inan hiç bakamadım. Konağa kadar gelmişsin, yardımcılar söyledi."

Onun bu rahat ve doğal tavrı, içimdeki o fırtınayı bir anlığına yavaşlatsa da merakımı daha da körükledi. Elimi masanın kenarına yaslayıp kaşlarımı çattım.

"Hazırlanıyorsun..." diye tekrarladım, sesimi biraz daha kısarak. "Konağın yardımcısı da büyük bir davetten bahsetti. Hayırdır İlayda, neyin hazırlığı bu? Bütün Beylerbeyi Konağı neyi kutluyor bu gece?"

İlayda ahizenin ucundan hafif, muzip bir iç çekti. Sesindeki o rahatlık yerini tatlı bir şaşkınlığa bırakırken, sanki dünyanın en bariz şeyinden bahsediyormuş gibi konuştu:

"Ne demek ne kutlanıyor Berzan? Beni istemeye geliyorsunuz ya bu gece... Onun hazırlığı işte."

Duyduğum kelimeler holding odasının duvarlarında yankılanırken beynimden aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oldu. Olduğum yerde kaskatı kesildim, elimdeki kalemi öyle bir sıktım ki az kalsın ortadan ikiye kırılacaktı. Kulaklarıma inanamıyordum.

"Ne istemesi?” dedim, sesim odanın içinde istemedende olsa yükselmişti. "Ne istemesinden bahsediyorsun sen İlayda? Kim, kimi, nereden istemeye geliyor?"

İlayda sesimdeki o şaşkın ve sert tonu tamamen bir şaka sanmış gibi telefonda hafifçe kıkırdadı. “Haha, ilahi Berzan... Çok komiksin gerçekten," dedi, sesindeki o neşeli ve telaşlı havayı hiç bozmadan.

"Şimdi şaka sırası değil, vaktim çok az. Hazırlanmam lazım daha. Hadi, kapatıyorum, daha Duru’yu hazırlayacağım, onun da saçı başı yapılacak."

"İlayda!" diye kükredim, sesim neredeyse şirketin camlarını titretecekti. "Ne şakası, ne kapatması? İlayda, ne istemesi diyorum sana! Kimin neyden haberi var, bana doğru düzgün cevap ver!" Ama ahizenin ucundan sadece kapanma sesi geldi. Telefon yüzüme kapanmıştı.

Hırsla odadan çıkıp asansöre doğru yürürken tek bir düşüncem vardı: O konağa varıp bu işin aslını öğrenmek. Asansörün aynasında çatık kaşlarıma ve hırstan kararmış gözlerime bakarken daha fazla dayanamadım. Telefonu cebimden çıkarıp hızla İlayda’nın numarasını tekrar tuşladım. Araba anahtarını sıkan parmaklarım eklemlerimden beyazlamıştı.

Hat daha ilk kez çalarmış gibi anında açıldı. İlayda arkadan gelen hareketli seslerin, muhtemelen konağın içindeki o tatlı telaşın ortasından derin bir nefes alarak girdi söze. Sesinde en ufak bir bıkkınlık yoktu, sadece tamamen o akşama odaklanmış bir kadının sabırsızlığı vardı:

"Berzan, gerçekten hazırlanmam lazım diyorum sana... Bak kuaför kızlar geldi, saçımı yapacaklar. Daha dur, Duru’nun o minik elbisesini bile giydirmedim, ev darmadağın!"

Asansörün kapısı büyük bir gürültüyle zemin katta açılırken, ben holdingin lobisindeki adamların şaşkın bakışları arasında dışarıya, otoparka doğru yürümeye başladım.

"İlayda, lafımı bölme!" dedim, sesimdeki o buyurgan Aladağ tonunu iyice bastırarak. "Kuaförü muaförü bilmem ben! Bana düzgünce anlat, kim kime ne dedi, ne istemesi bu?"

İlayda’nın sesindeki o neşeli, telaşlı ton bir anda bıçak gibi kesildi. Telefonun diğer ucundaki o kısa, ölümcül sessizlikte sadece arkadan gelen o hafif konak gürültüleri kaldı. Ardından, sesine çöken o ani panik ve şaşkınlıkla fısıldar gibi konuştu:

"Ne demek ne istemesi, kim dedi... Berzan, dalga geçiyorsun değil mi? Cihan eniştem sabah bana 'Hazırlan İlayda, bu akşam seni istemeye gelecekler' dedi... Kendisi bizzat söyledi! E senin haberin yoksa... Kim geliyor Berzan? Ben kime süslendim sabahtan beri?!"