32. bölüm · Kader Çizgisi
Bölüm 30: Yeniden Doğuş
Odanın kapısını kapatıp içeri girdiğimde, dışarıdaki o buz gibi ayazı ve Ateş’in zehirli kelimelerini koridorda bırakmaya çalıştım. Ama nafile; "aynı kökün sızısı" diyordu adam, "tek bir candan kopmuş sır" diyordu. Zihnim bir savaş alanı gibiydi ama başımı kaldırdığımda gördüğüm manzara, içimdeki tüm gürültüyü bir anda kesti.
İlayda, Duru’nun yatağının hemen yanındaki koltuğa tünemiş, kızının elini sanki bırakırsa uçup gidecek bir kuş gibi tutuyordu. Loş ışık yüzüne vururken, yorgunluğu bile ona ayrı bir asalet katmıştı. Yanına yaklaştım, adımlarımın sesi bile bana fazla geldi.
"Uyanık mısın?" diye fısıldadım.
Bana döndü. Gözlerindeki o endişeli, sorgulayan bakış yavaşça yumuşadı. Başını hafifçe salladı. Yanındaki boşluğa çöktüm. İlk defa Duru’ya bu kadar yakından, bu kadar "bizden" biri gibi bakıyordum. Serumun altındaki o minicik eli, battaniyenin dışına taşan kıvırcık saçları... Göğsümün tam ortasında bir yerin sızladığını hissettim. Bu çocuk, benim onca pisliğin, onca kavganın ortasında tutunabileceğim tek saf şeydi sanki.
Elimi uzatıp Duru’nun saçına dokundum. İpek gibiydi. "Sana benziyor," dedim, sesim kendi kulağıma bile yabancı gelecek kadar boğuk çıkmıştı. "Kavisli kaşları, uyurkenki o huzuru... Tıpkı senin gibi."
İlayda bir şey demedi ama bakışlarındaki o koruma kalkanının indiğini gördüm. Kolumu omuzuna attım, onu kendime çektim. Hiç itiraz etmedi. Başını omzuma yasladığında, saçlarından yayılan o hafif koku ciğerlerime doldu. O an Ateş’i de, babamı da, o kilitli çekmeceyi de odanın dışına sürgün ettim. Sadece biz vardık.
"Ben buradayım," dedim kulağına doğru. "Siz uyuyun. Ben güneş doğana kadar ikinizin de başında bekleyeceğim. Kimse giremez bu odaya, hiçbir gölge dokunamaz size."
Gecenin geri kalanı, zamanın durduğu o kutsal anlardan biriydi. İlayda’nın omzumdaki düzenli nefesleri, Duru’nun uykusunda hafifçe mırıldanması... Ben ise gözümü bile kırpmadım. Hayatım boyunca çok nöbet tutmuştum; kapılarda, dağlarda, kavgalarda... Ama hiçbiri bu kadar ağır, bu kadar kıymetli gelmemişti. Bir yanım o çekmecenin içindeki canavarla yüzleşmek için yanıp tutuşurken, diğer yanım bu anın hiç bitmemesi için zamana yalvarıyordu.
Sabahın ilk ışıkları perdenin arasından sızıp İlayda’nın kirpiklerine düştüğünde, dünya yeniden dönmeye başladı. İlayda hafifçe gerinip gözlerini açtı, önce Duru’ya baktı, sonra gülümseyerek bana.
"Hiç uyumadın mı sen?" diye sordu uykulu sesiyle.
"Uyursam bu anı kaçırırdım," dedim. Elini tutup öptüm.
Tam o sırada Duru, o koca mavi gözlerini açıp doğrudan bana baktı. Sanki her şeyi anlıyormuş gibi, sanki gece boyu onu beklediğimi biliyormuş gibi minik bir ses çıkardı. O an anladım; babamın günahları ne kadar büyük olursa olsun, benim bu iki canı o karanlığa kurban etmeye niyetim yoktu.
Güneş ışınları odanın içinde dans ederken, Duru iyice uykusunu almış bir şekilde gerindi. O minicik ellerini havaya kaldırıp sanki gökyüzüne uzanmaya çalışır gibi bir hareket yaptı. Sonra başını yana çevirip önce annesine, sonra da gece boyunca baş ucundan bir an olsun ayrılmayan bana baktı.
İlayda, Duru’nun uyandığını görünce yorgunluğunu unutup bir anda parladı. "Günaydın dünyam," diyerek eğildi ve kızının alnından öptü.
Duru, o koca mavi gözlerini bana dikmişti. Bebeklere has o masum ve meraklı ifadeyle beni inceliyordu. Küçük parmağını ağzına götürdü, bir süre düşündü ve sonra kendi dilinde, o tatlı mırıltılarla annesine dönüp bir şeyler sordu.
"A-ba? Ma-ma... Bu?" diye mırıldandı, küçük elini bana doğru uzatarak.
İlayda gülümseyerek Duru'yu yatakta doğrulttu ve bana bakması için çevirdi. "Bak Duru," dedi yumuşacık bir sesle. "O Berzan abi. O bizi buraya getirdi, gece boyu senin iyileşmeni bekledi. O artık bizim arkadaşımız. ”
Şaşkınlıkla İlayda’ya döndüm, kaşlarım istemsizce yukarı kalkmıştı. "İlayda... Sen ne dediğini anladın mı onun gerçekten?" dedim, sesimdeki hayret saklanamayacak kadar belirgindi. "Yani... Beni mi sordu az önce? Cidden 'bu kim' mi dedi?"
İlayda benim bu halime bakıp hafifçe kıkırdadı. Belki de beni ilk kez bu kadar korumasız ve şaşkın görüyordu. "Evet Berzan," dedi gülümseyerek. "Bebeklerin kendine has bir radarı vardır. Gece boyu tepesinde bekleyen o gölgeyi fark etmiş tabii. Tanımak istiyor seni."
Hala inanamıyormuş gibi Duru’ya baktım. O ise hiçbir şey olmamış gibi elini yatağa vuruyor, neşeyle kendi dilinde bir şeyler anlatmaya devam ediyordu. "İnanılmaz..." diye mırıldandım. "Ben onca korumanın, onca silahlı adamın arasından geçerim de, bu minicik boyuyla gelip beni köşeye sıkıştırdı ya... Bakışlara bak, sanki ruhumu okuyor."
Eğilip yüzümü Duru’nun seviyesine getirdim. "Bak küçük hanım," dedim ciddiyetle ama gözlerimdeki parıltıyı gizleyemeden. "Annenin dediği gibi, adım Berzan. Ve senin bu meraklı hallerin, dışarıdaki koca adamların tehditlerinden çok daha etkili, haberin olsun."
Duru, annesinin sesindeki güvenden cesaret almış olacak ki, çekingenliğini bir kenara bıraktı. Bana doğru küçük bir hamle yaptı. O an içimdeki o sert adamın yerinde yeller esiyordu; koskoca Berzan Ağa, bir yaşındaki bir çocuğun bir tek bakışıyla mum gibi erimişti.
"Merhaba Duru," dedim, sesimi olabildiğince inceltmeye çalışarak. Elimi yatağın üzerine koydum.
Duru, tombul parmaklarıyla benim elimin üzerine dokundu. Tenindeki o sıcaklık, dünyadaki tüm dertleri unutturacak kadar saftı. Sonra birden neşeyle bir "Guuu!" sesi çıkarıp dişsiz dişsiz gülümsedi.
"Sanırım seni sevdi," dedi İlayda, gözleri parlayarak. "Kolay kolay yabancılara böyle gülmez."
"Yabancı değiliz artık," dedim Duru'nun elini avucumun içinde hafifçe sıkarken. "Değil mi küçük hanım? Biz artık seninle bir ekibiz."
Duru sanki anlamış gibi kıkırdadı ve elini hızla çekip yüzünü annesinin boynuna sakladı. Bu küçük tanışma merasimi, kalbimdeki o karanlık dehlizlere güneş ışığı sızdırmıştı. Ama o ışık ne kadar parlak olursa olsun, zihnimin bir köşesinde Ateş'in o zehirli kelimeleri pusuda bekliyordu. İlayda ve Duru’yu bu hastaneden sağ salim çıkarmalı, sonra da o çekmecedeki gerçekle yüzleşmeliydim.
"Berzan, ben bir lavaboya gitsem, yüzümü bir yıkasam iyi olacak... Sen Duru'yla iki dakika baş başa kalabilir misin?" diye sordu.
"Tabii," dedim, sesimde bir anlık tereddüt olsa da kendime güvenmeye çalışarak. "Git sen, biz buradayız küçük hanımla."
İlayda odadan çıkar çıkmaz, sanki zamanlanmış gibi kapı tıklandı ve genç bir hemşire elinde küçük bir kahvaltı tepsisiyle içeri girdi. "Duru Hanım’ın kahvaltısı geldi," diyerek tepsiyi yatağın yanındaki masaya bıraktı ve gülümsedi. "Afiyet olsun."
Tepside küçük bir kasede ezilmiş peynir, yumurta sarısı ve biraz ekmek içi vardı. Hayatım boyunca silah tutmuş, direksiyon sallamış ellerim, o minicik kaşığı görünce titrer gibi oldu. Tepsiyi önüme çektim, kaşığı doldurup Duru’ya uzattım.
"Hadi bakalım Duru... Şifa niyetine, aç ağzını," dedim.
Duru ise ağzını açmak yerine, o koca mavi gözlerini kaşığa dikti. Sonra aniden, beklenmedik bir çeviklikle minicik elini uzatıp kaşığı benim elimden çekip aldı. Şaşkınlıkla geri çekildim. "Hey, ne yapıyorsun?"
Duru, kaşığı iki eliyle sıkıca tuttu, içindeki karışıma baktı ve sonra neşeyle çığlık atarak kaşığı benim ağzıma doğru uzattı. "Ayyyl!" diye bağırdı, bebekçe bir heyecanla. Sanki "Önce sen ye, senin ihtiyacın var" der gibiydi.
"Hayır Duru, senin yemen lazım..." diyerek engel olmaya çalıştım ama vazgeçmedi. Kaşığı burnuma, yanağıma değdire değdire ağzıma sokmaya çalışıyordu. Her seferinde "Ayyyyyl!" diyerek beni zorluyordu. Sonunda dayanamayıp güldüm. Koskoca halimle, hastane odasında bir yaşındaki çocuktan yumurta yedirme dersi alıyordum. O minik elin ısrarına dayanamayıp ağzımı hafifçe açtım. Duru büyük bir başarı kazanmış gibi neşeyle güldü, kaşığı ağzıma boşalttı ve sonra ellerini çırparak tekrar "Ayyyl!" dedi.
"Tamam, tamam... Ben yedim, şimdi sıra sende," dedim lokmayı yutarken. Ama o çoktan ikinci kaşığı doldurmuş, yine bana uzatmıştı. Aramızdaki bu "yedirme savaşı" odanın içindeki tüm o karanlık havayı dağıtmış, yerine sadece masumiyetin getirdiği o eşsiz neşeyi bırakmıştı.
Duru, ilk zaferinden aldığı cesaretle pes edecek gibi durmuyordu. Ben kaşığı ondan geri almaya çalıştıkça, o küçük elleriyle kaşığın sapına daha sıkı yapışıyor, bir yandan da yatakta dizlerinin üzerinde zıplayarak neşeyle bağırıyordu.
"Bak Duru, anlaşma yapalım.. Benim sana yedirmem lazım," dedim, kaşığı nazikçe kendime çekmeye çalışarak. Ama o, kaşığı adeta bir mızrak gibi havaya kaldırdı. Bu sefer kasedeki ezilmiş yumurta sarısından koca bir parça alıp, hedef gözetmeksizin yüzüme doğru savurdu. "Ayyyyyl! Ayyyyyl!" diye tempo tutuyordu. Kaşığın ucu tam yanağıma çarptı ve yumurta lekesi sakallarımın arasına daldı.
"Yapma be kızım... Karizmayı çizdin iyice," diye mırıldandım, cebimden mendilimi çıkarmaya çalışırken. Ama o durmadı. Mendili gördüğü an, onu bir oyuncak sanıp elimden kaptı ve bu sefer kendi yüzünü silmek yerine, benim alnımı sertçe ovalamaya başladı. Bir yandan da kendi kendine kıkır kıkır gülüyor, bir şeyler anlatıyordu.
O an, dışarıdaki Berzan’ın o sert, tavizsiz ve karanlık dünyasıyla; bu odadaki, yanağı yumurta lekeli, bir bebeğin oyuncağı olmuş Berzan arasındaki uçurumu fark ettim. Hayatımda ilk kez birine bu kadar kolay teslim olmuştum. Tam kaşığı tekrar elinden alıp ağzına küçük bir lokma tıkmayı başarmıştım ki, kapı aniden açıldı.
İlayda, saçlarını toplamış, yüzüne suyun verdiği o taze canlılıkla odaya daldı. Ama eşikte durup bizi gördüğü an, yüzündeki ifade bir anda dondu, sonra yerini tutulamaz bir kahkahaya bıraktı.
"Berzan! Bu halin ne?" dedi, eliyle ağzını kapatarak ama gülüşünü saklayamadan.
Yanağımdaki yumurta lekesini ve Duru'nun elimdeki kaşığı zorla ağzıma sokmaya çalışırkenki o hırslı halini görmüştü. Ben, elimde kaşıkla kalakalmış bir şekilde, bir Ağa'dan ziyade suçüstü yakalanmış bir çocuk gibi bakakaldım. "Duru besliyor beni," dedim, ciddiyetimi korumaya çalışarak ama beceremeyerek. "Kendi yemiyor, ille de benim yememi istiyor."
İlayda yanımıza gelip elimdeki kaşığı ve mendili aldı, bir yandan gülerken bir yandan da yanağımdaki lekeyi usulca sildi. "Görüyorum... Duru Hanım şimdiden seni parmağında oynatmaya başlamış. Berzan ağamızı dize getiren tek kişi bir yaşında bir bebek oldu ya, buna inanmam için görmem gerekiyordu." O an bakışlarımız birleşti. İlayda’nın yüzündeki o samimi gülüş, Duru’nun yatakta zafer kazanmış gibi attığı çığlıklar... Her şey o kadar güzeldi ki.
İlayda’nın kahkahası odanın içinde yankılanırken, kapı sertçe ama ritmik bir şekilde üç kez vuruldu ve ardından yavaşça aralandı. İçeri giren, bahçedeki o karanlık siluetiyle zihnimi darmadağın eden Ateş’ti. Üzerindeki beyaz önlüğü ve boynunda asılı stetoskopuyla şimdi tam bir "doktor" gibi duruyordu ama gözlerindeki o alaycı parıltı hiç değişmemişti.
Eşikte durdu, kollarını göğsünde kavuşturup bir süre beni süzdü. Yanağımdaki yumurta lekesine, elimde tuttuğum o minicik kaşığa ve Duru’nun karşısında düştüğüm o savunmasız hale bakarken dudakları yavaşça yukarı kıvrıldı.
"Vay be," dedi, sesi odaya buz gibi bir alaycılık yayarak. "Koca Berzan Ağa, sonunda kendine dişine göre bir rakip bulmuş. Bakıyorum da, dışarıda kükreyen aslan içeride bir yaşındaki bir bebeğe mama yedirme dersi veriyor. Yakışmış Berzan... Bu 'evcil' halin, o sahte sertliğinden çok daha inandırıcı duruyor." Dişlerimi sıktım, elimdeki kaşığı masaya bırakıp ayağa kalktım. "İşine bak Ateş. Sen buraya laf sokmaya mı geldin, doktorluk yapmaya mı?"
Ateş, lafımı duymazdan gelerek yatağa, İlayda’nın kucağındaki Duru’ya yaklaştı. Az önceki alaycı ifadesi, çocuğa bakarken yerini profesyonel bir ciddiyete bıraktı ama o tuhaf hüzün hala oradaydı. Duru’nun nabzına baktı, ateşini kontrol etti. "Duru gayet iyi," dedi, sesi bu sefer daha normal çıkıyordu. "Ateşi tamamen stabilize olmuş. Ciğerleri de temizleniyor. Artık burada kalmanıza gerek yok, çıkış işlemlerinizi başlatıyorum. Eve dönebilirsiniz."
İlayda rahat bir nefes alıp "Teşekkür ederiz doktor bey," derken; Ateş, İlayda’nın bu nezaketini başıyla hafifçe onayladı ama bakışları tekrar beni buldu. Kapıya doğru yöneldiğinde duraksadı. Sırtı bize dönüktü ama omuzlarındaki o gerginliği hissedebiliyordum.
"Git Berzan... O 'huzurlu' evine, o korunaklı hayatına geri dön," dedi, sesi alçaktı, İlayda duymuş muydu bilmiyorum ama her kelimesi önce odanın sonra beynimin içinde yankılanıyordu.
Cevap vermeme fırsat kalmadan, beyaz önlüğünün ucu rüzgarda savrulur gibi oldu ve kapıyı arkasından çekip çıktı. Odanın içindeki o sıcak hava bir anda dağılmış, Ateş’in bıraktığı o ağır gerçeklik duygusu başucuma çökmüştü. İlayda şaşkınlıkla bana bakarken, ben sadece Ateş'in baktığı o boş kapı boşluğuna odaklanmıştım.
"Berzan, bu neydi?" diye sordu, sesi titriyordu. "Siz bahçede ne konuştunuz? Adam resmen seni tehdit etti.”
Cevap veremedim. Boğazım düğümlenmişti. "Önemli bir şey değil İlayda, eski bir hesaplaşma işte," diye geçiştirmeye çalıştım ama İlayda yutmadı.
"Eski bir hesaplaşma böyle olmaz!" diyerek ayağa kalktı. "Adamın bakışlarını gördün mü? Sanki senin hakkında senin bile bilmediğin bir şeyi biliyor gibiydi. Bana yalan söyleme, aranızda ne geçti?"
Adım atıp ona yaklaşmak, sakinleştirmek istedim. "Bak, şimdi sırası değil, Duru'yu eve götürelim, sonra..."
Tam ağzımı açmış bir yalan uydurmaya çalışacaktım ki, ceketimin iç cebindeki telefon acı acı çalmaya başladı. Arayan, konaktaki en güvendiğim adamım Rıza’ydı. "Bak, telefon... Bakmam lazım," dedim, sorusundan kaçmak için bir bahane bulduğuma içten içe sevinerek.
Telefonu açıp kulağıma götürdüğüm an, Rıza’nın sesi fısıltı gibi ama dehşet dolu geldi:
"Ağam... Hemen konağa gelmen lazım. Telefonda söylenmez ama... Mesele hanımağamızla ilgili. Acele et, ortalık çok karışık!" Kudret’e bir şey olsa kılımı kıpırdatmazdım, o adamın canı benim için çoktan yanmıştı ama konu annem olunca kanım dondu. Yıllardır yatağa mahkûm, dünyaya sessiz kalmış o kadın benim tek zayıf noktamdı. "Geliyorum Rıza, sakın o odaya kimseyi sokma!" diyerek telefonu kapattım.
İlayda endişeyle koluma yapıştı. "Berzan, ne oldu? Kudret Bey mi?"
"Babam olsa gitmem İlayda, biliyorsun," dedim sesim buz keserek. "Ama annemin odasında bir şeyler olmuş. Gitmem lazım."
Hemen çıkış işlemlerini tamamladık. Hastaneden çıkarken zihnim Ateş ve annemin odası arasında gidip geliyordu. İlayda ve Duru'yu arabaya bindirdim. Yol boyunca tek kelime etmedim; sadece direksiyonu sıkan parmaklarımın beyazladığını görebiliyordum. Onları kendi evlerinin önüne bıraktığımda, İlayda hala yüzüme o cevapsız sorularla bakıyordu.
"İyi olun, kapıyı kilitleyin," dedim, eğilip Duru'nun alnından, sonra İlayda'nın elinden öperek. "Halledeceğim ve döneceğim." Onlar eve girer girmez gaza yüklendim. Konağın avlusuna hışımla girdiğimde, Rıza kapıda beni bekliyordu. Yüzü kireç gibiydi. "Yukarıda ağam... ”
Konağın ağır ahşap kapısından içeri daldığımda nefesim kesilmişti. Rıza’nın o korku dolu bakışlarını arkamda bırakıp merdivenleri üçer beşer tırmandım. Zihnimde Ateş’in o zehirli fısıltısı yankılanıyordu: "Aynı toprağın sızısını bulacaksın..."
Annemin odasının önüne geldiğimde duraksadım. On yıldır bu kapının ardında sadece sessizlik, ilaç kokusu ve dünyaya küsmüş, tepkisiz bir beden vardı. Babam Kudret’in "iyileşsin diye" verdiği o ağır ilaçları kestireli, dozlarını gizlice değiştirip gerçek doktorları getireli çok olmamıştı. Kimse bir mucize beklemiyordu. Ben bile sadece biraz huzur bulmasını dilemiştim.
Kapı kolunu yavaşça indirdim. Oda loştu, sadece başucundaki küçük lamba yanıyordu. Annem yatakta her zamanki gibi hareketsiz yatıyordu ama odada farklı bir hava vardı.
Yatağa doğru bir adım attım. "Anne?" diye fısıldadım, sesim bir çocuğunki kadar titrek ve çaresizdi.
Tam o anda, on yıldır görmediğim bir şey oldu. Annemin elleri, o cansız sandığım parmakları yorganın üzerinde hafifçe kasıldı. Başını yavaşça, santim santim bana doğru çevirdi. Göz göze geldiğimizde, o donuk bakışların yerini kor gibi yanan bir şuurun aldığını gördüm. Dudakları titredi. Bir hıçkırık, bir inilti beklerken, on yıldır bu konağın duvarlarının unuttuğu o mucizevi ses, odanın sessizliğini bir bıçak gibi yardı. "Oğlum..."
Dizlerimin bağı çözüldü, yatağın yanına çöktüm. Sesi paslanmıştı, derinden geliyordu ve özlemle kavrulmuştu ama oradaydı. Net bir şekilde ismimi değil, varlığımı çağırmıştı. "Anne?" dedim, sesim boğazıma dizilen hıçkırıkların arasından bir çocuk çığlığı gibi çıktı. "Anne... Sen... Sen konuşuyorsun?"
Ellerini avuçlarımın içine aldım. Buz gibiydi; hani o üzerine kar yağmış toprak gibi soğuk ama bir o kadar da sığınılacak tek yer... Parmakları, yıllardır ölü taklidi yapan o cansız elleri, şimdi hayatımın en büyük savaşını kazanmışçasına parmaklarımı sıktı. O küçük dokunuş, sırtımdaki tüm o kırbaç izlerinden, aldığım tüm yaralardan daha çok canımı yaktı. "Berzan..." dedi, her kelimeyi ciğerlerinden söküp alırcasına, her harfinde on yıllık bir hasreti eriterek. "Geldin... Sonunda..."
Gözlerinden bir damla yaş süzülüp yastığa düştü. O yaşın yastıkta bıraktığı o küçük ıslaklık, benim koca dünyamı yutacak bir okyanusa dönüştü. On yıldır bakıcıların kucağında bir ölü gibi taşınan, babamın "yaşıyor" dediği ama aslında sadece nefes alan o sessiz bedenin içinde; meğer annem beni beklemişti. Meğer o dilsiz karanlığın içinde her gün ismimi sayıklamıştı.
"Buradayım anne," dedim, başımı onun zayıf göğsüne yaslayarak. Gözyaşlarım, on yıldır akıtmadığım o tuzlu nehirler, şimdi annemin yorganına süzülüyordu. "Buradayım, kurban olayım bırakma elimi... Ben seni bitti sanmıştım, ben seni o karanlıkta kayboldu sanmıştım."
Hıçkırıklarım odayı doldururken, sırtımda hissettiğim o hafif el titremesiyle dünyam sarsıldı. Bir zamanlar beni uykulara dalarken okşayan o el, şimdi on yılın yorgunluğuyla saçlarımın arasına süzüldü. O an anladım ki; dışarıdaki tüm o silahlar, o kilitli çekmeceler, Ateş'in o zehirli sırları... Hiçbiri annemin bir kez "oğlum" demesi kadar yakıcı değildi. "Beni duyuyordun," diye hıçkırdım göğsüne doğru. "Onca sene başında beklediğimde, sana ağladığımda beni duyuyordun, değil mi?"
Annem konuşmadı, sadece saçlarımı okşamaya devam etti; parmakları sanki yüzümü, alnımı, acılarımı ezberlemek ister gibi dolaştı. Ben, koca bir aşiretin diz çöktüğü o Berzan, şimdi annesinin kucağında on yaşındaki o çaresiz çocuğa dönüşmüştüm. O an ölsem, bu kucağın sıcaklığından daha huzurlu bir mezar bulamazdım.
