46. bölüm / 74
Kader ÇizgisiBölüm 43: İtalya’nın zehri
Bölümler 74Şu an: Bölüm 43: İtalya’nın zehri
- 1 Tanıtım 🔗167 kelime
- 2 - UYARI -286 kelime
- 3 Bölüm 1 ⛓️ Zehir1.821 kelime
- 4 Bölüm 2 - İlaç761 kelime
- 5 Bölüm 3 - Karar1.101 kelime
- 6 Bölüm 4 - Terkediliş949 kelime
- 7 Bölüm 5 - Merhaba. Ben Helin.1.967 kelime
- 8 Bölüm 6 - Sevgili Berzan1.753 kelime
- 9 Bölüm 7 - Hatırlamıyorum1.115 kelime
- 10 Bölüm 8 - Yandım Gönlüm1.230 kelime
- 11 Bölüm 9 - Nişanlıyız Biz Berzan2.490 kelime
- 12 Bölüm 10 - Vicdan payı2.508 kelime
- 13 Bölüm 11: Evlenecek misin benimle?1.767 kelime
- 14 Bölüm 12 - Amerika Yolcusu1.140 kelime
- 15 Bölüm 13 - Ağa Toplantısı1.786 kelime
- 16 Bölüm 14: Çatışma1.918 kelime
- 17 Bölüm 15: Helin Rezan1.901 kelime
- 18 Bölüm 16: Azade Barzani Aladağ1.686 kelime
- 19 Bölüm 17: Alo? Kudret amca1.053 kelime
- 20 Bölüm 18: Şarap Evi1.305 kelime
- 21 Bölüm 19: Tehdit1.711 kelime
- 22 Bölüm 20: Konağın kapalı kapıları1.304 kelime
- 23 Bölüm 21 - Yüzleşme2.581 kelime
- 24 Bölüm 22 - Gelinlik Mağazası2.391 kelime
- 25 Bölüm 23 - Helin’in Sonu1.170 kelime
- 26 Bölüm 24 - Beklenmedik Misafir2.470 kelime
- 27 Bölüm 25: Emanetimi evine saklamışsın.1.768 kelime
- 28 Bölüm 26: İndir o silahı.1.475 kelime
- 29 Bölüm 27: Yalnız değilsin Berzan2.236 kelime
- 30 Bölüm 28: Duru Neva2.952 kelime
- 31 Bölüm 29: Ateş Enzo Yıldırım2.442 kelime
- 32 Bölüm 30: Yeniden Doğuş2.530 kelime
- 33 Bölüm 31: Annem!1.705 kelime
- 34 Bölüm 32: ilayda'm1.407 kelime
- 35 Bölüm 33: Sonsuz Sessizlik1.706 kelime
- 36 Bölüm 34: Yalan İfade3.254 kelime
- 37 Bölüm 35: Çilingir Sofrası2.901 kelime
- 38 💋 İlk adım, ilk yangın 🔥(Ferhat & Zelal -Özel bölüm)1.745 kelime
- 39 Bölüm 36: Kalbimden sana kalan son hayat1.404 kelime
- 40 Bölüm 37: Ateş kim?1.687 kelime
- 41 Bölüm 38: İlayda nerede?1.534 kelime
- 42 Bölüm 39: İtalya1.530 kelime
- 43 Bölüm 40: Doktorların kardeşi2.327 kelime
- 44 Bölüm 41: Aladağ Hanedanı2.531 kelime
- 45 Bölüm 42: Bervan Dara Aladağ3.227 kelime
- 46 Bölüm 43: İtalya’nın zehri6.166 kelime · Okuduğun bölüm
- 47 Bölüm 44: Parçalanmış hayatlar3.741 kelime
- 48 Bölüm 45: Mardin’in karanlık gecesi2.737 kelime
- 49 Bölüm 46: Son Kurşun2.203 kelime
- 50 Bölüm 47: Berzan ağam1.720 kelime
- 51 Bölüm 48: Şimdi ne olacak?2.295 kelime
- 52 Bölüm 49 - Cenaze mi varmış?2.068 kelime
- 53 Bölüm 50: Hanımağam3.153 kelime
- 54 Bölüm 51: Umarım ölmüşsündür!2.364 kelime
- 55 Bölüm 52: Dedikodu2.458 kelime
- 56 Bölüm 53: Kanla yazılan adalet2.324 kelime
- 57 Bölüm 54: Kalbimin enkazı1.140 kelime
- 58 Bölüm 55: Gece Misafiri2.914 kelime
- 59 Bölüm 56: Mardin Kalesi2.200 kelime
- 60 Bölüm 57: Aşk Sarhoşu1.886 kelime
- 61 Ferhat ve Zelal Özel - Kalbin yarası1.215 kelime
- 62 Bölüm 58: Sabahın Körü2.092 kelime
- 63 Bölüm 59: Ağaya bak hele.1.809 kelime
- 64 Bölüm 60: Davet2.177 kelime
- 65 Bölüm 61: Yunan Tanrısı2.036 kelime
- 66 Bölüm 62: Oyun içinde oyun3.918 kelime
- 67 Bölüm 63: Beylerbeyi Çiftliği2.479 kelime
- 68 Bölüm 64: Kalbin barikatları2.325 kelime
- 69 Bölüm 65: Kendi ayaklarımızın üzerinde1.244 kelime
- 70 Bölüm 66: Bulaşıkçı2.306 kelime
- 71 Bölüm 67: Mutluluğa doğru ilk adım6.269 kelime
- 72 Bölüm 68: Mardin Sokaklarında İtalyan Usulü Yürüyüş2.383 kelime
- 73 Bölüm 69: Gidelim buralardan2.439 kelime
- 74 (Final) Bölüm 70: Ailem7.435 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ateş’in anlatımı:
Eve vardığımda konak hala sessizdi ama benim içimdeki fırtına dinmek bilmiyordu. Merdivenleri ikişer ikişer çıkıp odamıza daldım. Kapının sesine bile uyanmamıştı; Asya, bir eli şişmiş karnının üzerinde, dünyanın tüm kötülüklerinden habersiz o derin ve huzurlu uykusundaydı. O an kalbim sızlamıştı. Onu bu halde yatağından söküp bilinmezliğe sürüklemek canımı yakıyordu ama Bircan'ın kurduğu o kirli tezgahın ortasında, Aladağların bu bitmek bilmez kanlı oyunlarına yem olmasına asla izin veremezdim.
Yatağın kenarına çöktüm, elimi yavaşça yanağına koydum. "Asya..." diye fısıldadım. "Güzelim, uyanman lazım." Gözlerini araladığında o uykulu, sevgi dolu bakışlarıyla karşılaştım. "Ateş? Ne oldu, geldin mi?" diye mırıldandı, elini boynuma uzatarak. Normalde olsa o sıcaklığa teslim olurdum ama şimdi zamanımız yoktu.
"Gidiyoruz," dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak. "Hemen hazırlanman lazım. Soru sorma, sadece bana güven. Seni burada, bu yalanların içinde bir saniye bile bırakamam."
Şaşkınlıkla doğrulmaya çalıştı, ağırlaşan bedeni yüzünden yüzünü ekşitti. "Nereye Ateş? Bu saatte ne oldu?“
Elini tutup karnının üzerine koydum, gözlerinin tam içine baktım. "Bebeğimizi de seni de korumamın tek yolu bu. Bircan... Her neyse. Her şey mahvoldu Asya. Sizi bu cehennemden çıkarmam lazım."
Korkuyla dolan gözlerine rağmen tek kelime etmedi. Durumun ciddiyetini anlamıştı. Onu nazikçe ayağa kaldırdım, bir yandan üzerine bir şeyler almasına yardım ederken bir yandan da zihnimde kaçış rotamızı çiziyordum. Onu arkamda bırakamazdım; çünkü o benim hem sığınağım hem de bu dünyadaki tek gerçeğimdi. Eğer yanacaksa bu dünya, birlikte yanacaktık; ama asla ayrı düşmeyecektik.
Asya, şaşkınlık ve korkuyla ellerimi tuttu. "Ateş, dur. Söyle ne oluyor? Nereye gidiyoruz bu saatte?" diye sordu, sesi titriyordu. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir endişe vardı. "Daha yeni geldin, Berzan ne dedi? Neden bu kadar acele ediyoruz?"
Dudaklarımı birbirine kenetledim. Ona her şeyi, Bircan'ın bizi nasıl bir ateşin içine attığını anlatamazdım. En azından şimdi değil. "Asya, sadece güven bana," dedim, yüzünü ellerimin arasına alarak. "Seni ve bebeğimizi korumak zorundayım. Burada kalırsak başımıza ne geleceğini bilmiyorum. Lütfen soru sorma, vaktimiz yok."
"Ateş, korkutuyorsun beni!" dedi, bir eliyle karnını tutarken. "Hamileliğim bu haldeyken yola nasıl çıkarız? Doğuma en fazla üç hafta kaldı. Neler oluyor?Mardin'den mi gidiyoruz? Neden kaçıyoruz biz?"
Cevap vermek yerine dolaptan hızlıca bir hırka alıp omuzlarına geçirdim. "Kaçmıyoruz güzelim," dedim sesimi sakinleştirmeye çalışarak, "Sadece hayatta kalmaya çalışıyoruz. Hadi, uçağa yetişmemiz lazım."
Daha fazla konuşmasına fırsat vermeden, bir kolumu beline dolayarak onu dışarıya, bahçede motoru hala sıcak olan o kırmızı Ferrari'ye doğru yönlendirdim. Asya'nın cevapsız kalan soruları arabanın içine dolan sessizlikle birleştiğinde, geri dönüşü olmayan bir yola girdiğimizin farkındaydım ama bunu ona söyleyemezdim.
Arabaya bindiğimizde Asya'nın yüzünde bulunan o endişeli ifadeye bakmamaya çalıştım. Mardin'in tozlu yolları dikiz aynasında kaybolurken zihnimde tek bir gerçek yankılanıyordu: Burada her şey pamuk ipliğine bağlıydı.
Mardin'de Aladağ’da olsan, Yıldırım’da olsan, kanunları başkaları yazardı. Burada sadece bir ‘oğul’, bir ‘kardeş’ değil, bir ‘hedef’ tim.
Ama İtalya... Orası benim kalemdi. İtalya sokaklarında ismim geçtiğinde insanlar durup bir düşünürdü. Orada sadece Ateş Yıldırım değil, sözü dinlenen, hamleleri kestirilemeyen ve hepsinden önemlisi saygı duyulan bir adamdım.
"Onları ancak orada koruyabilirim," diye geçirdim içimden.
Burada, bu kadim toprakların ve bitmek bilmez törelerin arasında hiç kimseydim. Kendi ablamın bile harcayabildiği bir piyondan fazlası değildim. Ama İtalya'da güç bendeydi. Eğer Asya ve bebeğim için bir kale inşa edeceksem, o kale Mardin'in uçsuz bucaksız mezopotamya ovasında değil, İtalya'nın o soğuk ve güvenli duvarları arasında olmalıydı.
Asya elini karnına koyup derin bir nefes aldığında vitesi biraz daha sert arttırdım. Bu topraklar bizi boğmuştu; şimdi nefes almak için ait olduğumuz o karanlık ama tanıdık şehre, Sicilya’ya sığınacaktık. Gaza biraz daha yüklendiğim sırada Asya, sanki zihnimden geçenleri okumuş gibi başını koltuğa yaslayıp fısıldadı:
"İtalya mı? Ateş, gerçekten İtalya'ya mı gidiyoruz?"
Sesindeki o titreme kalbimi sızlattı. Mardin'den, köklerinden bu kadar ani koparılmanın şokunu yaşıyordu. Direksiyonu daha sıkı kavradım. Gözlerimi yoldan ayırmadan, sesimin en kararlı tonuyla cevap verdim:
"Evet güzelim, İtalya. Orada güvende olacağız. Orada kimse sana dokunamaz, bebeğimize zarar veremez."
Asya'nın sesi bu kez daha yüksek, daha hesap sorar gibi çıktı. Elini koluma koyup beni kendine bakmaya zorladı.
"Kim bize zarar verecek Ateş? Kimden kaçıyoruz? Konuş artık."
Dişlerimi sıktım. Direksiyonun derisi avuçlarımın içinde gıcırdadı. Ona "Ablam bizi sattı Asya, doğacak çocuğumuzun geleceğini kirli bir anlaşmaya meze yaptı," diyemedim. O hayal kırıklığını onun da omuzlarına yüklemeye gönlüm el vermedi.
"Herkes Asya!" dedim, sesim istemeden sertleşerek. "Bu topraklarda gölgesinden korkmayan kimse yok. Bugün dost görünenin yarın elinde hançerle beklemeyeceğini kimse garanti edemez. Bircan... Bircan bir hata yaptı ve o hatanın bedelini bize ödetmelerine izin vermeyeceğim."
Asya duyduğu isimle irkildi. "Bircan ablan mı? O ne yapmış olabilir ki bizi yollara düşürecek kadar?"
"Anlatacağım," dedim yolu izlemeye devam ederek. "Söz veriyorum her şeyi anlatacağım. Ama önce seni o uçağa bindirmem, bu şehirden çıkarıp benim krallığıma götürmem lazım. Orada kimin bize zarar vereceğini değil, bebeğimizi hangi huzurla büyüteceğimizi konuşacağız."
Asya, sorduğu soruların ve yaşadığı o yoğun stresin ağırlığına daha fazla dayanamadı. Hamileliğin verdiği o bitkinlik, korkusuna galip geldi; başı yavaşça cama yaslandı ve derin, huzursuz bir uykuya daldı. Arabanın içindeki o ağır sessizliği sadece motorun uğultusu bozuyordu.
Havalimanına vardığımızda özel jet pistte, motorları çalışır vaziyette bizi bekliyordu. Ferrari'yi hemen uçağın merdivenlerinin dibinde durdurdum. Onu uyandırmaya kıyamadım. Kapısını açıp, bir tüy kadar hafifmiş gibi onu kucağına aldım. Sekiz aylık karnıyla kucağımda öylece masumca dururken, ona dokunan her rüzgâra bile öfke duyuyordum.
Uçağın içine girip onu geniş, yumuşak koltuklardan birine yatırdım. Yanına uzandığımda, kokusu burnuma doldu. Mardin'in tozu, Bircan'ın ihaneti, Berzan'ın o buz gibi sesi sanki uçağın dışında kalmıştı. Üzerimize ince bir battaniye örtüp ona sıkıca sarıldım.
"Söz veriyorum," diye fısıldadım saçlarının arasına. "Sizi kurtaracağım."
Zihnimdeki yorgunluk, Asya'nın kalp atışlarının ritmiyle birleşince ben de kendimi uykunun kollarına bıraktım. Gökyüzünde, bulutların üzerinde geçen o üç saat, hayatımızın belki de son huzurlu anlarıydı.
Gözlerimi açtığımda uçak alçalmaya başlamıştı. Pencereden dışarı baktığımda Mardin'in sarı, tozlu toprakları yerine İtalya'nın o puslu, gri ve nemli havasıyla karşılaştım. Tekerlekler piste dokunduğunda artık "Ateş Yıldırım" değildim; artık kendi krallığına dönen ama yanında dünyadaki tek zaafını taşıyan o adamdım. Artık “Enzo Yıldırım’dım.” Asya da yavaşça kıpırdandı, gözlerini aralayıp etrafına bakındı. Şaşkınlıkla, "Geldik mi?" diye sordu.
"Geldik güzelim," dedim elini sıkarak. "İtalya'dayız. Evimize hoş geldin."
Ama dışarıda bizi bekleyen Büşra'dan ve birazdan öğreneceğim "abi" gerçeğinden habersiz, uçağın merdivenlerinden inmeye hazırlandık. Uçağın kapısı açıldığında Sicilya’nın o hafif serin ve nemli havası yüzümüze çarptı. Merdivenlerden inerken Büşra'yı pistin hemen kenarında, her zamanki enerjisiyle bizi beklerken gördüm. Bizi görür görmez yüzünde kocaman bir gülümseme yayıldı. Asya daha son basamağa adımını atmıştı ki, Büşra bir fırtına gibi yanımıza gelip Asya'nın boynuna atıldı.
"Asooooş! Canım benim, göbüşünü yerim senin! Nasıl da büyümüş bu küçük prenses!" diyerek Asya'ya sıkıca sarıldı. Elleriyle Asya'nın karnını şefkatle okşarken, Asya'nın o yol yorgunu yüzünde ilk kez samimi bir tebessüm belirdi. Büşra'nın bu neşesi, üzerimizdeki o ağır havayı bir anlığına da olsa dağıtmıştı.
Büşra hemen ardından bana dönüp aynı samimiyetle kollarını açtı. "Hoş geldin enişte!" diyerek bana da sarıldı. "Sonunda geldiniz. Ortalık biraz karışık ama sizi burada görmek güzel."
Ona sarılırken kulağına eğilip kısık bir sesle, "Durumlar nasıl?" diye sordum.
Büşra geri çekilip gözlerimin içine baktığında, o neşeli maskesinin altındaki ciddiyeti gördüm. "Eve geçelim Ateş. Konuşacaklarımız var. Özellikle de..."
Büşra tam ağzını açmış, olanlardan ve saklanan sırlardan bahsedecekti ki, elimi hızla havaya kaldırarak onu susturdum. Bakışlarımla Asya'yı işaret ettim. Asya zaten yorgundu, bir de burada ayaküstü felaket senaryoları dinlemesini istemiyordum.
"Şimdi sırası değil Büşra," dedim sesimi hafifçe kalınlaştırarak. "Hava soğuk, Asya hamile. Üşümesin daha fazla, hemen arabaya geçelim." İtalya'nın o keskin ve nemli rüzgarı Asya'nın saçlarını uçuruyordu. Asya, neyi sakladığımı anlamaya çalışan o şüpheci bakışlarını üzerimde gezdirse de karşı çıkmadı. Büşra hemen toparlanıp arka kapıyı açtı.
"Haklısın enişte, kusura bakma. Asoşum, hadi geç arkaya, koltuk ısıtmaları açtım bile!" diyerek Asya'yı nazikçe içeri yönlendirdi.
Asya arabaya yerleşirken ben de Büşra'ya yaklaşıp fısıltıyla, "Önemli hiç bir konuyu Asya’nın yanında açma," diye uyardım. "Önce onu eve yerleştirelim, sonra ne biliyorsan anlatacaksın."
Büşra ciddiyetle başını salladı. Ben de sürücü koltuğuna geçip gaza bastım. İtalya'nın tanıdık caddelerinde ilerlerken, dikiz aynasından Asya'nın karnını şefkatle okşayışını izledim. Onu korumak için buradaydım ama Büşra'nın yarım kalan o cümlesi, "abi" gerçeğinin ve Simon'un karanlık gölgesinin çok yakınımızda olduğunu fısıldıyordu.
Mardin'den kaçmıştık ama kaderimizdeki o kanlı sınav bizi tam burada, Sicilya’nın puslu sokaklarında bekliyordu.
Adanın biraz dışındaki, yüksek duvarlarla çevrilmiş o görkemli malikanenin demir kapıları gıcırdayarak açıldı. Bahçeye girdiğimizde gözüme çarpan ilk şey, kapının tam önünde bir canavar gibi park edilmiş olan o kömür karası, zırhlı Brabus Rocket 900 oldu. Arabanın o tehditkâr, simsiyah ve kaslı duruşu, sahibinin kim olduğunu tüm dünyaya bağırıyordu.
Kendi kullandığım arabayı durdurur durdurmaz, Brabus'un kapısı açıldı ve içinden o sert, ödün vermez duruşuyla Giovanni çıktı. Gözleri anında bizim üzerimize kilitlendi. Biz araçtan inerken Büşra neşeyle yanıma gelmiş, koluma girip bir şeyler anlatmaya başlamıştı.
Giovanni'nin bakışları Büşra'nın benim kolumdaki eline takılınca yüzü anında bulutlandı. Hiç ikiletmeden, hızlı adımlarla yanımıza geldi. Büşra'yı adeta havadan kaparcasına kolundan tuttu ve tek hamlede kendi yanına, sahiplenici bir tavırla çekti. Elini Büşra'nın beline dolayıp onu kendine mühürledi.
Bu sert kıskançlık gösterisi karşısında, yaşadığım tüm o gerginliğe ve başımdaki binbir türlü belaya rağmen kendimi tutamayıp alaycı bir tavırla sırıttım. "Sakin ol aslanım," dedim, Giovanni'nin o ateş saçan gözlerine bakarak. "Yemedik sevgilini... Sadece yol yorgunuyuz, başımız kalabalık."
Giovanni hafifçe homurdanıp bana kısa bir baş selamı verdi ama Büşra'yı bir santim bile uzağına bırakmadı. Büşra ise kıkırdayarak, "Ay enişte, görüyorsun işte, benim bu ayı hiç değişmiyor, Roma'yı yakar yine de beni kimseyle paylaştırmaz!" diyerek durumu toparlamaya çalıştı.
“Roma’yı istediği kadar yaksın ama yanan kendi olmasın. Yazık olur…”
“Bu ülkenin kıvılcımıda benim, benzinide. Senin Ateş olman hiç bir şey değiştirmez Ateş’im.”
Arka koltuktan yavaşça inen Asya, bu manzarayı görünce kısa bir an gülümsedi ama yüzündeki o yorgunluk ve merak ifadesi hemen geri geldi. "Ateş, kim bu adam?" diye sordu fısıltıyla.
Asya'nın beline sarılıp onu içeriye, o güvenli ama bir o kadar da sırlar dolu duvarların ardına yönlendirirken Giovanni'ye döndüm. "Gereksizin teki yavrum. İçeri geçelim. Anlatacakların olduğunu biliyorum."
Giovanni sadece başını salladı. Malikanenin ağır kapıları arkamızdan kapandığında, huzurun bu duvarların ardında da bizi beklemediğini, Simon'un gölgesinin buralara kadar uzandığını çok geçmeden anlayacaktık.
Malikanenin içine girdiğimizde, tavanlardan sarkan ağır avizelerin ışığı Asya'nın ne kadar solgun göründüğünü daha da belli etti. Salonun ortasına kadar geldiğimizde, Giovanni ve Büşra'nın o "konuşmamız lazım" diyen bakışları üzerimde toplandı. Havada asılı kalan o ağır sırrı hissedebiliyordum ama Asya'nın yanında bu bombayı patlatamazdım.
Asya'ya dönüp, kollarını şefkatle tuttum. Bakışlarımı yumuşatarak gözlerinin içine baktım.
"Güzelim," dedim sesimi en sakin tona çekerek. "Yol seni çok yordu, yüzün kireç gibi olmuş. Yukarı çıkıp biraz dinlensen mi? Ben de şu bizimkilerle işle ilgili birkaç pürüzü halledip hemen yanına geleyim."
Asya şüpheyle bir bana, bir de arkada heykel gibi dikilen Giovanni'ye baktı. "Ateş, yine bir şeyler saklıyorsun benden."
Hafifçe gülümsedim ve alnına sıcak bir öpücük kondurdum. "Saklamıyorum, sadece senin ve bebeğimizin huzura ihtiyacı var. Söz veriyorum, önemli bir şey olursa ilk sana söyleyeceğim. Hadi, uyu biraz."
Asya, hamileliğin getirdiği o karşı konulmaz yorgunluğa daha fazla direnmedi. "Tamam," diye mırıldandı. "Ama çok gecikme." Büşra hemen atıldı, "Hadi Asoşum, ben sana eşlik edeyim, odayı hazırlattım bile!" diyerek Asya'nın koluna girdi. Onlar merdivenlerden yukarı çıkıp gözden kaybolana kadar bekledim. Yukarıdan bir kapı kapanma sesi geldiğinde, salonun o buz gibi sessizliğine geri döndüm.
Giovanni'ye döndüm. Yüzümdeki o yumuşak ifade yerini sert bir maskeye bırakmıştı. "Dökül," dedim sesimi alçaltarak.
Giovanni, salonun ortasındaki geniş deri koltuğa yayılarak oturdu. Bir bacağını diğerinin üzerine atıp, cebinden çıkardığı gümüş çakmağıyla oynamaya başladı. O her zamanki karanlık, "mafya vibe" dediğimiz o ağır havası tüm odayı kaplamıştı. Gözlerini bir an bile kırpmadan doğrudan benimkilere dikti.
"Relax Ateş," dedi sesi buz gibi bir tonda yankılanırken. "Ama çok da gevşeme. Çünkü buralar sandığın kadar sessiz değil artık."
Çakmağın kapağını sertçe kapattı ve öne doğru eğildi. Sesindeki o tekinsiz sakinlik, birazdan söyleyeceklerinin ne kadar ağır olduğunu kanıtlar nitelikteydi.
"İlayda burada..." dedi, ismini üzerine basa basa söyleyerek. "Ve asıl bomba... Bervan da burada." Olduğum yerde donup kaldım. İlayda'nın burada olması başlı başına bir belaydı ama Bervan ismini duymak, damarlarımdaki kanın çekilmesine yetti. Giovanni, tepkimi ölçer gibi sırıttı ve devam etti:
"Simon, abini bir eski bir evde tutuyor Ateş... Bunca yıl öldü bildiğin adam, şimdi Simon'un oğlunun hayatını kurtarmak için burada. Yani anlayacağın, aile saadeti için yanlış şehri seçmiş olabilirsin. Simon'un eli kulağında, abinin eli ise Simon'un oğlunun üzerinde."
Dişlerimi birbirine öyle bir kenetledim ki çenem çatırdayacak sandım. Bircan’ın ihaneti, Simon'un acımasızlığı ve hiç tanımadığım bir abinin varlığı... Hepsi aynı anda üzerime çökmüştü.
Tam o sırada, merdivenlerin başında bir gölge belirdi. Asya, uyumak yerine bizi dinlemek için geri gelmişti. Duyduklarıyla sendeleyerek korkuluğu tuttuğunu gördüm. Yüzü bembeyazdı. "Bervan mı?" diye fısıldadı Asya, sesi titreyerek. "Ateş... Kim bu Bervan? Ne abisinden bahsediyor bu adam?"
Asya merdivenlerden birer birer inerken, her adımında bakışlarındaki o hayal kırıklığı daha da derinleşiyordu. Yanımıza kadar geldiğinde titreyen ellerini Giovanni'nin oturduğu koltuğun kenarına dayadı.
"Anlat Ateş," dedi, sesi çatallı ama hesap sorar gibi sertti. "Daha ne kadar 'güvende olacağız' yalanının arkasına saklanacaksın? Öldü bildiğin bir abin mi var? Ve o adam şu an bir mafyanın elinde mi?"
"Asya, yukarı çık demiştim sana. Bunlar senin duyacağın şeyler değil!" diyerek üzerine yürüdüm, kollarını tutmak istedim ama beni sertçe itti.
"Saklama artık! Bıktım senin bu gizemlerinden, Mardin'den kaçtık ama belayı peşimizde getirdik!" diye bağırdı. O an yüzü aniden kireç gibi bembeyaz oldu. Sol eliyle gayriihtiyari karnının alt kısmını tuttu, yüzü acıyla buruştu. İçeriden bir yerden kopan o keskin sancı belli ki nefesini kesmişti.
"Asya? İyi misin?" dedim endişeyle.
Dişlerini birbirine kenetledi. Alnında ince ince ter damlaları birikmeye başlamıştı ama öfkesi acısından daha baskındı. "İyiyim! Sakın bana yaklaşma Ateş. Sen bana yalan söyledin. Bebeğimizi koruyacağım dedin ama bizi daha büyük bir savaşın içine soktun!"
Aslında ayakta durmakta zorlanıyordu. Karnına giren o bıçak saplanması hissi, doğumun ya da erken gelen bir uyarının habercisiydi; hissediyordum. Ama o, bana olan kızgınlığından dolayı zaafiyetini göstermek istemiyordu. Derin derin nefesler alarak acıyı bastırmaya çalıştı.
“Benim abim falan yok Asya…” diyerek konuyu kapatmaya çalıştım ama beni dinlemedi.
“İnkâr etme Ateş,” dedi gözlerini kısmış şekilde. “Her kimse o Bervan, şu an Simon’un malikanesinde. Ve dur tahmin edeyim… Simon senin burada olduğunu biliyor, değil mi? Mardin’den apar topar beni güvenli diye getirdiğin yer burası mı gerçekten?”
Burnumdan nefes verip omuz silktim.
“Haberi vardır muhtemelen… Adam mafya sonuçta.”
Asya bir anda bana öyle bir baktı ki sanki hayatının aydınlanmasını yaşamıştı. Sonra parmağını yüzüme doğru salladı. “Peki sen nesin Ateş?” dedi şüpheyle. “Mahalle bakkalı falan olmadığına göre… Mafya olabilir misin acaba?”
Kendimi zor tutuyordum. “Asya,” dedim ciddi görünmeye çalışarak, “ben mafya değilim.”
Şüpheyle bana baktı. “Hee, kesin! Normal insanlar da evinde silahlı adam saklıyor zaten. Ateş, adamın adı Simon. SİMON!” dedi ellerini havaya kaldırarak. “Adamın adı bana yaklaşmayın belalıyım diye bağırıyor! Sizin çevrede bir tane normal isim yok mu? En son biri çıkıp ‘Kara Akrep’ falan diye kendini tanıtacak diye korkuyorum.”
Bu sefer kahkahayı tutamadım. Başımı çevirip Giovanni’ye baktım. “Güzel kod adıymış,” dedim gülerek. “Yaz kenara.”
Giovanni kaş kaldırıp sırıttı. “Fena değilmiş.”
Asya gözlerini devirdi. “Bak! Adam ciddi ciddi düşünüyor bir de!” dedi sinirli bir nefes vererek. Sonra başını Giovanni’ye çevirip kaşlarını kaldırdı. “Senin adın ne peki? Sakın ‘Beyaz Aslan’ falan çıkmasın.”
Giovanni hafifçe sırıtarak eğlenmiş bir şekilde cevap verdi. “Hayal kırıklığı olacak ama sadece Giovanni.”
Asya birkaç saniye sessiz kaldı. “Sadece Giovanni dedi bir de…” diye mırıldandı. “Tabii. Çok mantıklı! Biriniz Simon, biriniz Giovanni… Şu evde bir tek benim sicilim temizmiş gibi hissediyorum…”
“Hey! Ben de varım,” diye çıkış yaptı bir anda Büşra. “Ben de temizim. Tertemiz!” Asya duyduğu laf ile gülümsedi, bir an için dengesini kaybedecek gibi olduğu için ama koltuğun kenarına asıldı.
"Ateş... sen..." diye fısıldadı. Tam o sırada karnına giren ikinci ve daha güçlü sancıyla nefesi boğazında düğümlendi. Bacaklarının titrediğini görebiliyordum ama hala dik durmaya çalışıyordu.
"Hadi... devam et," dedi hırsla, acısını bir hıçkırığın arkasına gizleyerek. "Başka ne sırlar var o kanlı geçmişinizde?" Belli etmemeye çalışıyordu ama eli karnına öyle bir kenetlenmişti ki, parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. O an anlamalıydım, bir şeylerin ters gittiğini anlamalıydım ama olanların gerçeği benim de zihnimi kör etmişti.
Ateş, Asya'nın o anlık yüz buruşturmasını ve karnını tutuşunu kaçırmamıştı. Adımlarını hızlandırıp tam karşısında durdu, ellerini omuzlarına koyarak gözlerinin derinliklerine baktı. "Asya, yalan söyleme bana," dediğimde sesim titremişti. "Rengin attı, elin karnında... Sancın mı var? Doğruyu söyle, hastaneye gidelim."
Asya, içindeki o fırtınayı ve karnına saplanan binlerce iğne hissini büyük bir iradeyle bastırdı. Derin bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi, yüzüne yapay ama sarsılmaz bir kararlılık yerleştirdi. "Ateş, saçmalama!" dedi, sesini kasten yükselterek.
"Sadece çok sinirliyim! Yol yorgunluğu ve bu anlattıkların üst üste geldi, midem kasıldı sadece. Bebek gayet iyi, bak... Hareket ediyor bile."
Elinin titremesini gizlemek için Ateş'in ellerini omuzlarından indirdi ve kendi karnının üzerine koydu. O an kasılmalarını hissetmemesi için karnını serbest bırakmaya çalıştı. "Görüyor musun? Hiçbir şey yok. Sadece beni bu belirsizliklerle korkutuyorsun. Ben iyiyim, asıl sen iyi değilsin."
Ateş, elinin altındaki o sessizliği ve Asya'nın gözlerindeki sahte ama inandırıcı parıltıyı görünce bir an duraksadı. "Emin misin? Bak şakası yok bunun."
"Eminim dedim ya!" diye çıkıştı Asya, inandırıcılığını artırmak için bir adım öne çıkarak. "Senin asıl derdin ben değilim Ateş, şu an zihnin olanlarda. Git ve ne yapacaksan yap. İlayda'yı da o hiç tanımadığımız abini de kurtar ki bu kabus bitsin. Ben yukarı çıkıp gerçekten uyuyacağım, geçince yanıma gelirsin."
Asya'nın bu sert ve dik duruşu karşısında ikna olmuştum. Karımın güçlü karakterine her zaman güvenmiştim; bu yüzden derin bir nefes alıp Giovanni'ye döndüm. İçimdeki o büyük huzursuzluk yerini soğukkanlı bir öfkeye bıraktı. Asya'nın iyi olduğuna inanmak, bana ihtiyacım olan o hareket alanını vermişti.
"Tamam," dedim, Giovanni'ye bakarak. "Madem Asya iyi... O zaman planı yapalım. Simon'un malikanesine nasıl gireceğiz, o kapıları nasıl patlatacağız konuşalım."
Asya, Ateş arkasını dönüp Giovanni ile masanın başına geçtiği an, tırnaklarını avuç içlerine geçirdi. Sırtından aşağı soğuk terler boşanırken, dişlerinin arasından sessizce bir nefes verdi. Acı dayanılmazdı ama Ateş'in zihnini bulandırmamalıydı. Yavaş adımlarla, her basamakta canı yanarak merdivenlere yöneldi. Arkasında plan yapan Ateş, hayatının en büyük hatasını yaptığından ve karısının o sessiz çığlığından habersizdi.
"Giovanni," dedim, sesimdeki soğukluk odanın sıcaklığını birkaç derece düşürürken. "Brabus'un bagajını dolduralım. Ne varsa hazırla. Simon'un korumalarını tek tek indirmeye vaktim yok. Kapıdan direkt gireceğiz."
Giovanni sırıttı, elindeki bıçağı masaya sapladı. "Plan bu diyorsun yani? İtalyan usulü bir kıyım."
"Plan bu," dedim sertçe. "Oraya gireceğim, İlayda'yı ve o doktoru alacağım. Bu kadar basit.”
Zihnimde Simon'un malikanesinin krokilerini canlandırırken, yukarıdan çok hafif, sanki bir şeyin yere düşme sesi gibi bir gürültü geldi. Duraksadım. Kulağım yukarıdaydı. "Ateş?" dedi Giovanni, "Devam etmiyoruz mu?"
"Sessiz ol," dedim. Kalbim bir anda sebepsizce hızlandı. Asya'nın o anki bakışları geldi gözümün önüne. O kadar inandırıcıydı ki... Ama içimdeki bir ses, o inatçı kadının beni kandırdığını fısıldıyordu. Tam ayağa kalkıp yukarı çıkmaya yeltenmiştim ki, Büşra'nın feryadı malikanenin duvarlarında yankılandı.
"Ateş! Ateş çabuk gel! Asya... Asya çok kötü!" Sandalyeyi devirerek fırladım. Merdivenleri dörder dörder çıktım. Odaya daldığımda gördüğüm manzara, Simon'un bana verebileceği her türlü fiziksel acıdan daha ağır bir darbeydi.
Asya banyonun kapısının eşiğine yığılmış, bir eliyle karnını tutarken diğer eliyle fayanslara tutunmaya çalışıyordu. Elbisesinin altından süzülen o ıslaklık, her şeyin başladığının kanıtıydı. Suyu gelmişti. “Asya!" diye bağırdım, yanına diz çöküp başını kollarıma alırken. "Hani... hani iyiydin? Hani sadece sancıydı?"
Asya'nın gözleri acıyla kısıldı, dişlerini birbirine o kadar sert kenetlemişti ki çenesi titriyordu. "Gitme... diye," diye fısıldadı, nefesi kesilerek. "Seni... tehlikeye atmayayım diye..." O an kendimden nefret ettim. Kendi hırsım ve körlüğüm yüzünden, hayatımın anlamını bu odada yalnız başına bu acıyla bırakmıştım.
"Büşra! Giovanni! Arabayı hazırlayın, hemen!" diye kükredim.
Ama dışarıdan gelen o uğursuz siren ve fren sesleri, Simon'un kapımıza dayandığını haber veriyordu. Hastaneye gidemezdik. Yol kapanmıştı. Giovanni odaya daldı, yüzündeki ifade her şeyi anlatıyordu. "Ateş, kapıdalar. Simon binayı kuşattı. Kimse dışarı çıkamaz."
Asya kollarımda bir çığlık attı. Bebek geliyordu. Hem de bu cehennemin tam ortasında, mermiler havada uçuşmaya hazırlanırken.
"Giovanni..." diye fısıldadım, Asya'nın alnındaki teri silerken. "Burada doğum yapması lazım başka çaremiz yok."
"Ulan Ateş! Ben sadece adam vurmuyorum, unuttun mu? Doktor olan sensin, gerizekalı. Kızı doğurtsana! Dışarısı bende diyorum, sen karının yanında kal!" diye kükredi. Sesindeki o 'eski dost' tınısı, hayat kurtarmaya olan o bastırılmış açlığıyla birleşmişti.
Asya kollarımda bir sancıyla daha sarsıldığında, başımı hızla iki yana salladım. Gözlerim kapıya, dışarıdaki o karanlık kuşatmaya kilitlenmişti. “Hayır!" dedim, sesimdeki kesinlik tartışmaya kapalıydı. "Simon beni istiyor Giovanni! Eğer karşısına ben çıkmazsam bu evi başımıza yıkacak. Bebek doğarken tepemize bomba yağdırmasına izin veremem. “Bu doğumu ben ya da sen değil, Bervan yaptıracak! O adam bir cerrah, o adam benim abim ve şu an Simon'un elindeki tek kurtuluş biletimiz o!"
Giovanni şaşkınlıkla gözlerini açtı. "Ateş saçmalama, adam tutsak! Simon onu bırakır mı sanıyorsun?"
"Bırakmayacak, biz alacağız!" diye kükredim. "Simon beni istiyor. Ben dışarı çıkıp hedef olacağım. Sen o kargaşada, abimi o cehennemden çekip buraya getireceksin. Asya'nın ve bebeğin hayatı o adama bağlı! Buraya ne kadar uzak bir mesafede olabilir ki?"
Giovanni, gözlerimdeki o intiharvari kararlılığı görünce duraksadı. "Yakın. 4-5 dakikalık mesafe. Ama sorun o değil, eğer dışarı çıkarsan seni süzgeç yaparlar Ateş. Bu bir kumar değil, bildiğin intihar."
"Asya ölürse ben zaten yaşamam!" dedim sesim titreyerek. "Şimdi git ve Bervan Aladağ'ı ne pahasına olursa olsun bu eve sok. O gelene kadar dışarıdakileri ben oyalayacağım."
Asya'nın parmakları gömleğimi bırakmıyordu, gözyaşları şakaklarından süzülüyordu. "Ateş... gitme..." diye inledi.
"Geleceğim güzelim. Doktoru sana getireceğim," dedim ve ellerini nazikçe Büşra’ya devrettim. "Ona gözün gibi bak." Arkamı dönüp merdivenlere yöneldiğimde artık damarlarımda kan değil, saf öfke akıyordu. Aşağı indiğimde malikanenin o devasa giriş kapısının önünde durdum. Dışarıda onlarca aracın farları evi bir sorgu odası gibi aydınlatıyordu.
Silahımı belime taktım, ceketimi düzelttim ve ellerim boşta olacak şekilde kapıyı ardına kadar açtım. O ışık seline, Simon'un namlularının ucuna doğru yürümeye başladım. Işığın tam ortasında, namluların gölgesinde dururken Simon'un o rahatsız edici, tiz kahkahası sessizliği yırttı. Siyah zırhlı aracın kapısı yavaşça açıldı ve Simon, sanki bir savaşa değil de galaya gelmiş gibi şık, beyaz takımıyla dışarı çıktı.
Ağzındaki purodan derin bir nefes çekip dumanı havaya savurdu. Kollarını iki yana açarak, o alaycı ve ürpertici gülümsemesiyle bana doğru birkaç adım attı. "Oooooo! Ateş Aladağ! Benim doktorum, civanım, aslan parçam gelmiş!"
"Pardon, pardon! Dilim sürçtü," dedi Simon, sırıtarak bana doğru bir adım daha atarken. "Ateş Yıldırım... Mardin'in asi çocuğu, Sicilya’nın bebeği. Soyadın gibi düştüğün yeri yakıyorsun Ateş ama bak, bu kez yıldırım senin tam tepene düşmek üzere."
Sesi, soğuk gecede bir yılan gibi tıslıyordu. Gözlerini kısarak beni süzdü, ardından arkamdaki malikaneye, Asya'nın çığlıklarının yükseldiği o pencerelere baktı. "Mardin'in tozundan kaçıp İtalya’nın asaletine sığınmak ha? Yakışmış sana Ateş. Ama bakıyorum da kapıma gelmek yerine beni kapına getirtmişsin. Ne o? Bir aile saadeti mi bölüyoruz? İçeriden gelen o güzel sesler yeni bir Yıldırım’ın habercisi mi yoksa?"
Dişlerimi sıktım, yumruklarımı sıkmaktan tırnaklarım avuç içlerime gömüldü. Simon, tepkimden zevk alarak bir adım daha yaklaştı. "Bana bak doktor... İstediğin o cerrah, o 'ölü' dediğin abin şu an benim elimde bir mucize yaratmakla meşgul. Ama madem bu kadar nazikçe rica ettin, madem kendini bana tepside sundun..."
Elinin tersiyle arkasındaki korumalara bir işaret çaktı. "Getirin şu bizim maharetli cerrahı! Kardeşi hasretinden prangalar eskitiyor baksana!"
Karanlığın içinden iki adamın kollarında, yüzü solgun, üzerinde hala ameliyat önlüğü olan bir adam belirdi. Bakışlarımız kesiştiği an, damarlarımda akan kanın donduğunu hissettim. Karşımda duran adam, yıllarca mezar taşını aradığım abim Bervan Aladağ'dan başkası değildi.
Simon, Bervan'ın omzuna babacan bir tavırla vurdu. "Hadi bakalım Bervan, git ve kardeşine yardım et. Ama unutma... Eğer o bebek sağ salim ağlamazsa, bu kapının önündeki herkesin ağlama sesini Roma'nın öbür ucundan duyarlar."
Bervan, iki korumanın arasında bitkin bir halde bana bakıyordu. Gözlerinde yılların yorgunluğu ve hiç bilmediğim bir acı vardı. Simon, Bervan'ı öne doğru itti. “Hadi bakalım Bervan Aladağ! Kardeşin kapıda, karısı içeride ecel terleri döküyor. Git ve o 'Yıldırım' soyadına yakışır bir mucize yarat. Ama sakın unutma Ateş..."
Simon parmağını tehditkarca bana salladı. "Sen benimle burada, bu ışıkların altında kalacaksın. Abin içeri girecek, işini yapacak; ama sen benim misafirimsin. Eğer tek bir yanlış hareket yaparsan, o evi içindekilerle beraber havaya uçururum."
Bervan yanıma kadar geldiğinde durdu. Yüzüme bakarken dudakları titredi, bir şey söyleyecek gibi oldu ama Simon'un namluları üzerimizdeyken sadece derin bir nefes alabildi. “Git," dedim fısıltıyla. "Karım ve çocuğum sana emanet… Abi."
Bervan başını hafifçe sallayıp malikanenin kapısından içeri süzülürken, ben dışarıda, Simon'un o kanlı oyununun tam ortasında tek başıma kaldım. Simon elini omzuma koydu, buz gibi bir soğukluk yayıldı vücuduma. "Ee Ateş Yıldırım, şimdi seninle biraz eski günlerden, o meşhur hallerinden ve ödemen gereken bedellerden konuşalım mı?"
Simon'un eli omzumdayken, o pis puro kokusu genzimi yakıyordu. Gözlerimi bir an bile kırpmadan, doğrudan o buz gibi bakışlarına diktim. Omzumdaki elini, sanki iğrenç bir haşereye dokunuyormuşum gibi sertçe kenara ittim.
Namlular üzerimdeydi, her an bir kurşun kalbimi ya da alnımı delip geçebilirdi; ama o an korku değil, sadece saf bir nefret hissediyordum. "Bana bak Simon!" dedim, sesim gecenin sessizliğini bir kırbaç gibi yardı. "Sen beni buraya sözde intikam almaya, beni diz çöktürmeye geldin, değil mi? Ama bir şeyi hesap edemedin."
Ceketimin önünü yavaşça açtım, silahsız olduğumu ama buna rağmen ondan bir nebze bile çekinmediğimi gösterdim. Bir adım daha üzerine yürüdüm; öyle ki aramızda sadece birkaç santim kalmıştı. "Ben Ateş Yıldırım'ım. Ben küllerimden doğmayı, yanarken yakmayı Mardin'in o kızgın güneşinden öğrendim. Senin o zırhlı araçların, arkana dizdiğin kiralık katillerin bana sökmez."
"Eğer o kapıdan içeri tek bir kurşun girerse, eğer içerideki o kadının veya bebeğin kılına zarar gelirse; yemin ederim ki burayı senin mezarın yaparım. Ben burada, senin namlularının ucundayım. Hadi! Sıkacaksan şimdi sık! Ama şunu unutma: Ben ölürsem, adamlarım burayı canlı bir bombaya çevirir. Ben ölürsem, abim o evden çıkmaz. Sen de asla o çok istediğin 'hayata' kavuşamazsın."
Simon'un o alaycı ifadesi hafifçe sarsıldı, gözlerindeki o eminlik yerini bir tereddüde bıraktı. Kollarımı iki yana açtım, tam bir hedef gibi duruyordum. "Ne duruyorsun? Korkuyor musun Simon? Bir Yıldırım'ın karanlığından mı korkuyorsun? Şimdi o köpeklerine emret, silahlarını indirsinler. Ya benimle bir masaya oturup adam gibi pazarlık yaparsın ya da bugün burada hep beraber cehennemi boylarız. Karar senin... Ben buradayım, hiçbir yere gitmiyorum!"
Simon'un o sarsılmaz görünen maskesinde ilk kez bir çatlak oluştuğunu gördüm. Gözlerindeki o alaycı parıltı yerini karanlık bir kuşkuya bırakırken, ben bir adım daha üzerine yürüdüm. Şimdi namluların ucu göğsüme daha da yakındı ama ben o namluları değil, sadece onun korkusunu görüyordum.
"Ne oldu?" dedim, sesimdeki her bir harf bir tokat gibi yüzüne çarparken. "Yıldırım’lardan mı korktun Simon? Yoksa bizzat benden mi korktun?" Yüzüme o en tehlikeli, en kan donduran gülümsememi yerleştirdim.
"Bak, karşındayım. Elinde koca bir ordu var, benimse sadece gölgem... Ama dizlerin titriyor, hissediyorum. Çünkü biliyorsun; Ateş Yıldırım bir kere parladı mı, etrafındaki her şeyi küle çevirmeden sönmez. Şimdi o silahları tutan ellerine söyle, fazla titremesinler. Yoksa tetiğe basmana gerek kalmadan ben senin boğazına çökerim."
Simon bir an duraksadı, elindeki puronun külü titreyerek yere düştü. Arkasındaki korumaların birbirine bakıştığını, o mutlak otoritesinin sarsıldığını görüyordum. "Korkmalısın Simon," diye fısıldadım, sesim artık bir tehdit değil, bir infaz hükmüydü. "Çünkü içeride bir can doğuyor ve o çocuk gözlerini açtığında, babasının karşısında senin gibi bir korkağın leşini görmesini istemem. Şimdi ya çekil yolumdan ya da korkunla beraber bu gece bu kapının önünde can ver."
Dişlerini sıktı, yüzündeki o çarpık gülüşü geri getirmeye çalıştı ama gözlerindeki o kaçış isteğini saklayamadı. Sicilya’nın soğuk havası, birazdan akacak olan kanın habercisi gibi iyice ağırlaşmıştı. Simon, o sarsılan otoritesini geri kazanmak için suratına iğrenç bir sırıtış yerleştirdi. "Korku mu?" dedi, sesi bir bıçak gibi keskinleşerek. "Ben sadece bu anın tadını çıkarıyorum Ateş. Çünkü gurur, düşüşten hemen önce gelir."
Simon bir el işareti yaptı. Karanlığın içinden, iki izbandut gibi korumanın arasında hırpalanmış, saçları dağılmış ama gözlerindeki o dik başlılığı kaybetmemiş bir kadın sürüklendi. İlayda.
Onu gördüğüm an göğsüme bir öküz oturdu. "İlayda!" diye bağırdım, gayriihtiyari ona doğru bir adım attım. Dikkatim bir saniyeliğine dağılmıştı; zihnim Asya'nın sancısı, Bervan'ın içerdeki ameliyatı ve şimdi de İlayda'nın perişan hali arasında bölündü.
İşte Simon'un beklediği o zayıf an buydu. Ben İlayda'ya odaklanmışken, arkamdan yaklaşan iki koruma diz kapaklarımın arkasına aynı anda sert darbeler indirdi. Beklemediğim bu fiziksel saldırıyla dengem sarsıldı. Daha ne olduğunu anlamadan omuzlarıma binen devasa bir yükle yere doğru bastırıldım.
"Ah!" Dizlerim buz gibi asfalta sertçe çarptı. Ellerim arkadan kelepçelenircesine büküldü. Simon, zafer kazanmış bir komutan edasıyla tam tepemde durdu. Elindeki puronun dumanını tepeden yüzüme doğru üfledi.
"Bak ne oldu şimdi?" dedi Simon, eğilip tam kulağıma fısıldayarak. "Yıldırım yere düştü." Çenemden tutup başımı yukarı kaldırdı, beni doğrudan kendi gözlerine bakmaya zorladı. Diz çökmüştüm ama gözlerimdeki o yangın sönmemişti.
"Şimdi söyle bakalım Ateş Yıldırım... Dizlerinin üzerindeyken de o kadar büyük konuşabiliyor musun? Bak, bir abinin sevgilisi, burada, karın içeride can çekişiyor, diğer abin benim emrimde... Ve sen, benim ayaklarımın dibindesin."
İlayda'nın "Ateş yapma!" diye hıçkırışı geceye karışırken, Simon'un korumalarından biri başıma bir silah dayadı. Simon ise bu manzaradan keyif alarak arkasına yaslandı. "Efsane buraya kadarmış...."
Asfaltın soğuğu dizlerimi yakarken, başıma dayanan namlunun metalik soğukluğuyla nefesimi tuttum. Simon'un o aşağılık zafer gülüşü tam tepemde yankılanıyordu. Tam o anda, malikanenin üst katındaki pencerelerin birinden, gecenin karanlığını ve silahların sessizliğini yırtan o ince, tiz ve hayat dolu ses yükseldi.
Bir bebek ağlaması. Kızımın sesi.
Kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarpmaya başladı. Dizlerimin üzerindeydim ama o sesi duyduğum an ruhum şaha kalktı. Asya başarmıştı. Bervan onu kurtarmıştı. Simon, başını yavaşça yukarı, sesin geldiği pencereye doğru kaldırdı. Gözlerinde ne bir merhamet ne de bir insaniyet vardı; sadece bir tüccarın yeni bir malı incelerken duyduğu o iğrenç heyecan belirdi.
"Duyuyor musunuz?" dedi Simon, kollarını iki yana açarak. "İşte bu ses... Ticaretin yeni bebeğinin sesi! Hoş geldin küçük Yıldırım, babanın borçlarını ödemeye tam zamanında geldin."
Simon'un bu sözleri üzerine, korumaların arasında hırpalanmış bir halde duran İlayda'nın gözleri dehşetle açıldı. Şaşkınlık ve korkuyla sarsılarak bir adım öne çıktı. "Ne ticareti Simon?" diye bağırdı İlayda, sesi titreyerek. "Ne saçmalıyorsun sen? O bir bebek! Ateş'in kızı! Ticaret ne demek?"
Simon alaycı bir tavırla İlayda'ya döndü, sanki çok saf bir çocuğa bir şeyi açıklıyormuş gibi gülümsedi.
"Ah İlayda, çok safsın. Bu dünyada her şeyin bir bedeli vardır. Bervan'ın özgürlüğü, Ateş'in hayatta kalması ve senin bu gece buradan sağ çıkman... Hepsinin karşılığı o odada ağlayan küçük mucize. O bebek, Yıldırım ve Aladağ kanının birleştiği en değerli senet. Ve artık o senet benim kasamda duracak."
Dişlerimi öyle bir sıktım ki ağzıma kan tadı geldi. Dizlerimin üzerinde olmamın bir önemi kalmamıştı artık. Simon, kızımı bir pazarlık konusu yaptığı an, benim için geri dönüş bitmişti.
"Kızımdan uzak dur!" diye kükredim, üzerime bastıran korumalara rağmen doğrulmaya çalışarak. "Onun tırnağına dokunursan, yemin ederim seni bu sokaklarda parça parça ederim!"
"Organ mafyasıyım ben Ateş. Ve senin o içeride ağlayan küçük mucizen, şu an dünyanın en pahalı yedek parçalarına sahip. Bebek organları... Biliyor musun ne kadar değerli olduklarını? Daha kirlenmemiş, taptaze, uyum sorunu olmayan ciğerler, böbrekler, o minicik bir kalp..."
İlayda duyduklarıyla hıçkırarak dizlerinin üzerine çöktü, elleriyle kulaklarını kapattı. Ben ise üzerimdeki korumaları parçalamak istercesine sarsıldım ama başımdaki namlu kafatasıma baskı yaptı.
"Tek sebep bu," dedi Simon, parmaklarıyla para işareti yaparak. "Piyasada yetişkin organı çok, ama bir bebeğinki... İşte o gerçek bir servet. Bircan bana bu kapıyı açtı, Bervan da o 'malın' sağlıklı bir şekilde çıkmasını sağladı. Yani anlayacağın Ateş, abin az önce kızının idam fermanını kendi elleriyle imzaladı."
Simon, İlayda'nın önünde eğildi, saçlarını okşar gibi yapıp yüzünü kendine çevirdi. “Şimdi söyle bakalım İlayda... Senin o küçük kızın nerede saklanıyor? Onun da parçaları en az bu bebek niyetine ağlayan ufaklık kadar değerlidir, öyle değil mi?"
Gözlerim karardı. Simon artık sadece bir düşman değil, yeryüzünde yürüyen bir iblisti. Ve ben, dizlerimin üzerinde, oğlumun ve kızımın hayatının birer 'parça' listesine dönüştürülmesini dinliyordum. "Seni öldürmeyeceğim Simon," diye tısladım dişlerimin arasından, ağzımdan akan kan yere damlarken. "Seni parça parça edip o sattığın organların yerine kendi ciğerini yedireceğim!"
"Söylesene Ateş Yıldırım," dedi, sesi gecenin sessizliğinde bir bıçak gibi yankılanırken. "Doktorum, civanım... En çok hangi elini kullanıyorsun o mucizevi ameliyatlarında? Sağ mı, yoksa sol mu?" Dizlerimin üzerinde, başımda bir silah namlusu varken ona nefretle baktım. Simon, elindeki puronun külünü yavaşça yere silkeledi ve devam etti:
"Çünkü biliyorsun, bir sanatçının en değerli varlığı elleridir. Ve ben, bu gece o ellerden birini emekliye ayırmayı düşünüyorum. Diğeriyle belki kızının yasını tutarken gözyaşlarını silersin."
Karımdan ve kızımdan uzak dur!" diye kükreyerek öne atıldım ama omuzlarıma binen ağır postallar beni tekrar asfalta çiviledi. Dizlerimdeki acı umurumda bile değildi; tek gördüğüm o balkonun başında, kucağında kızımla bir heykel gibi duran İlayda ve arkasındaki Bervan'dı.
Başımı zorlukla yukarı kaldırdım. Gözlerim Bervan'ınkilerle çakıştı. Aradan geçen onca yıla, onca ölüme rağmen o kardeş bağı kopmamıştı. Gözlerimle balkonun altındaki gölgeyi, Simon'un durduğu açıyı işaret ettim. Bervan, o buz gibi cerrah soğukkanlılığıyla tek bir kez gözlerini kırptı. Anlamıştı. Plan hazırdı.
Dudaklarımın kenarına kanlı, karanlık bir gülümseme yerleşti. Simon bu gülümsemeyi görünce duraksadı, bir an için afalladı. “Ne o Ateş? Delirdin mi? Öleceksin farkında mısın?" dedi Simon, şaşkınlıkla.
O an yukarıdan Bervan'ın sesi duyuldu, her zamankinden daha tok ve duygusuz: "Benim işim bitti. Mal teslimata hazır." Bervan, sanki Simon'un emrindeymiş gibi merdivenlerden ağır adımlarla inmeye başladı. Simon zafer sarhoşuyla ona döndüğü an, her şey saniyeler içinde oldu. Bervan, kapıdaki en yakın korumanın yanından geçerken, adamın ne olduğunu anlamasına fırsat vermeden ensesine sert bir darbe indirdi. Adamın belindeki silahı adeta havada kapıp namluyu doğrudan Simon'un şakağına dayadı.
"Kımıldayan olursa patronunuzun beynini buraya akıtırım!" diye gürledi Bervan.
O an sessizlik bozuldu. En az yirmi koruma, ellerindeki otomatik silahları aynı anda bana doğrulttu. Hepsinin emniyeti açıktı, hepsi tetiğe basmak için Simon'un bir işaretini bekliyordu. Simon, şakağına dayalı silaha rağmen istifini bozmadı, hatta alçakça bir kahkaha attı. Gözlerini bana, diz çökmüş halime dikti.
"Delik deşik olursun Ateş," dedi Simon, sesi ölümcül bir sakinlikteydi. "Abin tetiği çektiği an, vücudundan yirmi mermi geçer. O bebek yetim, karın ise dul kalır. Şimdi söyle bakalım Yıldırım; abinin o titreyen parmağı senin hayatına değer mi?"
Bervan’ın silahı Simon’un şakağındaydı ama Simon’un ordusu bir adım bile geri atmadı. Simon, göz ucuyla Bervan’a baktı ve sadece parmağını şıklattı. O an, karanlıkta saklanan bir keskin nişancının lazeri Bervan’ın omzunda parladı. Saniyeler içinde yan taraftan atılan bir koruma, Bervan’ın kolunu ters çevirip onu yere kapakladı. Silah asfaltta çınlayarak uzaklaştı.Simon, ceketini düzelterek üzerindeki tozu silkeledi. Yüzünde, bir iblisin en sadist gülümsemesi vardı. Merdivenlerin başında, kucağında bebekle taş kesilmiş Asya’ya baktı.
“Bebeğime iyi bak Ateş," dedi Simon, sesi gecenin ayazından daha soğuktu. "Onu taptaze ve sağlıklı tut. Birkaç aya gelip onu emanetçisinden, yani senden alacağım. Tabii o zamana kadar yaşamayı başarırsan..."
Simon arkasını dönüp lüks aracına doğru yürümeye başladı. Ama durdu. Omzunun üzerinden korumalarına o korkunç emri verdi.
"Gitmeden önce... Bir daha doktorluk yapamayacağından emin olun. O eller artık sadece acıyı hissetsin."
"Hayır! Yapmayın!" diye çığlık attı Asya merdivenlerden. Bebek, annesinin korkusuyla daha yüksek sesle ağlamaya başladı. Büşra ve İlayda, Asya’yı tutmaya çalışıyordu ama Asya’nın gözleri dehşetle büyümüştü.
İki koruma, ellerimi yere, asfaltın üzerine zorla açtı. Avuç içlerim yukarı bakıyordu. Simon’un baş koruması, susturuculu silahını tam sağ avucumun ortasına dayadı.”HAYIRRR!" Asya’nın feryadı bahçede ki sessizliği yırtarken ilk patlama sesi geldi.
Sağ avcumun içinden geçen kurşun, kemikleri parçalayıp asfalta saplandı. Acı, bir kor gibi beynime sıçradı ama bağırmadım. Dişlerimi birbirine öyle bir kenetledim ki çenem kırılacak sandım.Ardından silah sol avucuma dayandı.
Tam o saniyede, gecenin karanlığını motorun gürültüsü değil, keskin bir lastik sesi ve havayı yırtan bir yaylım ateşi böldü. "Basta!" (Yeter!) diye bir kükreme duyuldu. Giovanni, tek bir kelime etmeden hızlı adımlar ile kardeşinin karşısına geçti ve Simon’un bileğini kavradı. Öyle bir sıktı ki, kemiklerin çatırtısı duyuldu.
Simon acıyla inleyip silahı düşürdüğünde, Giovanni silahı havada yakaladı, şarjörü tek harekette söküp attı ve silahın gövdesini Simon’un suratına metalin eti parçalayan o tok sesiyle çarptı. Simon yere kapaklanırken, Giovanni botuyla kardeşinin göğsüne bastı. Onu bir böcek gibi toprağa gömercesine ezdi.
"Sen bizim kanımızı kirlettin Simon!" diye kükredi Giovanni. Sesi mezarlık sessizliğini andırıyordu. "Bir babanın elini, bir cerrahın ellerine sıkmak mı senin büyüklüğün? Sen bir tüccar bile değilsin, sen sadece bir parazitsin!"
Giovanni, yerdeki silahın namlusunu Simon’un ağzına soktu. Simon’un gözleri korkudan yuvalarından fırlayacak gibi oldu, altına kaçırmasına ramak kalmıştı. Korumalar hareketlenince Giovanni kükredi.
"Kıpırdayanı kendi celladı yaparım!"Ardından Simon’un kulağına eğilip bir şey söyledikten sonra yüzüne tükürdü ve silahı bir kenara fırlattı. "Şimdi bu çöplerini de al ve defol git buradan. Eğer bir daha karşıma çıkarsan, sana abilik değil; azrailin yapmadığı işkenceleri yaparım!"
Herkesin gitmesi ve etrafın sakinleşmesi ile Asya, kucağında titreyen kızımız Mira ile yanıma çöktüğünde, Sicilya’nın o soğuk kaldırımı benim kanımla ve onun gözyaşlarıyla ısınmıştı.
Parçalanmış avucumdaki o korkunç sızı, Mira'nın kulakları tırmalayan, sesten ve korkudan dolayı adeta hüngür hüngür ağlayışıyla birleşince dünya üzerime yıkıldı. Bebek, o kadar içli, o kadar çaresiz ağlıyordu ki, aldığı her nefes bir hıçkırığa dönüşüyordu.
Gözlerim kararıyor, bilincim acıdan dolayı gidip geliyordu ama tek duyduğum o ağlama sesiydi. Bakışlarımı zorlukla Asya'ya çevirdim. Onun da durumu benden farksızdı; hem bana bakıyor hem de kollarındaki minicik canı susturmaya çalışıyordu.
"Yavrum..." diye fısıldadım, sesim acının içinde boğulurken. "Kızımız çok ağlıyor Asya... Mira çok ağlıyor. Bak, susturamıyoruz... Sesten korktu, olanlardan korktu..."
Asya elleriyle yüzümü silmeye çalışırken Mira'yı göğsüne bastırdı ama bebek susmuyordu. O ağladıkça sanki ellerimdeki kurşun yaraları daha çok yanıyordu. "Emzirsen mi?" dedim, gözlerimden yaşlar süzülürken. "Belki sakinleşir... Bak, kızımız çok ağlıyor. Mira ağlıyor Asya... Bir şey yap, ne olur emzir onu. Karnı mı aç, korkuyor mu? Kıyamam ben ona... Emzirsen mi, belki senin kokunla susar?"
Zihnim artık sadece kızımın ağlayışına kilitlenmişti. Kendi ellerimi, Simon'u, her şeyi unutmuştum. “Asya, duymuyor musun? Kızımız ağlıyor... Mira ağlıyor..." diyerek sayıkladım durdum.
Asya hıçkırarak Mira'yı daha sıkı sardı. "Tamam Ateş, tamam sevgilim, susturacağım onu. Geçecek, hepsi geçecek..." diye fısıldadı ama Mira'nın feryatları malikanenin duvarlarında yankılanmaya devam ediyordu. O an, bir babanın çaresizliğinin, elinin parçalanmasından çok daha ağır olduğunu ilk kez bu kadar derinden hissetmiştim.
Asya'ya bakmaya çalıştım, gözlerimin önünde bir perde vardı ama Mira'nın o yürek paralayan hıçkırıkları perdeyi yırtıp geçiyordu. “Sargı bezi..." dedim, sesim çatallanarak. "İçeride vardı, getirin onları... Ben elimi sarayım, hemen sarayım ki o görmesin. Kanı görmesin Mira."
Parçalanmış elimi hareket ettirmeye çalıştım ama parmaklarım artık bana itaat etmiyordu. Yine de o çaresiz babalık içgüdüsüyle gülümsedim. “Elimi sarayım, sonra kızımızı uyutalım Asya... Çok yoruldu. Bak, sesi kısıldı ağlamaktan. Sen onu içeri götür, ben sarıp geliyorum hemen. Sallarız onu, uyur... Hiçbir şey hatırlamaz, söz veriyorum."
Bölüm etkileşimi
