16. bölüm · Kader Çizgisi
Bölüm 14: Çatışma
Seslerin etkisi Devin'in dikkatini çekmişti. Havaya üç el ateş açması ile etrafı ölüm sessizliği kapladı. Bir süre boyunca kimsenin sesi çıkmadı, herkes birbirini izlerken benim gözlerim Devin'deydi. Ne yapacaktı?
Hareket etmek yerine tek bir hareketle adamlarını bize doğru gönderdi. Ellerinde tabancalar ile Rezan'ların adamlarına doğru ilerlemelerini izlediğim sırada Cihan abinin kolumdan çekmesi ile bir an düşünce halinden çıkmak zorunda kaldım. "Seni güvenli bir yere götürsem iyi olacak..."
Söylediği cümlenin ardından sesimi çıkarmadan arabaya bindim ve yol boyunca konuşmadım. Konuşup ne anlatacaktım ki? Ve ya anlatsam kim dinleyecekti? Aylardır evlenmek istemiyorum dememe rağmen kimse beni ciddiye almamıştı, nişanlamışlardı. Ben de annem için buna sesimi çıkarmamıştım. Ancak annemin bile istemeyeceği, konuşabilse asla rızasını vermeyeceği bir yola sokmuşlardı beni. Tek isteğim onuda buradan alıp gitmekti.
"Beni konağa götürür müsün abi..."
"Hangi konak?"
"Bizim."
"Seni arayacakları ilk yer orası. Olmaz."
"Annem orada abi, annemin yanında olmak istiyorum," Cihan abinin zayıf noktası annesiydi bunun farkındaydım. Buna itiraz etmeyeceğini biliyordum, bir şey demeden olumlu bir şekilde kafasını salladığında istemsiz bir gülümseme belirdi yüzümde. Başıma daha fazla bir şey gelmeden, başkaları benim yerime farklı kararlar almadan bir an önce buradan annemide alıp gitmeliydim ancak bunun için çok dikkatli bir temkinli olmalıydım. Kimseye bir şey anlatmadan herşeyi ayarlamak en mantıklıydı.
Konağın kapısının önünde durarak kafasını bana çevirerek yüzünde ki o ciddi ifade ile konuşmaya başladı. "Seni kardeşim gibi severim, bilirsin. Ama himayem altında olan birine yanlışın olursa bunu sana ödetirim Berzan."
"Yine ne yaptım ben..."
"Benim arabamın şişme yatağı neden senin içki yerinde çıktı mesela? Düşün. Ne yaptığını anlarsın. Senin o hatırlayamadığın anların aklına gelmesini beklemeden aklını alırım Berzan Azad Aladağ. Benimle sakın oyun oynama. Şimdi arabamdan dışarı defol." Bir anlığına bazı şeyler kafamın içinde oturmaya başladı. O fotoğraftaki kız, o gün düğünde gördüğüm kız olabilir miydi? Neden yanıma gelsin ki. Mantıksızdı, tanımadığı birinin yanına dağın tepesinde gitmezdi. Aklı başında olan hiç kimse bunu yapmadı.
"Yanlışın var abi, benim bir şey yaptığım yok." Cevap vermesini beklemeden arabadan indim ve hızla konağa doğru yürüdüm. Bir an önce annemin yanına ulaşıp yanına uzanıp ona sarılmak istiyordum. İçimde ki bu hüznü başka türlü atamazdım. Anneme ihtiyacım vardı, kokusuna ve varlığına.
Ancak odasına girdiğim anda karşılaştığım manzara içimi daralttı. Yatak bomboştu. Gözlerim bir süre yatağın üzerinde gezindi; yastık yerindeydi, çarşaf hafifçe dağılmıştı ama annem yoktu. Yatalak bir kadın kendi başına bir yere gidemezdi. İçimde yükselen o kötü his bir anda büyüdü. Anneme ne yapmışlardı?
Hırçın bir hareketle odadan çıktım. Koridorda ilerlerken içimdeki huzursuzluk giderek yerini paniğe bırakıyordu. Delirmiş gibi tek tek odaların kapılarını açmaya başladım. Her kapının ardında karşıma çıkan boşluk beni biraz daha kahrediyordu.
"Ağam?"
Sesin geldiği yöne başımı çevirdim. Zelal koridorun başında duruyordu. Bana bakıyordu ama bakışlarında korku ve şaşkınlık vardı. Muhtemelen dışarıdan bakıldığında gerçekten aklını kaybetmiş biri gibi görünüyordum. Fakat o an bununla ilgilenecek durumda değildim.
"Nerede?" diye sordum sertçe. Bir adım ona doğru yaklaştım. "Annem nerede Zelal? Annem nerede?"
Zelal kısa bir an duraksadı. "Kudret ağamın yanındadır ağam. Damda yemek yiyorlar. Ben size hemen tabak getireyim." dedi ve sözlerini bitirir bitirmez mutfağa doğru koştu.
Ben ise birkaç saniye olduğum yerde kaldım. Babam olacak o adam yıllardır annemle bırakın yemek yemeyi, aynı odada bile bulunmazdı. Annemin odasına girdiğini görmemiştim. Üstelik annemi zehirlediğini öğrendiğim günden beri onu annemden uzak tutmaya çalışıyordum. Ama bugün bunu başaramamıştım.
Merdivenleri hızla çıktım. Dama ulaştığımda ikisini de gördüm. Annem tekerlekli sandalyede oturuyordu, babam ise hemen arkasında duruyordu. Eli sandalyenin tutacaklarında duruyordu.
Burası damdı. Ne korkuluk vardı ne de demir parmaklık.
Yavaş adımlarla onlara doğru yaklaşmaya başladım. Ayak seslerim damın betonunda yankılanırken babam başını hafifçe bana doğru çevirdi. Yüzünde her zamanki o soğuk ifade vardı. Ne şaşkınlık, ne telaş... sanki beni bekliyormuş gibi sakindi.
"Demek geldin."
Sesindeki rahatlık içimi daha da gerdi. Gözlerim hemen anneme kaydı. Tekerlekli sandalyede oturuyordu; başı hafifçe yana düşmüş, yüzü solgun ve yorgundu. Onu damın tam kenarına koymuş olması bile içimdeki öfkeyi kabartmaya yetmişti.
"Onu neden buraya çıkardın?" diye sordum sertçe.
Babam cevap vermek yerine ellerini sandalyenin tutacaklarına koydu ve sandalyeyi birkaç santim geriye itti. Tekerleklerin beton üzerinde çıkardığı sürtünme sesi kulaklarımda yankılandı. Sandalyenin arkasında yalnızca boşluk vardı.
"Dur!" İsyan eder gibi bağırmıştım istemsizce. Anneme zarar gelmesine izin veremezdim. Babamın dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Bana bakıyordu, sakin ve soğukkanlı.
"Demek hâlâ biraz aklın var," dedi.
Çenem gerildi. Yumruklarım istemsizce sıkılmıştı. "Ne istiyorsun?" diye sordum.
Babam başını hafifçe yana eğdi. "Çok basit," dedi sakince. "Kurallarıma uyarsın."
Sözlerinin ardından sandalyeyi bir parmak daha geriye itti. Tekerlekler artık damın kenarına iyice yaklaşmıştı. Annemin başı hafifçe sallandı ama kendine gelecek gücü yoktu.
Babam gözlerini benden ayırmadan konuşmaya devam etti. "Ya da anneni buradan aşağı atarım."
Ben olduğum yerde donup kalmıştım. Çünkü ilk defa babamın blöf yapmadığını biliyordum. Onu yıllardır tanıyordum; sesinin tonundan bile ne kadar ciddi olduğunu anlayabilirdim. Annemin tekerlekli sandalyesi damın kenarında duruyordu ve babamın elleri hâlâ sandalyenin arkasındaydı. Tek bir itiş... ve her şey biterdi.
Boğazımdaki düğümü yutarak ona baktım. "Ne istiyorsun?" dedim sertçe. "Bunu neden yapıyorsun? Benden ne istiyorsun?"
Babam yüzünde o alışıldık soğuk ifadeyle bana baktı. Sanki bu soruyu bekliyormuş gibiydi. Birkaç saniye sessiz kaldı, sonra ağır ağır konuştu. "Helîn'i götürdüğün yerden çıkaracaksın."
Kalbim göğsümde sertçe çarptı ama bunu yüzüme yansıtmadım. Gözlerimi kısmış, anlamaya çalışıyormuş gibi baktım. "Helîn mi?" dedim. "Ne saçmalıyorsun sen?" Babamın bakışları keskinleşti.
"Bana oyun oynama Berzan," dedi sakince. "O kızın nerede olduğunu senden daha iyi kimse bilmiyor." İçimdeki gerilim bir an yükseldi ama yüzümde hiçbir şey belli etmemeye çalıştım. Omuzlarımı hafifçe silktim. "Helîn'in kaybolduğu gece ben de herkes kadar şaşırdım," dedim. "Onu kaçıran ben değilim."
Babamın dudakları ince bir çizgi hâline geldi. Sandalyeyi çok az geriye itti. Tekerleklerin beton üzerindeki sesi içimi parçaladı. "Yalan söyleme," dedi kısık ama tehditkâr bir sesle. "O kızı sen sakladın."
Bakışlarım anneme kaydı. Başını hafifçe yana düşürmüş, neredeyse baygın hâlde oturuyordu. İçimde bir öfke kabardı ama belli etmedim. "Diyelim ki öyle," dedim sonunda, hâlâ sakin görünmeye çalışarak. "Ne istiyorsun benden?"
Babam başını hafifçe yana eğdi. Beklediği soruya gelmiş gibiydi. "Onu sakladığın yerden çıkaracaksın," dedi. "Bu eve getireceksin." Bir an durdu. "Sonra da o kızla evleneceksin." Kaşlarım çatıldı. Ona birkaç saniye sessizce baktım.
"Helîn ortada yok," dedim soğuk bir sesle. "Benim bilmediğim bir şeyi benden isteyemezsin."
Babamın gözleri karardı. "Yanılıyorsun," dedi. "Ben senden istemiyorum." Sandalyeyi bir parmak daha geriye itti. "Seni buna zorluyorum."
Babamın elleri hâlâ sandalyenin tutacaklarındaydı. Gözleri gözlerime kilitlenmişti; o soğuk, hesaplayan bakışını çok iyi tanıyordum. Yüzünde ne bir tereddüt vardı ne de en ufak bir merhamet. Sanki annem dediği insan değil de, yere bırakılmış bir eşya gibiydi. O bakış içimdeki öfkeyi büyütüyordu ama asıl büyüyen şey korkuydu. Çünkü sandalyenin arkasında yalnızca boşluk vardı.
"Son kez söylüyorum Berzan," dedi sakin bir sesle. "Helîn'i götürdüğün yerden çıkaracaksın."
Bir adım daha yaklaştım. Gözlerim annemdeydi. Başını yana düşürmüş, neredeyse baygın hâlde duruyordu. Onu o halde görmek içimi parçaladı. Annem yıllarca bu adamın yanında yaşamış, onun sessizliğine, öfkesine, zulmüne katlanmıştı. Şimdi ise kendi kocası tarafından bir damın kenarında tutuluyordu.
"Ya getirmezsem?" dedim dişlerimi sıkarak.
Babam cevap vermedi.
Sadece sandalyeyi itti.
O an zaman sanki parçalandı.
Sandalyenin arka tekerleği damın kenarından kaydı. Annemin bedeni geriye doğru eğildi. Sandalye boşluğa doğru devrilmeye başladı.
"Anne!"
Ne dediğimi tam hatırlamıyorum. Sadece koştuğumu hatırlıyorum. Ayaklarım betonun üzerinde sertçe çarparken babam önümde durmaya çalıştı. Onu omzumla iterek kenara savurdum.
Sandalye artık yarıya kadar boşluğa sarkmıştı.
Son anda koluna uzandım ve metal tutacağı yakaladım. Sandalyenin bütün ağırlığı bir anda kollarıma yüklendi. Dizlerim damın kenarında betona çarptı. Aşağıdan yükselen boşluk uğulduyordu.
Bir saniye daha geç kalsaydım annem düşecekti.
Dişlerimi sıktım. Bütün gücümü kollarıma vererek sandalyeyi kendime doğru çektim. Tekerlekler betonun üzerine sertçe düştü. Sandalye devrilirken annemi kollarımla tutup göğsüme çektim.
Kalbim göğsümü parçalayacak gibi atıyordu. "Anne..." diye fısıldadım istemsizce. Onu sıkıca tutarken ellerimin titrediğini fark ettim. Hayatımda ilk defa birini kaybetme korkusunu bu kadar yakından hissetmiştim. Sonra başımı kaldırdım.
Babam birkaç adım ötede durmuş bizi izliyordu. Yüzünde korku yoktu. Pişmanlık yoktu. Az önce olan şey sanki onun için sıradan bir hareketten ibaretti. Dudaklarının kenarında küçümseyen bir ifade vardı. "Demek bu kadar seviyorsun," dedi sakince.
Onun o soğuk sesi içimdeki son sabrı da parçaladı. Annemin sandalyesini kendime doğru çekerken gözlerimi babamdan ayırmadım. Karşımda duran adam bir baba değildi. Sadece korkusuz, vicdansız bir adamdı. Ve ben ilk defa onun gerçekten ne kadar şerefsiz olduğunu bu kadar açık görüyordum.
Annemin sandalyesini damın ortasına doğru çekerken gözlerimi babamdan ayırmadım. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu ama içimdeki korku yerini yavaş yavaş öfkeye bırakıyordu. Az önce annemi damdan düşürmeye çalışan adam birkaç adım ötede durmuş, sanki hiçbir şey olmamış gibi bizi izliyordu.
"Bunu gerçekten yaptın," dedim boğuk bir sesle.
Babam omuzlarını hafifçe oynattı. "Abartıyorsun."
Çenem gerildi. "Az önce annemi damdan attın."
"Hayır," sonra aynı soğukkanlılıkla. "Seni zorladım."
Bu kadarını bu kadar rahat söylemesi içimde bir şeyleri parçaladı. Annemin sandalyesini biraz daha geri çektim ve yavaşça ayağa kalktım.
"Bu senin için bir oyun mu?" diye sorduğumda babam bana doğru birkaç adım attı. Gözleri hâlâ aynıydı; korkusuz, sert ve merhametsiz.
"Bu bir oyun değil Berzan," dedikten sonra yüzünde pis bir tebessüm belirdi. Hemen sonrasında devam etti. "Bu güç." Burnumdan sert bir nefes verdim. "Güç dediğin şey anneni damdan atmak mı?"
Babamın yüzünde küçümseyen bir ifade belirdi. "Güç dediğin şey," dedi, "insanların seni dinlemesini sağlamaktır."
Başımı iki yana salladım. İçimde ayladır biriken her şey dilimin ucuna gelmişti. "Onu sen zehirledin," dedim. Babamın bakışları sertleşti ama geri adım atmadı.
"Zehirlemedim," dedi. "Zayıflattım."
Bu sözler midemi kaldırdı. "Bu kadın senin karın," dedim dişlerimin arasından. Babamın cevabı tek bir cümle oldu.
"Bu kadın benim hatamdı."
O an içimdeki son sınır da kırıldı. Bir adım daha yaklaştım. Artık aramızda neredeyse hiç mesafe yoktu.
"Senin hatan o değil," sesim çok sert çıkmıştı. "Senin hatan insan olduğunu sanman." Babamın gözleri daraldı. Ama ben durmadım.
"Bir adam karısını zehirleyip damdan atmaya kalkmaz," dedim. "Bunu ancak korkak, şerefsiz bir pislik yapar."
Damın üzerindeki hava bir anda ağırlaştı. Babamın çenesi gerildi. "Dikkatli konuş," dedi alçak bir sesle. Ama artık geri dönmeye niyetim yoktu.
"Ne yapacaksın?" dedim alayla. "Bir daha mı iteceksin? Çünkü senden başka bir şey bekleyen yok. Sen baba değilsin Kudret. Sen sadece korkak bir adamsın."
Elinin kalktığını gördüm ama kaçmadım.
Tokadın sesi damda yankılandı. Darbenin etkisiyle başım yana savruldu. Bir an dengemi kaybeder gibi oldum ama düşmedim. Dilimin ucunda keskin bir metal tadı hissettim. Ağzımın içinde sıcak bir şey yayıldı. Kan.
Babam birkaç saniye bana baktı. Gözlerinde ne pişmanlık vardı ne de öfke. Sanki sadece haddimi hatırlatmış gibiydi. "Helîn'i getireceksin," dedi son kez. Sonra arkasını döndü. Hiç acele etmeden merdivenlere doğru yürümeye başladı. Ayak sesleri yavaş yavaş uzaklaştı.
Ben olduğum yerde birkaç saniye kıpırdamadan durdum. Sonra başımı yana çevirip ağzımdaki kanı yere tükürdüm. Tükürükle birlikte sert bir şey avucuma düştü. Elimi açtım. Bir diş.
Bir süre ona baktım. Dilimle boşluğu yokladım. Ağzımın içi zonkluyordu ama o an acı hissetmiyordum. Sadece öfke vardı. Avucumdaki dişe baktım. Sonra yumruğumu yavaşça kapattım. Babam merdivenlerden çoktan inmişti.
Başımı kaldırıp anneme baktım. Hâlâ tekerlekli sandalyede, başı yana düşmüş hâlde duruyordu. Bu evde geçirdiği yılların bütün ağırlığı yüzüne çökmüştü. İçimde bir şey kesin olarak kırıldı. Artık burada kalamazdım.
Annemin sandalyesinin arkasına geçtim. Tutacakları sıkıca kavradım. "Bitti anne," dedim kısık bir sesle. Sandalyeyi damın ortasından çevirip merdivenlere doğru sürmeye başladım.
Bu konak yıllarca bizim evimiz olmuştu. Ama artık değildi. Artık burası sadece Kudret'in evi olabilirdi. Benim değil.
Merdivenlerden inerken avucum hâlâ kapalıydı. İçinde tuttuğum diş avucuma batıyordu. Ama bırakmadım. Çünkü o diş bana tek bir şeyi hatırlatıyordu. Çocukken annem bana hep aynı şeyi söylerdi. Düştüğümde, yaralandığımda, kavga ettiğimde...
"Bir gün birileri seni kırmaya çalışacak oğlum," derdi. "Ama unutma... kırılmak başka, boyun eğmek başka." Babam beni kırabileceğini sanıyordu. Ama annemin öğrettiği tek şey vardı.
Boyun eğmemek.
Başımı kaldırıp anneme baktım. Hâlâ tekerlekli sandalyede, başı yana düşmüş hâlde duruyordu. Onu bu adamın elinde bir gün daha bırakmaya niyetim yoktu. Sandalyenin arkasına geçtim.
"Gidiyoruz anne," dedim.
