71. bölüm / 74
Kader ÇizgisiBölüm 67: Mutluluğa doğru ilk adım
Bölümler 74Şu an: Bölüm 67: Mutluluğa doğru ilk adım
- 1 Tanıtım 🔗167 kelime
- 2 - UYARI -286 kelime
- 3 Bölüm 1 ⛓️ Zehir1.821 kelime
- 4 Bölüm 2 - İlaç761 kelime
- 5 Bölüm 3 - Karar1.101 kelime
- 6 Bölüm 4 - Terkediliş949 kelime
- 7 Bölüm 5 - Merhaba. Ben Helin.1.967 kelime
- 8 Bölüm 6 - Sevgili Berzan1.753 kelime
- 9 Bölüm 7 - Hatırlamıyorum1.115 kelime
- 10 Bölüm 8 - Yandım Gönlüm1.230 kelime
- 11 Bölüm 9 - Nişanlıyız Biz Berzan2.490 kelime
- 12 Bölüm 10 - Vicdan payı2.508 kelime
- 13 Bölüm 11: Evlenecek misin benimle?1.767 kelime
- 14 Bölüm 12 - Amerika Yolcusu1.140 kelime
- 15 Bölüm 13 - Ağa Toplantısı1.786 kelime
- 16 Bölüm 14: Çatışma1.918 kelime
- 17 Bölüm 15: Helin Rezan1.901 kelime
- 18 Bölüm 16: Azade Barzani Aladağ1.686 kelime
- 19 Bölüm 17: Alo? Kudret amca1.053 kelime
- 20 Bölüm 18: Şarap Evi1.305 kelime
- 21 Bölüm 19: Tehdit1.711 kelime
- 22 Bölüm 20: Konağın kapalı kapıları1.304 kelime
- 23 Bölüm 21 - Yüzleşme2.581 kelime
- 24 Bölüm 22 - Gelinlik Mağazası2.391 kelime
- 25 Bölüm 23 - Helin’in Sonu1.170 kelime
- 26 Bölüm 24 - Beklenmedik Misafir2.470 kelime
- 27 Bölüm 25: Emanetimi evine saklamışsın.1.768 kelime
- 28 Bölüm 26: İndir o silahı.1.475 kelime
- 29 Bölüm 27: Yalnız değilsin Berzan2.236 kelime
- 30 Bölüm 28: Duru Neva2.952 kelime
- 31 Bölüm 29: Ateş Enzo Yıldırım2.442 kelime
- 32 Bölüm 30: Yeniden Doğuş2.530 kelime
- 33 Bölüm 31: Annem!1.705 kelime
- 34 Bölüm 32: ilayda'm1.407 kelime
- 35 Bölüm 33: Sonsuz Sessizlik1.706 kelime
- 36 Bölüm 34: Yalan İfade3.254 kelime
- 37 Bölüm 35: Çilingir Sofrası2.901 kelime
- 38 💋 İlk adım, ilk yangın 🔥(Ferhat & Zelal -Özel bölüm)1.745 kelime
- 39 Bölüm 36: Kalbimden sana kalan son hayat1.404 kelime
- 40 Bölüm 37: Ateş kim?1.687 kelime
- 41 Bölüm 38: İlayda nerede?1.534 kelime
- 42 Bölüm 39: İtalya1.530 kelime
- 43 Bölüm 40: Doktorların kardeşi2.327 kelime
- 44 Bölüm 41: Aladağ Hanedanı2.531 kelime
- 45 Bölüm 42: Bervan Dara Aladağ3.227 kelime
- 46 Bölüm 43: İtalya’nın zehri6.166 kelime
- 47 Bölüm 44: Parçalanmış hayatlar3.741 kelime
- 48 Bölüm 45: Mardin’in karanlık gecesi2.737 kelime
- 49 Bölüm 46: Son Kurşun2.203 kelime
- 50 Bölüm 47: Berzan ağam1.720 kelime
- 51 Bölüm 48: Şimdi ne olacak?2.295 kelime
- 52 Bölüm 49 - Cenaze mi varmış?2.068 kelime
- 53 Bölüm 50: Hanımağam3.153 kelime
- 54 Bölüm 51: Umarım ölmüşsündür!2.364 kelime
- 55 Bölüm 52: Dedikodu2.458 kelime
- 56 Bölüm 53: Kanla yazılan adalet2.324 kelime
- 57 Bölüm 54: Kalbimin enkazı1.140 kelime
- 58 Bölüm 55: Gece Misafiri2.914 kelime
- 59 Bölüm 56: Mardin Kalesi2.200 kelime
- 60 Bölüm 57: Aşk Sarhoşu1.886 kelime
- 61 Ferhat ve Zelal Özel - Kalbin yarası1.215 kelime
- 62 Bölüm 58: Sabahın Körü2.092 kelime
- 63 Bölüm 59: Ağaya bak hele.1.809 kelime
- 64 Bölüm 60: Davet2.177 kelime
- 65 Bölüm 61: Yunan Tanrısı2.036 kelime
- 66 Bölüm 62: Oyun içinde oyun3.918 kelime
- 67 Bölüm 63: Beylerbeyi Çiftliği2.479 kelime
- 68 Bölüm 64: Kalbin barikatları2.325 kelime
- 69 Bölüm 65: Kendi ayaklarımızın üzerinde1.244 kelime
- 70 Bölüm 66: Bulaşıkçı2.306 kelime
- 71 Bölüm 67: Mutluluğa doğru ilk adım6.269 kelime · Okuduğun bölüm
- 72 Bölüm 68: Mardin Sokaklarında İtalyan Usulü Yürüyüş2.383 kelime
- 73 Bölüm 69: Gidelim buralardan2.439 kelime
- 74 (Final) Bölüm 70: Ailem7.435 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kafedeki o köpüklü gecenin üzerinden tam üç gün geçmişti. Cumartesi sabahının ilk ışıkları dağ evinin devasa camlarından içeri sızarken, salondaki deri koltukta adeta pestili çıkmış bir halde yatıyordum.
Son üç günümüz tam bir maraton gibi geçmişti. Ayzem yenge, "Bedava işçinin eti de kemiği de benimdir" diyerek ikimizin de canını çıkarmıştı. İlayda mutfakta bulaşık, tencere ve yemek hazırlığı arasında mekik dokurken; ben salonda tepsi taşımaktan, masaları silip süpürmekten ve müşterilerin kaprisini çekmekten kaslarımın her bir lifini hissediyordum. Koca Aladağların Berzan’ı, üç günde Mardin’in en hızlı, en perişan komisine dönüşmüştü.
İlayda, hemen yanımda, başını kucağıma koymuş mışıl mışıl uyuyordu. Narin ellerindeki o büzüşükler henüz yeni geçiyordu ama omuzları yorgunluktan sarsılıyordu. Yine de yüzünde, kendi parasını kazanmanın ve alın teriyle yorulmanın getirdiği o huzurlu ifade vardı.
Yavaşça eğilip saçlarının arasına derin bir öpücük kondurdum. Saçlarını okşarken, cebimdeki telefonun titremesiyle irkildim. İlayda’yı uyandırmamaya özen göstererek telefonu cebimden çıkardım. Ekrandaki ismi görünce kaşlarım çatıldı: Devran.
Arama tuşunu kaydırıp telefonu kulağıma götürdüm. "Söyle Devran..." dedim, sesimdeki o üç günlük yorgunluğun getirdiği pürüzle.
"Ağam..." dedi Devran, sesinde günlerdir duymadığım kadar rahat, hatta hafif tebessümlü bir ton vardı. "Müjdeyi vermeye aradım. Cihan Beylerbeyi’ni sonunda ikna ettik. Konaktaki yaşlılar, aşiret büyükleri araya girdi. Cihan, silahtan da töreden de vazgeçti. 'Gelsinler, bacımı adabıyla istesinler' dedi."
Duyduğum şeyle bir an donup kaldım. Göğsümdeki o kaskatı ağırlık bir anda kuş olup uçtu. Cihan Beylerbeyi... O Nuh deyip peygamber demeyen adam sonunda dize gelmişti.
"Ne zaman?" diye sordum, sesim ilk defa bu kadar canlı çıkarak.
"Bugün ağam. Cumartesi akşamı konağa davetlisiniz. Kız isteme var!"
Telefonu kapatıp kucağımda uyuya kalan kadına baktım. Yorgunluktan bitap düşmüş bedenimiz, günlerdir çektiğimiz o mutfak çilesi... Hepsine değmişti.
"İlayda..." diye fısıldadım kulağına doğru, yanağını usulca okşayarak. "Uyan güzelim... Uyan hanımağam."
İlayda gözlerini yavaşça araladı. Yorgunluktan göz kapakları ağırlaşmıştı. "Berzan... Saat kaç? Ayzem abla yine bulaşıkları yığdı mı?" diye mırıldandı, gözlerini ovuşturarak.
Gülümsedim. Eğilip dudaklarına sıcak bir öpücük bıraktım.
"Bulaşıklar beklesin güzelim," dedim, gözlerimin içindeki o zafer parıltısıyla. "Bugün Cumartesi... Ve bu akşam seni abinden istemeye gidiyoruz. Cihan Ağa ikna olmuş!"
İlayda’nın şaşkınlıkla açılan gözleri henüz olayın şokunu atlatamamışken, üst kattaki odadan Duru’nun o minik, uykulu ağlama sesi yükseldi.
O sesle birlikte İlayda refleksle doğrulmaya çalıştı ama yorgunluktan bacakları titriyordu. Hızla elimi omzuna koyup onu tekrar koltuğun yumuşak yastıklarına doğru sakince ittim.
"Hiç kalkma..." dedim, sesimdeki o yumuşak ve korumacı tonla. "Sen uyan yavaş yavaş, iyice dinlen. Ben kızımıza bakarım."
İlayda’nın itiraz etmesine fırsat vermeden eğilip alnından öptüm ve koltuktan kalktım. Son üç günün getirdiği bacaklarımdaki o sızıya, sırtımdaki tatlı yorgunluğa aldırış etmeden merdivenleri ikişer ikişer tırmanmaya başladım.
Odaya girdiğimde, Duru yatağın ortasında minik ellerini havaya kaldırmış, gözlerinden süzülen birkaç damla yaşla ağlıyordu. Yanına yaklaşıp onu şefkatle kucağıma aldım, göğsüme bastırıp pışpışlamaya başladım.
"Gel bakalım benim minik hanımağam..." diye fısıldadım, kokusunu içime çekerek. "Annen bugün çok güzel olacak, akşam büyük gün var."
Duru kokumu aldığı an ağlamayı kesip küçük elleriyle tişörtümün yakasına tutundu. Kucağımda kızımla camdan dışarıdaki o uçsuz bucaksız dağ manzarasına bakarken, hem son üç günün mutfak çilesi hem de bu akşam bizi bekleyen o büyük yüzleşme zihnimden geçiyordu. Ama kucağımdaki bu minik can ve aşağıda dinlenen kadın için, o Beylerbeyi konağına bu akşam gerekirse dünyayı dize getirerek girecektim.
Duru’yu kucağımda hafifçe sallayarak banyoya doğru adımlarken, bizim kız bir anda minik ellerini havaya sallayıp kendince bir şeyler anlatmaya başladı.
"Gaba... Bak ba! Atta cida, cida gaba!"
Gözlerini kocaman açmış, büyük bir ciddiyet ve heyecanla yüzüme bakarak anlatıyordu. Sanki dünyanın en önemli mevzusunu, aşiret meclisindeki o devasa kararları açıklıyordu mübarek.
Kaşlarımı hafifçe çattım, yüzüme o çok anlıyormuş gibi duran taktiksel ifadeyi takındım. "Öyle mi kızım?" dedim, sesimi yumuşatarak. "Demek cida gaba... Vay be, iyi yapmışsın."
Duru duraksadı. Yüzüme bakıp minik kaşlarını çattı. Memnun olmamıştı bu cevabımdan. Başını sallayarak daha yüksek ve daha hırslı bir tonda yeniden başladı:
"Hayır ba! Gaba deil! Atta, atta cidaaa!"
"Tamam prensesim, atta gidiyoruz işte..." deyip başını okşamaya çalıştım ama bu sefer tamamen çileden çıktı. Anlatmak istediği şeyi o koca Aladağ Ağası babasının anlamadığını fark ettiği an, o minik alt dudağı büküldü, gözleri bir anda doldu.
"Seni gabaaa!" diye bağırıp çığlığı bastı, ardından teselli kabul etmez bir hırsla ağlamaya başladı. Minik elleriyle tişörtümü pat pat yumrukluyor, bir yandan da anlaşılmamanın verdiği o büyük hayal kırıklığıyla gözyaşı döküyordu.
"Lan dur, ağlama kızım!" dedim telaşla, onu kucağımda hafifçe hoplatıp odanın içinde dönerek. "Ağlama kurban olduğum! Valla anladım... Yani anlamadım ama anlat bir daha, valla dinliyorum!" Koca Mardin’i dize getirmiş, Cihan Beylerbeyi’ni ikna etmiştim ama kucağımdaki iki yaşındaki kızımın derdini çözemediğim için odanın ortasında çaresizlikten ter döküyordum.
Ben odanın ortasında Duru'yu hoplatıp "Kızım valla anladım, tamam attaya gideceğiz!" diye ter dökerken kapının eşiğinde İlayda göründü. Kapıya yaslanmış, kucağımdaki kızıyla çaresizce çabalayan bana bakıp kıkırdıyordu.
"Ne oldu Aladağ ağası? Cihan Beylerbeyi'ni ikna ettin ama iki yaşındaki kıza laf anlatamadın mı?" dedi, adımlarını usulca bize doğru atarak.
"Geldin mi hanımağam, kurtar bizi," dedim rahat bir nefes alarak. "Bir saattir cida gaba diye bir şeyler anlatıyor. Anladım diyorum kızıyor, anlamadım diyorum çıldırıyor. Anlaşılmıyor diye kurdu kıyameti!"
İlayda gülümseyerek kollarını açtı. Duru, annesini gördüğü an "Anneee!" diye feryat edip hemen ona doğru uzandı. İlayda kızımızı kucağına alıp sırtını sıvazladı, burnunu Duru'nun yumuşacık boynuna gömdü.
"Ne oldu benim güzel kızıma? Abi anlamadı mı seni?" diye sordu sevecen bir sesle. Duru hemen annesinin omzuna yatıp bükük alt dudağıyla gözyaşlarının arasından mırıldandı: "Atta... gaba... cida..."
İlayda gözlerini devirip bana döndü, yüzünde 'Bu kadar da basit olunmaz ki' der gibi bir ifade vardı.
"Berzan, çocuk diyor ki 'Akşam abimin yanına, yani Cihan amcamın yanına gidince beni de atta götürecek misiniz?' Cida dediği Cihan, gaba dediği de kaba amcası!"
Donup kaldım. Şaşkınlıkla bir İlayda'ya bir de annesinin kucağında zafer kazanmış gibi bana bakan Duru'ya baktım.
"Vay arkadaş..." dedim elimi enseme atarak. "Kız resmen Cihan'a kaba diyor ve akşam onun yanına gideceğimizi anlamış! Ulan ben bu yaşta bu kadar kodlu konuşamıyorum, bu çocuk Beylerbeyi soyunun genlerini fazla mı almış ne?"
İlayda kahkahayı basıp Duru'nun yanağından öptü. "Kızım haklı, adam kaba zaten. Eee, terpten anlayana sivrisinek saz, anlamayan Aladağ ağasına ne desin bu çocuk?"
Duru, annesinin kucağında sakince boynunu okşarken içimi kaplayan o tuhaf, derin düşünceye engel olamadım. Bakışlarım Duru’nun minik yüzünde takılı kaldı. Bir an duraksayıp çekingen bir sesle sordum:
"İlayda... Beni babası olarak görür mü acaba?"
İlayda bakışlarını Duru’dan çekip gözlerimin içine baktı. Yüzündeki o yumuşak ama net ifadeyle sakince başını salladı.
"Onun zaten bir babası var Berzan," dedi, sesi o kadar gerçekçi ve dingindi ki. "Büyüdüğünde seni ne olarak görmek isterse öyle görür, buna karışmak bize düşmez."
Lafı gülle gibi oturmuştu. Göğsüme hafif bir sızı otursa da bozuntuya vermemeye çalışarak yutkundum. "Haklısın..." dedim ama sesimdeki o hafif burukluğu, bozuluşumu gizleyemedim.
Ortamdaki o kısa sessizliği dağıtmak için derin bir nefes alıp toparlandım. "Neyse... Hadi bakalım, sizi Cihan abiye bırakayım, hazırlanın siz. Ben de gidip Ferhat’ı alayım, akşam için hazırlanalım."
İlayda gözlerindeki o hafif mahcubiyetle bana baktı. Sözlerinin içimi acıttığını fark etmişti ama her zamanki gibi gerçeklerden de kaçmıyordu. Duru’yu kucağında hafifçe yukarı hoplatıp yanağıma yumuşak bir öpücük kondurdu.
"Bizim hazırlığımız çabuk biter Berzan Ağa," dedi sesi yumuşayarak. "Sen yeter ki akşam için o heybetini, duruşunu topla. Abimin karşısına yine o dik başlı Berzan olarak çıkacaksın."
"Ben her halimle dikim hanımağam," dedim, bozulan moralimi toparlamaya çalışıp çapkın bir sırıtış takınarak. "Sadece akşam Beylerbeyi konağını başlarına yıkmamak için kendimi frenlemem gerekecek, o kadar."
Aşağı inip onları arabaya yerleştirdim. Yolda ne Duru’dan ses çıktı ne İlayda’dan. İkisi de akşama saklıyordu enerjilerini. Konağın sokağına girdiğimizde Cihan’ın adamları kapıda dikilmiş, bizi görünce toparlanmışlardı. Arabayı durdurup indim, İlayda’nın kapısını açtım.
İlayda arabadan inerken elimi sımsıkı tuttu. "Akşama görüşürüz," dedi fısıltıyla.
"Görüşeceğiz..." dedim, bakışlarımı konağın kapısına kaydırarak. "Cihan abine selam söyle, akşam çikolatayı çiçeği kaptığım gibi kapısındayım."
Onları konağa bıraktıktan sonra direksiyonu Ferhat’ın kaldığı mekana kırdım. Arabayı kullanırken zihnimde hâlalar, aşiret büyükleri, Cihan’ın o sert bakışları ve İlayda’nın az önce söyledikleri dönüp duruyordu. Haklıydı... Duru’ya zorla baba dedirtecek halim yoktu. Ama o minik kızın koruyucusu, dağ gibi arkası olmaya zeval getirmeyecektim.
Ferhat’ın kaldığı evin önüne çekip kornaya bastım. Çok geçmeden Ferhat elinde takım elbisesinin kılıfıyla kapıdan çıktı. Arabaya biner binmez beni baştan aşağı süzüp kahkahayı bastı.
"Ooo, komilikten ağalığa hızlı bir geçiş yapıyoruz bakıyorum Berzan Ağa!" dedi sırıtarak. "Üstündeki sabun kokusu gitmiş, yerini akşamki mücadelenin barut kokusu almış."
"Çok konuşma Ferhat," dedim vitesi bire takıp gaza basarken.
Ferhat’la birlikte doğruca şehrin en iyi terzisine ve berberine geçtik. Üç günlük kafe mesaisinden sonra berber koltuğuna oturmak cennet gibi gelmişti. Sakal tıraşı, saç sakal düzeltmesi derken Aladağ karizması yavaş yavaş geri yükleniyordu. Berberden çıkıp terzinin hazırladığı o jilet gibi siyah takımı sırtıma geçirdim. Aynadaki yansımama baktığımda, köpük banyosu yapan o komi gitmiş, yerine heybetli Berzan Aladağ geri gelmişti.
Gümüş işlemeli koca bir çikolata tepsisi ile Mardin’in en görkemli çiçekçisinden devasa bir buket yaptırdık. Arabanın bagajına özenle yerleştirip konağa doğru yola çıktık.
Ben direksiyonda ciddiyetle akşamki stratejiyi zihnimde kuruyordum. Cihan’ın karşısında nasıl duracağımı, laf sokarsa nasıl alttan alıp hanımağamı söküp alacağımı planlarken, yan koltukta oturan Ferhat birden kucağındaki çikolata tepsisine bakıp duraksadı.
Yüzündeki o ciddi ifade birden yerini muzip ve paniğe benzer bir şaşkınlığa bıraktı. Bana doğru dönüp kaşlarını kaldırdı.
"Berzan..." dedi, sesi bir anda kısılarak. "Harika hazırlandık eyvallah da... Kızı kim isteyecek?"
Gaza basan ayağım refleksle frene gitti. Araba kısa bir lastik sesiyle caddenin ortasında sarsılarak durdu. Dikiz aynasından arkadaki araçların korna sesleri yükselirken, gözlerimi kocaman açıp Ferhat’a baktım.
Zihnimde bir an şimşekler çaktı. Anam, babam, aşiret büyükleri... Herkes Mardin’deydi ya da töre mevzuları yüzünden Cihan’la mesafeliydi. İlayda’yı Cihan’dan isteyecek tek bir büyük bile ayarlamamıştık!
"Lan..." dedim, elimi direksiyona vurup alnıma geçirirken. "Ben bunu hiç düşünmedim!"
Ferhat yanımda kahkahayı basmamak için kendini zor tutuyordu. "Ağam..." dedi eğlenerek. "Çiçeği çikolatayı aldık, takımı çektik de, kız istemeye tek başına gidip 'Allah’ın emriyle kardeşini kendime istiyorum' mu diyeceksin Cihan’a?"
"En mantıklı olan ama bir o kadar mantıksız gelen tek kişiden başka çaremiz yok..." dedim, gözlerimi yoldan ayırmadan derin bir nefes alarak.
Ferhat yanımda bir an duraksadı. Zihnindeki çarkların nasıl hızla döndüğünü yüzündeki ifadeden anlıyordum. Birkaç saniye sonra gözleri şaşkınlıkla açıldı ve arabayı çınlatan o kocaman kahkahasını patlattı.
"Devin mi?" dedi Ferhat, gülmekten konuşmakta zorlanarak. "Lan Berzan, sen kafayı yemişsin! Devin'i mi götüreceksin istemeye? ki kelimeyi bir araya getirip konuşamaz o adam, kızı nasıl isteyecek?"
"Başka kim var Ferhat?" dedim, elimi direksiyona vurarak. "Devin’i arayıp hemen buraya çağırıyoruz. İki kelimeyi bir araya getiremiyorsa da öğretiriz, gerekirse ezberletiriz!"
Ferhat telefonunu çıkarıp Devin’i ararken bir yandan da kahkahalarına engel olamıyordu. "Ulan Devin... 'Allah'ın emri' derken bile takılır bu deli! Cihan’ın karşısına geçip 'Kızı ver'den başka bir şey diyebilirse duacı olacağız artık!"
Aramayı hoparlöre verdiğinde Devin’in o her zamanki umursamaz, sert sesi arabanın içinde yankılandı: "Ne var lan?"
Ferhat bana bakıp bacaklarını tuta tuta gülmeye devam ederken ben öne doğru eğildim. "Devin, acil hazırlanıyorsun. Akşam kız istemeye gidiyoruz ve büyüğümüz olarak kızı Cihan Beylerbeyi’nden sen isteyeceksin."
Karşı taraftan birkaç saniyelik derin bir sessizlik oldu. Sonra Devin’in o ağır, kendinden emin ama bir o kadar da tuhaf sesi duyuldu: "Ben mi? Cihan’dan mı? Kızı vermezse konakla birlikte yakarız, kolay iş."
Ferhat arabayı inleten bir kahkaha daha patlattı. "Ağam duydun mu? 'Allah'ın emri' kısmını atlayıp direkt tehdit aşamasına geçti herif! İki kelimeyi bir araya getirip konuşamaz dedik, adam racon kesti!"
"Lan oğlum düzgün konuşacaksın!" diye bağırdım telefona doğru, bir yandan stresten ter döküp bir yandan gülmemi tutmaya çalışarak. "Savaş çıkartmaya gitmiyoruz, kızı adabıyla istemeye gidiyoruz! Ezberleteceğim sana o cümleleri, çabuk konum attığım yere gel!"
Konum attığım kafede buluştuğumuzda Devin, siyah jilet gibi takımının içinde, sanki birazdan kız istemeye değil de uluslararası bir operasyonu yönetmeye gidiyormuş gibi aşırı profesyonel bir havayla masaya oturdu. Yüzünde milim mimik yoktu ama gözlerinde o garip kararlılık parıldıyordu.
Masaya oturur oturmaz cebinden gümüş işlemeli, kadife bir kutu çıkarıp pat diye masanın ortasına bıraktı.
"Ben gelmeden önce Eliz yengemi aradım," dedi Devin, son derece ciddi ve kendinden emin bir tonda. "İlayda’nın yüzük ölçüsünü istedim, o işi hallettim. Söz yüzüklerini aldım beyler. Tek eksik sizsiniz."
Kutuya, sonra da Devin’in o kendinden emin yüzüne şaşkınlıkla baktım. Yanımdaki Ferhat’la göz göze geldiğimiz an, beynimde bir şimşek daha çaktı. Çiçek, çikolata, takım elbise derken biz en temel şeyi tamamen atlamıştık.
Gözlerimi kocaman açıp elimi alnıma geçirdim. "Lan..." dedim, sesimdeki çaresizlikle. "Biz onu da unuttuk!"
Devin gözlerini devirip derin bir sabır çekti. Masadaki yüzük kutusunu alıp cebine geri koyarken yüzüme bakıp acımasızca lafı gediğine oturttu:
"Aklınıza sıçayım sizin! Koca Aladağ Ağası olmuşsun, kıza söz takacaksın, yüzüksüz gitmeyi planlıyorsun! Ben olmasam Cihan Beylerbeyi sizi o konaktan gülleyle fırlatıp atardı dışarı!"
Ferhat masaya vurarak kahkahayı basarken, ben Devin’in haklı fırçası karşısında ilk defa gıkımı bile çıkaramadım. "İyi ki varsın ulan deli..." diye mırıldandım, derin bir nefes alıp yüzük kutusunu cebime koyarken. "Hadi kalkın, akşam Beylerbeyi konağında büyük kıyamet kopacak!"
Yüzük krizini çözüp tam kafeden kalkmaya yellenirken Devin cebinden çıkardığı sigarasını yakıp dumanı ağırca havaya bıraktı. Gözlerini ikimizin üzerinde gezdirdi.
"Tuz nerede?" diye sordu Devin, buz gibi bir sesle.
Ferhat’la ben birbirimize bakakaldık.
"Ne tuzu oğlum?" dedim kaşlarımı çatarak. "Tuzu kahveye kız tarafı koymuyor mu?"
Devin kafasını ağır ağır iki yana sallayıp yüzümüze acıyarak baktı. "Oğlum, Cihan Beylerbeyi’nin konağına gidiyoruz. Adam zaten senin damat olmana gıcık. İlayda kahveye tuzu bastı mı Cihan senin o kahveyi için yandığını, suratının şekilden şekile girdiğini görmek için gözünün içine bakacak. Sende damat gibi o tuzu çaktırmadan bastıracak acı biber, kaya tuzu şerbeti nötralize edici panzehir var mı? Adam seni test edecek, o kahveyi gıkını çıkarmadan bitirmen lazım!"
Saniyeler içinde Ferhat’la göz göze geldik. Cihan’ın o kurnaz, adama eziyet etmekten keyif alan suratı gözümün önüne geldi. İlayda abisinin baskısıyla kahveye tuzu değil, resmen pul biberli Harput tuzunu basacaktı ve ben yanında panzehir niyetine hiçbir şey götürmemiştim!
"Harfiyen katılıyorum..." dedi Ferhat, elini masaya vurarak. "Cihan o kahvenin içine bütün mutfağı bastırır! Adam senin o kahveyi içerken morarmanı izlemek için sabırsızlanıyor!"
"Siktir..." dedim, elimin tersiyle alnıma vurarak. "Biz o damat kahvesi işkencesini tamamen unuttuk! Cihan ben o kahveyi bitiremezsem 'Daha bir kahveyi içemiyor, kıza nasıl baksın' diye bahane uydurup kızı vermez!"
Devin cebinden küçük bir paket çıkarıp masaya koydu. "Aklınıza sıçayım sizin! Aladağ Ağası olacaksın bir de... Al şu mide koruyucuyla şeker tabletini. Kahveden önce at ağzına, Cihan Beylerbeyi’nin kimyasal saldırısından sağ çıkmak istiyorsan başka şansın yok!"
Kafeden tam çıkmak üzere kapıya yöneldiğimiz sırada, hışımla arkamı döndüm. Döndüğüm an duvara çarpmış gibi kaba bir güçle sarsıldım. Karşımda aşırı heybetli, uzun boylu, baştan aşağı simsiyah giyinmiş, keskin hatlı jilet gibi bir adam duruyordu.
Adam bana yukarıdan soğuk soğuk bakıp, pürüzsüz bir Türkçe ama hafif yabancı bir aksanla racon kesti: "Önüne baksana lan!"
Aladağların Berzan’ı olarak kafam zaten bin bir türlü aksilikle doluydu. Bir de üstüne bu tavrı görünce şalterim attı. Adama doğru bir adım yaklaşıp göğsümü kabarttım. "Sen hayırdır lan? Kime bağırıyorsun?"
Benim sesimi yükseltmemle birlikte, adamın arkasında duran takım elbiseli, eli belinde dört tane iri kıyım koruma anında harekete geçti. Üstüme doğru yürümeye başladıklarında Ferhat’la Devin de saniyesinde yanımda bitti. Mutfak köpüğünden çıkıp tam kapı önünde meydan muharebesine tutuşmak üzereydik.
Ancak öndeki adam sorun yok demek yerine, arkasındaki adamlara doğru tek bir elini kaldırdı. Sadece o tek hareketle arkasındaki korumalar zımbalanmış gibi yerlerinde çakılı kaldı.
Adama daha yakından baktım. Yüzünde doğu ağalarına özgü o pos bıyıklardan eser yoktu; son derece sinekkaydı, pürüzsüz, soğuk ve karakteristik bir İtalyan mafyası havası vardı. Yanında ise onun koluna girmiş, esmer, güzelliğiyle göz alan ve buralı olduğu her halinden belli olan Türke benzeyen bir kız duruyordu.
İtalyan adam, kızın elini nazikçe tutup kendi arkasına doğru çekerken, gözlerini gözlerime dikti. Bakışlarındaki o tehlikeli, dingin güç, Mardin’in sıradan kabadayılarına hiç ama hiç benzemiyordu.
İtalyan adam gözlerini gözlerime dikip üzerimdeki jilet gibi takıma ve elimdeki çikolata tepsisine doğru küçümser bir bakış attı.
"Mardin'in sokaklarında adabıyla yürümeyi öğretmiyorlar mı size?" dedi, aksanlı ama bir o kadar keskin sesiyle.
Devin arkamdan öne doğru bir adım atıp cebindeki elini çıkardı. "Ağzını topla yabancı. Burası Doğu, öyle kulak memenden tutup sürüklerler adamı, kim olduğunu anlayamazsın."
"Devin dur," dedim kolunu tutarak. Ama içimdeki sinir harbi geçmemişti. Adama doğru iyice yanaştım. "Bak hemşerim, akşam akşam işimiz gücümüz var. Takım elbisene güvenip buralarda caka satma, bastığın yere dikkat et."
Adamın arkasındaki korumalar tekrar hareketlenecek gibi oldu ki, yanındaki esmer kız herifi kolundan sertçe çekti. Kızın sabrı tükenmiş gibiydi, gözlerini devirip adamın suratına doğru bağırdı:
"Giovanni yeter! Buraya kavga etmeye mi geldik? İlayda'yı aramaya geldik biz!"
Kızın ağzından çıkan o isimle birlikte kafemizin kapısında bir an buz gibi bir rüzgar esti. Tam adama hamle yapacak olan ben, tek bir kelimeyle zımbalanmış gibi olduğum yerde kaldım. Kaşlarım çatıldı, gözlerimi hızla İtalyan adamdan çekip yanındaki kıza çevirdim. Devin ve Ferhat da arkamda kalakaldı.
"Ne dedin sen?" dedim, sesimdeki o kavgacı ton bir anda derin bir şaşkınlığa ve şüpheye kayarak. "İlayda'yı mı? Siz İlayda’mı niye arıyorsunuz lan?"
Kız gözlerini umutla açıp bana doğru bir adım attı. "Tanıyor musunuz onu? Nerede olduğunu biliyorsanız lütfen beni ona götürün, günlerdir arıyoruz!"
Gözlerimi kızın üzerinde gezdirdim. Kafamın içindeki çarklar hızla dönmeye başladı. Mardin'in ortasında, yanındaki İtalyan kılıklı adamla gelip İlayda'yı soran bu kadının kim olduğunu çözmeye çalışıyordum.
"Siz kimsiniz?" dedim sesimi sert tutmaya çalışarak. "Ne işiniz var İlayda'yla?"
Kız elini göğsüne koyup nefesini dışarı verdi. "Büşra ben. Büşra Karaca."
O ismi duyduğum an zihnimde şimşekler çaktı. İlayda’nın aylarca dilinden düşürmediği, İtalya’da esir tutulduğu ve o cehennemden kaçırıldığı günlerde ona kucak açan, canını koruyan o kadın... Karşımdaki Büşra’ydı, yanındaki adam da Giovanni Hartford’ın ta kendisiydi.
Gözlerim anında Büşra’nın yanındaki o soğuk, sinekkaydı tıraşlı İtalyan’a kaydı. Bize racon kesen bu adam, İlayda’yı o cehennemden çekip çıkaran gruptandı. Yüzümdeki kavgacı ve sert ifade yerini derin bir şaşkınlığa ve istemsiz bir saygıya bıraktı.
"Büşra..." dedim, sesimdeki o gerginliği tek celsede silip atarak. "İlayda senden az bahsetmedi. İtalya'daki mevzu..."
Büşra şaşkınlıkla Giovanni’ye baktı, ardından tekrar bana döndü. Giovanni bile kaşlarını hafifçe çatıp gözlerini üzerimde gezdirdi.
"Evet, o benim," dedi Büşra heyecanla. "Siz nereden tanıyorsunuz onu?"
Elimdeki çikolata tepsisine, sonra jilet gibi takımıma ve arkamdaki Devin ile Ferhat’a baktım. Derin bir nefes alıp gülümsedim.
"Ben Berzan," dedim, elimi Giovanni’ye ve Büşra’ya doğru uzatarak. "İlayda’nın müstakbel kocasıyım. Biz de tam bu akşam onu abisinden istemeye gidiyorduk... Kaderin işine bak ki, tam zamanında geldiniz."
Giovanni gözlerini devirip soğuk bir tebessümle araya girdi. Büşra’nın kolunu tutup geriye çekerken pürüzsüz Türkçesiyle kestirip attı: "Olmaz Büşra. Ne isteyeceğini biliyorum ben bunların. İnine girmem ben bunların."
Büşra kolunu Giovanni’nin elinden tek bir hamlede kurtardı. Tek kaşını havaya kaldırıp adama öyle bir baktı ki, Giovanni bile bir an duraksadı.
"Girmezsen girme," dedi Büşra, kendinden son derece emin bir tavırla. "Ben giderim. İlayda’mı görmeden şuradan şuraya gitmem."
Ardından Giovanni’ye arkasını dönüp doğrudan bana baktı. "Ben de geliyorum sizinle Berzan. İlayda’nın yanında olacağım."
Giovanni’nin adamları hafifçe kıpırdanır gibi oldu ama Giovanni tek bir el işaretiyle hepsini durdurdu. Yüzündeki o soğuk, mesafeli ifadeye rağmen Büşra’ya karşı koyamayacağını kabullenmiş gibi bir nefes verdi.
"Memnuniyetle Büşra Hanım," dedim, yüzümde engel olamadığım tebessümle. "İlayda seni görünce dünyalar onun olacak. Gel, bizimle geç."
Devin yanımda durmuş, Giovanni’ye bakarak sırıtmamak için kendini zor tutuyordu. "Gördün mü yabancı?" diye mırıldandı Devin, muzip bir sesle. "Doğu’da veya İtalya’da fark etmez... Kadın ne derse o olur."
Giovanni cebinden sigara paketini çıkarırken gözlerini üzerimden ayırmadı ama Büşra çoktan arabaya doğru adımlamaya başlamıştı bile.
"Hadi bakalım," dedim, arabanın kapısını Büşra için açarak. "Beylerbeyi konağında bu akşam kadro tamamlandı. Cihan bu işe ne diyecek çok merak ediyorum."
Büşra tam arabama binecekken, arkadan Giovanni’nin o kendinden emin, ağır adımları duyuldu. Yanımıza kadar gelip Büşra’nın koluna çaktırmadan, ama son derece sahiplenici bir şekilde dokundu. Gözlerini benden bir saniye bile ayırmadan, o soğuk İtalyan tavrıyla kestirip attı:
"Büşra benim arabama. Tamam, beraber gideriz."
Aylardır Büşra’nın peşinde dolanan o ketum adam, kızın tek bir ters bakışına ve kararlılığına pes etmişti. Yüzündeki o yenilgiye benzer ama çaktırmamaya çalıştığı ifadeyi görünce hafifçe sırıttım. Giovanni gibi bir adamın bile kadın milletinin karşısında nasıl dize geldiğini görmek hiç yabancı gelmemişti bana.
"Peki, senin dediğin olsun Giovanni Bey," dedim, telefonumu cebimden çıkararak. Büşra’ya dönüp, "Numanı ver Büşra, konağın konumunu atayım sana. Biz önden geçiyoruz, peşimizden gelin."
Büşra hemen numarasını yazdırdı. Konumu telefonuna gönderip, "Aksi bir durum olursa hemen ara. Bu akşam o konakta hepimiz için büyük gün," dedim.
Büşra minnetle gülümsedi. "Sağ ol Berzan. Yoldayız."
Giovanni, Büşra’yı kendi siyah lüks aracına doğru yönlendirirken, Ferhat yanıma yanaşıp omzuma vurdu. "Ulan Berzan, isteme konvoyuna İtalyan mafyası kattın ya, Cihan kapıyı açtığında gözlerine inanamayacak!"
"Daha yeni başlıyoruz Ferhat," dedim, arabanın direksiyonuna geçerken. "Hadi düşün önüme, kızı almaya gidiyoruz!"
Arabanın torpidosundan mide koruyucuyu çıkarıp tek dikişte yuttum. Yüzük kutusu cebimde, gümüş çikolata tepsisi Ferhat’ın kucağında, devasa buket de Devin’in elindeydi. Arkamızda da Giovanni ve Büşra’nın siyah lüks aracı... Tam teşekküllü bir konvoyla Beylerbeyi konağının heybetli kapısına dayandık.
Arabadan indiğimizde Beylerbeyi’nin korumaları kapıyı açtı. Avluya adım attığımız an, İlayda’nın annesi Meryem Hanım’ın da orada, Cihan’ın yanında durduğunu gördüm. Meryem Hanım, kızına zamanında sahip çıkamamanın, onu o fırtınaların ortasında yalnız bırakmanın mahcubiyetiyle başı önde duruyordu. İlayda ise Cihan’ın arkasından gözleri ışıl ışıl bize bakıyordu. Büşra’yı yanında gördüğü an kısa bir şok yaşayıp gözleri doldu, ikisi hızla sarıldı.
Büyük salona geçip geçmediğimizde ortam buz kesti. Bir tarafta Cihan Beylerbeyi ve Meryem Hanım, diğer tarafta ben, Ferhat, Devin, Giovanni ve Büşra...
Kahveler dağıtıldı. İlayda’nın titreyen ellerinden tepsiyi alırken göz göze geldik. Kahvemden dev bir yudum aldım; tuz, pul biber ve ne bulduysa basmıştı Cihan’ın baskısıyla. Mide koruyucu sağ olsun, yüzümde milim mimik oynatmadan kahveyi tek dikişte bitirip fincanı tabağa bıraktım. Cihan’ın bakışlarındaki o 'nasıl yani?' şaşkınlığı görülmeye değerdi.
Kahve faslı bitince salondaki o ağır sessizlik çöktü. Büyüğümüz olarak öne çıkması gereken Devin, hafifçe öksürüp boğazını temizledi.
Devin’in ceketini önleyip buz gibi bir ifadeyle doğrulmasıyla salonda çıt çıkmaz oldu. Cihan arkasına yaslanmış, elinde tesbihiyle Devin’e kilitlenmişti. Meryem Hanım gözlerini yere dikmiş, Büşra ile Giovanni de pürüzsüz bir merakla olayı izliyordu. Ferhat ise heyecandan tırnaklarını yiyordu.
Devin derin bir nefes aldı. Ezberlettiğim o ulu, adabıyla dolu "Allah’ın emri, Peygamber’in kavli..." tiradını atmasını bekliyordum. Devin gözlerini Cihan’ın tam ortasına dikti. Birkaç saniye sessizce baktı. Çarklar kafasında döndü, döndü... ve tamamen yandı.
"Cihan..." dedi Devin, odun gibi düz bir sesle.
Mutfak kapısının arkasından gizlice bakan İlayda bile nefesini tuttu.
Devin elini garip bir şekilde havaya kaldırıp, sanki bakkaldan iki ekmek istiyormuş gibi bir rahatlıkla bombayı patlattı:
"Kızı ver!"
Salona bir anda öyle bir sessizlik çöktü ki, dışarıdaki cırcır böceklerinin sesi bile kesildi sanki. Ferhat şokla elini yüzüne kapattı, omuzları sessizce sarsılmaya başladı. Giovanni tek kaşını kaldırıp Büşra’ya eğildi, "Bu bir Doğu ritüeli mi?" der gibi baktı.
Cihan abinin elindeki tesbih durdu. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi Devin’e bakıyordu. "Ne?" dedi Cihan, kulaklarına inanamayarak. "Sen az önce bana 'Kızı ver' mi dedin lan?"
Devin hiç istifini bozmadı. "Evet," dedi son derece ciddi bir tavırla. "Uzatmayalım dedik işte. Kızı ver, yüzükleri takalım, çikolatayı yiyelim. Zaten kahveyi de içti bu salak, daha ne uzatıyoruz?"
Ben oturduğum koltukta adeta yerin dibine geçtim. "Devin senin ben..." diye fısıldadım dişlerimin arasından ama artık çok geçti.
Cihan önce Devin’in o sıfır mimikli robot gibi duran suratına baktı, sonra yerde kıkırdamaktan moraran Ferhat’a, en son da yüzü domatese dönmüş bana. Cihan’ın o buz gibi, heybetli duruşu bir anlığına sarsıldı. Adamın şaşkınlıktan şalteri attığı için ne sinirlenebildi ne racon kesebildi.
"Ulan Aladağ..." dedi Cihan abi, kafasını sallayarak. "Koca Mardin’de kızı isteyecek adam bulamadın da, üzerime tetikçi kılıklı bu deliyi mi saldın? Adam resmen gasp eder gibi kız istedi benden!"
"Yahu ne yaptım?" dedi Devin, sanki dünyanın en mantıklı şeyini söylemiş de biz deliyormuşuz gibi bir ses tonuyla. Elini havaya kaldırıp, son derece haklı bir adam edasıyla salonun ortasında kükredi:
"Kız istemeye gidiyoruz dediler, geldik, istiyorum işte! Kızı ver Cihan!"
Cihan ayağa kalkacak gibi oldu ama şaşkınlıktan oturduğu yere geri mıhlandı. "Lan oğlum..." dedi Cihan, sinirle gülmek arası bir ifadeyle. "Bunun bir adabı, bir usulü, bir sırası var! 'Allah'ın emri' dersin, 'Peygamberin kavli' dersin... Sen haracı bağlar gibi 'Kızı ver' diye bağırıyorsun!"
"Oğlum ne gerek var o kadar edebiyata?" diye diretti Devin, elini masaya doğru sallayarak. "Berzan kızı seviyor, kız da Berzan'ı seviyor. Ben de ikisinin abisiyim, sözcüsüyüm geldim. Veriyor musun, vermiyor musun? Net konuş! Yüzükleri aldım, çikolatayı Ferhat taşıdı, kahveyi zehir gibi yaptın Berzan ses etmedi. Daha ne istiyorsun? Kızın tapusunu mu üstüne yapalım?"
Mutfak kapısında bizi dinleyen İlayda artık dayanamayıp sesli bir kahkaha patlattı. Büşra eliyle ağzını kapatmış gülmemek için titrerken, Giovanni bile o soğuk İtalyan duvarını aşıp hafifçe sırıtıyordu. Ferhat ise koltuğun kenarına tutunmuş, nefes alamadan sessiz sessiz katılıyordu.
Cihan, Devin’in bu inatçı, gram geri adım atmayan ve usulü tamamen yok sayan tavrı karşısında pes etti. Ellerini havaya kaldırıp güldü.
"Ulan Devin..." dedi Cihan, başını iki yana sallayarak. "Senden edebiyat beklemenin benim ahmaklığım olduğunu unutmuşum. Aladağ, sırf şu adam bir daha benim evimde konuşmasın diye kızı sana veriyorum lan! Kalk tak şu yüzükleri, yoksa bu deli birazdan silah çekip konaktakileri rehin alacak!"
Devin zafer kazanmış bir edayla ceketini düzeltti, bana dönüp göz kırptı. "Gördün mü ağam? Net olacaksın hayatta. Edebiyata gerek yok." Cihan’ın "Verdim gitti" demesiyle salondaki o buz gibi hava bir anda bayram havasına dönüştü. Cihan Abim elindeki tesbihi masaya bırakıp derin bir nefes alırken, gözlerindeki o gururlu ve mağrur ifade yeri göğe sığdırmıyordu. Aradaki tüm o kırgınlıklar, töre baskıları, geçmişin izleri o an tek bir tebessümle silinip gitti.
Devin zafer kazanmış gibi göğsünü kabartıp yüzük kutusunu cebinden çıkardı. "Buyur Berzan Ağam," dedi, kutuyu bana doğru uzatırken. "Gereği yapıldı, sıra sende."
Kutudan gümüş işlemeli yüzükleri çıkarırken, İlayda mutfak kapısından süzülüp yanımıza doğru geldi. Yüzündeki o mahcup gülüşü, gözlerindeki o ışıl ışıl mutluluğu görünce üç gündür çektiğim o yorgunluk, bulaşık köpükleri, Cihan Abimin tuzu bastığı o zehir gibi kahve... Hepsini bir anda unuttum.
Yan yana durduğumuzda Cihan Abim ayağa kalktı. Aramızdaki mesafe kapanmış, artık iki düşman aşiret üyesi değil, aynı sofraya oturacak iki kardeş gibi duruyorduk. Cihan Abim gümüş makası eline aldı, kurdeleyi tuttu.
Gözlerimin içine baktı, sesindeki o heybetli ve abimsi tonla konuştu: "Berzan... Kardeşimi sana emanet ediyorum. Onu bir gün bile üzersen, Aladağ Maladağ dinlemem bilirsin."
"Aman Cihan Abi," dedim gülümseyerek, başımı saygıyla hafifçe eğip. "İlayda benim başımın tacı, hamdolsun gözüm gibi bakarım."
Cihan Abim makası vurup kırmızı kurdeleyi kesti. Salondakiler alkışlamaya başlarken, Cihan Abimin elini saygıyla öptüm, o da beni alnımdan öpüp sarıldı. Sonra İlayda’yla birlikte Meryem Hanım’ın, ardından Cihan Abimin elini öptük. Büşra ile İlayda tekrar sarılıp gözyaşı dökerken, Giovanni bile gelip elimi sıkarak tebrik etti.
Devin yanıma yaklaşıp kulağıma eğildi. "Gördün mü Aladağ?" dedi muzipçe. "Uzatmadık, Cihan Abin de kırmadı bizi. Netlik her zaman kazandırır."
"Ulan Devin," dedim, omzuna vurarak. "Racon kestin ama kızı da söke söke aldın ya, helal olsun."
Kurdele kesilip tebrikler kabul edilirken, Cihan Abi aniden elindeki makası masaya pat diye bıraktı. Yüzündeki o yumuşak ifade bir anda silinmiş, yerine Doğu’nun o tavizsiz, dediğim dedik ağası geri gelmişti.
Gözlerini üzerimizde gezdirip, bomba gibi lafı bıraktı:
"Madem herkes burada, imam çağırdım. İmam nikahı da bugün kıyılacak! Yoksa bu geceden sonra öyle kafana göre gelip kızı görmek yok Berzan Ağa, görüştürmem sizi!"
Salonda bir an için yaprak kıpırdamadı. İlayda’nın elindeki su bardağı donup kaldı, gözleri fal taşı gibi açıldı. Ferhat yuttuğu çikolatayla boğulma tehlikesi atlatırken, Büşra ve Giovanni birbirlerine bakıp "Yine ne oluyor?" der gibi kaşlarını kaldırdı. Devin bile hayatında ilk defa bir anlığına şaşırmış gibi gözlerini kırpıştırdı.
"Nasıl yani Cihan Abi?" dedim, şaşkınlığımı gizleyemeyerek. "Bugün mü? Şap diye nikah mı?"
"Evet, bugün!" dedi Cihan Abi, kollarını göğsünde birleştirip dimdik durarak. "Sözü kestik, adını koyduk. Benim içim rahat edecek! Dışarıda öyle nişanlı nişanlı dolaşmanıza müsaade etmem. Hoca yolda, on dakikaya burada olur."
İlayda bana bakıp hafifçe güldü, yüzü utançtan pembeleşmişti. Ben ise şaşkınlığımı üzerimden çabucak atıp göğsümü kabarttım. Üç gündür mutfakta köpüklerle boğuşmuş, zehir gibi kahveyi tek dikişte gömmüştüm; nikahı reddedecek halim yoktu ya!
"Kabulümdür Cihan Abi," dedim, İlayda’nın elini sımsıkı tutarak. "Sen yeter ki iste. Ben zaten dünden razıyım."
Ferhat arkadan sırtıma bir vurup, "Ulan Berzan, köpük banyosundan imam nikahına ışık hızıyla geçtin vallahi!" diye fısıldadı.
Beş dakika sonra konağın avlu kapısı çaldı, mefruz kıyafetiyle hoca içeri girdi. Salondaki herkes minderlere kuruldu.
oca hürmetle içeri buyur edildi, salonun başköşesine oturtuldu.
Meryem Hanım başını oyalı tülbendiyle örterken, İlayda yanıma oturdu. Üzerinde işlemeli elbisesi, başındaki hafif duvağıyla o kadar güzel görünüyordu ki, bir an gözlerimi ondan alamadım. İlayda bakışlarımı fark edince yüzü hafifçe kızardı, başını öne eğdi.
Hoca önündeki defteri açıp kalemi eline aldı. Şahitler olarak bir tarafa Cihan Abi ile Giovanni’yi, diğer tarafa Ferhat ile Devin’i yazdı. Giovanni şahitlik mevzusuna ilk baştan tam anlamadan kafa sallamış, Devin ise aşırı ciddi bir edayla tüy kalemli tükenmez kalemi hocaya uzatmıştı.
Hoca euzübesmele çekip Kur'an-ı Kerim'den ayetler okumaya, nikahın ehemmiyetini anlatan o huzur dolu sohbetine başladı. Salonda çıt çıkmıyordu. Cihan Abi heybetli duruşuyla diz çökmüş, dualara el açmıştı. Büşra ile İlayda el ele tutuşmuş, gözleri nemli dinliyorlardı.
"Dini nikahın şartlarındandır evladım... İlayda kızım, Berzan oğlumuzdan mehir olarak ne talep edersin? Altın, mal, mülk... Gönlünden ve hakkından geçen nedir?"
İlayda tam mahcup bir edayla başını öne eğip söze girecekti ki, salonun kapısında topuklu ayakkabı tıkırtıları yankılandı. Herkes başını o tarafa çevirdi. Eliz yenge, kapının eşiğinde son derece havalı, gözlerinde muzip bir pırıltıyla duruyordu.
"Bir saniye!" dedi Eliz yenge, gür ve neşeli bir sesle.
Cihan Abim kaşlarını çatıp, "Eliz?" der gibi baktı. Ferhat ile Devin ise arkada ne olacağını anlamak için öne doğru uzandılar.
Eliz yenge adeta bir saray fermanı taşırmış gibi elinde tuttuğu, kırmızı kurdeleyle bağlanmış kalın bir kağıt rulosunu çıkardı. Kurdeleyi tek bir hamlede çözdü ve rulanın ucunu yere doğru bıraktı.
Kağıt rulosu yerdeki halının üzerinde açıldıkça açıldı, büküle büküle ilerledi ve tam oturduğum minderin dibine, ayaklarımın ucuna kadar uzandı. Bayağı iki metre uzunluğunda, ince ince yazılmış kocaman bir liste duruyordu karşımda!
Salondaki herkesin gözleri fal taşı gibi açıldı. Ferhat kağıdın uzunluğunu görünce gözlerini ovuşturdu. Giovanni bile başını uzatıp İtalyan merakıyla o devasa kağıda baktı.
"O ne lan?" diye fısıldadı Devin, ilk defa şaşkınlığını gizleyemeyerek. "Kız mehir değil, Aladağ Aşireti’nin bütün varlığını kamulaştırma fermanı hazırlamış!"
Eliz yenge ellerini beline koyup gururla listeyi gösterdi. "Biz İlayda’yı öyle kolay teslim etmeyiz Berzan Ağa! Kız tarafı olarak mehri biz hazırladık. İlayda’nın geleceği, güvencesi ve keyfi için tek tek maddelendirdik!"
İmam gözlüklerini burnunun ucuna indirip yerdeki kağıda baktı, sonra bana döndü. "Oğlum... Sen bunu okuyup kabul edebilecek misin?"
İmamın endişeli bakışları karşısında, üzerimdeki o ağır sorumluluğu bir kenara itip, hafif bir gülümsemeyle arkama yaslandım. Eliz yengenin bu kadar uğraşıp, İlayda’nın geleceği için bu kadar detayı düşünmüş olması bile aslında benim için bir onurdu.
"Okusunlar bakalım," dedim, başımı hafifçe sallayıp Eliz yengeye işaret ederek. "Ne yazmışlar, ne kadarını boynuma borç bilmişler, herkes duysun."
Eliz yenge, omuzlarını dikleştirip listeyi bir ferman tutar gibi havaya kaldırdı. Sesi salonun her köşesinde yankılanacak kadar gür ve netti.
"Madem öyle, başlıyorum!" dedi ve ilk maddeyi okumaya başladı:
İmam gözlüklerini burnunun ucuna kadar indirmiş, yerdeki o devasa kağıda hayretle bakarken Eliz yenge boğazını temizledi. Listenin başında durup gururla okumaya başladı.
"1. Madde: 5 tane kuyumcu dükkanı!" dedi Eliz yenge, sesi salonda çınlayarak. "2. Madde: 5 tane pırlanta dükkanı! 3. Madde: Şirketin Berzan’da kalan hisseleri bir şekilde satılıp %100’ü kızımıza verilecek! 4. Madde: Türkiye’de ve yurt dışında şubeleri olan dev bir dönerci restoran zinciri..."
Tam o sırada kucağında bebekle oturan İlayda’nın yanındaki minik Duru, elini havada sallayarak şakıdı: "Nam nam nam! Döneee!"
Salondakiler kıkırdarken Ferhat gözlerini ovalıyordu. Eliz yenge hiç bozuntusuna vermeden devam etti: "50 tane Ajda bilezik! 3 tane altın kemer! Bir lüks yat! Paris’te Eyfel Kulesi’ne sıfır manzaralı bir daire! İzmir’de denize sıfır bir müstakil ev!"
Devin yanıma eğilip fısıldadı: "Oğlum siz kızı istemiyorsunuz, devleti soyuyorsunuz galiba?"
Eliz yenge hırsla kağıdı biraz daha açtı: "Ve İlayda’nın yazdığı kitapları önce tüm Türkiye’ye, sonra tüm dünyaya basım yaptıracak bir yayınevi! Ha, bir de taç! Altın olur, pırlanta olur fark etmez, kraliçe tacı istiyorum gelinime!"
Eliz yenge başını kaldırıp Cihan Abime döndü. "Başka ne unuttuk kocacığım?"
Cihan Abi gayet ciddi bir edayla tesbihi parmağında çevirerek saymaya başladı: "Bir tane özel ada, bir helikopter, bir de yük gemisi yaz oraya Eliz."
Arka tarafta sessizce oturan Ayzem yenge aniden telefonunu çıkarıp araya girdi: "Şu IBAN’a da bir 50 bin dolar yazın rica edeceğim, yetimlere bağış yapsın!”
Giovanni ile Büşra şaşkınlıktan birbirine bakarken, Cihan Abi ayağa kalktı. İmama doğru parmağını uzatıp son noktayı koydu:
"İmam Efendi! Yaz oraya... Berzan 6 ay içinde bunların hepsini alacak! Almazsa bu nikah düşer, kızımı da alır giderim!"
Cihan Abi ayağa kalkıp başımda bir dikildi, heybeti salonun tavanına değecekti neredeyse. Elimdeki mendille alnımda biriken ecel terlerini silerken, Cihan Abi gözlerini kısıp tepemden bana doğru eğildi.
"Noldu Berzan Bey?" dedi, o sert Doğu şivesiyle karışık aşırı muzip bir tonla. "Sesin kesildi? Dilini mi yuttun lan? Beğenmedin mi karımın listesini?"
"Abi..." dedim, sesim kedi miyavlaması gibi incecik çıkarak. "Listeye lafım yok da, ada ile yük gemisi sanki biraz Doğu Expressi hızıyla geldi, ben daha virajı alamadım..."
"Bana bak Aladağ!" diye gürledi Cihan Abi, gülmemek için dudaklarını ısırarak. "100 tane Ajda bilezik demediğimize şükret! Duru kızım bile 'döner' diye onay verdi, koskoca Ağasın, 6 ay içinde yapacaksın!”
Cihan Abim "6 ay içinde hepsini alacak!" diye kestirip atınca, yanımda oturan İlayda bile dayanamayıp şokla gözlerini açtı. Başındaki duvağı iyice geriye itip abisine doğru elini kaldırdı.
"Abi naptınız siz?" dedi İlayda, şaşkınlıktan sesi kısılarak. "Abartmadınız mı biraz? Altın kemer, ada, yük gemisi falan derken Berzan’ı Ağa diye aldık, uzay üssü kurduracaksınız adama!"
Cihan Abi tam "Kardeşim için az bile" diyecekken, gözü benim arkadaki sehpanın üstüne bıraktığım lüks siyah Ferrari’min anahtarına takıldı. Saniyeler içinde gözlerinde haince, muzip bir ışık çaktı. Elimdeki mendille alnımın terini silerken parmağını anahtara doğru uzattı.
"Aaa!" dedi Cihan Abi, birden aklına hayati bir şey gelmiş gibi sesini yükselterek. "Kendime de Ferrari istiyorum! Bu hadsizin arabasını hem de! Öyle yeni falan değil, direkt bununkini istiyorum!"
"Cihan Abi naptın gözünü seveyim!" diye feryat ettim, elim refleksle cebime doğru giderken. "Araba benim garajdaki göz bebeğim abi, yapma!"
"Bana bak Berzan!" dedi Cihan Abi, elini masaya vurarak. "Mardin sokaklarında o gülle gibi arabayla caka satmasını biliyordun! Anahtarı hemen teslim ediyorsun, yoksa nikahı burada keser, imam efendiyi de alıp eve giderim!"
Devin arkadan hemen öne atılıp masadaki Ferrari anahtarını kaptığı gibi Cihan Abimin eline tutuşturdu. "Al Cihan Abi," dedi Devin son derece ciddi bir yüzle. "Araba senindir. Zaten bu salak hızlı sürüyordu, can güvenliği için iyi oldu."
"Lan Devin!" diye kükredim ama salondakiler artık kahkahalarını tutamadı.
Giovanni başını iki yana sallayıp Büşra’ya, "İtalya’da bile böyle soygun görmedim ben," diye fısıldarken; Cihan Abi anahtarı parmağında çevirip İlayda’ya döndü: "Bak kızım, abin senin için her şeyi düşündü, üstüne bir de araba bastı.
Cihan Abi parmağında benim Ferrari’nin anahtarını fırıl fırıl çevirirken, gözlüklerinin üstünden garibim imama doğru hain bir tebessümle baktı. Hoca efendi ise elindeki tüy kalemi çoktan kenara bırakmış, alnında biriken terleri kurulamakla meşguldü.
"İmam Efendi!" dedi Cihan Abi, sesine aşırı ciddi ama bir o kadar da muzip bir hava vererek. "Yazman bitti mi, yoksa baştan tek tek sayalım mı? Unuttuğumuz bir ada, eksik kalan bir yük gemisi falan varsa taze taze ekleyelim!"
Hoca efendi korkuyla defteri göğsüne doğru çekip başını iki yana salladı. "Aman Cihan Ağam! Defterde sayfa kalmadı, kurbanın olayım dur!
Hoca efendi alnındaki terleri silip gözlüklerini burnunun ucuna yerleştirirken, Cihan Abi elini cömertçe havaya salladı:
"O zaman kıy nikahı hoca efendi! Bütün şartlar bağlandı, tapular tescillendi, garajdaki Ferrari bile yerini buldu. Başla artık!"
Dualar bittikten sonra hoca derin bir nefes alıp İlayda’ya döndü. Silsileye uygun olarak mehir mevzusu konuşuldu, ardından hoca sorusunu sordu. İlayda, utangaç ama pürüzsüz bir sesle kabul ettiğini söyledi.
Sıra bana geldiğinde yüreğim göğüs kafesimi zorluyordu. Hoca doğrudan gözlerimin içine baktı.
"Allah’ın emri, Peygamberimizin sünneti üzere; Cihan kardeşi, Meryem kızı İlayda’yı eşliğe kabul ettin mi Berzan?"
Gözlerimi İlayda’ya çevirdim. "Kabul ettim," dedim gür ve kendinden emin bir sesle.
Hoca başını sallayıp deftere bir not düştü, sonra tekrar bana döndü: "Kabul ettin mi?"
"Kabul ettim," dedim yine aynı kararlılıkla.
Hoca adeti üzere, şahitlerin huzurunda tescil etmek için üçüncü ve son kez nefeslenip tam "Kabul..." diye söze başlayacaktı ki, arka sıradan Devin aniden öne doğru fırladı. Yüzünde aşırı ciddi, hatta hafif sinirli bir ifade vardı.
Devin elini hocaya doğru sallayarak gür sesiyle araya girdi: "Yahu hoca duymuyor! Daha yüksek sesle söyleyin oğlum! Adam duysa niye üç kere sorsun aynı şeyi? Sağır mısın be adam, kabul etti işte iki kere!"
Salondaki o ulvi ve duygusal hava bir anda paramparça oldu. Ferhat patlamamak için ceketinin yakasını ısırmaya başladı. Büşra şaşkınlıkla gözlerini açarken, Giovanni ne olduğunu anlamaya çalışarak Devin’e bakıyordu. İlayda duvağının altından kıkırdamasını gizleyemedi.
Cihan Abi tam yanındaki Devin’in kolunu öyle bir kavradı ki, Devin’in cümlesi boğazında tıkandı. Cihan Abi kaşlarını çatıp, dişlerinin arasından tıslar gibi konuştu:
"Devin... Sus lan! Usul böyle, töre böyle, dini nikah böyle! Otur oturduğun yere, vurmuyayım kafana şimdi!"
Cihan Abi, Devin’i ensesinden tutup geri mindere bastırdı. Devin ise hiçbir şey olmamış gibi ceketini düzeltip, "İyi be, iyiliğiniz için söylüyoruz..." diye mırıldandı.
Hoca hafifçe tebessüm edip boğazını temizledi. "Sünen-i seniyyedendir evladım, usuldendir..." dedikten sonra bana döndü: "Son kez soruyorum Berzan oğlum. Kabul ettin mi?"
Devin’in patlamasına gülmemek için kendimi zor tutarak, İlayda’nın gözlerinin içine baktım. Bütün ruhumla, gür bir sesle cevap verdim:
"Ömrümün sonuna kadar kabul ettim hoca efendi!"
Hoca duaları tamamlayıp "Fatiha" dediğinde ellerimizi semaya açtık. Nikah kıyılmış, dualar edilmişti.
Duasından sonra Fatiha’yı okuyup ellerini yüzüne süren hoca efendi tam derin bir nefes alıp rahatlayacaktı ki, Devin oturduğu minderden yavaşça öne doğru kaydı. Yüzünde milim mimik oynamıyordu ama gözlerinde o muzip, dünyayı yaksa arkasına bakmayacak ışık parıldıyordu.
Ceketinin önünü ciddi bir edayla düzeltip doğrudan hocaya baktı.
"Hoca efendi..." dedi Devin, son derece sakin ve dalgaya vurduğu her halinden belli olan bir ses tonuyla. "Nikahın usulü 3 kez sormaksa, listeyi de 3 kez baştan tekrarlayayım mı? Ada, yük gemisi, Ferrari, dönerci falan fümeyle gitmesin arada. Adam duymadıysa sonra 'ben 50 Ajda bileziği duymamıştım' diye cıvıtmasın."
Salondakiler bir an neye uğradığını şaşırdı.
Cihan Abi tam çayından bir yudum alırken az kalsın boğuluyordu. Bardağı tabağa pat diye bırakıp gözlerini devirdi. "Devin..." dedi, elindeki Ferrari anahtarını havada sallayarak. "Gözünü seveyim sus lan! Adamı iki dakika önce komaya sokuyordun zaten, şimdi bir daha baştan okutursan bu hoca buradan ambulansla çıkar!"
Hoca efendi ise korkuyla defterini göğsüne bastırıp aceleyle ayağa kalktı. "Tövbe tövbe... Yok evladım, tescillendi, kayıtlar tamamdır! Ben vazifemi yaptım, Allah mübarek eylesin!" diyerek adeta salondan kaçar adımlarla avluya doğru seğirtti.
İlayda gülmekten kendini tutamayıp yüzünü omzuma gömer iken, Ferhat oturduğu minderde kahkahadan iki büklüm olmuştu. Giovanni bile kafasını hafifçe sallayıp Büşra’ya fısıldadı: "Bu adam gerçekten çok tehlikeli bir profesyonel."
"Ulan Devin," dedim, başımı iki yana sallayıp elimi alnıma koyarak. "Mardin kuruldu kurulalı böyle bir nikah görmedi. Duayı ettik, imzayı attık, bari koyulalım da şu 50 bilezikle adanın taksitlerini ödemeye başlayalım!"
Bölüm etkileşimi
