66. bölüm · Kader Çizgisi
Bölüm 62: Oyun içinde oyun
Arabayı sokağın bir arkasına, karanlıkta kalan eski bir çıkmaza fırlatıp indim. Şakaklarım zonkluyor, Ayzem’in o dalga geçen sesi ve "Yunan tanrısı" lafı beynimin içinde yankılanıyordu. Belimdeki silaha elimi attım, mermiyi namluya sürerken çıkan o tok ses içimdeki öfkeyi iyice biledi. Ne barikat dinleyecektim ne Cihan Beylerbeyi... O kapıdan içeri girecek, o adamın da, ona o cüreti verenin de dünyasını başına yıkacaktım.
Tam sokağın köşesinden gizlice konağın arka bahçe duvarına doğru hamle yapacaktım ki, arkamdan gelen ani bir fren sesiyle duraksadım.
Gelen Devin’in arabasıydı. Kapı hızla açıldı, Devin soluk soluğa araçtan inip doğrudan üzerime doğru koştu. Silahı gördüğü an gözleri büyüdü, hamle yapıp namluyu eliyle aşağı doğru bastırdı.
"Berzan! Dur ulan, dur! İndir şu silahı, kaza çıkacak!" diye bağırdı, sesini kısmaya çalışarak.
"Çekil önümden Devin!" diye kükredim, gözüm dönmüş bir halde. "İçeride adam benim kadınıma göz koymuş, sen hala bana dur diyorsun! Yengem arkamdan gülerken iyiydi, şimdi mi kardeşliğin tuttu?"
"Ulan salak herif, dinle bir!" Devin beni omuzlarımdan tutup sertçe sarstı. Yüzündeki o şaşkınlık gitmiş, yerini derin bir nefese ve bıkkın bir tebessüme bırakmıştı. "Ayzem arkandan her şeyi anlattı. Oyun ulan bu! Hepsi kumpas, hepsi tezgah!"
Elim namlunun üzerinde öylece kalakaldı. Kaşlarımı çatarak yüzüne baktım. "Ne oyunu? Ne saçmalıyorsun sen?" Devin rahat bir nefes alıp sırtını duvara yasladı, eliyle konağın sokağını işaret etti:
"O sokağın başındaki adamlar da, içerideki o 'Yunan tanrısı' dedikleri herif de Cihan'ın oyunu. İçeride kimsenin bir şey istediği yok! Cihan, senin İlayda için ne kadar ileri gidebileceğini, aşireti karşına alıp alamayacağını görmek istedi. Ayzem de işin içindeydi, seni kışkırtıp buraya silahla koşturmak, o gözü karalığını kendi gözleriyle görmek istediler. Yani anlayacağın Berzan... Seni bizzat Beylerbeyi ailesi test ediyor. Eğer o kapıyı basarsan, İlayda’yı canın pahasına sahiplendiğini tüm Mardin’e kanıtlamış olacaksın."
Duyduklarımla birlikte beynim bir anlığına durdu. Silahı tutan elim yavaşça gevşedi. Cihan Beylerbeyi ve Ayzem, benimle resmen satranç oynamıştı. İçimdeki o saf öfke bir anda yerini karanlık, tehlikeli bir gülümsemeye bıraktı. Silahı tekrar belime yerleştirdim, ceketimin önünü düzelttim.
"Demek test ediyorlar ha..." dedim, sesimdeki o Aladağ tınısını büyüterek. "Demek benim İlayda için dünyayı yakıp yakamayacağımı görmek istiyorlar. İyi... Madem tiyatro istiyorlar, onlara hayatlarının oyununu oynayalım o zaman."
Devin’in yüzündeki o bıkkın tebessüm, gözlerimde parıldayan o kararlı ve tehlikeli ışığı gördüğü an donup kaldı. Benim geri adım atıp sakinleşeceğimi sanıyordu ama Aladağların Berzan’ı oyunun içine çekilmişse, o oyunun kurallarını kendi yazardı. Telefonumu cebimden hızla çıkarıp ekranı kaydırdım. Madem Cihan Beylerbeyi arkamdan koca bir barikat kurup beni sınıyordu, madem tüm aşiret fısıldayarak bu geceyi bekliyordu; o zaman bu sınavın şahidi sadece kapıdaki üç beş fedai olmayacaktı.
"Berzan, ne yapıyorsun?" dedi Devin, sesindeki endişe anında katlanarak. "Hani çözdük olayı, oyun dedik ya işte!"
"Madem oyun büyük Devin, seyircisi de bol olsun," dedim buz gibi bir sesle. İlk numarayı çevirdim. Hoparlöre aldım. Mardin’in en sözü geçen, Aladağlara da Beylerbeylerine de yakın duran kadim ağalarından biri açtı telefonu.
"Oooo Berzan Ağa, hayırdır inşallah bu saatte?"
"Hayırdır kadim ağam, hayırdır," dedim, sesimi tüm sokağa duyurur gibi net ve gür tutarak. "Mardin’in huzuru, aşiretlerin töresi için bu gece Beylerbeyi Konağı’nda büyük bir kelam kesilecek. Cihan Beylerbeyi’nin evinde, memleketin istikbalini ilgilendiren bir mesele var. Tüm ağaları, büyükleri yanına al, yarım saate kadar o konakta olun. Eksik istemem."
Karşı taraftan "Geliyoruz ağam, baş üstüne" sesini duyar duymaz telefonu kapattım. Hiç durmadan rehberdeki diğer büyük aşiret reislerini, kelli felli ağaları tek tek aramaya başladım.
"Kerem Ağa... Yarım saate Beylerbeyi Konağı’ndasın. Büyük mesele var."
"Mirza Ağa... Topla adamlarını, Cihan Beylerbeyi’nin kapısına gel. Aladağların sözü var bu gece."
Telefonu peş peşe kapatıp cebime koyduğumda, Devin bana sanki bir deliye bakıyormuş gibi inanamayarak bakıyordu. Mardin’in tüm ağır toplarını, o sokağa girmemi engelleyen barikatın tam önüne kendi ellerimle çağırmıştım. "Sen delirdin," diye fısıldadı Devin, eliyle saçlarını geriye doğru tarayarak. "Tüm ağaları oraya yığmak ne demek? Cihan seni denemek istedi, sen memleketi ayağa kaldırdın!"
"Cihan abim bana yol kapatmayı, Ayzem yengem de bana 'Yunan tanrısı' hikayeleri anlatmayı biliyorsa, Aladağların Berzan’ı da o kapıya nasıl dayanılacağını iyi bilir," dedim, Range Rover’ın kapısını açıp direksiyona kurulurken. Gözlerimi Beylerbeyi Konağı’nın ışıklarının vurduğu o dik yokuşa diktim.
"Şimdi izlesinler bakalım... O barikat, o ağaların gözü önünde nasıl yerle bir olacak. Bin arabaya Devin, bizim konağa gidiyoruz!" Arkamı dönüp konaktaki odama doğru hamle yapacakken Devin adeta canını dişine takmış gibi önüme atıldı. İki eliyle birden göğsüme yüklenip beni durdurmaya çalışırken yüzündeki o korku ve telaş bu sefer bambaşkaydı. Az önceki o "oyun bitti" rahatlığından eser kalmamış, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi olmuştu.
"Berzan, dur! Kurban olayım gitmeyelim, Aladağ konağına girmeyelim, toplama adamları!" diye yalvarır gibi bağırdı Devin. Sesi titriyordu. "Beylerbeyi Konağı’na da gitmeyelim, gel benim mekana dönelim. Yalvarırım sana, bu gece bu işi büyütmeyelim!"
Kaşlarımı çatıp Devin’i göğsümden sertçe ittim. Onun bu anlamsız, adeta ecel terleri döken haline anlam veremiyordum. Az önce "Cihan seni deniyor, git de gözü karalığını görsünler" diyen adam, şimdi neden ayaklarıma kapanacak raddeye gelmişti? "Lan Devin, sen ne saçmalıyorsun?!" diye gürledim, gözlerimi onun üzerinden ayırmayarak. "Daha iki dakika önce 'Git o kapıyı bas, İlayda’yı sahiplendiğini görsünler' diyen sen değil miydin? Şimdi ne oldu da Aladağ konağının avlusunda korkak gibi sinmemi istiyorsun? Ne saklıyorsun sen benden?!"
Devin bana cevap yetiştirmeye çalışırken, ellerini ceketinin cebine soktu ve gözlerini benden kaçırıp arkamdaki arkamda ki boşluğu dikti. Parmakları cebinin içinde çılgın gibi hareket ediyordu. Benim öfkemle boğuşur gibi görünürken, aslında telefonunun ekranına bile bakmadan, ezbere bildiği o numaraya aceleyle tek bir mesaj yazıp gönderiyordu.
Devin'den Bervan'a (Mesaj):
"Hemen yok ol oradan! Berzan gelecek, seni görmemeli! Çabuk Aladağ konağından kaybol, her şey mahvolacak!"
"Devin," dedim, sesimdeki öfke yerini derin bir kuşkuya bırakırken. "Senin bu panikli halinin sebebi ne? Neler oluyor?"
Devin, telefonunu cebinden hızla çıkarıp ekranı karartırken alnında biriken ecel terlerini ceketinin koluyla alelacele sildi. Yüzüne zoraki, darmadağın bir maske takıp bana doğru bir adım attı. Az önceki o yalvaran, panik içindeki halini bir anda silmeye çalışarak lafı gevelemeye başladı. "Ne saklayacağım be Berzan? Ne dönmesi, ne dolabı..." dedi, sesini normal tutmaya çalışarak ama nefes nefese kalmıştı. "Ben sadece... Şey diye düşündüm. Sen şimdi bütün ağaları aradın ya, eğer Aladağ konağından böyle koca bir orduyla çıkarsan Cihan bunu savaş ilanı sayar. İnat eder, olay geri dönülmez bir kana bismillah der diye korktum. Yani... Senin iyiliğin için, aşiretin selameti için dedim."
Gözlerimi kısmış, Devin’in yüzündeki her bir mimikten yalanını yakalamaya çalışıyordum. Ama kafam o kadar doluydu, içimdeki İlayda ateşi ve o kapıdaki barikat öfkesi öyle bir boyuttaydı ki, bu ani geri vitesinin üzerinde daha fazla duramadım.
Devin, benim şüpheyle baktığımı görünce hemen koluma yapıştı ve beni kapıya doğru çekiştirmeye başladı. "Neyse ne! Madem ağaları topladın, madem Aladağ’ın sözü yerde kalmayacak... Hadi! Hadi gidelim o zaman, geç kalmayalım. Sen geç direksiyona, o barikatı nasıl yıkıyorsan yıkalım. Hadi Berzan, durma!"
Mardin’in karanlık sokaklarında arabayı ters yüz edip Aladağ konağının kapısına geri yanaştırdım. Devin’in o telaşlı, lafı ağzında geveleyen halleri canımı sıkmıştı ama şu an kafamı bunlarla bulandıracak vaktim yoktu. Bu gece Beylerbeyi Konağı’na adımı attığımda, Aladağların Berzan’ına yakışır şekilde, eksiksiz ve kusursuz olmalıydım.
Devin’i avluda bırakıp hırsla yukarı, odama çıktım. Aynanın karşısına geçip üzerimdeki darmadağın olmuş kıyafetleri çıkardım. Dolaptan jilet gibi, koyu renk takım elbisemi alıp üzerime geçirdim. Ceketimin omuzlarını düzelttim, yakalarımı silkeledim. Bu sadece bir aşiret buluşması değil, Cihan Beylerbeyi’nin kurduğu o tezgaha karşı Aladağların gövde gösterisiydi.
Belimdeki gümüş kabzalı silahı çıkarıp namlusunu, şarjörünü son kez kontrol ettim ve ceketimin iç cebine, tam kalbimin üzerine yerleştirdim. Aynadaki aksime bakarken telefonumu çıkardım ve bu memlekette gözü karalığına, sadakatine en çok güvendiğim tek kişiyi, Ferhat’ı aradım. Telefon daha ikinci çalışta açıldı.
"Buyur kardeşim," dedi Ferhat, sesindeki o hazırda bekleyen netlikle.
"Ferhat," dedim, sesimi buz gibi bir tona çekerek. "Hemen bizim çocukları topluyorsun. Silahlar kuşanılacak, arabalar hazır edilecek. Ama öyle alelade bir topluluk istemiyorum. Ceketler ilikli, başlar dik olacak. Yarım saate kadar Beylerbeyi Konağı’nın sokağını alt üst edecek bir konvoy istiyorum kapıda."
"Hayırdır ağam, Beylerbeyi ile bir husumet mi var?" diye sordu Ferhat, durumun ciddiyetini anında kavrayarak.
"Husumet yok Ferhat, Aladağların gövde gösterisi var. Cihan Ağa sokağı kapatıp bizi sınıyor, Ayzem yenge arkamızdan laf çeviriyor. Mardin’in tüm ağalarını da oraya çağırdım. Bu gece o barikatı yıkıp o konağa öyle bir gireceğiz ki, Aladağların ağası kimmiş herkes görecek. Hadi, gözüm yolda, tetikte olun!"
"Anlaşıldı kardeşim, on dakikaya cehennemde de olsam oradayım!" diyerek telefonu kapattı.
Telefonu cebime koyup odadan çıkarken son kez aynaya baktım. Artık hazırdım. Ne Beylerbeyi'nin barikatı ne de Ayzem’in o "Yunan tanrısı" dedikleri hikayesi beni durdurabilirdi. Merdivenlerden hırsla aşağı, beni avluda bekleyen Devin’in yanına doğru inmeye başladım.
Merdivenleri hırsla inip avluya çıkacakken, kalbimin üzerindeki o amansız baskı ayaklarımı yavaşlattı. Öfkem ne kadar deli olursa olsun, bu konaktan duasız çıkmak Aladağların töresine de, benim kalbime de yakışmazdı. Adımlarımı üst katın diğer ucundaki o ağır ahşap kapıya doğru çevirdim.
Kapıyı yavaşça aralayıp içeri süzüldüm. Annem, Aladağ aşiretinin o vakur, çilekeş hanımağası, elinde tesbihiyle sedirde oturuyordu. Beni jilet gibi takımımla, gözlerimden saçılan o tanıdık Aladağ öfkesiyle görünce tesbihini tutan elleri duraksadı. Yüzüme öyle bir baktı ki, ciğerimi okudu sanki.
Hiçbir şey söylemeden yanına yürüdüm. O koca cüssemle sedirin önüne, dizinin dibine çöktüm. Başımı dizine yaslamadan önce, o kokusuna kurban olduğum nasırlı, sıcak ellerini avuçlarımın içine aldım. Eğilip derin bir nefesle öptüm, alnıma koydum.
"Berzan’ım..." dedi annem, sesi kadife gibi yumuşak ama bir o kadar da güçlüydü. Diğer elini kaldırıp saçlarımın arasında gezdirdi, o deli öfkemi parmak uçlarıyla törpülemek ister gibi. "Gözlerinde yine o Aladağların yangını var oğul. Bu şık kıyafetler, bu keskin duruş... Nereye gidersin gece vakti böyle hışımla?" Annemin dizinin dibinde, o şefkatli dokunuşun altında bir anlığına da olsa içimdeki fırtına dindi. Gözlerimi ellerinden ayırmadan, sesimi onun karşısında bir çocuk gibi naif tutmaya çalışarak mırıldandım:
"Beylerbeyi Konağı’na giderim anam..." dedim. "Yoluma barikat kurmuşlar, sevdiğimi benden sınarlar. Bu gece o kapıya dayanıp, senin büyüttüğün Berzan’ın kim olduğunu hem Beylerbeylerine hem de tüm Mardin ağalarına göstermeye giderim. Hayır duanı almaya geldim."
Annem derin bir iç çekti, elini yanağıma koyup yüzümü kendine doğru kaldırdı. Gözlerimin içine sevgiyle ve o sarsılmaz inançla baktı. "Benim oğlum hak yemez, hakkını da kimseye yedirmez, bilirim," dedi, sesindeki o hanımağa vakurluğuyla. "Yolun açık, başın dik olsun oğul. Aladağların namusunu da, kendi kalbini de çiğnetme. Aladağların ağasına yakışan da budur. Kendini kanıtla, o barikatları da kurulan oyunları da başlarına yık! Git ve tüm Mardin görsün benim oğlumun kim olduğunu. Sonra da söyle Cihan Beylerbeyi’ne; hazırlasınlar konağı! Biz Aladağlarız, öyle gizli saklı işimiz olmaz. Gidip gelinimizi isteyelim, telli duvaklı alalım mı annem? Davullarla, zurnalarla hak ettiği gibi bu konağa hanım edelim mi İlayda’yı?"
Annemin bu sözleri içimdeki yangına adeta bir zafer nidası gibi eklenmişti. Omuzlarım dikleşti, gözlerimdeki o kararsız öfke yerini sarsılmaz bir hedefe bıraktı.
"Alalım anam..." dedim, sesimdeki o kesin ve net tonla. "Hem de öyle bir alalım ki, bu gece o konağı bize kapatanlar arkamızdan sadece gıptayla baksınlar."
Annemin elini son bir kez daha öpüp hayır duasını alarak arkamı döndüm. Odadan dışarı çıktığımda, merdivenlerin başında beni bekleyen Devin’in yüzündeki korku ve şaşkınlık hala geçmemişti. Ama artık benim için dönüş yoktu; arkamda anamın duası, önümde Aladağların sözü vardı.
"Yürü Devin," dedim yanından rüzgar gibi geçip merdivenleri inerken. "Gidip Beylerbeyi Konağı’na gelinimizi nasıl isteyeceğimizi gösterelim!" Konağın kapısından çıktığımda rüzgar ceketimin eteklerini savuruyordu ama içimdeki o deli öfke, yerini çelikten bir özgüvene bırakmıştı. Adımlarım yere her zamankinden daha sağlam basıyordu. Devin, arkamdan yetişmeye çalışırken hala endişeyle sağa sola bakınıyor, bir şeyler söylemek için fırsat kolluyordu ama yüzümdeki o kesin ifadeyi görünce dilini yutmuş gibi sustu.
Tam Range Rover’ın kapısına uzanmıştım ki, sokağın başından gelen o tanıdık, gür motor sesi gecenin sessizliğini bıçak gibi yırtıverdi.
Ferhat’ın modifiyeli siyah arabası, arkasında en az on araçlık jilet gibi bir konvoyla sokağa daldı. Lastikler taş zeminde hafifçe çığlık atarak tam benim arabanın hizasında durdu. Farların keskin ışığı avlunun duvarlarını aydınlatırken, Ferhat sürücü koltuğunun camını sonuna kadar indirdi.
Takım elbisesinin yakasını düzeltmiş, direksiyonu tek eliyle kavramış, o her zamanki gözü kara ve sadık ifadesiyle doğrudan bana bakıyordu. Arabadan hiç inmedi; motoru stop bile etmedi, çünkü biliyordu ki Aladağların Berzan’ı bu gece durmaya değil, yıkıp geçmeye gidiyordu. "Sen devam et ağam, arkandayım," dedi Ferhat, sesindeki o sarsılmaz güvenle. "Mardin bu gece Aladağ konvoyu neymiş görecek. Sen sür, biz arkandan ölümün üstüne süreriz."
Dudaklarımın kenarında tehlikeli bir tebessüm belirdi. Başımı hafifçe sallayıp onayladım onu. Arabanın kapısını açıp direksiyona geçtim, Devin de çaresizce yan koltuğa fırlattı kendini. Kontağı çevirdiğim an, arkamdaki koca orduyla birlikte Beylerbeyi Konağı’na doğru harekete geçtik. Oyun benden yana dönmüştü, şimdi o barikatı kuranlar düşünsündü.
Mardin’in dar ve taşlı yollarını fersah fersah yaran Range Rover’ın arkasında, Ferhat’ın ve Aladağ aşiretinin jilet gibi dizilmiş koca konvoyu adeta bir gövde gösterisi yapıyordu. Yan koltukta oturan Devin, pencereden dışarıyı izlerken gerginlikten parmak boğumlarını çıtırdatıyordu ama benim gözüm sadece ilerideki o dik yokuştaydı. Beylerbeyi Konağı’nın sokağına yaklaşmıştık.
Yokuşun başına geldiğimde, dakikalar önce sokağı kapatan, etrafta adeta kuş uçurtmayan o sert barikatın yerinde yeller estiğini gördüm. Sokak boydan boya açılmış, yol tamamen temizlenmişti. Çünkü benim tek bir telefonumla harekete geçen Mardin’in kelli felli, koca koca ağaları, lüks siyah araçlarıyla akın akın Beylerbeyi Konağı’na doğru sökün etmişti. Aşiretin ileri gelenleri, memleketin sözü geçen büyükleri buraya yığılınca, Cihan Beylerbeyi’nin o beni sınamak için kapıya dizdiği korumalar ve fedailer mecburen geri çekilmek, yolu saygıyla açmak zorunda kalmıştı.
"Vay be..." diye mırıldandı Devin, sokağın girişindeki o kalabalığı ve açılan yolu görünce şaşkınlıkla. "Adamlar barikat marat bırakmamış. Berzan, koca Mardin’i buraya yığmışsın resmen."
"Aladağların ağası bir kelam ederse, o barikatlar un ufak olur Devin," dedim, sesimdeki o kendinden emin, sarsılmaz tonla.
Arabayı doğrudan açılan o görkemli yoldan içeri sürdüm. Konağın büyük demir kapısının önüne yanaştığımda, dışarısı adeta mahşer yeri gibiydi. Ağaların adamları, korumalar, memleketin en ağır toplarının lüks araçları sokağı baştan başa kaplamıştı. Ferhat ve bizim çocuklar da hemen arkamda durup arabalardan indiler, ceketlerinin önünü ilikleyip arkamda bir duvar gibi dikildiler.
Arabanın kapısını açıp indim. Takım elbisemin önünü tek hamlede iliklerken, gözlerimi Beylerbeyi Konağı’nın o ışıl ışıl yanan heybetli pencerelerine diktim. İçerideki o "Yunan tanrısı" dedikleri tiyatro oyuncusuna da, bu oyunu kuran Cihan abime de, arkamdan iş çeviren Ayzem yengeme de Aladağların Berzan’ının geri adım atmayacağını gösterme vakti gelmişti.
"Yürü Devin," dedim, merdivenlere doğru ağır ve vakur adımlarla yürürken. "Ağalar bizi bekler."
Konağın o devasa, işlemeli ahşap kapısının önüne geldiğimde adımlarımın tok sesi yankılandı. Arkamda Devin, Ferhat ve koca bir aşiret ordusu; etrafımızda ise Mardin’in tüm ağır topları, ağaları vardı. Herkes pürdikkat benim atacağım adımı bekliyordu. Kapıyı hırsla vurdum.
Saniyeler içinde kapı aralandı ve karşımda Beylerbeyi ailesinin yıllardır kahrını çeken, Cihan abimin en güvendiği yaveri belirdi. Beni jilet gibi takımımla, arkamdaki o mahşer yeri kalabalığıyla karşısında görünce adamın gözleri büyüdü, yutkunarak saygıyla eğildi.
"Berzan Ağam..." dedi, sesi titreyerek. "Hoş gelmişsiniz, ağalarımız da içeride sizi bekler."
Hiç vakit kaybetmeden, gözlerimi konağın avlusuna dikerek buz gibi bir sesle sordum:
"Yengemle İlayda burada mı? Neredeler?"
Yaver, benim bu dik ve tavizsiz duruşum karşısında iyice ezilip büzüldü. Çaresizce ellerini önünde birleştirip fısıldar gibi konuştu:
"Yok Berzan Ağam... Ne Ayzem yengem burada ne de İlayda Hanım. Siz ağaları peş peşe arayıp buraya çağırınca Cihan Ağam durumun büyüyeceğini anladı. Yarım saat önce 'Konağın huzuru kaçmasın' diyerek hepsini, küçük Duru’yu da yanlarına katıp apar topar çiftliğe gönderdi."
Duyduklarımla birlikte kaşlarım çatıldı, şakaklarımdaki damarların yeniden zonkladığını hissettim. Cihan Beylerbeyi, kurduğu oyun koca bir aşiret meclisine dönünce kadınları korumak, belki de İlayda’yı benden kaçırmak için hamlesini yapmıştı.
Arkamdan Devin’in derin bir nefes aldığını, Ferhat’ın ise elini usulca beline doğru götürdüğünü hissettim. Gözlerimi yaverden ayırıp konağın büyük salonuna, ağaların seslerinin yükseldiği o odaya doğru çevirdim.
"Demek çiftliğe gönderdi..." dedim, sesimdeki o karanlık tebessümü gizlemeyerek. Konağın o ağır, işlemeli ahşap kapısını ardına kadar ittirip şark odasına adımımı attım. İçerisi keskin bir tütün ve mırra kokusuyla harmanlanmış, Mardin’in en güçlü adamlarının ağırlığıyla dolmuştu. Ben içeri girdiğim an, hararetle konuşan o koca ağalar meclisi bıçak gibi sustu; tüm gözler jilet gibi takımımla kapıda dikilen şahsıma döndü.
Odanın tam baş köşesinde, Beylerbeyi aşiretinin reisi Cihan abim oturuyordu. Yüzünde, kurduğu oyunun bu noktaya gelmesinden zerre pişmanlık duymayan, aksine benim bu hamlemden keyif alan o sarsılmaz, mağrur ifade vardı. Hemen yanı başında ise Miran abi yerini almıştı; tesbihi parmaklarının arasında yavaşça dönerken gözleriyle beni süzüyor, bu gecenin nereye varacağını tartıyordu.
Arkamdan odaya süzülen Devin, bendeki o gerginliği ve odadaki barut kokusunu hissedince hiç vakit kaybetmedi. Cihan ve Miran abinin yanındaki boş sedire doğru hızlı adımlarla yürüyüp oturdu. Bir yandan onların yanına sığınarak kendini güvenceye alıyor, bir yandan da bana "Sakin ol" der gibi göz kırpıyordu.
Ben ise odanın ortasında, halının üzerinde tek başıma dikiliyordum. Arkamda koca bir Aladağ ordusu, önümde ise bana meydan okuyan Beylerbeyi’nin ağası vardı.
Cihan abi elindeki kahve fincanını yavaşça masaya bıraktı, arkasına yaslanıp gözlerini doğrudan gözlerime dikti.
"Hoş geldin Berzan Ağa," dedi, sesindeki o meydan okuyan tınıyı hiç gizlemeden. "Görüyorum ki yalnız gelmemişsin. Mardin’i ayağa kaldırıp kapıma yığacak kadar büyük ne derdin varmış bu gece, söyle bakalım?"
Cihan'ın o tepeden bakan, meydan okuyan tavrına karşı adımlarımı odanın tam ortasına doğru ilerlettim. Ceketimin düğmesini tek elimle çözerken, yüzüme o Aladağların soğukkanlı, ne yaptığını çok iyi bilen tebessümünü yerleştirdim. Gözlerimi bir an bile ondan ayırmadan, sesimi oldukça sakin ama bir o kadar da derin bir tonda tutarak sordum:
"Hoş bulduk Cihan Ağa..." dedim, bilerek ona ismiyle ve resmiyetiyle hitap ederek. "Benim derdimi sormadan önce, dönüp şu sokağının haline bir baksaydın keşke. Madem sordun, ben de sana sorayım... Sen söyle ağam, bu gece bu konakta, bu memleketin ağalarını buraya toplatacak kadar büyük ne vardır? Bizim bilmediğimiz neyin hesabı kesilir burada?"
Niyetim onun ağzını aramak, Ayzem yengemle kurdukları o "Yunan tanrısı" oyununu kendi ağzıyla itiraf ettirmekti. Ama Cihan Beylerbeyi, öyle lafla köşeye sıkışacak, zora gelince alttan alacak bir adam değildi. Üzerine gittiğimi hissettiği an yüzündeki o sakinlik yerini bir anda şimşek çakan bir sertliğe bıraktı.
Oturduğu sedirde öne doğru dikleşti, elini sertçe masanın üzerine vurdu. Gözleri öfkeden kararmıştı.
"Bana bak Berzan!" diye gürledi Cihan abim, sesinin tonu şark odasının duvarlarında yankılanarak. "Karşında senin çocukça oyunlarını dinleyecek adam yok! Burası Beylerbeyi konağı, benim evim! Kendi kapımın önüne kimi koyacağıma da, içeriye kimi alacağıma da ben karar veririm. Sen kimsin ki benim sokağımın, benim evimin hesabını sormaya kalkıyorsun? Mardin’in ağalarını tek bir telefonla kapıma yığıp bana gövde gösterisi yapamazsın! Haddini bil, sabrımı da daha fazla zorlama!"
Odadaki diğer ağalar Cihan’ın bu ani ve agresif çıkışıyla birlikte birbirlerine bakışırken, yan tarafta oturan Devin gerginlikten yerinde dikleşti, Miran abinin ise elindeki tesbihi bir anlığına durdu. Barut fıçısı ateş almıştı ve Cihan abim zora gelince pençelerini iyice çıkarmıştı.
Cihan abimin o gürleyen sesine, odanın duvarlarında yankılanan öfkesine rağmen tek bir adım bile geri atmadım. Aksine, onun bu agresif halleri doğru yolda olduğumu, kurduğu oyunun ayağına dolandığını kanıtlıyordu. Dudaklarımın kenarındaki o meydan okuyan, alaycı tebessümü daha da büyüttüm. Gözlerimi doğrudan gözlerine dikerek üzerine doğru bir adım daha attım.
"Sakin ol Cihan Ağa, öfke baldan tatlıdır derler ama fazlası adamın başını yakar," dedim, sesimi bilerek en üst perdeden kışkırtıcı bir tonda tutarak. "Biz buraya Beylerbeyi’nin evini basmaya gelmedik. Ama duydum ki içeride bir 'misafiriniz' varmış. Hani şu endamıyla, yakışıklılığıyla nam salmış, Ayzem yengemin öve öve bitiremediği o meşhur damat adayı... Merak ettim, kosmopolit bir damat mı seçtiniz kendinize? Hangi rüzgar attı onu Mardin’e, söyle de biz de bilelim."
Ben bu lafları ardı ardına sıralarken, sedirde oturan Devin’in yüzü kireç gibi oldu. Cihan abinin gözlerindeki o tehlikeli parıltıyı görünce adeta ecel terleri dökmeye başladı. Devin, Cihan abimin göremeyeceği bir açıyla elini usulca havaya kaldırıp, "yapma, dur, dilini tut" der gibi çılgınca aşağı yukarı sallamaya, gözlerini pörtleterek beni durdurmaya çalışıyordu. Eğer biraz daha gidersem Cihan abinin o masayı devirip silahına davranacağını çok iyi biliyordu.
Ama Aladağların Berzan’ı bir kere o ateşi yakmıştı. Gözlerimi Devin’den çekip tekrar baş köşeye diktim. "Eee, Cihan Ağa?" dedim, ellerimi arkamda birleştirip meydan okurcasına dikleşerek. "Sustun? Koskoca Beylerbeyi aşiretinin reisi, tek bir sorunun cevabını veremeyecek kadar zora mı geldi yoksa?"
Cihan abim, "zora mı geldin" lafımı duyduğu an gözlerini öyle bir kıstı ki, o gözlerden kan damlayacak sandım. Masanın üzerindeki gümüş mırra fincanını hırsla kavrayıp yere fırlattı. Fincan taş zeminde büyük bir gürültüyle tuzla buz olurken, Cihan ayağa dikildi. Boyu posuyla üzerime doğru yürürken odadaki ağaların nefesi kesildi.
"Berzan!" diye kükredi, parmağını göğsüme doğru uzatarak. "Sen benim sabrımı ibadet mi ediyorsun ulan?"
Cihan tam üzerime yürüyecekken, Miran abi usulca yerinden kalktı ve elini Cihan’ın omzuna koyarak onu durdurdu. Bakışlarını bana çevirdi. Miran abi daha sakin, daha sinsi bir güçtü. Tesbihi şakırdattı.
"Berzan," dedi Miran abi, sesi buz gibi nefes vererek. "Ağzından çıkanı kulağın duysun. İlayda bu konağın kızıdır, Cihan'ın iradesi altında bu konağın namusudur. O kimi layık görürse, kapısnı kime açarsak onunla otururuz. Sana mı soracağız?" Miran abinin bu lafı bilerek ortaya atması, yangına körükle gitmekten farksızdı. Ağalar fısıldaşmaya başladı, odadaki uğultu büyüdü.
Yan tarafta oturan Devin ise ellerini yüzüne kapatmış, "Bittik, valla bittik..." diye mırıldanıyordu. Olayın bir "test" olmaktan çıkıp iki aşiretin onur savaşına döndüğünü görüyordu.
Cihan’ın, Miran’ın ve odadaki tüm ağaların şaşkın bakışları arasında elimi ceketimin iç cebine attım. Herkes silahıma davranacağımı sanıp bir anlığına nefesini tuttu, korumalar elini beline götürdü. Ama ben cebimden silah yerine, mühürlü, resmi iki koca evrak çıkarıp havada savurdum.
O resmi kağıtların hışırtısı, şark odasındaki o gergin sessizlikte tokat gibi patladı.
"Tüm Mardin’i buraya tek bir şey için yığdım!" diye kükredim, sesim konaktaki tüm avluyu, sokaktaki yüzlerce adamı inletti. "Oyun bitti, yalan bitti! İlayda benim nikahlı karım olacaktır! Ahanda eski eşinden boşandığına dair kapı gibi mahkeme ilamı, boşanma kağıdı! Ahanda ikimizin adına kıyılacak olan resmi nikah günü!"
Elimdeki kağıtları hırsla, Cihan’ın tam önündeki o ahşap masanın üzerine fırlattım. Kağıtlar masanın üzerine serilirken adeta birer zafer bayrağı gibi dikildi orada.
Cihan şok içinde masadaki kağıtlara bakakalırken, ben odanın ortasında devleşerek doğrudan onun gözlerinin içine baka baka meydan okudum:
"Soruyorum şimdi size! Aladağların da Beylerbeylerinin de şerefi, namusu ortadadır! İlayda’nın yolu da bahtı da benimle açılmıştır! Var mı töreye, hukuka, benim sevdama itirazı olan?! Var mı Aladağların helaline göz koyacak, karşımda duracak bir yiğit?!"
Odadaki yaşlı ağalar şaşkınlıkla birbirine bakıp sakallarını sıvazlarken, Cihan’ın yüzü öfkeden ve çaresizlikten mosmor kesildi. Yan tarafta oturan Devin, masadaki nikah gününü görünce ağzı açık, kalakalmıştı.
Cihan, masanın üzerine fırlattığım mühürlü evraklara nefret dolu, buz gibi bir bakış attı. Odadaki ağaların "İş resmiyete dökülmüş, töreye uygun" der gibi kafalarını sallaması, onun o mağrur Beylerbeyi gururunu iyice kamçılamıştı. Yüzündeki öfke aniden yerini kaskatı, ürkütücü bir sakinliğe bıraktı.
Yavaşça masaya doğru eğildi, parmaklarının ucuyla o evrakları ters çevirip uzağa itti. Ardından bakışlarını tekrar bana, doğrudan gözlerimin içine dikti. Sesi odadaki harareti donduracak kadar soğuk ve mesafeliydi. "Sen buraya koca Mardin'i yığıp, iki parça kağıt gösterince Beylerbeyi'nin kızını şakkadanak alabileceğini mi sandın? İlayda bu konağın koruması altındadır. Sen ne dersen de, ne gün alırsan al... O çiftliğin kapısından içeri adımını atıp o kızı benden izinsiz alacak yiğit daha doğmadı bu topraklarda."
Cihan, sırtını sedire iyice yaslayıp kollarını göğsünde bağladı. Dudaklarının kenarında o kibirli, zora gelmeyen adamın yaralayıcı tebessümü belirdi:
"Nikah günü almışmış... Git o günü bizzat İlayda’ya sor bakalım, seninle o masaya oturmaya niyeti var mıymış? Şimdi al bu adamlarını da benim kapımdan çekil. Benim seninle kesilecek bir hesabım yok, töre meclisi burada kapanmıştır."
Cihan’ın bu lafı üzerine odada ölümcül bir sessizlik oldu. Yan tarafta oturan Devin, abisinin bu geri adım atmayan soğuk tavrıyla birlikte gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi.
Beylerbeyi'nin o buz gibi tehditlerine, kibirli diklenişine karşı omuzlarımı daha da dikleştirdim. Üzerimdeki o jilet gibi takımı düzelttim ve masanın üzerindeki resmi evrakları tek bir hamlede, gururla geri alıp ceketimin iç cebine yerleştirdim. Yüzüme, o sarsılmaz Aladağ eminliğini takınarak Cihan’ın doğrudan gözlerinin içine baktım. Gözlerimden adeta şimşekler çakıyordu.
"Ben buraya senden izin almaya gelmedim, Cihan Beylerbeyi!" diye gürledim, sesimle o koca şark odasını bir kez daha titeterek. "Ben buraya tüm Mardin’in önünde kararımı ve hükmümü duyurmaya geldim! Sen ne dersen de, hangi barikatı kurarsan kur... Ben o kızı anasının evinden, o evde telli duvaklı çıkaracağım! İlayda’nın başında öz anası varken, onun rızası ve duası bendeyken, burada sana laf düşmez! Hükmü de töreyi de sen yazamazsın!"
Bu lafım, Cihan’ın yüzünde adeta şamar gibi patladı. Cihan öfkeden dişlerini sıkıp yerinden fırlayacakken, ben ona arkamı çoktan dönmüştüm bile.
"Bu meclis benim için bitmiştir. Hadi eyvallah ağalar!" diyerek sert ve vakur adımlarla şark odasının kapısına doğru yürüdüm.
