58. bölüm · Kader Çizgisi
Bölüm 55: Gece Misafiri
Devin’in Anlatımıyla…
Gecenin üçüydü. Konağın o bitmek bilmeyen kasvetinden, Mardin’in üzerime çöken o ağır havasından kaçıp kendi evime, kendi sığınağıma çekileli birkaç saat olmuştu. Ama içimdeki o huzursuz ritim bir türlü durulmak bilmiyordu. Kudret Aladağ’ın o korkunç ölüm haberi, çarşıda dönen fısıltılar, Berzan’ın o deli dolu halleri derken kafamın içi bir savaş alanına dönmüştü.
Uyumayı çoktan feda etmiştim. Ayaklarım beni sessizce mutfağa doğru sürükledi. Hani insan bazen dertlerini çiğneyerek yutmak ister ya, tam olarak o kafadaydım. Tezgahın üzerine ekmeği koymuş, dolapta ne bulduysam içine dolduruyordum. Gizli bir ayin yapar gibi, gecenin bir yarısı mutfak tezgahına yaslanmış, kocaman bir sandvici aceleyle mideme indiriyordum. Rejimmiş, diyetmiş, ağa kuralıymış… Hiçbiri şu an o ekmeğin arasındakiler kadar cazip değildi. Sandviçten kocaman bir ısırık almıştım ki, sessiz evi yırtan o ses yankılandı.
Tık. Tık. Tık. Dış kapı vuruluyordu. Hem de bu saatte.
Ağzımdaki lokma boğazıma kaçıyordu az kalsın. Öksürüğümü bastırmaya çalışarak hızla tezgahtaki bardağa uzanıp bir yudum su içtim. Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başlamıştı bile. Bu saatte kapıma dayanacak tek bir kişi geliyordu aklıma: Berzan. Kesin yine bir delilik yapmıştı, ya İlayda işi patlamıştı ya da Cihan’la birbirlerine girmişlerdi.
“Yine ne yaptın acaba deli çocuk…” diye mırıldanarak koridora doğru yürüdüm. Üzerimdeki salaş hırkanın önünü kapatıp kapıya ulaştım. Kilidi çevirirken içimden Berzan’a söyleyeceğim azarların listesini yapıyordum.
Kapıyı hızla çektim. “Berzan, gecenin bu saatinde—”
Lafım boğazımda düğümlendi. Kelimeler dudaklarımın ucundan birer birer dökülüp koridorun soğuk zeminine düştü.
Karşımda duran kişi Berzan değildi. Kapımın önünde, koridorun loş ışığının altında öyle bir adam dikiliyordu ki, nefesimi tamamen tükettiğimi hissettim. Uzun boyu, omuzlarının heybeti ve en önemlisi… O gözleri. Gece kadar karanlık, ama bir o kadar da tanıdık bakan gözlerle doğrudan göz göze geldik. Bakışları o kadar keskindi ki, sanki ruhumun arkasına sakladığım her sırrı tek bir saniyede okuyup geçiyordu.
O Aladağ hatlarını, o mağrur duruşu tanımamam imkansızdı ama bu adamın yüzünü daha önce hiç görmemiştim. Ya da gördüysem bile, bu sadece çok eski bir rüyanın kırıntısı olabilirdi. İçeri sızan esintiyle birlikte adamın üzerindeki o ağır, keskin koku burnuma doldu.
Ben şok içinde, ağzım hafifçe açık öylece ona bakarken, o tek bir milim bile kıpırdamadı. Gözlerini gözlerimden ayırmadan, o karanlık çehresine tezat, insanı bir anda çocukluğuna döndüren o sıcak gülümsemesini yerleştirdi yüzüne.
“Merhaba kuzen,” dedi. Sesi o kadar tok, o kadar derinden geliyordu ki, adeta evin koridorunda yankılandı.
O iki kelime… Sadece o iki kelime yetti zihnimdeki tüm kilitlerin kırılmasına.
“Kuzen” demişti. Mardin’de bana bu tonla, bu gözlerle bakarak kuzen diyecek, bu genleri taşıyacak iki kişi vardı. Biri Berzandı. Beynimin derinliklerindeki o eski aile albümleri, çocukluk anıları, konağın arka bahçesinde koşturduğumuz o uzak, dertsiz günler bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. Gözlerindeki o Aladağ karalığı, Berzan’ın öfkesine ne kadar benziyorsa, şu anki sükuneti de bir o kadar onun zıttıydı.
Kalbim bir anlığına durdu sandım. Elimi gayriihtiyari kapının kenarına yasladım destek almak için. Karşımda duran adam, yıllar önce öldü diye arkasından ağıtlar yakılan, mezarı bile olmayan, Aladağların kayıp sancağıydı.
“B-Bervan?” diye fısıldayabildim sadece. Sesim benden bağımsız, adeta titreyerek çıkmıştı. Kuruyan boğazım yüzünden ismini zar zor telaffuz edebilmiştim.
Bervan, ismini dudaklarımdan duyduğunda şaşırmadı. Aksine, sanki bu anı çok önceden kafasında kurmuş gibi rahat bir tavırla kapının eşiğine doğru bir adım daha yaklaştı. O ağır, heybetli cüssesiyle koridordaki ışığı tamamen kapatırken, gözlerindeki o muzip ve sıcak parıltı daha da belirginleşti. Bakışları üzerimdeki salaş hırkaya, şoktan iyice açılmış gözlerime ve muhtemelen hâlâ mutfakta bıraktığım o sandvicin kokusuna kaydı.
“Naber kuzen? Değişmişsin,” dedi, sesindeki o bildik Aladağ özgüveniyle. Dudaklarının kenarı alaycı bir tavırla biraz daha kıvrıldı. “Görmeyeli epey büyümüşsün, boyun posun değişmiş… Ama bakıyorum da gecenin üçünde mutfakta gizli gizli bir şeyler atıştırma huyun hiç değişmemiş.”
Duyduğum şeyle birlikte, çocukluğumuzda konağın kilerinden yiyecek aşırdığımızda arkamda durup beni kollayan o çocuk geldi gözümün önüne. Yılların, acıların ve uzak yolların bile silemediği o eski tanışıklık, tek bir cümleyle aramızdaki o buzdan duvarı tuzla buz etti.
Ben hâlâ kapının kulbuna tutunmuş, şaşkınlıktan tek bir kelime bile edemezken, o sanki birkaç günlüğüne buralardan gitmiş de geri dönmüş gibi rahattı. Mardin’i yerinden oynatacak, Berzan’ı deliye döndürecek adam, şu an karşımda dikilmiş bana takılıyordu.
Sözleri içimdeki o eski çocukluk bağını kıpırdatmış olsa da, saniyeler geçtikçe aklım başıma gelmeye, mantığım korkuyla karışık bir feryatla uyanmaya başladı. Değişmişsin diyordu, mutfaktan bahsediyordu ama bu adam bir hayaletti.
Yıllar önce toprağa gömülen, bitti denilen, yokluğuyla koca bir aileyi altüst eden adam şimdi kanlı canlı karşımdaydı. Hem de tam olarak bu gecede… Kudret Aladağ’ın kanının daha kokusu bile geçmemişken.
“Senin…” dedim, sesimi toparlamaya çalışarak kapının kulpundaki elimi sıktım. Bakışlarımı gözlerinden ayırmadan, sesime bir set çekerek doğrudan sordum: “Senin burada ne işin var Bervan?”
Gülümsemesi yüzünde asılı kaldı ama gözlerindeki o sıcaklık yerini anında o aşılmaz, derin Aladağ ketumiyetine bıraktı.
Kapının önünden bir adım geri çekilip koridorun karanlığına doğru baktım, sonra tekrar ona döndüm. Öfkeyle, şaşkınlıkla ve kalbimin deli gibi atışıyla konuşmaya devam ettim: “Ulan sen öldün biliniyordun! Yıllarca neredeydin? Herkes senin arkandan yandı, bitti, kül oldu! Şimdi, tam da onun… tam da Kudret Aladağ’ın öldüğü, Mardin’in yangın yerine döndüğü bu gecede, gecenin üçünde benim kapımda ne işin var? Ne arıyorsun burada, amacın ne?”
Sorularım koridorda adeta birer kurşun gibi çınlarken, Bervan sadece derin bir nefes aldı. Omuzları dikleşti, bakışları üzerime öyle bir ağırlıkla çöktü ki, sanki getirdiği sırların yükü altında ezilmemi bekliyordu.
Sorularımın sertliği koridorda çınlarken, Bervan hiç istifini bozmadı. Aksine, omuzlarını hafifçe silkip ellerini ceketinin ceplerine yerleştirdi. Yüzündeki o sarsılmaz, her durumu tiye alabilen Aladağ rahatlığı geri gelmişti. Göz kırparak içeri doğru hafifçe eğildi.
“Yurt dışından kuzenin gelmiş ağam, böyle mi karşılıyorsun?” dedi, sesindeki o hınzır tınıyla. “Kapılarda sorguya çekmek yakıştı mı Barzani asaletine?”
Onun bu inanılmaz rahatlığı, içimdeki o panik ve şok dalgasını bir anda absürt bir komediye çevirdi. Madem o bir hayalet gibi davranmıyordu, ben de kendimi kasmayacaktım. Dudaklarımı büzüp gözlerimi devirdim ve kapıyı ardına kadar açarak alaycı bir tavırla kenara çekildim.
“Haklısın ağabeyim, affola,” dedim, sesime tam bir misafirperverlik havası katarak. “Alamanyadan kuzenim gelmiş, biz burada adama gümrük memuru gibi davranıyoruz. E söyle bakalım, çukulata getirdin mi bari? Şöyle fındıklı mındıklı yolluk bir şeyler varsa kapımız her zaman açık.”
Bervan bu çıkışıma karşılık derin bir kahkaha attı. O gülüş, yıllardır bu eve, bu şehre uğramayan o saf aile sıcaklığını sanki bir anlığına koridora taşıdı. Ama içeri doğru ilk adımını attığında, o heybetli gölgesi salonun duvarına yansırken ikimiz de biliorduk; Alamanya çukulatasından çok daha ağır, çok daha tehlikeli şeylerle gelmişti bu şehre.
Bervan içeriye doğru bir adım atarken yüzündeki o hınzır gülüş aniden kayboldu. Bakışları mutfak tezgahının üzerinde yarım bıraktığım sandvice, ardından da şoktan hâlâ tam çıkamamış yüzüme kaydı. Kafasını iki yana sallayıp o bildik, eski öfkesini ve samimiyetini harmanlayan bir sesle tısladı.
“Bêşeref!” dedi, Kürtçe şerefsiz diyerek gözlerini devirirken. “Kuzeninin hangi ülkeye kaçtığını bilmiyorsun, sen hâlâ boğazının, çikolata peşindesin!”
Duyduğum küfürle birlikte kaşlarım çatıldı ama içimdeki o eski Devin de anında uyandı. Kapıyı arkasından sertçe kapatıp kollarımı göğsümde birleştirdim. Şiveyi iyice oturtarak, gözlerimi kısarak üzerine yürüdüm.
“Ulan anana küfür ederdim ama dua et annen teyzem olur!” dedim, parmağımı ona doğru sallayarak. “Yani ucu dönüp dolaşıp bana dokunacak, yoksa görürdün sen bêşerefi! Bırak şimdi laf kalabalığını… Nerde benim çukulatam, onu söyle hele?”
Bervan, lafı teyzeme getirmemle birlikte bıyık altından gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Omuzları hafifçe sarsıldı. Yıllar sonra karşı karşıya gelmiştik, dışarıda kıyamet kopuyordu, babası daha yeni ölmüştü ama ikimiz de o konağın bağrından kopan o eski, deli çocuklardık işte; ne kadar kaçarsak kaçalım, dilimiz de belamız da değişmiyordu.
Yüzündeki o hınzır gülüşü çok uzun sürmedi; adımları yavaşladı, duruldu. Ceketinin ceplerinden ellerini çıkarıp ağır ağır salonun ortasına doğru yürüdü.
Bakışları tavanın yüksek ahşap işlemelerinde, duvarlardaki taş oyma motiflerde ve odanın köşesindeki o eski sedirde gezindi. Mardin’in kokusu, bu evin taşlarına sinmiş o tanıdık geçmiş, bir anda üzerine çökmüştü sanki. Gözlerinin kenarı hafifçe kızardı, loş ışıkta parıldayan bir ıslaklık gelip oturdu o sert bakışlarına. Boğazı düğümlenmiş gibi yutkundu.
“Özlemişim la buraları…” diye mırıldandı. Sesi o kadar kısık, o kadar derinden çıkmıştı ki, sanki bana değil de doğrudan Mardin’in karanlık gecesine itiraf ediyordu bunu. “Çok özlemişim…”
O konağın detaylarında kaybolmuşken, ben yavaşça geriye, kapının kenarına doğru çekildim. Sırtımı duvara yaslayıp kollarımı göğsümde kenetledim ve sessizce kuzenimi incelemeye başladım.
Tam on yıl geçmişti. Dile kolay, tam on koca yıl…
Onu en son gördüğümde henüz gençliğinin baharında bir delikanlıydı. Şimdiyse karşımda bambaşka bir adam duruyordu. Zaman, o gamsız çocuğun yüzünü sert hatlarla yeniden çizmiş, alnına ve göz kenarlarına derin yaşanmışlık çizgileri bırakmıştı. Omuzları daha bir genişlemiş, heybeti gitgide babasına benzemişti.
Ama asıl değişim gözlerindeydi; on yılın sürgünü, saklanışı ve kim bilir arkasında bıraktığı hangi acılar o gözlerdeki ışığı alıp yerine dipsiz, karanlık bir kuyu bırakmıştı. Bakarken insanın içine işleyen, ürperten ama bir o kadar da hüzün veren bir adam olmuştu Bervan Aladağ.
Ölümün kıyısından dönüp gelen bu adamı izlerken, içimdeki o dalgacı Devin yavaşça kenara çekildi. Karşımda duran on yıllık hasretin, dışarıda esen ölüm rüzgarından çok daha ağır olduğunu o an ilk kez hissettim.
Bakışlarımı o sert, yorgun yüzünden ayırmadan sırtımı yaslandığım duvardan çektim. İçimdeki o hüzün dalgası yerini yeniden mantığın o soğuk, sarsıcı gerçeklerine bırakıyordu. Dışarıda esen rüzgar evin pencerelerini hafifçe titretirken, adımlarımı Bervan’a doğru yönlendirdim. Aramızda birkaç adımlık mesafe kalana kadar yürüdüm, gözlerinin en derinine baktım.
“Neredeydin sen?” dedim, sesimdeki o sitem bu kez gizlenemeyecek kadar netti. “On yıl la… Dile kolay, on yıl boyunca neredeydin sen Bervan? Ölü bildik seni, arkandan her gün fatiha okuduk! Şimdi tam da ortalık kan gölüyken, Kudret Aladağ daha yeni toprağa girmişken çıkıp geliyorsun.”
Kollarımı iki yana açıp pencereleri, dışarıdaki o tekinsiz karanlığı işaret ettim; sesim bir fısıltıya dönüştü ama her kelimem bir hesap sorma gibi ağırdı:
“Gecenin bu saatinde niye geldin hele bir söyle? Hayırdır, sabaha mı çıkmıycaz? Mardin birazdan havaya mı uçacak da benim haberim yok?”
Bervan sorduğum soruların ağırlığı altında ezilmedi ama o heybetli omuzları hafifçe çöktü. Bakışlarını tavanın ahşap işlemelerinden çekip doğrudan gözlerimin içine dikti. O her zaman dik duran, dünyaya meydan okuyan adamın gözlerinde ilk defa bu kadar çıplak, bu kadar yalın bir çaresizlik gördüm.
Yutkundu, sesindeki o Aladağ tınısı bu kez kırık bir fısıltı gibi döküldü dudaklarından. “Gidecek yerim yok…” dedi, gözlerini benden kaçırarak salonun ortasında öylece kalırken. “Gidecek tek bir yerim bile kalmadı kuzen. Yabancıyım buralara…”
Sözleri canımı yakmıştı ama gerçekleri böyle kolayca kestirip atmasına da izin veremezdim. Adımlarım ona doğru bir adım daha yaklaştı, sesimi iyice alçaltarak ama her kelimenin üzerine basarak konuştum.
“Saçmalama la!” dedim, gözlerimi gözlerine dikip sitemle kafamı sallayarak. “Ne yabancısı, ne düşmanı? Kardeşin var orda, Berzan var! Annen var la orada, her gün senin adını sayıklayan, yolunu gözleyen kadının ciğeri söküldü on yıldır! Git onlara, ‘ben geldim’ de. Konak mı kalmadı sana?”
Bervan “annen” ve “kardeşin” kelimelerini duyduğunda sanki göğsüne sert bir darbe almış gibi duraksadı. Gözlerindeki o katı, buz gibi ifade anlık bir sarsıntıyla aralandı, yerini derin bir sızıya bıraktı. Ama hemen ardından o Aladağ inadı yine maskesini taktı yüzüne.
Acı acı gülümsedi, kafasını iki yana sallarken sesi bu kez daha da boğuk çıktı. “Öyle kolay değil o işler kuzen… Ölüp gitmek kolaydır da, mezardan kalkıp gelmek o kadar kolay değildir işte.”
Bervan, söylediğim o son sözlerin ağırlığını dağıtmak ister gibi aniden derin bir nefes aldı. Yüzündeki o sarsılmış ifadeyi hızla silip attı ve o eski, bildiğim umursamaz Bervan maskesini geri taktı.
“Anlat hele, ben yokken neler oldu buralarda?” diyerek lafı değiştirdi.
Hiç yabancılık çekmeden, sanki on yıldır kayıp olan o değilmiş gibi mutfağa doğru adımladı. Masanın kenarındaki ahşap sandalyeyi gıcırdatarak çekti ve üzerine iyice kuruldu. Gözleri tezgahın üzerinde duran, benim o binbir emekle hazırladığım kocaman sandvici bulduğunda yüzünde arsız bir memnuniyet belirdi. Hiç durur mu? Elini uzattığı gibi sandvici kaptı ve kocaman bir ısırık alıp çiğnemeye başladı.
Ben mutfağın ortasında kalakalmıştım. Şok üstüne şok yaşıyordum. Önce on yıl sonra kapımda belirmesi, sonra duygusal konuşmalar, şimdi de… Benim sandvicim!
“Hop hop! Hayırdır la, ne yapıyorsun?” diyerek hızla yanına gittim ve elimi havada sallayarak tepki gösterdim. “Gecenin üçünde kapıma dayanıp ev sahibi gibi kuruldun, bir de benim sandvicimi mi yiyorsun? O benim gece yarısı kaçamağımdı Bervan ağa, destur hele!”
Bervan ağzındaki lokmayı keyifle çiğnerken bana bakıp bıyık altından güldü. “E misafirperverlikten bahsediyordun az önce kuzen? Alamanya çukulatası yok ama Aladağ iştahı var, idare et artık,” der gibi kafasını salladı ve sandviçten bir ısırık daha aldı.
Bervan sandviçten kocaman bir ısırık daha alıp arkasına yaslandı. Gözlerini doğrudan gözlerime dikti; o hınzır, dalgacı bakışların arkasında bu kez bütün şehri yakacak cinsten pür dikkat bir ciddiyet vardı. Lokmasını yutup sandvicin kalanını tabağa bıraktı, kollarını masaya dayayıp bana doğru eğildi.
“Şamatayı bırak da…” dedi, sesi aniden o eski, ağır Aladağ tonuna bürünürken. “Anlat şimdi baştan sona. Ben yokken, bu on yılda neler oldu buralarda? Kim kiminle saf tuttu, kim kime arkasını döndü? Hepsini bilmem lazım kuzen.”
Mutfağın ortasında öylece durup yüzüne baktım. İçimdeki o az önceki hafiflik uçup gitti, yerini o bitmek bilmeyen Mardin kasveti aldı. Derin bir nefes alıp karşı sokağa bakan pencereye döndüm, sonra gidip onun tam karşısındaki sandalyeyi çekip oturdum.
“Neler olmadı ki be Bervan…” diye başladım, ellerimi masanın üzerinde birleştirerek. “Sen gittin, buraların dengesi altüst oldu. Konak dersen… hani o arkanda dağ gibi duruyor dediğin yer var ya, orası koca bir barut fıçısına döndü. Berzan… senin o deli fişek kardeşin büyüdü, Aladağların başına geçti. Ama nasıl geçti, bir de ona sor. Öfkesiyle, deliliğiyle bütün şehre meydan okuyor şimdi.”
Yutkundum, Kudret’in ölümünü hatırlayınca sesim ister istemez titredi. Onun geberip gitmesi iyi mi kötü mü bilemiyordum, iğrenç bir insan olsada Mardin’in saygılı kişisiydi, Berzan ondan kalan koltuk mirasını şimdiden sarsmaya başlamıştı…
“Kudret… Daha dün gece toprağın altına girdi Bervan. Yani bir nebze. Toprağı bile yok ama… Neyse. Onun ölümüyle koca bir devir kapandı sandık ama senin şu gelişin… İşte bu her şeyi değiştirecek. Cihan Beylerbeyi ile Berzan zaten kaç zamandır birbirlerinin gırtlağına yapışmış durumda. Bir de işin içinde İlayda var…” diye mırıldandım, gözlerimi Bervan’ın pürdikkat beni dinleyen gözlerine dikerek.
“Berzan’ın o canından çok sevdiği, ama bu gece her şeyi yakıp giden o kız… Yani anlayacağın kuzen, sen yokken buralar koca bir kördüğüme döndü. Ve sen tam da o düğümün koptuğu gece çıkıp geldin.”
Bervan, lafı İlayda’ya getirmemle birlikte elindeki sandvici tamamen masaya bıraktı. Gözlerindeki o dikkatli bakış, aniden daha derin, daha kişisel bir arayışa büründü. Sanki on yıldır içinde sakladığı, sormaya korktuğu o asıl sorunun eşiğine gelmişti. Dudaklarını birbirine bastırdı, sesini iyice alçaltarak doğrudan gözlerimin içine baktı.
“Bircan…” dedi, ismi dudaklarından çıkarken sesindeki o sert Aladağ tonu anlık bir sızlamayla bükülmüştü. “Bircan burada mı, konakta mı?”
Onun bu soruyu sorarken gözlerinde çakan o gizli telaşı görmek, içimi burktu. On yıl geçmişti ama bazı isimler bu topraklarda hiçbir zaman eskimiyordu. Derin bir nefes alıp arkama yaslandım, buruk bir tebessümle kafamı salladım.
“O da gitmişti senden sonra…” dedim, sesimdeki sitem yerini şefkate bırakırken. “Senin o gidişin, arkanda bıraktığın o fırtına herkesi bir tarafa savurdu Bervan. Bircan da dayanamadı buralara, çekti gitti senin ardından. Ama…”
Duraksadım, Bervan’ın gözlerini ayırmadan benden gelecek bir sonraki kelimeyi beklediğini görünce sözümü tamamladım:
“Ama döndü. Kısa süre önce o da kürkçü dükkânına geri döndü. Şu an Mardin’de, konakta.”
Bervan duyduğu şeyle birlikte gözlerini benden kaçırıp mutfak tezgahına doğru dikti. Yüzündeki o sarsılmaz maskenin arkasından geçen duyguları okumak imkansızdı ama yumruğunu masanın üzerinde öyle bir sıktı ki, parmak boğumları bembeyaz kesildi. Dönmüştü demek. Gitmek yetmemişti, bu topraklar ikisini de aynı yangının içine çekmek için geri çağırmıştı.
Bircan’ın adını duyduktan sonra içine düştüğü o derin sessizlik, mutfaktaki havanın daha da ağırlaşmasına sebep oldu. Bervan’ın masanın üzerindeki sıkılı yumruğuna baktım, sonra bakışlarımı yeniden o yorgun ama tehlikeli gözlerine diktim. Aklımdaki en büyük, en pimi çekilmiş bombayı sormanın sırası gelmişti.
Öne doğru eğildim, sesimi neredeyse bir fısıltıya indirerek sordum: “Berzan…” dedim, yutkunarak. “Berzan senin yaşadığını biliyor mu?”
Bervan bu soruyla birlikte sanki bir kış uykusundan uyanır gibi hızla kafasını kaldırdı. Gözlerindeki o anlık hüzün dalgası yerini anında çelik gibi sert, tavizsiz bir ifadeye bıraktı. Masadaki elini yavaşça gevşetti ama bakışları dondurucu bir ciddiyete büründü.
“Hayır,” dedi, tek bir nefeste. Sesi o kadar kesin ve keskindi ki, odadaki rüzgarı bile kesti sanki. “Ve asla bilmemeli. En azından şimdilik.”
Kaşlarımı çatarak tam “Neden?” diyecekken, elini hafifçe kaldırarak beni durdurdu. Bakışlarını mutfağın penceresinden dışarıya, Mardin’in karanlık sokaklarına çevirdi ve devam etti.
“Kardeşimi benden iyi kimse bilemez kuzen. Berzan deli fişektir, öfkesi aklının her zaman önündedir. Hele ki bu gece… Babamın ölümü işe kavrulurken benim sağ olduğumu öğrenirse, o öfkeyle bütün şehri ateşe verir. Ne plan kalır ne nizam. Benim geri dönüşüm, onun elinde pimini çekeceği bir bombaya dönüşmemeli. Zamanı gelene kadar ben onun için de, bütün Mardin için de o toprağın altındaki hayalet olarak kalmaya devam edeceğim. Senden tek bir ricam var Devin; bu sır bu gece aramızda kalacak. Anladın mı beni?”
Onun bu tehlikeli, gizemli havası ve kurduğu o büyük cümleler beni bir anlığına hikâyenin içine çekmişti çekmesine ama… Bakışlarım masanın üzerinde duran, ısırılmış sandvicime kayınca o ciddiyet balonu içimde aniden sönüverdi. On yıl sonra mezardan çıkıp gelmiş olabilirdi, Mardin’i kurtaracak büyük planları da olabilirdi ama bu, benim gece yarısı emeğimi hunharca mideye indirebileceği anlamına gelmezdi.
Gözlerimi kısıp ters bir bakış attım, aniden öne doğru atılarak masanın üzerindeki sandvici elinden kaptım.
“Sandvicimi yemekten vazgeçersen anlamaya çalışabilirim,” dedim, sandvici arkama doğru kaçırıp korumaya alırken. “Ulan adam hayalet mi, Alamanya ajanı mı belli değil, gelmiş burada bana racon kesiyor. Sır mır eyvallah da, bu açlıkla ben sabaha çıkamam Bervan ağa!”
Bervan, elinin altından sandvicin bir anda uçup gitmesiyle şaşkınlıkla kalakaldı. Boş kalan eline, sonra da sandvici bir hazine gibi göğsüne bastıran bana baktı. O az önceki karanlık, ağır Aladağ havası bir anda dağılıverdi; dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı, ardından mutfakta yankılanan o bildik gür kahkahalarından birini attı.
Kafasını iki yana sallayarak ayağa kalktı. “Şimdi sana diyecek iki şeyim var. Bir, ben ağa değilim ve asla olmayacağın Devin ağam,” ceketinin önünü düğümlerken göz kırptı. “İki, madem çok ısrar ettin, tamam… Yemedik sandvicini. Al tepe tepe ye kuzen, ama dikkat et de boğazında kalmasın. Hadi bakalım, sakla şimdi beni.”
