45. bölüm · Kader Çizgisi
Bölüm 42: Bervan Dara Aladağ
Büşra'nın anlatımı:
Giovanni'nin elindeki içki kadehi, parmaklarının arasındaki baskıya dayanamayarak büyük bir gürültüyle parçalandı. Kristal parçaları pahalı halıya saçılırken, avucundan sızan kan kehribar rengi sıvıya karıştı; ama o, acıyı hissetmiyordu bile. Zihni, az önce söylediğim o "Doktorlar" kelimesinin yarattığı enkazla meşguldü.
"Doktorlar..." diye mırıldandı Giovanni, sesi mezar sessizliğini andırıyordu. "Ateş Yıldırım... Ateş Yıldırım ve Dara... Öyle mi?"
Cevap vermek yerine kafamı sallamakla yetimdim. Demek istediğimi anlamıştı. Aniden masanın üzerindeki her şeyi tek bir hamleyle yere fırlattı. Gürültü odada yankılanırken korkuyla sıçramama sebep olmuştu.
"Sen Dara diyorsun ama Gio... O adam Bervan," dedim sesim titreyerek. "Berzan'ın ve Ateş'in abisi. Onlar Kudret Aladağ'ın oğulları. Simon sadece bir kadını değil, bir cehennemi bu eve davet etti."
Giovanni yutkundu. Boğazındaki o düğümün acı verdiğini görebiliyordum. Sesi, odanın duvarlarında yankılanan sert bir frekansa ulaştı: "Simon'un her zaman bir aptal olduğunu düşünürdüm Büşra... Ama bu bir aptallık değil! Bu resmen bir intihar!"
Bağırmasıyla birlikte içimdeki savunma mekanizması devreye girdi. Korkumu bir kenara itip kollarımı göğsümde birleştirdim ve tek kaşımı kaldırarak tam gözlerinin içine baktım.
"Bana niye bağırıyorsun?" dedim, sesimi buz gibi bir tonda sabitleyerek. "Kendine gel Giovanni. Seni yırtarım!" Ona meydan okumam, odadaki o ağır ve karanlık havayı bir anda dağıttı. Giovanni'nin gergin omuzları yavaşça düştü.
Yüzünün kenarında beliren o yarım, hınzır gülümsemeye bir ömür verilirdi; biliyordum ki o, dünyada kendisine karşı durabilen tek varlığın ben olmamı seviyordu. "Tabii mi lady, affınıza sığınırım," dedi, sesi artık ipeksi bir yumuşaklığa bürünmüştü.
Daha ne olduğunu anlamadan, sağlam olan eliyle kolumdan tutup beni kendine doğru çekti ve tek bir hamleyle dizlerinin üzerine oturttu. Aradaki tüm o kaosu, kanı ve yaklaşan savaşı saniyeler içinde yok saymıştı. Bakışları avucundaki kandan daha sıcaktı şimdi.
"Şimdi anlat bakalım küçük ajan..." dedi, dudakları kulak mememi hafifçe sıyırırken. "Dışarıda kıyamet kopmak üzereyken senin şu hızlı çarpan kalbinin tadına bakmak, sanırım günahlarımın en tatlısı olurdu. Belki de seni bu masanın üzerinde, tüm o dökülen dosyaların arasında sorgulamalıyım, ne dersin?" Söylediği şeyin pervasızlığı ve o anki bakışlarındaki "sapıkça" ama bir o kadar da çekici olan o pırıltı kanımı dondurmaya yetti. Bu adam gerçekten delirdi diye düşündüm. Hızla göğsüne vurdum ve kucağında doğrularak ona dik dik baktım. "Sırası mı Gio! Gerçekten sırası mı şimdi?" diye çıkıştım, sesimdeki öfke ile karışık utanç odada yankılandı.
"Aşağıda kardeşin bir aileyi yok etmek üzere, Ateş Yıldırım kesin yolda, Sicilya birazdan cehenneme dönecek ve sen gelmiş ne diyorsun? Kendine gel!"
Giovanni, bu tepkim üzerine pes etmek yerine keyifle güldü. Odayı dolduran o gürültülü, erkeksi kahkahası az önceki ölüm sessizliğini dağıtmıştı. Ellerini teslim olurcasına kaldırdı ama gözleri hâlâ üzerimde aç bir kurt gibi geziniyordu. "Haklısın, zamanlama berbat," dedi, sesindeki o hınzır tınıyı hiç bozmadan. "Ama kabul et, bu evde öleceksek bile, son düşüncelerimin bu kadar güzel olması benim suçum değil."
"Ölürsen seni kurtarabilecek iki tane dünya markası doktorumuz var," dedim, sesimdeki ciddiyeti korumaya çalışarak. Giovanni kısa bir an duraksadı, sonra boğazından kopan o derin ve ürpertici kahkaha odada yankılandı. Beni belimden tutup kendine biraz daha yaklaştırdı; bakışları şimdi hem hayranlık hem de saf bir dehşet içeriyordu. "Dara ve Ateş mi?" dedi, sesi fısıltı ile şaşkınlık arasındaydı.
"Bebeğim, onlar beni kurtarmazlar. Eğer ellerine düşersem, beni eğlencesine defalarca kez diriltip, acıyı en doruk noktasında hissettiğim anlarda tekrar öldürürler. O iki kardeş, Azrail'le tavla oynayıp zarları hileli kullanan adamlar. Ölmek, onların eline düşmekten çok daha insancıl bir seçenek olurdu."
Giovanni, gözlerini bir an bile ayırmadan yüzüme bakmaya devam etti. O yarım gülüşü yavaşça silindi, yerini asırlardır bu topraklarda hüküm süren bir hanedanın o ağır, kan kokulu ciddiyetine bıraktı.
"Bak Büşra," dedi, sesindeki o hınzır tını yerini metalik bir soğukluğa bırakırken. "Ateş neşterini sevdiği için, Dara kardeşlerini koruduğu için bu işi yapıyor olabilir ama özünde... Adamlar katil sonuçta." Söylediği şeyin ağırlığı odadaki havayı aniden buz kesti. Dizlerinin üzerinde otururken geriye doğru hafifçe esnedim ve gözlerimi kısıp doğrudan okyanus karanlığına benzeyen gözlerine diktim. Sesimdeki titremeyi bastırıp, kelimeleri tane tane vurdum yüzüne:
"Peki ya sen Gio?" dedim, elimi göğsüne, o hızlı çarpan kalbinin tam üzerine koyarak. "Sen nesin? Onları katil diye yaftalarken, kendi ellerindeki kanı neyle açıklıyorsun?"
Giovanni, sorduğum sorunun ağırlığıyla bir an duraksadı. Yüzündeki o alaycı ifade yerini, sanki haksız yere suçlanmış bir çocuğun masumiyetine —ya da bir canavarın en ikna edici maskesine bıraktı. Gözlerimin en derinine bakarak, sesindeki o kadifemsi tonu bozmadan fısıldadı. "Benim elimde ne zaman kan gördün Büşra? Ben onlar gibi değilim. Ben neşterle insan doğramam, mermiyi zevk için sıkmam. Ben sadece düzeni korurum."
Söylediği şeyin trajikomikliği odadaki oksijeni bir anda tüketti. Giovanni'nin o anki "temiz aile çocuğu" imajı, hemen yanımızdaki parçalanmış kadeh ve parmaklarından sızıp beyaz gömleğine, oradan da benim elime bulaşan kıpkırmızı, taze kanla tam bir tezat oluşturuyordu. Gözlerimi yavaşça yüzünden çektim ve parmaklarından sızan o canlı kırmızılığa, elindeki açık yaraya baktım. Sonra tekrar okyanus karası gözlerine döndüm. Dudaklarımdan istemsizce bir kıkırtı firar etti, ardından bu kıkırtı durduramadığım bir kahkahaya dönüştü.
"Acaba ne zaman Gio!" dedim, kahkahalarımın arasından nefes almaya çalışarak. "Gerçekten, ne zaman gördüm ki? Şu an elinden süzülen şey vişne suyu herhalde, değil mi? Gülmekten gözlerim yaşarırken, kanayan elini tutup havaya kaldırdım ve tam gözünün hizasına getirdim. "Bak, görüyor musun? Hiç kan yok! Tertemizsin Giovanni! Sen resmen bir azizsin!"
Giovanni, bu tepkim karşısında önce bozulur gibi oldu, kaşları çatıldı; ama sonra kahkahamın bulaşıcılığına direnemedi. O da kendi trajikomik durumuna eşlik eden o derin, erkeksi kahkahalarından birini patlattı. Beni belimden daha sıkı kavrayıp alnını alnıma yasladı. "Pekala, zamanlama konusunda yine haklısın küçük ajan," dedi, gülüşü yavaşça dinerken. "Belki ellerim o kadar da ak pak değildir. Ama kabul et, seninleyken bu kan bile üzerimde kötü durmuyor. Beni daha iyi bir adam yapıyorsun..."
"Gio," dedim, sesim bu kez fısıltıdan da öte, bir yakarış gibi çıktı. "Şakayı bırakalım. İlayda... İçeride benden haber bekliyor. Tek bir isteği var, sadece bir tane. Kızıyla konuşmak istiyor." Giovanni'nin bakışlarındaki o hınzır pırıltı anında söndü. Göz bebeklerinin büyüdüğünü, o okyanus karanlığının tüm yüzünü kapladığını gördüm.
"Bir şeyler yapabilir miyiz? Simon'a çaktırmadan..." diye devam ettim, umudumu onun merhametine bağlayarak. "Eğer Simon duyarsa neler olacağını, o iğrenç öfkesini biliyoruz. Ama Gio, o bir anne. Dışarıda bir evladı var. Bir telefon... Sadece bir telefon." Giovanni, şakağıma düşen bir saç telini yavaşça kenara çekti. Parmaklarındaki kan, tenimde sıcak ve yapışkan bir iz bıraktı; adeta bir suç ortaklığının nişanı gibi.
"Büşra, Simon'un uydu takip sistemleri bu evin her santimini dinliyor," dedi sesi buz keserek. "Eğer o hattan tek bir sinyal dışarı sızarsa, Simon odayı basmakla kalmaz; o küçük kızın yerini tespit eder. Ateş'in elindeki tek umudu da elleriyle parçalar. Simon'un burnunun dibinde iş çevirmek, Azrail'in tırnaklarını törpülemekle aynı şeydir."
"Takip sistemi tam olarak nasıl işliyor Gio?" diye sordum, sesimdeki endişeyi gizleyemeyerek. "Yani sadece bu evden çıkan sinyaller mi izleniyor? Yoksa... Evin dışındaki birinin telefonu da dinlenebilir mi? Eğer Ateş'i ya da kızı ararsak, Simon onların nerede olduğunu o saniyede anlar mı?"
Giovanni, sorumla birlikte derin bir nefes aldı. Bakışları, odanın köşesindeki o devasa ekranlara, görünmez ağların yönetildiği o karanlık teknolojiye kaydı.
"Simon'un sistemi bir örümcek ağı gibidir Büşra," dedi, sesi bir teknik direktör edasıyla ama buz gibi bir tonda. "Sadece bu evi değil, bu evle temas kuran her frekansı havada yakalıyor. Dijital bir imza gibi düşün... Telefon açıldığı an, sinyal en yakın baz istasyonuna çarptığı saniyede Simon'un yazılımı o konumu haritada kırmızı bir nokta olarak işaretler. Eğer dışarıdaki kişi—yani mesela Ateş ya da yanındakiler—kendi telefonlarını kullanıyorlarsa, evet; dinlenmekle kalmazlar, koordinatları Simon'un önüne servis edilir."
"Hayır, dur..." dedim, Giovanni'nin göğsüne hafifçe vurarak. "Bervan'ı çağırsak? O arasa Mardin'i mesela? Onun bir yolu yok mudur?"
Giovanni'nin kaşları çatıldı, bakışlarında az önceki muziplikten eser kalmamıştı. İsmi duyduğu an sırtının bir yay gibi gerildiğini, dizlerinin üzerindeki duruşunun daha da otoriter bir hal aldığını hissettim.
"Bervan mı?" diye sordu, sesi bir uyarı gibi çıktı. "Büşra, Bervan Aladağ'dan bahsediyoruz. O adam bu eve Simon'un 'sadık gölgesi' olarak girdi ama hepimiz biliyoruz ki o bir gölge değil, her an patlamaya hazır bir bomba. Eğer Bervan o telefonu eline alırsa, Simon bunu 'ihanet' değil, 'darbe' olarak görür."
Giovanni'nin Bervan'ı bir "gölge" gibi anlatmasına hemen itiraz ettim. Simon'un ona olan ihtiyacı sadakatten değil, çaresizliktendi. "Gio, yanılıyorsun," dedim sesimi yükselterek. "Bervan Simon'un sadık gölge falan değil. O sadece dahi bir doktor! Simon'un oğlunu ameliyat etmek için özel olarak, o çocuğu ölümün kıyısından çekip almak için getirildi buraya. Simon ona güvenmiyor, Simon ona mecbur! Bervan'ın elindeki neşter, şu an bu evdeki tüm silahlardan daha güçlü."
Giovanni duraksadı. Çenesi kasıldı, bakışlarındaki o sert ifade bir anlığına yerini derin bir muhakemeye bıraktı. Bervan'ın bir cerrah olarak o evde bulunması, dengeleri tamamen değiştiriyordu. Haklı olduğumu biliyordu. "Bir cerrah..." diye mırıldandı Giovanni, sesi şimdi daha hesapçı çıkıyordu. "Doğru. Simon'un oğlu için dünyaları yakacağı o masada, Bervan'ın parmakları karar veriyor. Eğer Bervan o telefonu isterse, Simon 'neden' diye sormaya bile çekinebilir. Çünkü o çocuk nefes alamazsa, Simon bu dünyayı herkese dar eder."
"İşte bu yüzden Bervan yapmalı! Simon, Bervan'ın Mardin'le, Aladağlarla olan bağını biliyor ama ameliyat hatırına buna göz yumuyor. Bervan, Mardin'deki o taş konağı arasa, kimse şüphelenmez. 'Tıbbi bir destek' ya da 'ailevi bir veda' der, geçer. Simon o çocuğun hayatı için bu riski satın alır."
"Tamam o zaman, küçük devrimcim..." dedi, eliyle belimi hafifçe okşayarak ayağa kalkarken beni de yavaşça yere bıraktı. Yaralı avucunu gömleğine sildi, kan lekesi artık daha büyük ve daha karanlıktı. "Hadi sevgilim, git ve o 'doktoru' bul," diyerek yanağına bir öpücük kondurdum. "Emrin olur... Gidiyorum, anima mia," dedi. (Ruhumun parçası)
İlayda'nın tutulduğu odanın kapısındaki korumaları Giovanni'nin yardımıyla atlatıp içeri süzüldüğümde, içerideki ağır hava ciğerlerime doldu. İlayda, pencerenin kenarında, sanki dışarıdaki o kapkaranlık Sicilya sokaklarında kızının izini arıyormuş gibi dalgınca oturuyordu. Kapının kapanma sesiyle irkilerek bana döndü; gözlerindeki o sönmek üzere olan ışık içimi parçaladı. Hızla yanına gidip ellerini tuttum. "İlayda, dinle beni," dedim fısıltıyla. "Bir yolunu bulduk. Ama çok dikkatli olmalısın."
Gözleri umutla parladı. "Büşra? Ne yolu? Kızıma mı ulaşacağız?"
"Evet, ama Simon'un ruhu bile duymamalı," diyerek planı anlatmaya başladım. "Eğer Simon gelirse ya da biri odaya girerse, çok hastaymışsın gibi davran. Şiddetli bir sancın varmış ya da fenalaşmışsın gibi yapacaksın. Burada Türk bir doktor var, Bervan... Onu buraya getireceğiz. Simon o çocuğun hayatı için Bervan'a mecbur, o yüzden kimse şüphelenmeyecek. Bervan yanına geldiğinde, seni kızınla konuşturacak."
İlayda duyduklarına inanamıyormuş gibi ağzını kapattı, gözlerinden yaşlar süzülürken bir anda öne atılıp boynuma sarıldı. "Teşekkür ederim Büşra, çok teşekkür ederim! Allah senden razı olsun..." dedi hıçkırıklar içinde.
Tam o sırada, kollarını benden çekerken bakışları beyaz gömleğimdeki o karanlık, taze lekeye takıldı. Giovanni'nin elinden bulaşan kan, kumaşın üzerinde korkutucu bir imza gibi duruyordu. İlayda'nın beti benzi attı, elleri titreyerek o lekeye işaret etti. "Büşra... Bu ne? Sana bir şey mi yaptılar? Kan bu!"
Hemen ellerini tutup onu sakinleştirmeye çalıştım, sesimi en yumuşak tonuna getirdim.
"Şşşt, sakin ol. Korkma, bana bir şey olmadı," dedim, gözlerinin içine güven vererek bakarak. "Bir şey yok... Gio elini kesmişti, korkma. O kargaşada bana bulaşmış sadece. Ben iyiyim, gerçekten iyiyim. Şimdi tek odak noktamız sensin. Sen iyi olacaksın ki kızının sesini duyduğunda ona güç verebilesin, anladın mı?"
İlayda derin bir nefes alıp başını salladı. Odanın içindeki o soğuk sessizlik, şimdi Sicilya'nın yaklaşan fırtına öncesi sessizliğine bırakmıştı yerini. Artık top Bervan'daydı. "Hazır mısın?" diye fısıldadım. "Ben aşağı inip Bervan'ı getireceğim. Sen sadece rolünü oyna. Simon buraya gelirse seni öyle bir acı içinde görmeli ki, tek çözümün o doktor olduğuna ikna olsun."
İlayda sadece başını salladı, gözlerindeki o çaresiz ama kararlı ifade her şeyi anlatıyordu. Odadan hızla çıkıp merdivenlere yöneldim. Sicilya'daki bu devasa malikanenin koridorları labirent gibiydi ve her köşede Simon'un eli silahlı, ruhu karanlık adamlarından biri vardı.
Aşağı kata indiğimde, mutfağa yakın taraftaki çalışma odasının kapısında Bervan'ı gördüm. Üzerinde hâlâ o beyaz önlüğü vardı, sanki bu kanlı evin içine yanlışlıkla düşmüş bir melek gibi duruyordu. Ama gözlerindeki o Aladağ sertliğini görebiliyordum; o neşter tutan ellerin, gerektiğinde nasıl bir silaha dönüşebileceğini bilen tek kişi bendim.
Yanına yaklaştığımda beni fark etti. Kaşları çatıldı, bakışları hemen gömleğimdeki kan lekesine kaydı. Bir cerrah refleksiyle kolumu tuttu. "Büşra? Bu ne hal? Yaralı mısın?" diye sordu, sesi düşük ama otoriterdi.
"Ben iyiyim Bervan, bu benim kanım değil," dedim nefes nefese. "İlayda... Yukarıda fenalaştı. Daha doğrusu fenalaşacak. Simon'un duyması lazım. Onu kızıyla konuşturman gerekiyor Bervan. Giovanni frekansı karıştıracak ama hattı senin kurman lazım. Mardin'i araman lazım."
Bervan bir an duraksadı. Gözlerinde büyük bir savaş veriyordu. Bir yanda hastası olan o küçük çocuk, diğer yanda vicdanı ve Mardin'deki kökleri... "Bunu yaparsam Simon'un bana olan tüm o 'zorunlu güveni' yerle bir olur Büşra," dedi, sesi bir kaya kadar sertti. "Eğer yakalanırsak, o çocuğu benden başkası ameliyat edemez. Çocuk ölür, Simon da bizi diri diri yakar."
"Bir anne ölüyor Bervan!" diye çıkıştım, sesimi alçaltmaya çalışarak. "İlayda'nın tek tutunacak dalı o çocuk. Sen bir doktorsun, sadece bedenleri değil, ruhları da kurtarmak zorundasın. Yalvarırım... Simon o çocuğun hayatı için sana dokunamaz. Bu riski alabilecek tek kişi sensin."
Bervan derin bir nefes aldı, gözlerini kapattı ve yumruğunu sıktı. O an, o meşhur Aladağ inadının damarlarında nasıl dolaştığını hissettim. Gözlerini tekrar açtığında, artık karşımda sadece bir doktor değil, bir kurtarıcı vardı. "Pekala," dedi soğukkanlılıkla. "Git Simon'a haber ver. Ben ekipmanlarımı alıp yukarı çıkıyorum.“
Hızla arkamı dönüp malikanenin salonuna, Simon'un o buz gibi varlığının olduğu tarafa doğru koşmaya başladım. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Sicilya'nın bu geceki ilk yalanını söylemek üzereydim. Bervan'ın o buz gibi, profesyonel duvarına çarpmış gibiydim. Aladağların o meşhur ciddiyeti üzerine bir zırh gibi yapışmıştı. Ama unuttuğu bir şey vardı; karşısındaki Büşra'ydı ve ben bu kasvetli Sicilya gecesinde bile oyunun kuralını bozabilirdim.
Bervan'ın kolunu daha sıkı tuttum, gözlerimi gözlerine dikip hafifçe gülümsedim.
"Biraz ponçik ol be Bervan!" dedim, sesimdeki o aniden değişen neşeli ama iğneleyici tonla. "Yeğenin o senin, biraz merhamet göster."
Bervan olduğu yerde donup kaldı. Az önce bir cerrah titizliğiyle hesap yapan o adam gitmiş, yerine zihni karmakarışık olmuş, taş kesilmiş bir heykel gelmişti. Kolumu tutan parmaklarının gevşediğini hissettim. Bakışları boşluğa düştü, sanki söylediğim kelimeyi zihninde bir yere oturtmaya çalışıyor ama başaramıyordu.
"Yeğenim mi?" diye mırıldandı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. "Ne yeğeni Büşra? Sen ne dediğinin farkında mısın?"
O an anladım; Bervan, kardeşlerinden bir haberdi. Ya da bu ihtimali zihninin en karanlık köşesine itmiş, sadece bir "doktor" gibi davranarak hayatta kalmaya çalışıyordu.
"Evet, yeğenin," dedim sesimi iyice alçaltarak ama her kelimenin üzerine basa basa. "İlayda'nın kızı... O senin canından bir parça sayılır Bervan. Şimdi o neşteri tutan ellerin sadece bir hastayı değil, kendi aileni kurtarmak için titremeli. Hadi, şimdi o profesyonel maskeni tak ve yukarı git. Ama içeride o kızın sesini duyduğunda, kimin yeğeni olduğunu sakın unutma."
Dediklerimin şokunun etkisindeydi. Yutkunmaya çalıştı ama boğazı düğümlenmiş gibiydi. Gözlerinde ilk kez o aşılmaz Aladağ gururunun yerini saf bir şaşkınlık ve acı almıştı. Birkaç saniye öylece birbirimize baktık; Sicilya'nın ortasında, bir katilin evinde, saklanan en büyük sırrı kucağına bırakmıştım. Kendini toparlaması için omuzuna hafifçe vurdum. "Hadi doktor. Sahne senin."
Bervan, sanki dünyası bir saniyede tersine dönmüş gibi duraksadı. Cerrah soğukkanlılığı yerini tam bir kafa karışıklığına bırakmıştı. Şaşkınlıktan kaşları havalandı, o her zaman kontrol altında tuttuğu sesi ilk kez çatallaştı. "Ne yeğeni Büşra? Ne saçmalıyorsun?" diye sordu, sesi koridorun taş duvarlarında yankılandı. "Benim yeğenim falan yok! Kimden bahsediyorsun sen? İlayda'nın kızıyla benim ne alakam var?"
Gözleri sanki benden bir mantık kırıntısı bekler gibi fal taşı gibi açılmıştı. O an Bervan'ın o meşhur "analitik zekası" resmen kısa devre yapmıştı. Sabrımın son demlerindeydim, Sicilya'nın nemli havası ve adrenalin tepeme vurmuştu. "Püüüüüüf Bervan!" diye sesimi yükselttim, elimi havada "amannn" der gibi sallayarak. "Sırası mı şimdi sorgu hakimliği yapmanın? DNA testi mi yapalım koridorun ortasında?"
Gözlerimi devirip onu omuzlarından yakaladım ve merdivenlere doğru sertçe ittirdim. "Hadi kış kış yukarı! Soru sorma, sadece git ve o telefonu kıza ver. Yeğen işini sonra oturur, çayımızı içerken—tabii ölmezsek—detaylıca konuşuruz. Adamın beyni yandı resmen... Yürü hadi!"
Bervan, ağzı bir karış açık, merdivenlerin ilk basamağında bana bakakaldı. Hala bir şeyler söyleyecek gibiydi ama benim o "tavrım" karşısında pes edip, kafasını iki yana sallayarak yukarı doğru tırmanmaya başladı. Arkasından bakarken mırıldanmadan edemedim: "Adam dahi cerrah ama daha akrabalık bağlarını çözemiyor, şaka gibi..."
________________________________________
Bervan, koridorda yediği o "püf" fırçasının şaşkınlığıyla merdivenleri çıkarken hâlâ kendi kendine, "Yeğenim mi? Benim kardeşlerimin çocuğu yok ki. Yoksa var mı?" diye mırıldanıyordu. Düşüncelerine daldığı için kapının önüne geldiği sırada mekanik bir şekilde tam bir Aladağ ciddiyetiyle odanın kapısını güm diye açtı.
İçeride ise İlayda, planlandığı gibi "ölüm döşeğindeki hasta" rolüne kendini o kadar kaptırmıştı ki, Bervan'ı görür görmez yatağın üzerinden kendini yere doğru atıp acı dolu bir inleme koyuverdi.
"Ahhh! Ölüyorum! Midem... Hayır, dalalağım! Doktor! Doktor çağırın her yerim kopuyor!" diye bağırdı İlayda, gözlerini yumup yüzünü buruşturarak.
Bervan olduğu yerde kalakaldı. Bir cerrah olarak binlerce vaka görmüştü ama bu kadar "kötü" bir oyunculukla ilk kez karşılaşıyordu. Elindeki tıbbi çantayı masaya bırakırken İlayda'ya doğru eğildi. "İlayda... Elinle dizini tutuyorsun ama 'midem' diye bağırıyorsun," dedi Bervan, sesi buz gibi bir mantık içeriyordu. "Eğer miden dizindeyse, tıp dünyasını baştan yazmamız gerekecek."
İlayda bir an duraksadı, tuttuğu yeri değiştirip bu sefer karnına yapıştı. "Tamam işte, buralar bir yerler! Çok kötüyüm, bak vallahi tansiyonum düştü, gözlerim kararıyor!" Bervan bıkkınlıkla bir nefes alıp yanına çömeldi. "Gözlerin kararıyorsa neden tam tepedeki avizeye bakıp odaklanmaya çalışıyorsun? Ayrıca Büşra aşağıda bana 'yeğenin' dedi. İlayda, biz ne ara akraba olduk? Ben mi kaçırdım o nüfus sayımını?"
İlayda o an rolünü falan unuttu, aniden yatakta doğrulup Bervan'ın yüzüne yaklaştı. "Büşra mı dedi? Ay bu kızın ağzında bakla ıslanmıyor! Bervan, boş ver şimdi soy ağacını, telefonu getirip getirmedigini söyle. Eğer getirmediysen şu an gerçekten kalp krizi geçireceğim, o zaman gerçek bir vakan olacak!"
Bervan, karşısındaki bu kaotik kadına ve Büşra'nın aşağıda yarattığı kafa karışıklığına baktı. Sicilya'nın en tehlikeli evinde, Simon kapının önündeyken düştüğü duruma inanamıyordu. "Aladağların onurunu korumak için buradayım sanıyordum, meşhur bir tiyatro kumpanyasına asistan olmuşum haberi yok," diye mırıldandı Bervan çantasına uzanırken.
"Tamam, yat geri aşağı! Simon geliyor. Bu sefer gerçekten acı çekiyormuş gibi yap, mümkünse dizini değil karnını tut."
İlayda tekrar yatağa kapaklanıp "Ahhh!" diye bağırmaya başladığında, Bervan kapıya doğru dönüp yüzüne o en ciddi, en 'doktor' ifadesini yerleştirdi. Sicilya'daki bu sinir bozucu ama komik gece, büyük fırtınadan önceki son kahkahamızdı.
İlayda, az önceki panik ve oyunculuk arasında bir anlığına asılı kaldı. Bervan'ın ağzından dökülen "Aladağların onuru" kelimesi, odadaki tüm o sahte acı seslerini bıçak gibi kesti.
"Bir dakika..." dedi İlayda, kaşlarını çatarak yataktan hafifçe doğruldu. "Ne? Ne Aladağ'ı? Bervan sen neyden bahsediyorsun? Sen bir doktorsun, ne Aladağ'ı?"
Bervan, yaptığı gafın farkına varıp tam ağzını açmıştı ki; odanın ağır meşe kapısı büyük bir gürültüyle ardına kadar açıldı. Kapı eşiğinde, üzerinde o Sicilya'nın karanlık havasını taşıyan gri paltosuyla Simon belirdi. Yüzünde, insanın kanını donduran o meşhur, çarpık gülümsemesi vardı.
"Oooo... Kimler buradaymış?" dedi Simon, alkış tutar gibi ellerini birbirine vurarak içeri girerken. "Bizim mucize doktorumuz ve sevgili misafirimiz... Ne güzel bir tablo."
İlayda, Simon'un sesini duyduğu an Büşra'nın tembihiyle saniyesinde eski pozisyonuna döndü. Kendini yastıklara geri atıp iki büklüm oldu. "Ahhh... Simon, çok kötüyüm... Doktor... Doktor bey bir şey yapın!" diye inlemeye başladı ama bu sefer oyunculuğu biraz fazla abarttığı için sesi neredeyse bir opera aryasına benziyordu.
Simon, yatağın başucuna kadar gelip İlayda'nın "acı çeken" yüzüne tepeden baktı. Ardından Bervan'a dönüp buz gibi bir sesle sordu: "Durumu nasıl, Doktor? Oğlumun hayatını emanet ettiğim ellerin, bu kadını da kurtarabilecek mi?"
Bervan, soğukkanlılığını koruyarak çantasını kapattı. "Şiddetli bir kriz geçiriyor, Simon. Burada müdahale etmem zor, daha kapsamlı bir kontrol lazım."
Simon bir süre ikisini de süzdü. Odanın içindeki sessizlikte sadece İlayda'nın yapay hıçkırıkları duyuluyordu. Simon aniden arkasındaki adamlarına döndü ve o beklenen, ama ürperten emri verdi:
"Madem öyle... İkisini de alın. Hazırlanın, hep beraber biraz temiz hava almaya, gezmeye gidiyoruz."
İlayda bir anlığına inlemeyi unutup gözlerini araladı. "Gezmek mi? Bu halde mi?" Simon, İlayda'nın çenesini hafifçe tutup yüzünü kendine çevirdi. "Sicilya'nın dağ havası her türlü ağrıya iyi gelir, tatlım. Tabii sağ salim geri dönebilirseniz..."
Adamlar içeri dalarak Bervan'ın koluna girdiler ve İlayda'yı yatağından zorla kaldırdılar. Bervan ve İlayda, birbirlerine "Şimdi ne yapacağız?" der gibi bakışmıştı.
