Bölümler 74Şu an: Bölüm 46: Son Kurşun
- 1 Tanıtım 🔗167 kelime
- 2 - UYARI -286 kelime
- 3 Bölüm 1 ⛓️ Zehir1.821 kelime
- 4 Bölüm 2 - İlaç761 kelime
- 5 Bölüm 3 - Karar1.101 kelime
- 6 Bölüm 4 - Terkediliş949 kelime
- 7 Bölüm 5 - Merhaba. Ben Helin.1.967 kelime
- 8 Bölüm 6 - Sevgili Berzan1.753 kelime
- 9 Bölüm 7 - Hatırlamıyorum1.115 kelime
- 10 Bölüm 8 - Yandım Gönlüm1.230 kelime
- 11 Bölüm 9 - Nişanlıyız Biz Berzan2.490 kelime
- 12 Bölüm 10 - Vicdan payı2.508 kelime
- 13 Bölüm 11: Evlenecek misin benimle?1.767 kelime
- 14 Bölüm 12 - Amerika Yolcusu1.140 kelime
- 15 Bölüm 13 - Ağa Toplantısı1.786 kelime
- 16 Bölüm 14: Çatışma1.918 kelime
- 17 Bölüm 15: Helin Rezan1.901 kelime
- 18 Bölüm 16: Azade Barzani Aladağ1.686 kelime
- 19 Bölüm 17: Alo? Kudret amca1.053 kelime
- 20 Bölüm 18: Şarap Evi1.305 kelime
- 21 Bölüm 19: Tehdit1.711 kelime
- 22 Bölüm 20: Konağın kapalı kapıları1.304 kelime
- 23 Bölüm 21 - Yüzleşme2.581 kelime
- 24 Bölüm 22 - Gelinlik Mağazası2.391 kelime
- 25 Bölüm 23 - Helin’in Sonu1.170 kelime
- 26 Bölüm 24 - Beklenmedik Misafir2.470 kelime
- 27 Bölüm 25: Emanetimi evine saklamışsın.1.768 kelime
- 28 Bölüm 26: İndir o silahı.1.475 kelime
- 29 Bölüm 27: Yalnız değilsin Berzan2.236 kelime
- 30 Bölüm 28: Duru Neva2.952 kelime
- 31 Bölüm 29: Ateş Enzo Yıldırım2.442 kelime
- 32 Bölüm 30: Yeniden Doğuş2.530 kelime
- 33 Bölüm 31: Annem!1.705 kelime
- 34 Bölüm 32: ilayda'm1.407 kelime
- 35 Bölüm 33: Sonsuz Sessizlik1.706 kelime
- 36 Bölüm 34: Yalan İfade3.254 kelime
- 37 Bölüm 35: Çilingir Sofrası2.901 kelime
- 38 💋 İlk adım, ilk yangın 🔥(Ferhat & Zelal -Özel bölüm)1.745 kelime
- 39 Bölüm 36: Kalbimden sana kalan son hayat1.404 kelime
- 40 Bölüm 37: Ateş kim?1.687 kelime
- 41 Bölüm 38: İlayda nerede?1.534 kelime
- 42 Bölüm 39: İtalya1.530 kelime
- 43 Bölüm 40: Doktorların kardeşi2.327 kelime
- 44 Bölüm 41: Aladağ Hanedanı2.531 kelime
- 45 Bölüm 42: Bervan Dara Aladağ3.227 kelime
- 46 Bölüm 43: İtalya’nın zehri6.166 kelime
- 47 Bölüm 44: Parçalanmış hayatlar3.741 kelime
- 48 Bölüm 45: Mardin’in karanlık gecesi2.737 kelime
- 49 Bölüm 46: Son Kurşun2.203 kelime · Okuduğun bölüm
- 50 Bölüm 47: Berzan ağam1.720 kelime
- 51 Bölüm 48: Şimdi ne olacak?2.295 kelime
- 52 Bölüm 49 - Cenaze mi varmış?2.068 kelime
- 53 Bölüm 50: Hanımağam3.153 kelime
- 54 Bölüm 51: Umarım ölmüşsündür!2.364 kelime
- 55 Bölüm 52: Dedikodu2.458 kelime
- 56 Bölüm 53: Kanla yazılan adalet2.324 kelime
- 57 Bölüm 54: Kalbimin enkazı1.140 kelime
- 58 Bölüm 55: Gece Misafiri2.914 kelime
- 59 Bölüm 56: Mardin Kalesi2.200 kelime
- 60 Bölüm 57: Aşk Sarhoşu1.886 kelime
- 61 Ferhat ve Zelal Özel - Kalbin yarası1.215 kelime
- 62 Bölüm 58: Sabahın Körü2.092 kelime
- 63 Bölüm 59: Ağaya bak hele.1.809 kelime
- 64 Bölüm 60: Davet2.177 kelime
- 65 Bölüm 61: Yunan Tanrısı2.036 kelime
- 66 Bölüm 62: Oyun içinde oyun3.918 kelime
- 67 Bölüm 63: Beylerbeyi Çiftliği2.479 kelime
- 68 Bölüm 64: Kalbin barikatları2.325 kelime
- 69 Bölüm 65: Kendi ayaklarımızın üzerinde1.244 kelime
- 70 Bölüm 66: Bulaşıkçı2.306 kelime
- 71 Bölüm 67: Mutluluğa doğru ilk adım6.269 kelime
- 72 Bölüm 68: Mardin Sokaklarında İtalyan Usulü Yürüyüş2.383 kelime
- 73 Bölüm 69: Gidelim buralardan2.439 kelime
- 74 (Final) Bölüm 70: Ailem7.435 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
⚠️⚠️⚠️
Bölüme başlamadan önce su için.
Çünkü birazdan karakterlerin aptal kararları yüzünden tansiyonunuz düşebilir.
⚠️⚠️⚠️
Kudret’in o lanet olası arabasının arkasında bıraktığı simsiyah duman henüz genzimi yakarken, bembeyaz bir taksi belirdi hastanenin kapısında. Göğsümdeki sızı, İlayda’nın elinin kolumdaki güven veren sıcaklığıyla bir nebze olsun diniyordu; ama o arabanın kapısı açıldığında, Mardin’in tüm rüzgarlarının bir anda kesildiğini hissettim.
Önce o altın renkli ayakkabı bastı yere, sonra Helin... Üzerindeki ipek elbise bile o belirginleşmiş karnını gizlemeye yetmiyordu. Bakışları doğrudan beni hedef aldığında, az önce Kudret’in kustuğu o "karanlık odaların" zehri damarlarımda dondu. Bu kadın, mermisini tam kalbime, en zayıf anımda sıkmaya gelmişti.
"Kaçamadım Berzan... Daha fazla saklayamadım," dediğinde sesindeki o sahte titreme beynimin içinde bir bomba gibi patladı.
"Helin? Senin ne işin var burada? Defol git!" diye kükredim. Sesim hastane duvarlarına çarpıp bana geri döndü ama o, tek bir adım bile geri atmadı. İlayda’nın yanımda olması, kucağındaki Duru’nun varlığı... Hiçbirini görmüyordu. Gözlerindeki o sapkın intikam hırsı, masum bir kurban maskesinin altına saklanmıştı.
"Git dersen giderim... Ama bu masumun günahı ne?" Eli karnına gittiğinde, İlayda’nın kolumdaki parmaklarının buz kestiğini, yavaşça gevşediğini hissettim. O an dünya durdu. Zaman aktı ama ben o anın içinde hapsoldum.
"O geceyi, o son vedamızı hatırlıyor musun? Ben senin çocuğunu taşıyorum Berzan Aladağ."
Duyduğum her kelime, ruhuma saplanan paslı bir çiviydi. İlayda’nın benden uzaklaştığını, aramızdaki o görünmez bağın çatırdayarak koptuğunu hissedebiliyordum. Başımı çevirip İlayda’ya bakmaya cesaretim yoktu. Helin, gözünden süzülen o tek damla sahte yaşla hayatımın tam ortasına pimi çekilmiş bir el bombası bırakmıştı.
"Aladağların tek varisi benim çocuğum... Benim içimde de senden bir parça var! Başkasının çocuğunu sana kakalamıyorum ben." Aklında laf sokmuştu, kolumdaki baskı sinirden arttığı sırada İlayda’nın sinirini hissedebiliyordum.
İlayda’nın yüzündeki o yıkımı gördüğüm an, Kudret’in az önce attığı yumruklardan daha ağır bir darbe aldım. Ciğerlerim patlayacak gibiydi. Tam ağzımı açıp "Yalan!" diye haykıracakken, İlayda’nın sesini duydum. O kadar yorgun, o kadar bitmişti ki...
"Yok..." dedi İlayda, sesi bir fısıltı gibi ama bin ton ağırlığındaydı. "Yok Berzan, yeter. Bu kadarı benim için çok fazla. Ben artık ne bir sırrı, ne de bir Aladağ fırtınasını taşıyabiliyorum."
"İlayda, dur! Yalan söylüyor, dinle!" diye bağırdım ama bacaklarım yere çakılmıştı. İlayda, Duru’yu sanki bu kirlilikten kaçırmak ister gibi göğsüne bastırdı ve arkasına bile bakmadan otoparkın karanlığına doğru yürümeye başladı. Bircan suçlulukla bana bakıp onun peşinden koşarken, ben hayatımın ellerimin arasından kayışını izledim.
Peşinden gitmek için hamle yaptığım sırada, Helin bir anda dengesini kaybetti. Gözleri kaydı, "Berzan..." diye inleyerek üzerime doğru yığıldı.
Tamamen refleksle, bir an bile düşünmeden kollarımı açıp onu yakaladım. Helin’in baygın bedeni kollarımın arasına düştüğünde, gözlerim hala İlayda’nın karanlıkta kaybolan gölgesindeydi.
O anı hayatım boyunca unutmayacağım; kollarımda bu yalanın mimarı olan kadın baygın yatıyordu, gözlerimin önünde ise asıl hayatım, karım ve kızım bildiğim miniğim ellerimin arasından kayıp gidiyordu. Kendimden, ismimden, babamdan ve bu topraklardan bir kez daha nefret ettim. İlayda uzaklaşıyordu ve ben, kucağımda bu sahte yükle, olduğum yere çakılmıştım.
“Allah belanı versin Helin...” diye inledim, kollarımda baygın yatan kadına bakarken. “Allah benim de, bu hayatın da belasını versin.”
Kollarımın arasında baygın yatan Helin'in bedeni, sanki binlerce ton ağırlığındaymış gibi ruhumu eziyordu. Bakışlarım, İlayda’nın karanlıkta silinmek üzere olan o ince silüetine çakılı kalmıştı. Kalbim göğüs kafesimi parçalamak istercesine çarpıyor, "Gitme!" diye haykırmak istiyordum ama kucağımdaki bu sahte yük beni olduğum yere sabitlemişti.
"Biriniz tutun lan şunu!" diye kükredim, sesim hastane bahçesinde bir feryat gibi yankılandı. "Miran abi! Ateş! Alın şunu üzerimden!"
Kollarımı öne doğru uzatıp Helin’i birine devretmeye çalıştım ama kimse kılını kıpırdatmadı. Miran Rezan, o her zamanki sert ifadesiyle, kollarını göğsünde bağlamış, sanki bir tiyatro sahnesini izler gibi bakıyordu bana. Gözlerinde "Bu senin pisliğin Berzan, sen temizleyeceksin" der gibi soğuk bir yargılama vardı. Ateş ise sargılı eline bakıp başını yana çevirdi; o bile bu iğrençliğe dokunmak istemiyordu.
"Abi, kurbanın olayım al! İlayda gidiyor!" diye bağırdım, sesim parçalanıyordu.
İlayda, otoparkın çıkışına varmıştı bile. Adımları hızlıydı, kararlıydı. Bircan bir an duraksadı, bir bana, kucağımdaki rezilliğe baktı, bir de İlayda’nın gidişine. O suçluluk dolu yüzünde bir anlık bir aydınlanma gördüm.
"Berzan, ben yakalarım!" diye bağırdı Bircan. "Ben İlayda’yı durdururum, sen hallet burayı!"
Bircan, nefes nefese koşmaya başladı. Onun peşinden gitmek, İlayda’nın önünde diz çökmek, "O gece hiçbir şey olmadı, bu kadın yalan söylüyor" diye haykırmak için can atıyordum. Ama Helin, kollarımın arasında iyice ağırlaşmış, başı omzuma düşmüştü. Bir adım atsam beraber yere kapaklanacaktık.
"Bircan! Bırakma onu! Sakın bırakma!" diye arkasından feryat ettim.
Kucağımdaki Helin’e tiksintiyle baktım. Baygın mıydı yoksa bu da mı o iğrenç oyunun bir parçasıydı bilmiyordum. Ama bildiğim tek bir şey vardı; Kudret’in ektiği zehir meyvesini vermişti. İlayda uzaklaşıyordu, Duru benden kopuyordu ve ben, hayatımı mahveden bu kadını kucağımda taşımaya mahkum bırakılmıştım.
"Hemşire! Yok mu kimse lan bu hastanede!" diye feryat ettim.
Nihayet kapıdan fırlayan iki hemşire ve bir sedye, otoparkın ortasındaki bu kaosa müdahale etti. Helin’i kollarımın arasından sanki bir cesedi bırakır gibi, tiksintiyle sedyeye bıraktım. Ellerim serbest kaldığı an, o kirli dokunuştan kurtulmak için ellerimi üstüme sürttüm ama yıkayıp atamayacağım bir leke ruhuma bulaşmıştı bir kere.
"Bakın şuna, ne yapıyorsanız yapın!" diye bağırdım arkama bile bakmadan.
Artık zincirlerim kırılmıştı. Ciğerlerim patlayacak gibi olsa da, kaburgalarımdaki o keskin sancıyı hiçe sayarak otoparka doğru koşmaya başladım. Ayaklarım yere değmiyordu sanki; her adımda "İlayda" diye çarpan bir yüreğin peşinden sürükleniyordum.
"İlayda! Bekle! İlayda!"
Otoparkın o loş, sarı ışıklarının altında gözlerim delice her köşeyi tarıyordu. Arabaların arasından geçerken nefesim kesiliyor, boğazıma bir hıçkırık düğümleniyordu. Bircan’ın onu durdurmuş olması için dua ediyordum; hayatımda hiç bu kadar çaresizce yalvarmamıştım kadere.
"İlayda, kurban olayım gitme!"Gözlerim kararmaya başlamıştı ama durmadım. Uzaktan bir araba motorunun gürültüsünü duydum. Bir taksinin ya da Miran’ın adamlarından birinin aracının ışıkları otoparkın çıkışını aydınlattı.
"İlaydaaa!" diye bağırdım tekrar. Sesim boş beton duvarlarda yankılanıp yüzüme çarptı.
Otoparkın sonuna vardığımda, Bircan’ı tek başına, eli kolu yanına düşmüş, nefes nefese dururken gördüm. Kalbim bir anlığına durdu. Bakışlarım onun baktığı yöne, çıkışa doğru kaydı. Sadece uzaklaşan kırmızı stop lambalarını görebildim.
"Nerede? Bircan, nerede İlayda!" diye yakasına yapıştım ablamın.
Bircan başını öne eğdi, gözlerindeki o çaresizlik her şeyi anlatmaya yetiyordu. "Durmadı Berzan... 'Sakın peşimden gelmeyin, artık bitti' dedi. Taksiye bindi ve gitti..."
Ellerim Bircan’ın yakasından yavaşça düştü. Dizlerimin bağı çözüldü, o soğuk beton zemine çöktüm. Az önce babamı döven, dünyaya kafa tutan o adam gitmiş; yerine her şeyini kaybetmiş bir enkaz kalmıştı.
Mardin’in gecesi o an üzerime yıkıldı. Helin kollarımda bayılmıştı, İlayda ise kollarımın arasından sonsuza dek uçup gitmişti. Avuçlarımda sadece otoparkın soğuk tozu ve içimdeki o dinmeyen fırtınanın gürültüsü vardı.
"Bitti..." diye fısıldadım karanlığa doğru. "Gerçekten bitti."
"Gitme demedin mi Bircan?" diye sordum, sesim bir ölünün son nefesi gibi çıktı. "Yalan söylüyor demedin mi?"
Bircan yanıma çöktü, elini omzuma koydu ama o elin ağırlığı bile bana fazla geldi. "Dedim... Her şeyi dedim. Ama dinlemedi. 'Ben sadece Helin’den değil Berzan’dan ve bu ismin getirdiği her şeyden yoruldum' dedi."
Yumruklarımı yere vurdum. Acı hissetmiyordum. Kaburgalarımdaki sızı, ruhumdaki o devasa boşluğun yanında hiçbir şeydi.
Birden arkamızda sert bir fren sesi duyuldu. Miran abinin Range Rover’ı toz kaldırarak yanımızda durdu. Miran abi arabadan inmedi, camı indirdi. Gözlerindeki o yargılayıcı ifade gitmiş, yerini karanlık bir ciddiyet almıştı. "Kalk ayağa Aladağ!" diye gürledi.
"Diz çöküp ağlama zamanı değil. İlayda havaalanına gidemez, kapattırdım. O bu gece Mardin’den çıkmaz. Duru’yla bu saatte yola düşmez.
"Miran’ın sözleri beynimde bir şimşek çaktırdı. Haklıydı. İlayda bu saatte, o kadar yorgunlukla kucağında bebekle uçağa binmezdi. Ama nereye giderdi? Mardin’de sığınacak tek bir yeri vardı. Beylerbeyi konağı…
Bircan’a bakıp, "Sen hastanede kal," dedim sesimdeki o eski otoriteyi toplayarak. "O Helin uyanınca bir yere gitmesine izin verme. Gerekirse odaya kilitle! Geldiğimde o karnındaki yalanı kendi ağzıyla itiraf ettireceğim ona."
Miran abinin arabasına doğru koştum ve yan koltuğa atladım. Ben kapıyı kapatmadan gaza yüklendi. Lastikler otoparkın betonunda çığlık atarak döndü.
"Eğer o kadına dokunduysan Berzan..." dedi Miran abi, gözlerini yoldan ayırmadan. "Eğer o çocuk gerçekten senindeyse, İlayda’nın elinden seni ben bile alamam. Olurda alırsam, seni bu topraklara ben gömerim."
"Dokunmadım lan! Dokunmadım!" diye bağırdım, torpidoya bir yumruk indirerek. "O gece Devin’le dertleşip sızmışım. Helin kapıya gelmiş ama içeri girmesine izin vermemişler. Bu bir oyun. Yemin ederim oyun abi. Kudret’in son pislikleri…
Miran abi direksiyonu sıkı bir şekilde tuttuğu sırada birden konuşmaya başladı. "Arabama vurma lan sülalesi bozuk,” dedikten hemen sonra telefonunun ekranına dokunarak konuşmaya başladı. “Hey Siri! Kan kardeşimi hoparlörde ara!" Telefonun o mekanik sesi duyuldu birden. “Tabii, Cihan Beylerbeyi’ni arıyorum…” aracın içindeki gerilimi sanki ikiye böldü. Birkaç saniyelik o sağır edici sessizliğin ardından hat bağlandı.
"Cihan! İlayda size mi geldi? Taksiyle çıktı hastaneden, Eliz’in yanındadır dedik," diye girdi Miran söze, sesi otoriter ama endişeliydi.
Karşı taraftan gelen ses, hırıltılı bir nefes ve ardından patlayan bir öfke feryadıydı. "Miran... Bilmiyorum kardeşim, bilmiyorum! AVM’ye sürüyorum, aklımı kaçırmak üzereyim!"
Miran abi kaşlarını çattı, direksiyonu öyle bir sıktı ki parmak boğumları beyazladı. "Ne AVM’si lan? Ne oldu?"
Cihan abi bu sefer bir hıçkırıkla karışık, saf nefret dolu bir ses ile konuşmaya başladı.: "O şerefsiz... Kudret! Eliz’in arabasını kurşunlatmış Miran! Güpegündüz AVM otoparkında kurşun yağdırmış o piç! Korumalar aradı, her yer kan revan içindeymiş... Eliz’ime dokunmuş lan o it!"
Miran abinin yan koltuğunda oturan ben, telefonun ahizesinden dışarı taşan bu kelimelerle buz kestim. Kudret... Babam giderayak sadece bize değil, çevremizdeki her cana kastetmişti. İlayda’nın sığınabileceği tek limanı, Eliz’i, otoparkta pusuya düşürmüştü.
"Ne?" diye bağırdı birden yanımda ki adam, arabayı neredeyse tek teker üzerinde döndürerek. "Durumu ne Cihan? Konuş lan!"
"Bilmiyorum diyorum! Oraya gidiyorum, eğer Eliz’in kılına zarar geldiyse Mardin’i Kudret’in mezarı yaparım! O piçi bana sağ bırakmayın!" Telefon Cihan abinin yüzümüze kapanan feryadıyla sustu.
Miran abi, direksiyonu kırıp AVM otoparkına o devasa cipi adeta bir mermi gibi soktuğunda, lastiklerin betondaki çığlığı kulaklarımda yankılanıyordu. Hastaneden çıkarken o taş eve gitmeyi planlıyorduk ama Cihan abimin o feryadı her şeyi değiştirmişti.
"Geliyorum!" diye bağırdı Miran abi telefona doğru. Telefonun diğer ucunda Cihan abimin sesi artık hırıltılı bir nefretle karışık geliyordu.
Otoparkın o loş, sarı ışıkları altında Cihan abimin siyah aracını gördüm. Bizden sadece saniyeler önce varmıştı. Arabadan bir fırtına gibi indiğini, kapıyı bile kapatmadan delik deşik olmuş o beyaz arabaya doğru koştuğunu gördüm.
"Yengem iyidir değil mi…" diye fısıldadım, kalbim ağzımda. Miran abi arabayı daha tam durdurmadan el frenini çekti, ikimiz de aynı anda kendimizi dışarı attık. Cihan abi, o her zaman sığındığımız sakin, ağırbaşlı adam gitmiş; yerine gözü dönmüş bir aslan gelmişti. Yerdeki cam kırıklarının üzerinden koşarak geçti, delik deşik olmuş ön camın önünde durdu.
"Eliz! Eliz’im!" diye kükredi Cihan abi.O an hayatım boyunca unutamayacağım o manzarayla karşılaştım. Cihan abi, titreyen elleriyle kapıyı açtı. Eliz, koltuğun dibine büzülmüş, üzerine yağan cam kırıklarının ve korumanın kanının arasında hıçkırıklara boğulmuştu. Eğer saniyelerle o koltuğun altına eğilmese, Kudret’in mermileri onu bizden koparmış olacaktı. Cihan abi onu çekip çıkardığında, yengemin o bembeyaz ceketi kan içindeydi. Cihan abi yengeme sarıldı ama o sarılış bir teselli değil, bir intikam yemini gibiydi. Bakışları Miran abimle bana döndüğünde, gözlerinde gördüğüm tek şey saf nefretti.
"Cihan abi! Dur, kurban olayım sakin ol!" diye bağırdım ama sesim otoparkın boşluğunda bir hiç gibi kayboldu. Cihan abi, karısını Miran abine emanet ederek bana doğru bir adım atarak yakama yapıştı. "Sakin mi olayım Berzan? Lan bak şu arabaya! Bak karımın haline! Eliz o koltuğun altına eğilmese, şimdi ben onun cenazesini kaldırıyor olacaktım! O şerefsiz baban... O Kudret denilen iblis, benim canıma, karıma sıktırdı o mermileri!"
Eliz, Miran abimin kollarında hıçkırıklara boğulmuş, şokun etkisiyle titriyordu. Miran abi bir yandan yengemi korumaya çalışıyor, bir yandan da Cihan abiyi tutmaya çalışıyordu ama o da ağlıyordu.
"Cihan, kardeşim... Yapma, Eliz’i buradan çıkarmamız lazım," dedi Miran abi, sesi ilk kez bu kadar çaresiz geliyordu. "Çıkarmayacağım lan!" diye haykırdı Cihan abi, silahını çıkarıp namluya mermiyi sürerken. O ses, o metalik 'çıt' sesi, bugün birilerinin öleceğinin ilanıydı. "Ben bugün o Kudret’in leşini almadan hiçbir yere gitmiyorum! Duydun mu Miran? Duydun mu Berzan? Abiniz bitti artık! O piç benim dünyamı karartmaya çalıştı, ben onun cehennemi olacağım! Bu güneş batmadan o Kudret Aladağ’ın leşini önünüze sereceğim. Kimse önüme çıkmasın! Eğer bugün babanızı savunmaya kalkarsanız, kardeş demem size de sıkarım!"
Otoparkın o boğucu ve barut kokulu sessizliğinde, sadece Eliz’in hıçkırıkları yankılanıyordu. Cihan abim, elinde sımsıkı tuttuğu silahıyla bir canavarın peşine düşmeye hazır, kaskatı kesilmiş bir haldeyken; yengem ansızın onun göğsüne kapandı.
Korumadan üzerine sıçrayan o korkunç kan izlerine, titreyen ellerine bakmadan Cihan abimin ceketine asıldı.
"Cihan... Yalvarırım," dedi sesi hıçkırıklarının arasında boğulurken. "Gidelim buradan. Bak bana, buradayım, yaşıyorum... Yalvarırım eve gidelim."
Cihan abi hala otoparkın çıkışına, Kudret’in muhtemel kaçış yollarına bakıyordu; gözlerindeki o kan donduran nefret sönmek bilmiyordu. Ama yengem onu bırakmadı. Yüzünü onun kan çanağına dönmüş gözlerine yaklaştırdı, sesi çocuksu bir çaresizlikle titredi. "Cihan korkuyorum... Çok korkuyorum! Bir yere gitme, beni bırakma. Sadece eve gidelim, yalvarırım eve gidelim..."
Cihan abinin o dev gibi gövdesinin, yengemin bir cümlesiyle nasıl sarsıldığını izledim. Az önce Mardin’i yakmaya yeminli o gözü dönmüş adam, yengem "Korkuyorum," dediği an sanki bir kağıt gibi katlanıp küçüldü. Silahı tutan o kaskatı eli yavaşça gevşedi, parmakları yengemin yüzündeki yaşları silmek için titreyerek havalandı. O an olduğum yere çakıldım. Kulaklarımda hala Cihan abinin o korkunç kükremesi vardı ama karşımda duran adam artık o değildi. Sesinin tonu bir saniye içinde düzelmiş, o vahşi hırıltı yerini kadife gibi bir şefkate bırakmıştı.
"Tamam... Tamam güzelim, buradayım," diye fısıldadı. Az önceki cellat gitmiş, yarasını sarmaya çalışan bir adam gelmişti. Şaşkınlıktan nefesimi tuttum. Miran abiye baktım, o da aynı hayretle onları izliyordu. Ben olsam, bu kadar çabuk toparlanabilir miydim? Cihan abinin bu ani değişimi, o öfke patlamasının ortasında gelen bu mucizevi durum beni darmadağın etti.
İçimden, "Aşk böyle bir şey galiba," diye geçirdim. "Dünyayı yakacak kadar gücün varken, sevdiğin kadının tek bir gözyaşına teslim olmak..."
Bölüm etkileşimi
